25 Ağustos 2026 Salı

Sıtkı Sıyrılan Restorant

* Tıkılak/Takılak II’de Şuan tarikatından, Tıkılak/Takılak X’da Tabiki tarikatından bahsetmiştim. Onları Türkçe bölümünde değerlendirmemişim. Tabii ortada toplumsal bir durum var, ondan olabilir.

Ayrıntı Yayınlarının bir kitabında; birçok kez, yani bilerek “tabiki” yazıldığını gördüm. Japonların bu tarikatı, yayınevini de etkilemiş anlaşılan, dikkat etmek lazım. Yazardan değil tabii bu; zira yazarımız yabancı. Kendi ülkesinin tabii ki’sini birleşik yazmıyordur muhtemelen: “Ofcourse”… Kitabın orijinaline bakmak lazım… Her hâlükârda dikkat etmek lazım…

* Sitenin Türkçe bölümü biraz da, “Bakın ben ne öğrendim, sizinle paylaşayım.” bölümü oldu. Öğrendiklerimi de paylaşıyorum bir yandan; yani, “Bunu nasıl bilmezsiniz.” değil. Tabii, umarsız kelimesinin gerçek anlamını bilin de bir zahmet. Neyse, sitemiz adına sevindirici tabii.

Geçen okuduğum bir kitapta (Didem Ünal Demir - Bu Cenazeyi Bana Lütfeder misiniz?) yazar, “sıdkı sıyrılmış” kullandı. “Allah Allah” dedim, doğrusu buymuş, “d” sertleşmiyormuş. İsimler sözlüğünde Sıtkı’yı arattım, Sıdkı’ya yönlendirdi. Şimdi beni okuyan bütün Sıtkıları göreve davet ediyorum. Öncesinde de, kitabı okumanızı öneriyorum. Yeni bir kitabı daha çıkacakmış hatta Didem Hanım’ın. Bilgütay abiden bana öneri, benden size öneri…

* Bir de Fransız tarikatı gelsin mi? Tıkılak/Takılak olarak değil, buraya yazalım: “Restorant tarikatı”… Genci yaşlısı, eğitimlisi eğitimsizi, erkeği kadını çoğu kişi “restorant” diyor. Bunlar ortak bir uygulama mı kullanıyor veya ortak bir televizyon programı mı izliyorlar? Örneğin Masterchef’te restorant mı deniyor, bilmiyorum.

Aslı restoran; yabancı kelime gibi kullanacaksan restoranına, “restaurant” yaz; ama “restoran” yanlış (hatta Word Aleyhisselam bu şekilde yazınca, sondaki t’yi habire siliyor. Biliyoruz Word kardeş, biliyoruz). Lütfen düzeltelim bu kullanımı, “restorant” demeyelim.

Tarikatlarla mücadelemiz devam edecek, Çinlisini Japonunu Fransızını ifşa ettik.

* Naif kelimesi yanlış kullanılıyor. Naif saf, deneyimsiz; acemice yapılan demek. İnce, hassas; zayıf (fiziksel olarak) anlamındaki kelime ise nahif. Bilgilerinize sunarım…

* Kelime kökeni ile ilgili ek bilgi verelim. Bu bilgiyi, şehrimin önemli ve tarihi dergisi İzler’in Nisan 2026 sayısında Hatice Yılmaz’ın Çiçeklerin Öyküsü yazısından aldım. Nergis kelimesi ile narsist aynı kökten geliyormuş. Nergis, adını Yunan mitolojisi kahramanlarından Narcissus’tan almış. Bu ağabeyimiz çok yakışıklıymış, kimseye de yüz vermezmiş. Acı çektirdiği kızlardan biri tanrılara yalvarmış, cezalandırılmasını istemiş bu ağabeyimizin. Narcissus da sonra suda kendi suretini görmüş, kendine aşık olmuş. “Suya yansıyan bu güzelliğe nasıl ulaşılırım?” demiş, su kenarında eriyip gitmiş. Eridiği yerde güzel, yepyeni bir çiçek açmış. Bu çiçeğin adı narkissos, yani nergis olmuş. Kendine aşırı hayranlık duyanlara narsist denmesi de buradan geliyormuş (Çok saçma değil mi ya? Neyse kınamayalım).

