25 Ocak 2026 Pazar

Tıkılak/Takılak XVI


 

* “Köfte çok yaygın tüketilmesine rağmen iyi köfte çok az ha”… Bu replik Gibi dizisinden. Ama burada köfte konuşmayacağım, esas konu çay. Restoranlarda yemek sonrası, kafelerde ise her türlü tüketiliyor bizim çayımız. En popüler sıcak içeceğimiz. Esasında bizim kahve ülkesi olduğumuz, çayın 20. yüzyılda yaygınlaşarak kültürümüze “dahil olduğu” gibi bir durum da var. Neyse, daldan dala atlamayalım.

İyi köftenin çok az olması gibi, iyi çayın da az olması kafelerde restoranlarda maalesef gördüğümüz bir gerçek. Çaya bergamotu basıyorlar, adına çay diyorlar. Bir yerde sormuştum, “Çayınız bergamotlu mu?” diye, garson kardeş “Maalesef.” diye yanıtlamıştı beni. “Ne demek maalesef, o zaman alabilirim.” demiştim; gerçi çay yine kötüydü.

Çok zor olmamalı bir çayı demlemek. Ben bile yapabiliyorsam; kafelerde, restoranlarda her türlü yapılır. Hadi restoranları bir kenara bırakıyorum, sonuçta yemek sonrası ikram ediyorlar ve beğenmeyip gitmemizi bekliyor olabilirler. Ama kafe, “çay yapma iddiası” ile yola çıkıyor ve bundan para alıyor; çok acayip gerçekten. Kadıköy’de Çaykolik var, orayı öneririm ama. Gerçi rahat rahat oturup içemiyorsunuz, dışarıda küçük taburelerde içmeniz lazım. Çayı rahat rahat içmek mümkün olamıyor demek ki. Ne yapalım…

Çayla ilgili bir bilgi daha vereyim: Çayın dünya üzerinde sadece iki türlü söyleniş biçimi var, ya çay ya da tea. Tabii yöreye göre telaffuz değişiyor (cha, chay, chai; tee, teh, thee gibi), ama esasen çay ya da tea denmek isteniyor. İçeceğe çay ve tea denme farklılığı da çayın ticaretinin ne şekilde yapıldığı ile alakalıymış. Çayın ticareti kara yolu ile yapıldıysa orada çay deniyor; deniz yolu ile yapıldıysa tea. Bu gereksiz bilgiyle, DÇLV’ye hoş geldiniz.

* Senaryo yazarsın, ince eleyip sık dokursun, provalar yapılır, kelimeleri değiştirirsin, tartarsın, olmadı bir daha, “Şöyle mi söylensin, böyle mi söylensin?”, vs. vs. dersin; ama akla bir anda, senaryoda olmayan “Yalnız bir şey söyleyeyim, et on numara.” gelir ve devamı cümlelerle de, filmdeki en unutulmaz repliklerden biri olur. Böyle bir şey işte, çok da düşünmemek lazım.

Gezi planlarımız da öyle, “Oraya oturalım, buraya oturalım, şurada mutlaka kahve içelim, günü batıralım, ikindiyi karşılayalım.” vs. vs… Tamam, plan iyidir de; son dönem plansızlık daha da iyi geliyor bana.

Sofulu’da mola verdik geçen, sırf dinlenmek için rast geldiğimiz bir kafede, sadece çay/kahve içilecek (Çayda zaten beklenti yok, Yunan’dayız), mekân ve ortam 1970’lerdesiniz gibi. Sayıyorum (o zaman saydım), 21 kişi var içeride, kadınlı erkekli oturup sohbet ediyor insanlar; mekânın yaş ortalaması 65-70. Ortalamayı genç, ama Dante’ye göre yolun yarısını geçmiş bir çift ve küçük bir çocuk olarak aşağıya çekiyoruz epey, insanlar da bu yüzden ara ara bizi kesiyorlar, “Bunların ne işi var burada?” diye. Herkes Yunanlı, sadece biz Yunansız (Neden Yunanlı gibi bir kullanım var, o ilginç. Bulgarlı, Kazaklı yok sonuçta). Ama ortam mis. Saat uygun olsa 2-3 bira içilirdi. Olsun, yine de vakit geçiriliyor. İnsanlar akın etmeye devam ediyor, birazdan garson kız gelir de, “Lütfen kalkar mısınız, sizin masaya üç yaşlı daha gelecek.” der diye hafif tedirginim. Ama mekânın havasında, birazdan Şevket Altuğ, Kemal Sunal’la birlikte girip de Kemal Sunal’ı kandırmaya çalışacakmış gibi bir hissiyat da var.

Ona benzer, Saraybosna’da otogarın birahanesi vardı, müthişti, az kişi vardı yalnız orada, saat alkol için uygundu, yolculuk öncesi bira içildi, duvarda Tito fotoğrafı filan olan bir yerdi.

