20 Temmuz 2026 Pazartesi

Tıkılak/Takılak XX

 



* Radyo-3 Sabah adlı program hafta içi her sabah saat 08.00-09.00’da adı üzerinde Radyo 3’te. Tam işe varış zamanında sonuna denk gelinen bir program. Programın bir güzelliği ise şu(ydu): Program sonunda programı hazırlayanlar sunucu tarafından tanıtılırken ve tabii sunucu kendisini de tanıtırken, Ece Akyüz isimli sunucumuz, o güzel ve kadife (o ne demekse) sesiyle, hazırlayanlar arasında Alp Eray Tuğcular ismini de anons eder(di) ve o Alp Eray Tuğcular deyişi ayrı bir mutluluk verir(di). Öyle ki, Alp Eray Bey’in anası babası oğlunu böyle çağırmamıştır.

Birkaç yıl böyle dinledik ettik, bir gün sesi biraz daha sert işittim (veya Ece ablamızın keyfi yoktu). Anons kısmında ablamız Alp Eray Bey’i gayet normal söyledi ve kendisine de Hafize Okan dedi, çok üzüldüm. Tabii Hafize ablanın da sesi ve program sunuculuğu gayet iyi; ancak Alp Eray Tuğcular ismi sıradanlaştı orada ve üzdü. Bunu paylaşayım istedim. Radyo-3 Sabah iyidir, TRT’den kalan birkaç iyi şeyden biri (TRT 2’yi de ekleyelim tabii)…

* Önemli bir kurum da Cumhuriyet…Yılların Cumhuriyeti… Ne olursa olsun orada duran bir medya devi, önemli. Bu devde geçen şöyle bir şeye rastladım (hadi linkini de atayım: https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/yesilcam-in-kadir-abi-sine-veda-kadir-inanir-son-yolculuguna-ugurlandi-2516158)

Kadir İnanır’ın cenaze töreninde konuşan Menderes Samancılar, şunları söylüyor: “Artık dinlemek zor Hekimoğlu’nu, her dinlediğimizde yeniden ağlayacağız. O derlemişti biliyorsunuz ümit koçan okumuştu. Bundan da hep övgüyle bahsederdi. Sarılırdık dostça. Kocaman bir incir ağacıydı benim için sürekli bal gibi incirler veren bal gibi hayata bakan barış kardeşlik sevgi dolu bir yürek asla unutmayacağız. Asla unutmayacağız. Kadir inanır gibi bir değeri asla unutmayacağız her daim yüreğimizde yaşatacağız. İyi ki hayatımıza girdin, ömrümün 50 yılını birlikte geçirdim. İyi ki varmışsın canım abim güle güle”.

Gariplik hissetmediyseniz, hemen devreye gireyim: Hekimoğlu türküsünü Kadir İnanır derlemiş, ümit koçan okumuş; o ne ola ki? Böyle bir kavram mı var, “ümit koçan” diye; “hüzün kovan” gibi. Hadi Menderes Samancılar’ın bu sözünü yazıya döken arkadaş Ümit Tokcan’ı bilmiyor ve anlamadı, öylece yazdı aklına geleni; hiç mi kontrol eden olmadı? Aradan geçmiş neredeyse bir ay, aynen duruyor ümit koçan. Ben e-posta attım gazeteye, ekşisözlük’e de yazdım hatta, henüz gelişme yok. Demek ki ben hatalıyım, Ümit Tokcan da kimmiş? (Sokakbaşı Meyhanemizi de çok güzel söyler bu arada).

* Şimdi konu doktorlar… Doktorların bizleri tedavi ettikten sonra süreçle ilgili haberleşmek üzere özel numaralarını paylaşmaları, kendilerine Whatsapp üzerinden ulaşabileceğimizi söylemeleri vs. çok güzel tabii. Ama artık istemiyorum, tırsıyorum. Yaş, cinsiyet, dal fark etmeksizin hepsi Whatsapp’ta son derece soğuk ve umursamaz davranıyor. O tatlı tatlı anlatan, sizi bilgilendiren doktor gidiyor; mahallendeki suratsız dayı, teyze geliyor. Ağızlarından da kerpetenle laf alıyorsun, sanki onlar “Bana yazın.” dememiş gibi, onları rahatsız ediyormuşuz gibi…

“Yarın bana mutlaka yazın, ertesi gün kontrole kaçta geleceğinizi söyleyeyim size.” diyorlar mesela, iyi günler diliyorsun, müsaitliğini soruyorsun, cevap şu: 15.00. O kadar…

Veya kibarca yazıyorsun, sistemde reçetenin görülmediğini, bu nedenle ilacı alamadığını söylüyorsun, cevap birkaç saat sonra sadece reçete numarası: 2Q34IUY.