“Şişli Meydanı’nda üç kız / Biri Çiğdem biri Nergis…”

Saygılarımla…

21 Temmuz 2026 Salı

Tıkılak/Takılak XXI

 


* Bazı sosyal medya profillerinde, kürsüden çekilen fotoğrafların paylaşıldığını görüyorum. Kürsüde duran, takım elbiseli veya şık giyimli bir hanımefendi/beyefendi (böyle cinsiyetçi olmuyor değil mi; birey mi desek, bireyefendi mi) arzıendam etmekte.

Bir de kürsüden bakılan tarafın fotoğrafı olsa da baksak. Yıllar önce bir yerde denk gelmiştim, memleketinde haber yaptırmış bir meslektaş. Yurt dışında bir yerde kürsü bulmuş, takımı çekmiş, fotoğrafı çektirmiş. Yerel gazetede haber: “Bilmem kim bilmem nerede Avrupa’ya ders verdi!” Ortada ders filan yok tabii, oraya gezmeye giderken veya bir etkinliği izlerken, kalabalık dağılmış, çektirmiş fotoğrafını, ders vermiş olmuş, ne güzel… Kürsülere aldanmayalım. Hatta, kişiler gerçekten çıkıyorsa da aldanmayalım. Çok çektik kürsülerden…

* “En sevdiğin koku nedir?” sorusuna cevap olarak, akla yağmurdan sonra toprak kokusu, doğada temiz hava kokusu, deniz kokusu, hatta para kokusu vs. denir, malum. Bir koku daha ekleyeyim: Montajdan hemen sonra IKEA dolap kokusu… “Buraya iyi oldu yaa.” yorumlarıyla… Geldi mi burnunuza? İyidir bence.

* Karikatür yeteneğim olsaydı, Pınar Denizli reklam panosu görmeden toplu taşımayla A noktasından B noktasına gidilememeyi çizmek isterdim sanıyorum, Umut Sarıkaya tarzı böyle, iyi olurdu. Derken Umut Sarıkaya’nın Colin Farrell’in Sivaslılara benzemesini konu ettiği karikatür geldi aklıma, yukarıya iliştirelim bakalım.

* Son dönemin en absürt haberlerinden biri (ülkemizdeki hukuki gelişmeleri saymazsak tabii), Trump’a benzediği için canı bağışlanan Bangladeşli kurbanlık manda haberi. Habere göre; Bangladeş İçişleri Bakanlığı olaya el koymuş, son dakika kararıyla kesim iptal edilmiş, alıcının parası iade edilmiş ve manda Trump, yeni ve güvenli yuvası olan Dakka Ulusal Hayvanat Bahçesi’ne transfer edilmiş. Ne diyelim ki buna? Amerikan mandası işte… Bir yandan, ekşisözlük rumuzu gibi: “Trump’a benzediği için canı bağışlanan Bangladeşli kurbanlık manda”. Yukarıda mandayı değil, Sarıkaya’yı tercih ettim, iyi yaptım.

* Arada şöyle kısa videolar peyda oluyor: “Bilmem nereye gitmeden önce dikkat etmeniz gereken şeyler”. Tabii gezmeyi seven insanlarız, dikkatimizi çekiyor arada; ancak o kadar suyu çıkmış ki işin. Bir anda hesap açıp bunlarla dalga geçmek bile geliyor içimden. Ama ne gerek var tabii. “ABD’deyken mekânlara girerken kapıyı çekiyorsunuz, mekândan çıkarken kapıyı itiyorsunuz”. Yahu bırak da şahıs onu anlayabilsin, kendi denesin. “Çok önemli bir bilgi, yurt dışında ülkelerin kendi para birimleri oluyor ve onları kullanıyorsunuz. O nedenle paranızı bozmanız gerekiyor”. İyi…

Fark ettiyseniz “iki film birden” çektik. Süper değil tabii; bizden. Hadi bakalım…

20 Temmuz 2026 Pazartesi

Tıkılak/Takılak XX

 