Sofulu’da da 70’lerde gibiyiz. İyiyiz (Not almayı bıraktım, 22, 23 derken, çıktığımızda mekândaki kişi sayısı 30’u geçti, hepsi de yaşlı, severim)…

Yine bir Avrupa şehrinde, yapıldı bir kısım planlar, “Şuraya gidilir, buraya gidilir”; en sevdiğim yerler, rastgele gördüklerim oldu. Neyse, nereden geldik buraya? Evet, “et on numara” ve muhtar sahnesi. İşe or’dan konuşmaya başlarsak (fill in the blanks)…

* Bu aralar Tarkan konserine gidiyor millet. Hayranı/hastası olmamakla birlikte, tabii ki her Türk genci gibi severim, çok sevdiğim şarkıları da vardır; ilki Gitmedir. Söz-müzik Ümit Sayın’dan, Tarkan’ın en iyi albümünden (Aacayipsin), 1994 yılı. Ümit Sayın 24 yaşında, maşallah.

Aynı yıl, Leman Sam’ın Aşkımdan Vazgeçme şarkısı da Ümit Sayın’ın, sen o yıl ne yaşadın be Ümidağbi?

Gökhan Şeşen’in de Dert Olur şarkısını 14 yaşında yazdığı söyleniyor. 14 yaşımda çok güzel şampiyon olmuştuk: Revivo, Rapaic, Lazetic, Anderson… Onun dışında o yılla ilgili pek bir şey hatırlamıyorum; Gökhan Ağabeyimiz de 14 yaşında o şarkıyı yazmış, bravo, ne diyelim. Amcası da nurlar içinde yatsın…

* Geçen üstünüze afiyet (o ne demekse), hastanenin otoparkında yer olmadığı için aracı zorunlu şekilde valeye bıraktım. Otoparkta yer yok, valemiz aracın anahtarını alıp bir köşeye koyacak arabayı ve bunun için ücret almayacak. Aracı park ettiği yer de aldığı yerden 20 metrelik mesafede. Neyse doktora görünüldü, reçeteyle otoparka gelindi, anahtar alındı, araç çalıştırıldı; X Radyo açılmış. İlk defa muhatap olduğum bir kanal. Kardeşim araçla işin en fazla 2 dakika. Yani hafif genişten açı alacaksın, geri geri park edeceksin aracı. O ara radyo kanalını değiştirip kendi zevkine göre müzik dinleme isteği nereden geldi?

Aracı bir çalıştırdım: “Ubbala hubbala dubbala hey; manitalar geldi, dolarlar aktı.” gibi bir şey. Benim bıraktığım kanal ya Lounge ya Eksen’di (“Doktora giderken onları dinlerim.” anlamında değil, genelde bunlar açık olur, Radyo 3 var bir de, ama o açık değildi). Vale kardeş de 3 saniye bu kanallardan birine denk gelip “Bu müzik ne amk!” deyip X Radyo’yu açmış: “Yansın geceler, Pelinsu Eceler”… Ne oluyor lan?

Hayırlı sömestirler…

30 Aralık 2025 Salı

Yakinen Mahsurlu

 

Yıl sonunda yıl değerlendirmesi yapmak istemiyorum; alınabilirim zira. O nedenle şanlı Türkçemizden devam edelim.

1. Mahsur; kuşatılmış, sarılmış, çevrilmiş demektir. Mahsur kalmak da; kuşatılmak, sarılmak, çevrilmek ve bir yerden çıkamamak anlamına gelir. Mahzur ise sakınca, engel demektir. “Bir mahzuru var mı?”, “Bir mahzuru yoksa” kullanımı buraya girer. Mahzurlu da, sakıncalı demektir.

Bunun yanında, maruz ve mazuru anlatalım. Mazur, mazereti olandır, mazeretlidir; “mzr” kökünden anlayabiliriz. Maruz ise bir olayın, bir durumun etkisinde veya bir olay veya durumla karşı karşıya bulunan demektir; ayrıca arz edilen, sunulan, verilen anlamı taşır. Maruz bırakmak buradaki kullanıma uyar ve bir olayın veya bir olayın etkisinde bırakmak anlamına gelir.

Çok “m”, “r”, “s”, “z” kullanılan kısım oldu, geçiyorum.

2. Son dönemde rastladığım ve benim de esasında yeni öğrendiğim bir yanlış kullanım: “yakinen”. Genellikle “yakından” olarak kullanılan bu kelimemiz, “kesin olarak” anlamına geliyor. “Kendisini yakinen tanırım.” derken, “Kesin olarak tanırım, bu konuda tartışma yok.” denilecekse kabulümüzdür; “yakından” anlamında ise yanlış kullanım oluyor.

Türk Dil Kurumu; Refik Halat Karay’ın şu cümlesini örnek vermiş: “Hatta yakinen biliyorlardı ki öyle ufaktan bir aileye mensup değildi”.

3. Ukde ve uhde de karıştırılır, malumunuz. Ukde, içe dert olan şey ve çözülmesi zor sorun anlamına gelirken; uhde, birinin yapmakla yükümlü olduğu iş, görev olarak, ayrıca sorumluluk olarak tanımlanmıştır. “İçimde ukde kaldı” birinci kullanıma; “uhdesinde bırakmak” ikinci kullanıma örnektir.