Yahu tanıdığım, muhabbetim olan doktorun tıp bayramını kutluyorum, cevap bir sonraki yıl 14 Martla birlikte geliyor, ikisini birden yanıtlamış oluyor ağabeyim. Demek ki doktorlarda bu var. Bi’ hep meşguliyetteymiş hissi, bi’ kale almama… Olsun doktorları severiz.

Diyebilirsiniz ki avukatlar da öyle vs. vs. Bilmiyorum vallahi, yapan varsa onlara da lafım olur. Bana hep doktorlar denk geldi, avukatlarınki biraz daha farklı olabilir yalnız, belli yaşın üstündekiler iletişimi sadece “Ok” ve ona uygun baş parmak kaldırışıyla yapıyor olabilirler. Ona diyeceğim yok. Ama avukat zaten hödükse öyle yazıyor olabilir. Doktorlar ise canım ciğerim çekip sonra yukarıdaki gibi davranıyor.

Kemal Sunal’ın Kamran Usluer’le En Büyük Şaban filmini bilirsiniz. Kamran Usluer geceleri Kemal Sunal’a alkollüyken “kardeşim, canım, ciğerim” çekiyor. Sabah ayılınca “Kim bu adam?” pozlarında, “Gönderin gitsin şu herifi.” diyor filan. O sabahın akşamında Kemal Sunal fırçalıyor tabii, Kamran Usluer de “Olur mu öyle şey, sen benim canımsın, kendimi öldürürüm.” vs. vs… O gecenin sabahı da aynı terane. Onun gibi…

* Bu örnek aklımdayken Kim Milyoner Olmak İster’de bir soruya rastladım, Tarık Akan ve Kadir İnanır gibi aktörleri seslendiren, Eşkıya filminde de Berfo karakterini canlandıran kişi soruldu, şıklar da zaten çok alakasız, Halit Akçatepe, Zeki Alasya, Ediz Hun var; Kamran Usluer parlıyor orada. Telefon jokerinde oyunculuk okuyan veya oyuncu olan gençten bir kardeş, Ediz Hun dedi. Senin ben…

Hayırlı adli tatiller…

24 Haziran 2026 Çarşamba

Tıkılak/Takılak XIX


 

* Aykut Kocaman yine başka bir bahara kaldı (veya iyice rafa kalktı), yazı taslağı bile hazırlamıştım (o da rafa kalktı). Olsun, bazı nedenlerle iyi de oldu. Neyse... Kartal’a başarılar, ondan da razıyız.

* Başkanlık seçimi dönemiyle ilgili bir şey yazmadım, DÇLV takipçileri (öyle bir kitle yok) az buçuk görüşümü bilir. Ama Hakan Safi’den dolayı bir süre cümlelere, Tayyip Erdoğan gibi “bu kardeşiniz” ile başladığımın itirafını yapayım. Yeni yeni toparlıyorum. Aslında kötü de değil, “Bu kardeşiniz birazdan markete gidecek, bir şey isteyen var mı?” mesela, “Bu kardeşinizin sabah erken kalkması lazım, o nedenle odaya çekiliyor.” mesela, kötü cümleler değil, güzel. Yetmedi ama başkanlığa. İyi ki yetmedi…

* Bu arada kumanya çok güzel kelime değil mi? Fenerbahçe’miz sağ olsun her sene seçime gittiği için orada ikram ediyorlar ve dolayısıyla her sene hatırlıyoruz bu kelimeyi. Yoksa gündemimizde olmayacak kumanya.

* Dünya kupası nasıl? Ülkelerin bir kısmının adını yeni duyduk, nasıl güzel ama değil mi? Dünya kupası severiz de, ne bileyim… Bir de, dünya kupasında en iyi üçüncü muhabbeti bana yanlış geliyor. Maçlar bitince ülkenin, gruptan çıkıp çıkmadığını öğrenmek için diğer gruptaki maçları beklemesi, böyle bir kupada biraz garip değil mi? Neyse, ben ne anlarım... 