* Radyo-3 Sabah adlı program hafta içi her sabah saat 08.00-09.00’da adı üzerinde Radyo 3’te. Tam işe varış zamanında sonuna denk gelinen bir program. Programın bir güzelliği ise şu(ydu): Program sonunda programı hazırlayanlar sunucu tarafından tanıtılırken ve tabii sunucu kendisini de tanıtırken, Ece Akyüz isimli sunucumuz, o güzel ve kadife (o ne demekse) sesiyle, hazırlayanlar arasında Alp Eray Tuğcular ismini de anons eder(di) ve o Alp Eray Tuğcular deyişi ayrı bir mutluluk verir(di). Öyle ki, Alp Eray Bey’in anası babası oğlunu böyle çağırmamıştır.

Birkaç yıl böyle dinledik ettik, bir gün sesi biraz daha sert işittim (veya Ece ablamızın keyfi yoktu). Anons kısmında ablamız Alp Eray Bey’i gayet normal söyledi ve kendisine de Hafize Okan dedi, çok üzüldüm. Tabii Hafize ablanın da sesi ve program sunuculuğu gayet iyi; ancak Alp Eray Tuğcular ismi sıradanlaştı orada ve üzdü. Bunu paylaşayım istedim. Radyo-3 Sabah iyidir, TRT’den kalan birkaç iyi şeyden biri (TRT 2’yi de ekleyelim tabii)…

* Önemli bir kurum da Cumhuriyet…Yılların Cumhuriyeti… Ne olursa olsun orada duran bir medya devi, önemli. Bu devde geçen şöyle bir şeye rastladım (hadi linkini de atayım: https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/yesilcam-in-kadir-abi-sine-veda-kadir-inanir-son-yolculuguna-ugurlandi-2516158)

Kadir İnanır’ın cenaze töreninde konuşan Menderes Samancılar, şunları söylüyor: “Artık dinlemek zor Hekimoğlu’nu, her dinlediğimizde yeniden ağlayacağız. O derlemişti biliyorsunuz ümit koçan okumuştu. Bundan da hep övgüyle bahsederdi. Sarılırdık dostça. Kocaman bir incir ağacıydı benim için sürekli bal gibi incirler veren bal gibi hayata bakan barış kardeşlik sevgi dolu bir yürek asla unutmayacağız. Asla unutmayacağız. Kadir inanır gibi bir değeri asla unutmayacağız her daim yüreğimizde yaşatacağız. İyi ki hayatımıza girdin, ömrümün 50 yılını birlikte geçirdim. İyi ki varmışsın canım abim güle güle”.

Gariplik hissetmediyseniz, hemen devreye gireyim: Hekimoğlu türküsünü Kadir İnanır derlemiş, ümit koçan okumuş; o ne ola ki? Böyle bir kavram mı var, “ümit koçan” diye; “hüzün kovan” gibi. Hadi Menderes Samancılar’ın bu sözünü yazıya döken arkadaş Ümit Tokcan’ı bilmiyor ve anlamadı, öylece yazdı aklına geleni; hiç mi kontrol eden olmadı? Aradan geçmiş neredeyse bir ay, aynen duruyor ümit koçan. Ben e-posta attım gazeteye, ekşisözlük’e de yazdım hatta, henüz gelişme yok. Demek ki ben hatalıyım, Ümit Tokcan da kimmiş? (Sokakbaşı Meyhanemizi de çok güzel söyler bu arada).

* Şimdi konu doktorlar… Doktorların bizleri tedavi ettikten sonra süreçle ilgili haberleşmek üzere özel numaralarını paylaşmaları, kendilerine Whatsapp üzerinden ulaşabileceğimizi söylemeleri vs. çok güzel tabii. Ama artık istemiyorum, tırsıyorum. Yaş, cinsiyet, dal fark etmeksizin hepsi Whatsapp’ta son derece soğuk ve umursamaz davranıyor. O tatlı tatlı anlatan, sizi bilgilendiren doktor gidiyor; mahallendeki suratsız dayı, teyze geliyor. Ağızlarından da kerpetenle laf alıyorsun, sanki onlar “Bana yazın.” dememiş gibi, onları rahatsız ediyormuşuz gibi…

“Yarın bana mutlaka yazın, ertesi gün kontrole kaçta geleceğinizi söyleyeyim size.” diyorlar mesela, iyi günler diliyorsun, müsaitliğini soruyorsun, cevap şu: 15.00. O kadar…

Veya kibarca yazıyorsun, sistemde reçetenin görülmediğini, bu nedenle ilacı alamadığını söylüyorsun, cevap birkaç saat sonra sadece reçete numarası: 2Q34IUY.