4. Son olarak (ve yılın sonuna yakışan bir kapanış olarak) Nâzım Hikmet’in; (ilk kez şapkalı kullanmış olabilirim Nâzım’ı, hadi bakalım) “Onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar; korkak, cesur, cahil, hakim ve çocukturlar ve kahreden yaratan ki onlardır, destanımızda yalnız onların maceraları vardır.” dizelerinde hakim kelimesinin hâkim şeklinde okunduğuna rastladım ki, o yanlıştır, burada bahsedilen hakim, dizedeki diğer zıt kelimelerden de (korkak-cesur) anlaşılacağı üzere bilge anlamındadır (cahil-hakim/bilge) dolayısıyla “a” kısa okunmalıdır. Burada hakim kelimesinin bilge anlamına geldiği, daha doğrusu öyle bir kelime de olduğu bilinmeyebilir; olsun öğrenilir. Ben de açıkçası Genco Erkal bu şekilde söylediği için kullanım ilgimi çekmişti ve kelimeyi öğrenmiştim. Öğrenmenin yaşı yok, yakineni yeni öğrendiğim gibi. Yakinen’de de bir Finlandiyalı topçu havası var. Neyse…

Herkese alınmadığı 2026 dileriz (DÇLV)…

28 Kasım 2025 Cuma

Tıkılak/Takılak XV

 

* Bir yandan Türkçe bölümü için notlar alıyorum, bir yandan da Tıkılak/Takılak XIV yazısında değindiğim “o garip adamla” ilgili gelişme bekliyorum. “Gelişme olsun.” deyince olmuyor tabii, bunlar nasip işi. Ama gelişme olmadan, yani şahnsın kim olduğunu öğrenmeden yazıyı tamamlamanın, hatta yazı için oturmanın da anlamı yok. Belki de o yazı hiç yazılmayacak, gelişme olması lazım; yoksa atıl kalır konu. Ancak ben, er ya da geç geleceğini düşünüyorum bu şansın. “Allah gecinden vermesin.” diyelim.

* Fenerbahçe’nin durumunun garipliğinden bahsederken, moralin, motivasyonun, hocanın, başkanın yerine oturması da tam da bize uygun şekilde garip oldu. Beklenti olmadığında iyi oluyor herhâlde bu gibi şeyler. Maşallahımız, maşallahla birlikte geliştirmemiz gereken şeyler var. Ama razıyız, o önemli. Umarım bu razılık, derbide de olur. Lütfen… Biz de bu ülkenin vatandaşıyız, vergi veriyoruz, kız alıp kız veriyoruz; hak ediyoruz artık bu maçı. Maç başlamadan bile hak ettik hatta. Şimdi hak ettik, o kadar söyleyeyim.

* TRT Arşiv biliyorsunuz, çıktığında bayıldık; “Ne kadar güzel oldu, artık oradayız.” dedik, “TRT’den de beklenmez, bak iyi yaptılar.” dedik. Kaçımız tıkladı, takip etti? Var mı güne TRT Arşiv’le başlayan, yemek sonrası çayını, kahvesini içerken onu izleyen? Varsa helal olsun da, kaç kişi var? Bayılmıştık hâlbuki. Biz de GYA’cıyız, kabul edelim.

Diğeri CNBC-e… Yıkıldı ortalık. “Oh be!” dendi, “Artık gönül rahatlığıyla televizyon izleyebilirim.” dendi. Ne oldu o iş? Kaçınız izliyor? (Ben de sanki yüzlerce, binlerce insan tarafından okunuyormuş gibi ş’aptım ama, izlemiyoruz sonuçta. Ben izlemiyorum mesela).

Yukarıda birbirine benzer cümleleri peş peşe koyup, “dedik”, “dendi” filan yazdım ya, yapısı çok fena Ahmet Hakan’ın yazılarına benzedi. Moralim çok bozuk, öz eleştiri olarak değiştirmiyorum, kalsın. Bu utançla bir süre kalayım.

* Geçen plak bakarken rastladım, henüz almadım ama alacağım. Başkaca icracılardan karışık plak yapılmış, Türk Sanat Müziği. Şarkılardan biri Aldırma Gönül, söyleyen Müzeyyen Senar. Olmaz böyle bir şey.

Zamanında Selda Bağcan söyledi, Ruhi Su Dostlar Korosu söyledi; ama Müzeyyen Senar’ın söylediğini bilmiyordum. Siz de dinleyin, mezesiz iki kadeh rakı içilir bu yorumla. Siz de için, hemşehrim Alperen gibi…

Bu vesile ile başta Sabahattin Ali ve bestecisi Kerem Güney olmak üzere, Edip Akbayram’ı, Aldırma Gönül’ü söyleyen göçmüş herkesi saygıyla analım, göçmeyenlere sağlıklı ömür dileyelim.