* Razı olmadığımız bir şey de Panini fırsatçıları. 96’dan beri yapıştırıyorum bu çıkartmaları vicdansızın çocukları, gelir gelmez kutu kutu alıp fahiş fiyata internetten satıyorsunuz, bu mudur yani? Bırakın bir Panini zevkimiz var, onun da içine etmeyin. Yeşil Burun Adaları, Haiti, Curaçao, Irak topçularını yapıştırmayacaksam niye yaşıyorum bu hayatı? Şimdi bir aydınlanma geldi, neyse, anıdır anı…

* İster istemez futboldan çıkamadık, esasında Tıkılak/Takılak yazısıydı bu. Ama geyik ön planda olduğu için ve başka konulara da gireceğimden, Tıkılak/Takılakta kalsın.

* Başka konu da basketbol, hadi… Bu yazı, “Tıkılak/Takılak Spor Özel Yayını” olsun. Bu sene şanlı Fenerbahçe Beko’muz Koçum Benim dizisindeki okul basketbol takımı gibi değil mi, sürekli son saniye sayıları, gerek Eurolig’de gerek bizim ligde. Ligde şampiyonluğa bile son saniye basketiyle ulaştık. Meraklıları, Tarık’ın o üçlüğünden önce Wade Baldwin’in asistine baksın. Ben top dışarıya çıktı sandım, spiker blok var sandı; öyle bir asist. Pana’ya da sağlam son saniye üçlüğü atmıştı “koçum benim”. Meraklıları ona da bakabilir ve meraklılarsa pişman olmazlar.

Fenerbahçe Beko’nun, alayından razıyız…

İyi tatiller sayın okuyanlar…

31 Mayıs 2026 Pazar

Tıkılak/Takılak XVIII

 


* İstanbul Barosu yönetiminde iki sene önce köklü bir değişiklik oldu. Bir kısım grupların da desteğiyle İbrahim Kaboğlu Hoca başkan oldu. Muhtemelen bu sene -aday olur olmaz o ayrı- seçilemeyecek. Olsun...

Konumuz yönetim ve seçimler değil zaten. İnternet sitemizi değiştirdi yönetim. Hatırlamadığım bir sorgudan sonra (muhtemelen avukat sorgusudur) yukarıdaki uyarıyı yaptı site. Şu nezakete bakar mısınız? “İki dakika bekle amk”ın barocası. Hiç de Frankofon ve kibar bir başkana uyacak bir uyarı değil.

Buna benzer, vaktizamanında Pendik Adliyesi dahilisi vardı. “Pendik Adliyesine hoş geldiniz” cümlesiyle başlayan karşılama metnini okuyan ağabeyimiz muhtemelen o telefon hattını döşeyen hemşehrimizdi. Sonra Anadolu Adliyesine bağlandı (adam değil adliye) ve o güzel diksiyondan mahrum bırakıldık.

3 Mayıs Türkçülük Günü var malum. Tabii biz 1 Mayısçıyız; 3’ü, 5’i anlamayız da, neden kutlanıyor 3 Mayıs, yani neden o gün Türkçülük Günü?

Nihal Atsız’ın 1944 yılında Sabahattin Ali’yi “Sovyet casusu” ve “vatan haini” olarak nitelendirdiği bir yazı nedeniyle hakkında açılan hakaret davası sürecinde; Atsız yanlıları 3 Mayıs 1944 tarihinde protesto gösterisi yapıyorlar ve birçok kaynağa göre bu gösteride Sabahattin Ali’nin, hatta Nazım Hikmet’in kitapları da yakılıyor. O günden bir sene sonra 3 Mayıs gününü anıyorlar ve sonra 3 Mayıs, Türkçülük Günü olarak kutlanıyor.

Yani, Türkçülük Günü kutlayan kardeşlerimiz Aldırma Gönül Aldırma söyleyip coşmasın, Leylim Ley söylemesin bi’ zahmet (veya söylesin, ama bilsin durumu)…

* Asics marka, sevip de henüz kavuşamadığım ayakkabının açılımı ile ilgili yazalım (biraz daha bilgilenelim).

