* “Köfte çok yaygın tüketilmesine rağmen iyi köfte
çok az ha”… Bu replik Gibi dizisinden. Ama burada köfte
konuşmayacağım, esas konu çay. Restoranlarda yemek sonrası, kafelerde ise her
türlü tüketiliyor bizim çayımız. En popüler sıcak içeceğimiz. Esasında bizim
kahve ülkesi olduğumuz, çayın 20. yüzyılda yaygınlaşarak kültürümüze “dahil
olduğu” gibi bir durum da var. Neyse, daldan dala atlamayalım.
İyi köftenin çok az olması gibi, iyi çayın da az olması kafelerde
restoranlarda maalesef gördüğümüz bir gerçek. Çaya bergamotu basıyorlar, adına
çay diyorlar. Bir yerde sormuştum, “Çayınız bergamotlu mu?” diye, garson kardeş
“Maalesef.” diye yanıtlamıştı beni. “Ne demek maalesef, o zaman alabilirim.” demiştim;
gerçi çay yine kötüydü.
Çok zor olmamalı bir çayı demlemek. Ben bile yapabiliyorsam;
kafelerde, restoranlarda her türlü yapılır. Hadi restoranları bir kenara bırakıyorum,
sonuçta yemek sonrası ikram ediyorlar ve beğenmeyip gitmemizi bekliyor
olabilirler. Ama kafe, “çay yapma iddiası” ile yola çıkıyor ve bundan para
alıyor; çok acayip gerçekten. Kadıköy’de Çaykolik var, orayı öneririm
ama. Gerçi rahat rahat oturup içemiyorsunuz, dışarıda küçük taburelerde içmeniz
lazım. Çayı rahat rahat içmek mümkün olamıyor demek ki. Ne yapalım…
Çayla ilgili bir bilgi daha vereyim: Çayın dünya üzerinde sadece
iki türlü söyleniş biçimi var, ya çay ya da tea. Tabii yöreye
göre telaffuz değişiyor (cha, chay, chai; tee, teh, thee gibi), ama
esasen çay ya da tea denmek isteniyor. İçeceğe çay ve tea
denme farklılığı da çayın ticaretinin ne şekilde yapıldığı ile alakalıymış. Çayın
ticareti kara yolu ile yapıldıysa orada çay deniyor; deniz yolu ile yapıldıysa
tea. Bu gereksiz bilgiyle, DÇLV’ye hoş geldiniz.
* Senaryo yazarsın, ince eleyip sık dokursun,
provalar yapılır, kelimeleri değiştirirsin, tartarsın, olmadı bir daha, “Şöyle
mi söylensin, böyle mi söylensin?”, vs. vs. dersin; ama akla bir anda, senaryoda
olmayan “Yalnız bir şey söyleyeyim, et on numara.” gelir ve devamı
cümlelerle de, filmdeki en unutulmaz repliklerden biri olur. Böyle bir şey işte,
çok da düşünmemek lazım.
Gezi planlarımız da öyle, “Oraya oturalım, buraya oturalım, şurada
mutlaka kahve içelim, günü batıralım, ikindiyi karşılayalım.” vs. vs… Tamam, plan
iyidir de; son dönem plansızlık daha da iyi geliyor bana.
Sofulu’da mola verdik geçen, sırf dinlenmek için rast geldiğimiz bir kafede, sadece
çay/kahve içilecek (Çayda zaten beklenti yok, Yunan’dayız), mekân ve ortam 1970’lerdesiniz
gibi. Sayıyorum (o zaman saydım), 21 kişi var içeride, kadınlı erkekli oturup
sohbet ediyor insanlar; mekânın yaş ortalaması 65-70. Ortalamayı genç, ama Dante’ye göre yolun yarısını geçmiş bir çift ve küçük bir çocuk olarak aşağıya çekiyoruz epey, insanlar da bu yüzden ara ara bizi kesiyorlar, “Bunların ne işi var
burada?” diye. Herkes Yunanlı, sadece biz Yunansız (Neden Yunanlı gibi
bir kullanım var, o ilginç. Bulgarlı, Kazaklı yok sonuçta). Ama ortam mis. Saat
uygun olsa 2-3 bira içilirdi. Olsun, yine de vakit geçiriliyor. İnsanlar akın etmeye
devam ediyor, birazdan garson kız gelir de, “Lütfen kalkar mısınız, sizin
masaya üç yaşlı daha gelecek.” der diye hafif tedirginim. Ama mekânın havasında,
birazdan Şevket Altuğ, Kemal Sunal’la birlikte girip de Kemal Sunal’ı
kandırmaya çalışacakmış gibi bir hissiyat da var.