Şimdi şu da aklıma geldi; Belalım (Yanarım, tutuşur yanarım diyelim) şarkısını söyleyenler de üç farklı tarz, üç farklı sanatçı: Sezen Aksu, Müslüm Gürses, Zeki Müren. Söz Zülfü Livaneli ve Sezen Aksu’ya, müzik Zülfü Livaneli’ye ait. Zülfü Livaneli de söyledi diye hatırlıyordum; ama bulamadım. Sonuçta Sezen, Müslüm ve Zeki de ilginç. Sıla da Zülfü Livaneli’ye saygı albümünde söylüyor. Yani herkes söylemiş. Bunları peş peşe dinlemek güzel olur.

Sen de Başını Alıp Gitme’yi yapardım öyle; bir Cem Karaca’dan, bir Zeki Müren’den. İkisi ayrı güzel, hangisi daha iyi bilemiyorum. “Hayatta” kelimesini Cem Karaca’dan, “kadar” kelimesini Zeki Müren’den güzel söyleyen yok, bu yorumlarından sonra benim yorumum budur.

Bu arada, Pandemi dönemi radyoda Karlar düşer, düşer düşer ağlarımına denk gelmiştim Zeki Müren’in, o da çok iyiydi. Ne şarkılar söylemişsin Paşam. Kalbimizdesin.

Aralık öncesi selamlar, derbiyi alalım ama…

Not: Şimdi “Zülfü Livaneli söylememiş mi ya?” diye tekrar bakayım dedim, bu şarkıyı Özcan Deniz, Emre Altuğ ve Azeri kızı Günel bile söylemiş. Arkadaş…

 

30 Ekim 2025 Perşembe

Hukuka Kıymayın Efendiler

 

Avukatlarda hukuki iştah kalmadı.

Ceza dosyalarını ele alalım. Hâkim ve savcıların karar ve talepleri bir hukuk fakültesi öğrencisi tarafından yazılsa, öğrenci 100 üzerinden 10 dahi alamaz, meslektaş adayının hukuk temel bilgileri eksik sayılır, hatta hocası tarafından öğrenci, cahillikle suçlanır, sınıftan kapı dışarı edilir, sonra da takar hoca o öğrencisine. Ancak mevzubahis kararlarla ve taleplerle pekâlâ insanlarımız tutuklanabilirler, kapalı ceza infaz kurumuna koyulabilirler. Hatta bu durum, bir kural hâlini alır.

Savcı, şahısları tutuklamaya sevk ettiğinde sulh ceza hâkimleri tutuklar; savcıların talepleri ile sulh ceza hâkimleri bağlıdır. Tutuklamaya sevk varsa demek ki şahıs tutuklanacaktır. Savcı adli kontrol isterse tamam, o durumda hâkim artık tutuklayamaz (Ancak geçende bir meslektaş paylaştı ve gördük ki, o şekilde dahi tutuklayabilir).

Bu arada savcı, şahsı tutuklamaya sevk etmeden önce şahsın ifadesini de almaz, dosyasına şöyle bir bakması (veya şöyle bir bakmaması) yeterlidir. Görmez yani şahsı; doğru mu söylüyor, yalan mı söylüyor, ifade verirken gergin mi, tavana bakıyor mu bilmez; bilmesine de gerek yoktur. Nasıl olsa kolluk görevlilerimiz “operasyonlarını” yapmış, ifadeleri almış, talimat üzerine “mevcutlu” olarak getirmişlerdir şahısları. Zaten savcı hangi birini dinleyebilir? Operasyon operasyon üstüne…

Gidersiniz Emniyete, bir şubeye girersiniz, hangi operasyon için geldiğinizi sorarlar. Hangi operasyon için geldiğinizi söyler, sıraya girersiniz. Birkaç günün sonunda şahıslar tutuklanır, cezaevine gönderilirler.

Bu kez itiraz süreci başlar. İtirazınızı 7. kat “terör ön bürodan” sunarsınız. Dosyanız terör dosyası olmasa da, “operasyon ciddiyse” terör dosyası sayılır, iddialar terör savcıları tarafından soruşturulur. Dilekçenizi sunduktan bir süre sonra adliyenin 7. katında dosyanızın itiraz merciine gidip gitmediğini sorarsınız. Adliye çantalarını X-Ray cihazından geçiren, kapı tipi metal dedektörden de kendileri geçen avukatlar olarak, 7. katta savcı kâtipleriyle telefondan görüşebilmek için yine dedektöre tabi tutulursunuz (Kesici ve delici aletle ahize tutmak yasak olduğu için herhâlde).

Savcı kâtipleriyle telefonla görüşebilmek için kuyruk olursunuz. Hatta bazen 7. katın güvenlik görünümlü sekreterleri; avukatlardan, sayıca çok fazla oldukları için artık gelmemelerini, telefon ahizesi bekleyen meslektaşlarının konuşmalarını bitirmelerini beklemelerini rica eder. Telefonun öbür ucunda olması beklenen kâtipler genelde ya yoğunlardır ya yerlerinde yoklardır; hasbelkader konuşabildiğinizde de sunduğunuz belgeleri bilmezler, bilseler de gereğini yapamazlar, yapsalar da ne yaptıklarını anlamazlar. Örneğin itiraz süresinin dolduğundan, bu nedenle tahliye talebinin tutuklama kararını veren hâkimliğe değil de, nöbetçi sulh ceza hâkimliğine gönderildiğinden bahseder biri; itiraz süresini iki hafta değil yedi gün sanır, hâlbuki ilgili itiraz yedi gün içinde de yapılmıştır, hatalı bilgiye göre dahi süresinde yapılmıştır itiraz; ama talebi, kararı verene değil başka birime göndermiştir yüzünü dahi göremediğimiz kâtip.