Anima Sana In Corpore Sano… Latince özdeyişinin baş harflerinden oluşan bir kısaltmaymış bu. İfade de Türkçeye “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur.” olarak çevrilmekteymiş. Japon spor giyim markası, temel felsefesi olan bu mottoyu kurumsal adının ve vizyonunun merkezine almış. Maşallah.

BYD’yi söylemiyorum, onu bilirsiniz.

* O garip adamı bir süredir görmüyorum, dolayısıyla taslağa ekleyecek veya yazıyı başlatabilecek bir husus yok. Öylece bekliyor taslak. Umarım sağlığı iyidir o garip adamın. Ben de yakında görürüm ve adam beni bir şekilde harekete geçirir.

Haziran severiz, iyi haziranlar...

28 Nisan 2026 Salı

Tıkılak/Takılak XVII

 

* Son dönem çok fazla Teoman’a maruz bırakılmadık mı ülkece? Nereye baksak o. Bir anda Giray Altınok, Pınar Deniz hâlini aldı adam. Rockstarlıktan da oralara… Halka karışması, gençleri de desteklemesi eyvallah da; bu adamın paraya ihtiyacı var düşüncesi üzüyor. Radyoda geçen denk geldim; “Ben Teoman. Bana gençkken çok güzel kur yaptığımı söylerlerdi, uzun zamandır da kur yapmıyordum. Ta ki Getir Finans’a kadar. Altın, gümüş, döviz. Hafta içi her saat canlı, avantajlı kurlar, Getir Finansta”. Lan? Tamam biz de Teoman’ın taş yemesini istemeyiz ama, ne bileyim. D&S Damat reklamında da masalara çıkmalar, Doritos’ta bilmemneler… “Sorma neden niçin” de diyebilir bana tabii ama. Oturmadı…

* İnsanların sürekli w.app profil fotoğrafı değiştirmeleri çok garip gelmiyor mu? Siz de değiştiriyorsanız, garip değil mi bu? Sadece soru.

* Geçen eczanedeyim. Aklıma kelime gelmedi, hani eczacının kalfanın olduğu yer vardır ya, nereydi ora? Hadi kasa diyelim, oranın arkasında bir ilaç gözüme çarptı: Antepsin. Mide ilacıymış. Eczacı da; “Evet ya, öyle koymuşlar, mide ilacının da Antep’le özdeşleşmesi güzel olmuş. Bir de Urfamisin vardı da kaldırıldı o ilaç. Bir zamanlar Türk firmaları isimler koyarken öyle geyikler yapılıyordu.” dedi. Doğruluk payı var mı diye bakayım dedim.

Antepsin’in “anti” ve “pepsin” kelimelerinin birleşmesinden, “pepsini engelleyen” anlamını taşıyan bir ilaç olduğu yazıyor, Japon menşeli olduğu yazıyor, Türkiye’de Bilim İlaç tarafından üretildiği yazıyor. Antepsin’in Antep’le ilgili olduğu veya olmadığı yazıyor.

Urfamisin’de de tartışmalar var. Türk ürünü ve Urfa ile ilgisi olduğu biliniyor, ancak Urfamycin’in patent sahibinin, 1927 Şanlıurfa doğumlu tıp bilim insanı Dr. Selahaddin Rastgeldi olup olmadığı tartışmalı. Yapay zekaya saygılarımı sunuyorum. Basit bir araştırmada iş nerelere geldi arkadaş. Yapay zekalar birbirine girdi. “Ama şu öyle diyor.” diyorum, “Öyle bir kanaat var ama hatalı.” diyor. Bu kez diğerine dönüyorum, diğeri de, “Çok biliyor o pezevenk.” diyor. Orta yolu bulmaya çalışıyorum filan… Şurada eczanede bir ilaç gördük, başımıza iş aldık.

Geyiği çok yapılıyor ama, hakikaten “Bisiktirol” diye ilaç var mı acaba?

* Cahilden sizlere: Erkan Oğursever biri olarak Erkan Oğur’un Gnossierre no.1 isimli eseri çaldığını bilmiyordum. Dinledim, maşallah diyorum. Spotify’da 10 milyondan fazla kişi dinlemiş yalnız. Cehaletimi bağışlayın…

30 Mart 2026 Pazartesi

Çok Vasat ve Abidik Gubidik Bir Resmî Geçit

 

* Vasat kelimesi yanlış kullanılıyor. Vasat, ortalama demek. Ancak biz vasatı, “kötü” olarak kullanılıyoruz. Hatta üstüne, “çok vasat” diye bir kullanımımız var. Yani “çok ortalama” diyoruz. Hatalı; “dil bilgisiciler” açıklasın.