Yahu tanıdığım, muhabbetim olan doktorun tıp bayramını kutluyorum, cevap bir sonraki yıl 14 Martla birlikte geliyor, ikisini birden yanıtlamış oluyor ağabeyim. Demek ki doktorlarda bu var. Bi’ hep meşguliyetteymiş hissi, bi’ kale almama… Olsun doktorları severiz.

Diyebilirsiniz ki avukatlar da öyle vs. vs. Bilmiyorum vallahi, yapan varsa onlara da lafım olur. Bana hep doktorlar denk geldi, avukatlarınki biraz daha farklı olabilir yalnız, belli yaşın üstündekiler iletişimi sadece “Ok” ve ona uygun baş parmak kaldırışıyla yapıyor olabilirler. Ona diyeceğim yok. Ama avukat zaten hödükse öyle yazıyor olabilir. Doktorlar ise canım ciğerim çekip sonra yukarıdaki gibi davranıyor.

Kemal Sunal’ın Kamran Usluer’le En Büyük Şaban filmini bilirsiniz. Kamran Usluer geceleri Kemal Sunal’a alkollüyken “kardeşim, canım, ciğerim” çekiyor. Sabah ayılınca “Kim bu adam?” pozlarında, “Gönderin gitsin şu herifi.” diyor filan. O sabahın akşamında Kemal Sunal fırçalıyor tabii, Kamran Usluer de “Olur mu öyle şey, sen benim canımsın, kendimi öldürürüm.” vs. vs… O gecenin sabahı da aynı terane. Onun gibi…

* Bu örnek aklımdayken Kim Milyoner Olmak İster’de bir soruya rastladım, Tarık Akan ve Kadir İnanır gibi aktörleri seslendiren, Eşkıya filminde de Berfo karakterini canlandıran kişi soruldu, şıklar da zaten çok alakasız, Halit Akçatepe, Zeki Alasya, Ediz Hun var; Kamran Usluer parlıyor orada. Telefon jokerinde oyunculuk okuyan veya oyuncu olan gençten bir kardeş, Ediz Hun dedi. Senin ben…

Hayırlı adli tatiller…

24 Haziran 2026 Çarşamba

Tıkılak/Takılak XIX


 

* Aykut Kocaman yine başka bir bahara kaldı (veya iyice rafa kalktı), yazı taslağı bile hazırlamıştım (o da rafa kalktı). Olsun, bazı nedenlerle iyi de oldu. Neyse... Kartal’a başarılar, ondan da razıyız.

* Başkanlık seçimi dönemiyle ilgili bir şey yazmadım, DÇLV takipçileri (öyle bir kitle yok) az buçuk görüşümü bilir. Ama Hakan Safi’den dolayı bir süre cümlelere, Tayyip Erdoğan gibi “bu kardeşiniz” ile başladığımın itirafını yapayım. Yeni yeni toparlıyorum. Aslında kötü de değil, “Bu kardeşiniz birazdan markete gidecek, bir şey isteyen var mı?” mesela, “Bu kardeşinizin sabah erken kalkması lazım, o nedenle odaya çekiliyor.” mesela, kötü cümleler değil, güzel. Yetmedi ama başkanlığa. İyi ki yetmedi…

* Bu arada kumanya çok güzel kelime değil mi? Fenerbahçe’miz sağ olsun her sene seçime gittiği için orada ikram ediyorlar ve dolayısıyla her sene hatırlıyoruz bu kelimeyi. Yoksa gündemimizde olmayacak kumanya.