Savcı derseniz; kimse tarafından görülmez, görülemez, âdeta uhrevidir. Belki koridorda denk gelmişsinizdir, belki adliye girişinde yanında korumasıyla arzıendam etmiştir, belki sizin kâğıt paranız bir şekilde döne dolaşa onun cebine girmiştir, bilemez, anlayamazsınız.

Toplasanız 2-3 yıl ceza alacak, cezası kesinleşse cezaevinde neredeyse hiç yatmayacak şahıs 1 yıl, 2 yıl tutuklu olarak kapalı ceza infaz kurumunda konaklar (Bir yandan paketler ve reformlarla hükümlüler koşullu salıverilir).

Soruşturma süreciyle ilgili bilgi vermek amacıyla kapalı ceza infaz kurumu için 1,5-2 saat yol gidersiniz, kaydınızı oluşturduktan sonra saatlerce kabin ve görüş sırası beklersiniz. Tutuklu şahıs haksız yere yattığını, en kısa sürede çıkması gerektiğini söyler. Dinler, anlatır, not alır, 2-2,5 saat yolculukla ofisinize dönersiniz.

Tutuklama gerekçelerine karşı savunmalar nettir, dayanaklıdır, konuyla ilgili daha önce verilmiş birçok lehe karar bulur, bu kararlar doğrultusunda şahsın tahliyesini istersiniz; ancak işin orası ile ilgilenilmez, ilgili şahsın tutuklu olması ülkemizin huzur ve selameti için gereklidir. Belki size içten içe hak da verirler; ama şahsı tahliye edemezler, olmaz.

Temsil ettiğiniz tutukluların yakınlarına göre de başarısızsınızdır, bu şahıslar bazı haberleri önünüze koyarlar, “Bakın bu yargılamada şahıs tutuksuz yargılanmış.” derler, “Bir şeyi başaramadınız.” derler, “Böyle tutukluluk mu olur?” derler; başkalarından örnekler verirler, “Ruşen amcanın oğlu Sedat, aynı suçtan cezaevine dahi girmedi, avukatları da yeni ruhsat almış bir avukattı.” derler; anlatırsınız dilinizin döndüğü kadarıyla. “Tamam ama bize bu bilgilerin faydası yok, babam/annem/ağabeyim/ablam/oğlum/kızım tahliye olmalı.” derler, başka ve işi “çözebilecek” avukat arayışına girerler.

Sonra şahsın aylık tutukluluk inceleme zaman gelir, SEGBİS’le bağlantı kurulur, sulh ceza hâkimi, tutuklu şüpheliye “Bir diyeceğin var mı?” diye sorar, şahıs tahliyesini istediğini söyler ve tutukluluk hâlinin devamına karar verilir. Avukat, aylık incelemelere katılmak istediğini ve şüpheli, avukatının katılmasını istediğini, kendisinin katılmayacağını söylemedikçe sadece şüphelinin savunmasını SEGBİS’le alırlar ve 1 dakika içinde bağlantıyı kapatırlar. Kanunumuz şüpheli veya müdafii dediğinden, şüpheliyi dinlemek yeterlidir. Bu arada avukat, incelemeye katılacağını söylese bile hâkim avukatı dinlemeyebilir; zira aylık incelemelerde “yığılma” olduğu için ve o gün hâkim tüm incelemeleri bitirmek zorunda olduğu için, şüpheliyi dinlemeyi tercih eder (çünkü şüpheliler az konuşur), avukatlardan bu konuda ısrar etmemeleri, kalem personeli tarafından salık verilir.

Tutuklu şahıslar da; tutuklu tutuklu kalmaya devam ederler. Suç ne olursa, isnadın zayıflığı nasıl olursa olsun, tutuksuz yargılanma hakkı yargı mercilerinin aklına gelmez. Avukatlar da “avukatçılık” oynarlar, “dilekçecikler” yazılır, “savunmacıklar” yapılır. Savunma önemsizdir; hukuk, kanun, kitap ne derse desin, istisnalar kural olur, kurallar istisna. Olan da ülkenin hukukuna, hukuk kültürüne, yurttaşların hukuka inancına olur. Siyasi olmayan davalar açısından da söylüyorum tüm bunları. Hoş, siyasi olmayan mı kaldı ülkede?