* Şimdi bir kelime üzerine konuşacağız; ancak bu kelime yanlış kullanılan değil, kullanılmayan, “Doğa’l” nedenlerle varlığını öğrendiğim bir kelime: kavgalaşmak. Bize yıllar önce kavgalaşmak tabirini kullanan kızımıza, “Ne kadar güzel bir tabir buldun, ‘kavga etmek’ yerine ‘kavgalaşmak’ gayet mantıklı.” demiştik. Meğer öyle bir kelime varmış. Türk Dil Kurumu da, Haldun Taner’den örnek vermiş: "Ali kaptı önce elimden. Kavgalaştık. Sonra ben alıp kaçtım". Bu kelimeyi bize kazandırdığı için kızıma teşekkürü bir borç bilirim.

Hadi bunu artık yayalım, kavgalaşmadan.

* İnternette Gülgün Feyman’ın konuşmasına denk geldim, yanlış söylendiğini belirttiği kelimemiz “resmigeçit”. Resmi’de geçen “i” de uzatılmıyor. Resm-i geçitten geliyor yani. Resm de Arapça tören demek. Bu durumda resmigeçit, geçit töreni demek; “resmî geçit” değil.

Bunu öğrenince aklıma ademimerkeziyet geldi. Genelde âdem-i merkeziyet gibi söylenir, a uzatılır. Halbuki kelime âdem, yani insan değil; adem, yani yokluk olmalı. TDK tarafından “ademimerkeziyet” şeklinde kabul edilen kelime de yerinden yönetimi, yani merkeziliğin yokluğunu tanımlıyor.

Ari Barokas’ın Salaksın şarkısında da âdem-i merkeziyet gibi geçer, ama o şarkının söylenişiyle ilgili de olabilir; şarkıda uzatabilirsin yani. Ama hukukçuların çoğu tarafından bilinmeyen bir şeyi, Ari abi nereden bilsin?

Ademimerkeziyeti bana bu şekilde öğreten İdare Hukuku hocamız Yıldızhan Yayla... Işıklar içinde uyusun…

* Şimdi geldik “abidik gubidik” bir konuya. Türk Dil Kurumu saçma ile eş anlamlı bulmuş bu tabiri. Peki bu kelime nereden çıkmış? Artvin doğumlu olan, Giresun’da büyüyen ve espri kültürü dahil birçok şeyi Giresun’dan aldığını söyleyen Öztürk Serengil (o da nur içinde yatsın), Giresun’da tahlisiye (can kurtarma) sandalı kürekçisinden duyduğu abidik gubidik kullanımını çok beğenmiş, filmlerinde kullanmış ve Türkçeye kazandırmış. Kurduğu gece kulübünün adı da Abidik Gubidik olmuş. Hatta meşhur “Abidik Gubidik Twist” de var, bilirsiniz. Evet, Giresunlu bir kayıkçının eseridir bu söz.

Bu aralar çok yağmur yağıyor; şemsiyesiz, kapüşonsuz dışarı çıkmayın, “abidik gubidik” iş yapmayın…

28 Şubat 2026 Cumartesi

Bir ASM Sabahından Notlar


 

Altı ayda bir kan tahlili vermek adettendir; hele ki Dante’yi, yani ömrünüzün ortasını geçmişseniz. Bu durumda da özel hastanelere gidip birkaç binlik olmaktansa, kısaca ASM denilen aile sağlık merkezlerine gidip “meccani” bir şekilde kan verebilirsiniz.

2010’dan beri bildiğim, ara vermekle birlikte yaklaşık on yıl gittiğim mahallemizin ASM’sinde yeniden kan verme ihtiyacı hasıl oldu.