* Dünya kupası nasıl? Ülkelerin bir kısmının adını yeni duyduk, nasıl güzel ama değil mi? Dünya kupası severiz de, ne bileyim… Bir de, dünya kupasında en iyi üçüncü muhabbeti bana yanlış geliyor. Maçlar bitince ülkenin, gruptan çıkıp çıkmadığını öğrenmek için diğer gruptaki maçları beklemesi, böyle bir kupada biraz garip değil mi? Neyse, ben ne anlarım... 

* Razı olmadığımız bir şey de Panini fırsatçıları. 96’dan beri yapıştırıyorum bu çıkartmaları vicdansızın çocukları, gelir gelmez kutu kutu alıp fahiş fiyata internetten satıyorsunuz, bu mudur yani? Bırakın bir Panini zevkimiz var, onun da içine etmeyin. Yeşil Burun Adaları, Haiti, Curaçao, Irak topçularını yapıştırmayacaksam niye yaşıyorum bu hayatı? Şimdi bir aydınlanma geldi, neyse, anıdır anı…

* İster istemez futboldan çıkamadık, esasında Tıkılak/Takılak yazısıydı bu. Ama geyik ön planda olduğu için ve başka konulara da gireceğimden, Tıkılak/Takılakta kalsın.

* Başka konu da basketbol, hadi… Bu yazı, “Tıkılak/Takılak Spor Özel Yayını” olsun. Bu sene şanlı Fenerbahçe Beko’muz Koçum Benim dizisindeki okul basketbol takımı gibi değil mi, sürekli son saniye sayıları, gerek Eurolig’de gerek bizim ligde. Ligde şampiyonluğa bile son saniye basketiyle ulaştık. Meraklıları, Tarık’ın o üçlüğünden önce Wade Baldwin’in asistine baksın. Ben top dışarıya çıktı sandım, spiker blok var sandı; öyle bir asist. Pana’ya da sağlam son saniye üçlüğü atmıştı “koçum benim”. Meraklıları ona da bakabilir ve meraklılarsa pişman olmazlar.

Fenerbahçe Beko’nun, alayından razıyız…

İyi tatiller sayın okuyanlar…

31 Mayıs 2026 Pazar

Tıkılak/Takılak XVIII

 


* İstanbul Barosu yönetiminde iki sene önce köklü bir değişiklik oldu. Bir kısım grupların da desteğiyle İbrahim Kaboğlu Hoca başkan oldu. Muhtemelen bu sene -aday olur olmaz o ayrı- seçilemeyecek. Olsun...

Konumuz yönetim ve seçimler değil zaten. İnternet sitemizi değiştirdi yönetim. Hatırlamadığım bir sorgudan sonra (muhtemelen avukat sorgusudur) yukarıdaki uyarıyı yaptı site. Şu nezakete bakar mısınız? “İki dakika bekle amk”ın barocası. Hiç de Frankofon ve kibar bir başkana uyacak bir uyarı değil.

Buna benzer, vaktizamanında Pendik Adliyesi dahilisi vardı. “Pendik Adliyesine hoş geldiniz” cümlesiyle başlayan karşılama metnini okuyan ağabeyimiz muhtemelen o telefon hattını döşeyen hemşehrimizdi. Sonra Anadolu Adliyesine bağlandı (adam değil adliye) ve o güzel diksiyondan mahrum bırakıldık.

3 Mayıs Türkçülük Günü var malum. Tabii biz 1 Mayısçıyız; 3’ü, 5’i anlamayız da, neden kutlanıyor 3 Mayıs, yani neden o gün Türkçülük Günü?

Nihal Atsız’ın 1944 yılında Sabahattin Ali’yi “Sovyet casusu” ve “vatan haini” olarak nitelendirdiği bir yazı nedeniyle hakkında açılan hakaret davası sürecinde; Atsız yanlıları 3 Mayıs 1944 tarihinde protesto gösterisi yapıyorlar ve birçok kaynağa göre bu gösteride Sabahattin Ali’nin, hatta Nazım Hikmet’in kitapları da yakılıyor. O günden bir sene sonra 3 Mayıs gününü anıyorlar ve sonra 3 Mayıs, Türkçülük Günü olarak kutlanıyor.