Yine bu söylediklerim, sadece soruşturma evresinin ilk birkaç ayında gerçekleşenler. Ve tabii özetin özetinin özeti…

When I was a child, Adalet Bakanının Hâkimler ve Savcılar (Yüksek) Kurulunun başkanı olmasının hukuk devletini zedelediği konuşulurdu; ne kadar naif dertlerimiz varmış. Yine eskiden, insanlara yargıya güvenip güvenmedikleri sorulurdu; çoğu insan güvenmediğini söylerdi. Sonra insanlar bir dönem, telefonlarının dinlendiğinden şüphe ettiler. Şimdi ise herkes, tutuklanma korkusuyla yaşıyor.

Hâlbuki tüm bu kurallar gün gelir, herkese lazım olur. Öyle böyle değil, herkese. Hukuka kıymayın efendiler…

29 Eylül 2025 Pazartesi

Tıkılak/Takılak XIV

 

* Bir süredir kullandığım diş macunu vardı; şimdi aynısını bulamıyorum. Kutusu değişti, aynı zamanda içeriği de değişmiş olmalı ki, denk gelemiyorum. Denedim birkaç tipini, aynısı yok. “Bu galiba.” dediğim macunun aroması da affedersiniz ısırgan çorbası gibi.

Olsun, zilyon tane diş macunu var, zaten hiçbiri birinden çok üstün değil muhtemelen. Tamam; ama fiyatlar kafa karıştırıcı. Bir markanın bir ürünü 150 lira, bir ürünü 350 lira. 150’liği alsan tamam, 200 lira kârdasın; ama ya hayatın tadı 350’likteyse? Ama 350’lik de çok şişirme; bir de ısırgan çorbalı olabilir. Bilindik markaların 75 liralık macunları da var. Onu alırsan sanki dişin zarar görecekmiş gibi hissediyorsun. 50 liraya tavuk döner yemek gibi. Onun için ideal macunu bulana kadar çırpınacağım gibi duruyor. İdeal macun dediğim de, eli yüzü düzgün olsun. Hiç mi yok yani?

* Takımım malum, durumumuz malum, dolayısıyla ruh hâlimiz malum. Ancak şimdiki süreç o kadar garip ilerliyor ki… Normalde bir takım başkan seçer, sonra o hocayı seçer, sonra hoca oyuncuları belirler. Bizde tam tersi oldu. Mevcut hoca, oyuncuları seçti (veya seçtirdi), sonra hoca gitti, sonra da başkan gitti. Dolayısıyla başkan > hoca > oyuncu sıralaması bizde oyuncu > hoca > başkan oldu. Şimdi oyuncu diyecek ki “Beni bu hoca almadı, diğeriyle çalışacaktım”, Yeni hoca da diyecek ki “Ben bu oyuncuları seçmedim”, başkan da diyecek ki “Ben bu hocayı seçmedim”.

Benfica olayı apayrı zaten. Oyuncuda karar kılınıyor, o sırada Benfica rakip değil. “Onu alalım, eleyelim.” diyoruz. Alamıyoruz maça kadar, hatta o oyuncu bize karşı oynuyor ve bize golü o atıyor. Sonra onu alıyoruz, hocamız da sonra rakibe gidiyor. Çıtayı acayip aşmadık mı?

* Şimdi Aykut Kocaman ihtimali doğdu. Onunla ilgili yazılar okuyorum, onu yorumlayan videolar izliyorum, hoşuma gidiyor. Kendisini özlüyorum. Herkesle de konuşuyorum, Yok “O maçta şunu yapmış”, yok “Bu maçta onu yapmış” diyorlar, eleştiriyorlar. Tanrı dahil herkes eleştirilir. Ben “Genelde ne yapmış, onu konuşalım.” diyorum, “bir karakter” istiyorum. Aykut Kocaman da bir karakter, o kadar. Başarısız olacaksa o olsun modundayım. Üzerine de saatlerce konuşmaya varım. Yazım da olmuştu burada, 2019 yılında: Kocaman Yanalım, Kocaman Yalanım. Aykut-Ersun mukayesesiydi, daha doğrusu Ersun Yanal’ın o kadar da abartılmaması gerektiği ile ilgiliydi.

Eskiden her sene Fenerbahçe ile ilgili sezon başı yazılarım olurdu, şimdi yazmıyorum artık. Ama şimdi, esasında o kadar da yazmak istemememe rağmen, madem iç dökme blogu bu, bir şeyler yazmış oldum. Sanılmasın ki bu aralar aklımdan geçen sadece Fenerbahçe ve diş macunu. Şimdilik bunları dökelim, sonra başka şeyler dökeriz.

Bir yazım bitirilmeyi bekliyor mesela, “öyle” bir yazı. Öyle sekmesinde yayımlanacak, olgunlaşmayı bekliyor. Olgunlaşma, konuyla ilgili gelişmeye bağlı; “bir garip adamı takip” konu da. “Pek yakında” diyemiyorum o nedenle. İlginç olacak.