Son dönem gittiğimde e-nabız sisteminden randevu oluşturamıyordum; “randevuya uygun değil” gibi bir not geliyordu. Niye uygun değildi, bilmiyordum tabii. Ama en son şansımı denediğimde, ertesi gün sabah 8.30’da randevumu aldım. Bunun şu avantajı oluyor; sabah erkenden gidenlere sekreter numara vermekle birlikte, internetten randevu alanların saati gelirse o önden girebiliyor. İşim çok kısa, 8.35’te girsem en kötü, 8.40’ta çıkarım, sonra da işe…

Bu rahatlıkla saat 8.30 sularında ASM’ye gittiğimde ortalıkta kimse yoktu, bir yaşlıca teyze, bir genç kız vardı. Sonra, yaşlıca teyzeden daha az yaşlıca bir amca geldi. Sekreter amca da -ki 2010’da da vardı, hâlâ var- bahçede bir şeylerle ilgileniyordu. İlk gelen yaşlıca teyze, bu saatten sonra her gelene “Ben ilk sıradayım, genç kız ikinci, sonra bu beyefendi (ben oluyorum)” şeklinde herkese sıralamayı açıklıyordu. Sonra gelenlere de benden sonra gelenler, “Önce bu hanımefendi, sonra bu hanım, sonra bu delikanlı (ben oluyorum)” diye açıklıyorlardı sırayı.

Derken sekreter amca saat 8.45 gibi yerine geçti ve her gelene, “saat 9’da başlıyor” açıklamalarını yaptı. Her zaman olduğu gibi bir doktor eğitimdeydi, gelmeyecekti, yerine bilmemkim hanım bakacaktı, diğeri de öğleden sonra gelecekti. Sabah gelenlere de, benim de doktorum olan hanımefendi, yani bilmemkim hanım bakacaktı. Üç doktorluk bir ASM burası.

Saat 8.30’da randevu alınabilmekle birlikte saat 9’da hasta kabul edilecek olmasını yadırgasam da, yıllar boyu yaşadıklarımdan dolayı üstüne düşmüyorum. Ancak bu nedenle işine geç kalacaklar, hatta kendi doktoru öğleden sonra geleceği için sabahki bilmemkime yönlendirilemeyen, ilaç yazsa bile tahlil girişi yapamayan (veya tam tersi) hastalar var. “Ben şimdi 3,5 saat doktorumu mu bekleyeceğim?” diyen adama sekreter amca, “Sen bi’ otur hele” ile yatıştırıyor ağabeyi. Sekreter amca, “Sen bi’ bekle”, “Sen bi’ otur”larla en az 16 yıldır idare ediyor kurumu.

Normalde sekreter amca, gelenlere kare bloknot kâğıdında elle sayıları yazıyor, gelenlere bu kâğıtları veriyor, hastalar numaraları takip ediyordu. Ancak sekreter amca konuyu çok da takip etmediği ve yaşlı hastalar kafalarına göre doktorun odasına girdiği için sekreter amca, “Şimdi 10. hastanın sırası.” derken, doktor odasından kâğıdında 14 yazan kişi çıkabiliyor, kâğıdında 8 yazan kişi, “Bana ne zaman sıra gelecek?” diyebiliyordu.

Şimdi bu sistem terk edilmiş; her gelenin TC kimlik numarası sisteme yazılıyor, hasta sıraya ekleniyor. Doktorun kapısının üzerindeki ekranda sıralar belirleniyor. ASM’mizde devrim… Yalnız ben ekranda kendi adımı göremiyorum, internetten almışım randevuyu, ama benden sonra gelenlerin ve internetten randevu almayanların isimleri var, benim ve benden sonra gelen, yaşı bana yakın e-nabızcı kadının ismi ekranda yok. “Bizim de mi TC’mizi yazdırmamız gerekiyor?” diye soruyoruz. “Gerek yok.” diyor sekreter amca. Tabii sekreter amcanın cümlelerini yazdığım gibi okursanız pek gerçeği yansıtmaz. Çünkü amcanın özelliği; gelenleri dinlememesi gibi, Türkçe konusunda da direnç göstermesi. Bildiğim 16 yıldır Türkçe konuşmamakta ısrarcı amcamıza birkaç ısrarım ve amcanın “Gerek yok yahu, kapıda bekle, hasta çıkınca girersin”leri sonrası doktor hanım beni sistemde görebiliyor ki, adımı sesleniyor. Yoksa o kalabalık ve maskesiz güruhu yararak “Sıra bende.” demek çok zor.

Bu arada paragraf açalım, o an ASM’de 15 kişi varsa 10’u birbirini tanıyor zaten; “Aa merhaba, yoktunuz bir süredir?”, “Kızınızı evlendirmişsiniz hayırlı olsun.”, “Sizin yazlık ne tarafa düşüyordu?”, “Geçen sizin dünürünüze rastladım kasapta.” gibi cümleler yankılanıyor ASM’mizde, bir yandan da sosyalleşme merkezi orası.