Ona benzer, Saraybosna’da otogarın birahanesi vardı, müthişti,
az kişi vardı yalnız orada, saat alkol için uygundu, yolculuk öncesi bira içildi,
duvarda Tito fotoğrafı filan olan bir yerdi.
Sofulu’da da 70’lerde gibiyiz. İyiyiz (Not almayı bıraktım,
22, 23 derken, çıktığımızda mekândaki kişi sayısı 30’u geçti, hepsi de yaşlı,
severim)…
Yine bir Avrupa şehrinde, yapıldı bir kısım planlar, “Şuraya gidilir, buraya gidilir”; en sevdiğim yerler, rastgele gördüklerim oldu. Neyse, nereden geldik buraya? Evet, “et on numara” ve muhtar sahnesi. İşe or’dan konuşmaya başlarsak (fill in the blanks)…
* Bu aralar Tarkan konserine gidiyor millet. Hayranı/hastası
olmamakla birlikte, tabii ki her Türk genci gibi severim, çok sevdiğim şarkıları
da vardır; ilki Gitmedir. Söz-müzik Ümit Sayın’dan, Tarkan’ın en iyi
albümünden (Aacayipsin), 1994 yılı. Ümit Sayın 24 yaşında, maşallah.
Aynı yıl, Leman Sam’ın Aşkımdan Vazgeçme şarkısı da
Ümit Sayın’ın, sen o yıl ne yaşadın be Ümidağbi?
Gökhan Şeşen’in de Dert Olur şarkısını 14 yaşında
yazdığı söyleniyor. 14 yaşımda çok güzel şampiyon olmuştuk: Revivo, Rapaic,
Lazetic, Anderson… Onun dışında o yılla ilgili pek bir şey hatırlamıyorum;
Gökhan Ağabeyimiz de 14 yaşında o şarkıyı yazmış, bravo, ne diyelim. Amcası da
nurlar içinde yatsın…
* Geçen üstünüze afiyet (o ne demekse), hastanenin
otoparkında yer olmadığı için aracı zorunlu şekilde valeye bıraktım. Otoparkta
yer yok, valemiz aracın anahtarını alıp bir köşeye koyacak arabayı ve bunun
için ücret almayacak. Aracı park ettiği yer de aldığı yerden 20 metrelik
mesafede. Neyse doktora görünüldü, reçeteyle otoparka gelindi, anahtar alındı,
araç çalıştırıldı; X Radyo açılmış. İlk defa muhatap olduğum bir kanal. Kardeşim
araçla işin en fazla 2 dakika. Yani hafif genişten açı alacaksın, geri geri
park edeceksin aracı. O ara radyo kanalını değiştirip kendi zevkine göre müzik dinleme
isteği nereden geldi?
Aracı bir çalıştırdım: “Ubbala hubbala dubbala hey;
manitalar geldi, dolarlar aktı.” gibi bir şey. Benim bıraktığım kanal ya Lounge
ya Eksen’di (“Doktora giderken onları dinlerim.” anlamında değil, genelde
bunlar açık olur, Radyo 3 var bir de, ama o açık değildi). Vale kardeş
de 3 saniye bu kanallardan birine denk gelip “Bu müzik ne amk!” deyip X Radyo’yu
açmış: “Yansın geceler, Pelinsu Eceler”… Ne oluyor lan?
Hayırlı sömestirler…