Yani, Türkçülük Günü kutlayan kardeşlerimiz Aldırma Gönül Aldırma söyleyip coşmasın, Leylim Ley söylemesin bi’ zahmet (veya söylesin, ama bilsin durumu)…

* Asics marka, sevip de henüz kavuşamadığım ayakkabının açılımı ile ilgili yazalım (biraz daha bilgilenelim).

Anima Sana In Corpore Sano… Latince özdeyişinin baş harflerinden oluşan bir kısaltmaymış bu. İfade de Türkçeye “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur.” olarak çevrilmekteymiş. Japon spor giyim markası, temel felsefesi olan bu mottoyu kurumsal adının ve vizyonunun merkezine almış. Maşallah.

BYD’yi söylemiyorum, onu bilirsiniz.

* O garip adamı bir süredir görmüyorum, dolayısıyla taslağa ekleyecek veya yazıyı başlatabilecek bir husus yok. Öylece bekliyor taslak. Umarım sağlığı iyidir o garip adamın. Ben de yakında görürüm ve adam beni bir şekilde harekete geçirir.

Haziran severiz, iyi haziranlar...

28 Nisan 2026 Salı

Tıkılak/Takılak XVII

* Son dönem çok fazla Teoman’a maruz bırakılmadık mı ülkece? Nereye baksak o. Bir anda Giray Altınok, Pınar Deniz hâlini aldı adam. Rockstarlıktan da oralara… Halka karışması, gençleri de desteklemesi eyvallah da; bu adamın paraya ihtiyacı var düşüncesi üzüyor. Radyoda geçen denk geldim; “Ben Teoman. Bana gençkken çok güzel kur yaptığımı söylerlerdi, uzun zamandır da kur yapmıyordum. Ta ki Getir Finans’a kadar. Altın, gümüş, döviz. Hafta içi her saat canlı, avantajlı kurlar, Getir Finansta”. Lan? Tamam biz de Teoman’ın taş yemesini istemeyiz ama, ne bileyim. D&S Damat reklamında da masalara çıkmalar, Doritos’ta bilmemneler… “Sorma neden niçin” de diyebilir bana tabii ama. Oturmadı…

* İnsanların sürekli w.app profil fotoğrafı değiştirmeleri çok garip gelmiyor mu? Siz de değiştiriyorsanız, garip değil mi bu? Sadece soru.

* Geçen eczanedeyim. Aklıma kelime gelmedi, hani eczacının kalfanın olduğu yer vardır ya, nereydi ora? Hadi kasa diyelim, oranın arkasında bir ilaç gözüme çarptı: Antepsin. Mide ilacıymış. Eczacı da; “Evet ya, öyle koymuşlar, mide ilacının da Antep’le özdeşleşmesi güzel olmuş. Bir de Urfamisin vardı da kaldırıldı o ilaç. Bir zamanlar Türk firmaları isimler koyarken öyle geyikler yapılıyordu.” dedi. Doğruluk payı var mı diye bakayım dedim.

Antepsin’in “anti” ve “pepsin” kelimelerinin birleşmesinden, “pepsini engelleyen” anlamını taşıyan bir ilaç olduğu yazıyor, Japon menşeli olduğu yazıyor, Türkiye’de Bilim İlaç tarafından üretildiği yazıyor. Antepsin’in Antep’le ilgili olduğu veya olmadığı yazıyor.

Urfamisin’de de tartışmalar var. Türk ürünü ve Urfa ile ilgisi olduğu biliniyor, ancak Urfamycin’in patent sahibinin, 1927 Şanlıurfa doğumlu tıp bilim insanı Dr. Selahaddin Rastgeldi olup olmadığı tartışmalı. Yapay zekaya saygılarımı sunuyorum. Basit bir araştırmada iş nerelere geldi arkadaş. Yapay zekalar birbirine girdi. “Ama şu öyle diyor.” diyorum, “Öyle bir kanaat var ama hatalı.” diyor. Bu kez diğerine dönüyorum, diğeri de, “Çok biliyor o pezevenk.” diyor. Orta yolu bulmaya çalışıyorum filan… Şurada eczanede bir ilaç gördük, başımıza iş aldık.