Neyse, tahlil istediğimi söylüyor, 2 dakika olmadan odadan çıkıyorum. Bu kez sekreter amcanın bana verdiği kâğıtla kan tahlili sıramı bekliyorum, kâğıtta şu yazıyor: “Kan 3”. Eski günler geliyor aklıma, göz seğiriyor. Herhâlde burada sıramı kaptırmam diye düşünüyorum, zaten “Kan 1” ve “Kan 2” yaşlı bir çift. Aramıza biri girmek durumunda kalıyor, hamile kadın. Bir avazda kurtarsın…

25 Ocak 2026 Pazar

Tıkılak/Takılak XVI


 

* “Köfte çok yaygın tüketilmesine rağmen iyi köfte çok az ha”… Bu replik Gibi dizisinden. Ama burada köfte konuşmayacağım, esas konu çay. Restoranlarda yemek sonrası, kafelerde ise her türlü tüketiliyor bizim çayımız. En popüler sıcak içeceğimiz. Esasında bizim kahve ülkesi olduğumuz, çayın 20. yüzyılda yaygınlaşarak kültürümüze “dahil olduğu” gibi bir durum da var. Neyse, daldan dala atlamayalım.

İyi köftenin çok az olması gibi, iyi çayın da az olması kafelerde restoranlarda maalesef gördüğümüz bir gerçek. Çaya bergamotu basıyorlar, adına çay diyorlar. Bir yerde sormuştum, “Çayınız bergamotlu mu?” diye, garson kardeş “Maalesef.” diye yanıtlamıştı beni. “Ne demek maalesef, o zaman alabilirim.” demiştim; gerçi çay yine kötüydü.

Çok zor olmamalı bir çayı demlemek. Ben bile yapabiliyorsam; kafelerde, restoranlarda her türlü yapılır. Hadi restoranları bir kenara bırakıyorum, sonuçta yemek sonrası ikram ediyorlar ve beğenmeyip gitmemizi bekliyor olabilirler. Ama kafe, “çay yapma iddiası” ile yola çıkıyor ve bundan para alıyor; çok acayip gerçekten. Kadıköy’de Çaykolik var, orayı öneririm ama. Gerçi rahat rahat oturup içemiyorsunuz, dışarıda küçük taburelerde içmeniz lazım. Çayı rahat rahat içmek mümkün olamıyor demek ki. Ne yapalım…

Çayla ilgili bir bilgi daha vereyim: Çayın dünya üzerinde sadece iki türlü söyleniş biçimi var, ya çay ya da tea. Tabii yöreye göre telaffuz değişiyor (cha, chay, chai; tee, teh, thee gibi), ama esasen çay ya da tea denmek isteniyor. İçeceğe çay ve tea denme farklılığı da çayın ticaretinin ne şekilde yapıldığı ile alakalıymış. Çayın ticareti kara yolu ile yapıldıysa orada çay deniyor; deniz yolu ile yapıldıysa tea. Bu gereksiz bilgiyle, DÇLV’ye hoş geldiniz.

* Senaryo yazarsın, ince eleyip sık dokursun, provalar yapılır, kelimeleri değiştirirsin, tartarsın, olmadı bir daha, “Şöyle mi söylensin, böyle mi söylensin?”, vs. vs. dersin; ama akla bir anda, senaryoda olmayan “Yalnız bir şey söyleyeyim, et on numara.” gelir ve devamı cümlelerle de, filmdeki en unutulmaz repliklerden biri olur. Böyle bir şey işte, çok da düşünmemek lazım.

Gezi planlarımız da öyle, “Oraya oturalım, buraya oturalım, şurada mutlaka kahve içelim, günü batıralım, ikindiyi karşılayalım.” vs. vs… Tamam, plan iyidir de; son dönem plansızlık daha da iyi geliyor bana.