Havalar soğuyor, örtün, yorgan yorgan üstüne…

18 Ağustos 2025 Pazartesi

Tıkılak/Takılak XIII

 


* Twitter’ı kapatmanın bir güzelliği de bir şey yazma zorunda hissetmemek. Ünlü değilsin, bir şey değilsin, kimse senden bir konuda görüş bildirmeni istemiyor tabii; ama yine de, yazman gerektiğini düşünüyorsun niyeyse. Şimdi o yok. Kimse bilmesin kardeşim görüşümü; merak eden arar, sorar, yazar. Nerede olduğum da bilinmesin, ne yediğim, ne içtiğim de bilinmesin. Görüşlerimi, görüştüklerimi, yediklerimi, içtiklerimi bilmelerini istediklerime zaten bildiririm. Böyle güzel, devam...

* Tımtış. Benim adını verdiğim şey bu. Ev içinde de biliniyor bu, tımtış olarak. Yükte hafif, pahada ücretsiz, hayat kurtarıcı, kaybolunca üzücü, hatta dert edici şey. Yazıya fotoğrafını koydum. Almaya kalksan alacağın bir şey de değil bu. Kablo tutucu desen, o başka bir şey. Birine şarj aletini verdiğinde alet gelene kadar “Acaba tımtışı da getirir mi?” paniğine sevk eden bir şey. Şarj aletini verdiğinde “Bunu da getir ama.” dediğin, uyarsan da “Acaba gelecek mi?” diye beklediğin, çok da güvenmediğin birine şarj aletini verdiğinde, uhdende saklayıp sadece kablosunu verdiğin ve sağlam bir yere koyduğun nesne. Gayet de önemli. Geçen yazıdaki gibi takıntı değil bu tımtış, makul bir düşünce kanaatimce. Hatta tımtış nasıl önemsenmez, aklım almıyor. O olmayınca dağılıyor kablo; ne çantana koyabiliyorsun ne çekmecende muhafaza edebiliyorsun. Sarmak suretiyle kabloyu düzenlemek ise aynı etkiyi zaten yaratmıyor, çoğu da sarılmıyor zaten, kabloya da zararlı.

Bir otel odasında aklıma tımtış geldi ve onu yazayım diye telefonuma not aldım. Odadan çıktım, sonra otele döndüğümde masada tımtış yok, muhtemelen house keeping tımtışımı keepti. Yedek tımtışım var ama bir üçüncü yok. Derken bir alışveriş sonrası yeni tımtışlar geldi, onları çekmecemde muhafaza ediyorum. Tımtışlar önemli; bu satırları tedirgin şekilde okumayın rica ediyorum. Ciddiyim…

* Bilmediğim numaraları açmama huyum vardı. Duruma göre mesaj atar değil mi? Ancak kargolardan dolayı bunu yapamıyorum maalesef. Açmıyorsam, “Ya kargoysa?” diyorum, zaten kargo çıkıyor: “Bir teslimat kodu alabilir miyim?”

* ChatGPT tamam iyi de, hukukçular denemesin. Paralı parasız bilemem tabii, ben gariban ChatGPT kullanıcısıyım. Bir kez, kontrol amaçlı deneyeyim dedim, 1 yılı aşkın süredir yürürlükte olan düzenlemeden bihaber. Eskiyi söylüyor. Gerçi bu konuda bir yazı okudum. Biz ne yüklersek, yani insanoğlu ne yüklerse onu biliyor sonuçta. Ama bu da kanun be kardeşim. Gir kanunun adını, mevzuat.gov.tr’den bir zahmet son hâlini bil. 2x2=4’ü soruyoruz sonuçta.

Onu da geçtim, geçen Tolga Sağ ile ilgili bir şey sordum, “Nesimi Çimen’in oğludur.” dedi. İyi … (bu üç noktada tahmin ettiğiniz, gönlünüzden geçen tepki var).

Toplu taşımalar için de hiç kullanmayın bu arada. Doğrusunu bilip de yazınca da, “Evet haklısın.” diyor. Senin haklı olman lazım değil mi ChatGPT? “Para verirsen gerçek bilgiyi alırsın.” derseniz, o daha bir yavşaklık gibi geliyor bana. O zaman parasız hiç verme bilgi.

Bir de şu oldu çok kısa ChatGPT serüvenimde. Wordle oynamayla ilgili ipucu istedim. Bana sözde akıl verdi, ben ne şekilde oynadığımı söyledim, “Tamam fena değil, ama benimki daha iyi.” dedi. “Tamam o zaman kelime tut, senin yoldan gidelim.” dedim, kabul etti. 4. tahminde bir baktım, öncekilerde var olduğunu söylediği harf, 4’te yok. Dedim “Nasıl oldu böyle?”, “Haklısın” diyor.

“Evet haklısın, çok doğru bir tespitte bulundun, tebrik ediyorum. Şöyle düzeltiyorum o zaman”: Tımtış önemlidir.


26 Temmuz 2025 Cumartesi

Tıkılak/Takılak XII

 

* Son dönemde herkesin “alındığı” malum. Şimdi aklıma geldi, “alınmak” kelimesi de ilk akla gelen anlamını değiştirdi. Yani genellikle “incinmek” anlamında kullandığımız “alınmak”, şimdi daha çok, bir sabah polisler tarafından gözaltına alınmayı çağrıştırıyor.