Geyiği çok yapılıyor ama, hakikaten “Bisiktirol” diye ilaç var mı acaba?

* Cahilden sizlere: Erkan Oğursever biri olarak Erkan Oğur’un Gnossierre no.1 isimli eseri çaldığını bilmiyordum. Dinledim, maşallah diyorum. Spotify’da 10 milyondan fazla kişi dinlemiş yalnız. Cehaletimi bağışlayın…

30 Mart 2026 Pazartesi

Çok Vasat ve Abidik Gubidik Bir Resmî Geçit

* Vasat kelimesi yanlış kullanılıyor. Vasat, ortalama demek. Ancak biz vasatı, “kötü” olarak kullanılıyoruz. Hatta üstüne, “çok vasat” diye bir kullanımımız var. Yani “çok ortalama” diyoruz. Hatalı; “dil bilgisiciler” açıklasın.

* Şimdi bir kelime üzerine konuşacağız; ancak bu kelime yanlış kullanılan değil, kullanılmayan, “Doğa’l” nedenlerle varlığını öğrendiğim bir kelime: kavgalaşmak. Bize yıllar önce kavgalaşmak tabirini kullanan kızımıza, “Ne kadar güzel bir tabir buldun, ‘kavga etmek’ yerine ‘kavgalaşmak’ gayet mantıklı.” demiştik. Meğer öyle bir kelime varmış. Türk Dil Kurumu da, Haldun Taner’den örnek vermiş: "Ali kaptı önce elimden. Kavgalaştık. Sonra ben alıp kaçtım". Bu kelimeyi bize kazandırdığı için kızıma teşekkürü bir borç bilirim.

Hadi bunu artık yayalım, kavgalaşmadan.

* İnternette Gülgün Feyman’ın konuşmasına denk geldim, yanlış söylendiğini belirttiği kelimemiz “resmigeçit”. Resmi’de geçen “i” de uzatılmıyor. Resm-i geçitten geliyor yani. Resm de Arapça tören demek. Bu durumda resmigeçit, geçit töreni demek; “resmî geçit” değil.

Bunu öğrenince aklıma ademimerkeziyet geldi. Genelde âdem-i merkeziyet gibi söylenir, a uzatılır. Halbuki kelime âdem, yani insan değil; adem, yani yokluk olmalı. TDK tarafından “ademimerkeziyet” şeklinde kabul edilen kelime de yerinden yönetimi, yani merkeziliğin yokluğunu tanımlıyor.

Ari Barokas’ın Salaksın şarkısında da âdem-i merkeziyet gibi geçer, ama o şarkının söylenişiyle ilgili de olabilir; şarkıda uzatabilirsin yani. Ama hukukçuların çoğu tarafından bilinmeyen bir şeyi, Ari abi nereden bilsin?

Ademimerkeziyeti bana bu şekilde öğreten İdare Hukuku hocamız Yıldızhan Yayla... Işıklar içinde uyusun…

* Şimdi geldik “abidik gubidik” bir konuya. Türk Dil Kurumu saçma ile eş anlamlı bulmuş bu tabiri. Peki bu kelime nereden çıkmış? Artvin doğumlu olan, Giresun’da büyüyen ve espri kültürü dahil birçok şeyi Giresun’dan aldığını söyleyen Öztürk Serengil (o da nur içinde yatsın), Giresun’da tahlisiye (can kurtarma) sandalı kürekçisinden duyduğu abidik gubidik kullanımını çok beğenmiş, filmlerinde kullanmış ve Türkçeye kazandırmış. Kurduğu gece kulübünün adı da Abidik Gubidik olmuş. Hatta meşhur “Abidik Gubidik Twist” de var, bilirsiniz. Evet, Giresunlu bir kayıkçının eseridir bu söz.

Bu aralar çok yağmur yağıyor; şemsiyesiz, kapüşonsuz dışarı çıkmayın, “abidik gubidik” iş yapmayın…