Sofulu’da mola verdik geçen, sırf dinlenmek için rast geldiğimiz bir kafede, sadece çay/kahve içilecek (Çayda zaten beklenti yok, Yunan’dayız), mekân ve ortam 1970’lerdesiniz gibi. Sayıyorum (o zaman saydım), 21 kişi var içeride, kadınlı erkekli oturup sohbet ediyor insanlar; mekânın yaş ortalaması 65-70. Ortalamayı genç, ama Dante’ye göre yolun yarısını geçmiş bir çift ve küçük bir çocuk olarak aşağıya çekiyoruz epey, insanlar da bu yüzden ara ara bizi kesiyorlar, “Bunların ne işi var burada?” diye. Herkes Yunanlı, sadece biz Yunansız (Neden Yunanlı gibi bir kullanım var, o ilginç. Bulgarlı, Kazaklı yok sonuçta). Ama ortam mis. Saat uygun olsa 2-3 bira içilirdi. Olsun, yine de vakit geçiriliyor. İnsanlar akın etmeye devam ediyor, birazdan garson kız gelir de, “Lütfen kalkar mısınız, sizin masaya üç yaşlı daha gelecek.” der diye hafif tedirginim. Ama mekânın havasında, birazdan Şevket Altuğ, Kemal Sunal’la birlikte girip de Kemal Sunal’ı kandırmaya çalışacakmış gibi bir hissiyat da var.

Ona benzer, Saraybosna’da otogarın birahanesi vardı, müthişti, az kişi vardı yalnız orada, saat alkol için uygundu, yolculuk öncesi bira içildi, duvarda Tito fotoğrafı filan olan bir yerdi.

Sofulu’da da 70’lerde gibiyiz. İyiyiz (Not almayı bıraktım, 22, 23 derken, çıktığımızda mekândaki kişi sayısı 30’u geçti, hepsi de yaşlı, severim)…

Yine bir Avrupa şehrinde, yapıldı bir kısım planlar, “Şuraya gidilir, buraya gidilir”; en sevdiğim yerler, rastgele gördüklerim oldu. Neyse, nereden geldik buraya? Evet, “et on numara” ve muhtar sahnesi. İşe or’dan konuşmaya başlarsak (fill in the blanks)…

* Bu aralar Tarkan konserine gidiyor millet. Hayranı/hastası olmamakla birlikte, tabii ki her Türk genci gibi severim, çok sevdiğim şarkıları da vardır; ilki Gitmedir. Söz-müzik Ümit Sayın’dan, Tarkan’ın en iyi albümünden (Aacayipsin), 1994 yılı. Ümit Sayın 24 yaşında, maşallah.

Aynı yıl, Leman Sam’ın Aşkımdan Vazgeçme şarkısı da Ümit Sayın’ın, sen o yıl ne yaşadın be Ümidağbi?

Gökhan Şeşen’in de Dert Olur şarkısını 14 yaşında yazdığı söyleniyor. 14 yaşımda çok güzel şampiyon olmuştuk: Revivo, Rapaic, Lazetic, Anderson… Onun dışında o yılla ilgili pek bir şey hatırlamıyorum; Gökhan Ağabeyimiz de 14 yaşında o şarkıyı yazmış, bravo, ne diyelim. Amcası da nurlar içinde yatsın…

* Geçen üstünüze afiyet (o ne demekse), hastanenin otoparkında yer olmadığı için aracı zorunlu şekilde valeye bıraktım. Otoparkta yer yok, valemiz aracın anahtarını alıp bir köşeye koyacak arabayı ve bunun için ücret almayacak. Aracı park ettiği yer de aldığı yerden 20 metrelik mesafede. Neyse doktora görünüldü, reçeteyle otoparka gelindi, anahtar alındı, araç çalıştırıldı; X Radyo açılmış. İlk defa muhatap olduğum bir kanal. Kardeşim araçla işin en fazla 2 dakika. Yani hafif genişten açı alacaksın, geri geri park edeceksin aracı. O ara radyo kanalını değiştirip kendi zevkine göre müzik dinleme isteği nereden geldi?

Aracı bir çalıştırdım: “Ubbala hubbala dubbala hey; manitalar geldi, dolarlar aktı.” gibi bir şey. Benim bıraktığım kanal ya Lounge ya Eksen’di (“Doktora giderken onları dinlerim.” anlamında değil, genelde bunlar açık olur, Radyo 3 var bir de, ama o açık değildi). Vale kardeş de 3 saniye bu kanallardan birine denk gelip “Bu müzik ne amk!” deyip X Radyo’yu açmış: “Yansın geceler, Pelinsu Eceler”… Ne oluyor lan?

Hayırlı sömestirler…