Son dönemde müvekkillerimden alınma korkusu yaşayan insanlar da olduğu için, bu durum bende de bir “alınma kaygı bozukluğu” oluşturuyor ister istemez. Diyelim ki yurt dışındayım (mesela şu an öyleyim), ya “Ertesi sabah benim adam alınırsa, bu durumda ne yaparım?” düşüncesi oluşuyor müdafi bünyemde. Şehirdeki ilk gün, şehirde esas yapmak istediklerimi tamamlama isteği oluşuyor ister istemez; erken uçak biletlerine bakıyorum böyle bir durum olursa diye. Hafta sonu olmuşsa, “Artık hafta sonu da almazlar herhâlde.” diyorum; sonra “Ama daha önce almışlardı, belli olmaz.” diye düzeltiyorum bu durumu. Bir gün geçince tamam diyorum, bugün geçti: Hemme’nin öldüğü günlerden biri gibi, müvekkilin alındığı günlerden biri durumu. Yurttaysam da, işlerimi randevularımı düşünüyorum; “O gün vize randevum vardı, umarım almazlar”. “O gün araç muayenesi var, umarım almazlar”. Bu bir süre böyle gideceğe benziyor.

Bu bir rahatsızlık çok net, aşmaya çalışıyorum. İtiraf.com…

 * Susurluk olayı, geçen orada bir dinlenme tesisindeyken aklıma geldi. Malum kazanın gerçekleştiği yer de Balıkesir-Bursa karayolunda, dinlenme tesisinin orada bir yer. İlgili “derin” şahıslar Kuşadası’nda kalmışlar, İstanbul’a giderken kaza geçirmişler. Susurluk çok söylendiği ve “Susurluk olayı” olarak anlatıldığı için Susurluk’a ayıp edildi gibi geliyor bana. Şahısların Susurluk’la ilgisi de yok, Susurluk’ta Susurluklularla işlenen bir suç da yok. Sadece yol oradan geçiyor. Dolayısıyla Susurluk’a ayıp oldu, o ayrana da yazık oldu.

Levent Kırca’nın bir bilgi yarışması parodisi vardı, aklıma da sıkça gelir. Sorular hep olaylarla ilgili; Susurluk, Diyarbakır, Sivas (Madımak). Levent Kırca da yaşlıca adam, olaylardan ziyade o şehirlerin gerçek özelliklerini biliyor, ayran, karpuz, türküler gibi. Dolayısıyla soruları yanıtlayamıyor.

Silivrililerin de veryansını vardı ve cezaevi bu nedenle “Marmara” olarak değişti. Ki bu yersizdi bence. Susurluk’unki daha bi’ mağduriyet. Cezaevi neredeyse oranın adı verilir çünkü; kızacakları, ülkeyi yönetenler olsun.

Bu arada, Susurluk dönemi genius muamelesi çekilen, Selim diye bir çocuk vardı, program bile sundurmuşlardı çocuğa, yaşlarımız da yakındır. Ne oldu acaba ona? (Baktım şimdi, yürümüş adam, bravo ne diyelim).

* Çoğu zaman, plan yapmak (ama böyle uç, bulutlara vardıracak planlar değil, normal planlar), o planların icralarından daha güzel oluyor. O durumda sadece plan yapmak daha iyi sanki. Yani plan, gerçekleşmesinden daha haz veriyorsa, plan yap geç, ne bileyim… “Plan yapmak” deyince de aklıma ister istemez bir kişi geliyor. Hay s.çayım bu düzene (“ı” yerine nokta koydum, böyle de kibarım)…

* Nikahımızda çekilen bir fotoğraf, aile büyüklerimden biri tarafından yıllar önce Facebook’a koyulduğunda, tabii ki yorumlar yağmıştı. “Ay canlarım”lar, “Allah mesut etsin”ler, “Bir yastıkta kocasın”lar, “Ne yakışmışlar”lar; bunlar önemli değil, sıradan. Hâlâ bende yer edinen bir yorum var, o da şu: “Tanımıyorum ama mutluluklar”.

Teyzem be… Kusura bakma kendimizi tanıtamadık sana, anlatamadık kimiz, neyiz. Affına sığınıyoruz. Ama sen de ya bir şey yazma ya da mutluluklar de geç ne bileyim.

Bir de; yine yıllar önce bu kez ruberu, bayramlaşma esnasında bir teyze, ev sahibini ve çocuklarını selamlarken bana bakmış ve “Bunu tanımiğim.” demişti ve selam vermemiş, elimi sıkmamıştı. Hâlbuki Allah’ın selamıdır be teyzem. Biz de Allah’ın kuluyuz (72 dil bizdedir).

Bakmayın siz, büyüklerimiz bize saygı, düşünceli olma vs. öğretmeye çalışırken, esas onlar düşüncesiz veya bana öyle geliyor. Onlar daha bi’ aksi, daha bi’ gergin ayrıca. KVKK’dan haberleri de yok mesela. Hep bir paylaşım, hep bi’ özele girmeye çalışmalar…

Serin günler…