Türkçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mart 2026 Pazartesi

Çok Vasat ve Abidik Gubidik Bir Resmî Geçit

 

* Vasat kelimesi yanlış kullanılıyor. Vasat, ortalama demek. Ancak biz vasatı, “kötü” olarak kullanılıyoruz. Hatta üstüne, “çok vasat” diye bir kullanımımız var. Yani “çok ortalama” diyoruz. Hatalı; “dil bilgisiciler” açıklasın.

* Şimdi bir kelime üzerine konuşacağız; ancak bu kelime yanlış kullanılan değil, kullanılmayan, “Doğa’l” nedenlerle varlığını öğrendiğim bir kelime: kavgalaşmak. Bize yıllar önce kavgalaşmak tabirini kullanan kızımıza, “Ne kadar güzel bir tabir buldun, ‘kavga etmek’ yerine ‘kavgalaşmak’ gayet mantıklı.” demiştik. Meğer öyle bir kelime varmış. Türk Dil Kurumu da, Haldun Taner’den örnek vermiş: "Ali kaptı önce elimden. Kavgalaştık. Sonra ben alıp kaçtım". Bu kelimeyi bize kazandırdığı için kızıma teşekkürü bir borç bilirim.

Hadi bunu artık yayalım, kavgalaşmadan.

* İnternette Gülgün Feyman’ın konuşmasına denk geldim, yanlış söylendiğini belirttiği kelimemiz “resmigeçit”. Resmi’de geçen “i” de uzatılmıyor. Resm-i geçitten geliyor yani. Resm de Arapça tören demek. Bu durumda resmigeçit, geçit töreni demek; “resmî geçit” değil.

Bunu öğrenince aklıma ademimerkeziyet geldi. Genelde âdem-i merkeziyet gibi söylenir, a uzatılır. Halbuki kelime âdem, yani insan değil; adem, yani yokluk olmalı. TDK tarafından “ademimerkeziyet” şeklinde kabul edilen kelime de yerinden yönetimi, yani merkeziliğin yokluğunu tanımlıyor.

Ari Barokas’ın Salaksın şarkısında da âdem-i merkeziyet gibi geçer, ama o şarkının söylenişiyle ilgili de olabilir; şarkıda uzatabilirsin yani. Ama hukukçuların çoğu tarafından bilinmeyen bir şeyi, Ari abi nereden bilsin?

Ademimerkeziyeti bana bu şekilde öğreten İdare Hukuku hocamız Yıldızhan Yayla... Işıklar içinde uyusun…

* Şimdi geldik “abidik gubidik” bir konuya. Türk Dil Kurumu saçma ile eş anlamlı bulmuş bu tabiri. Peki bu kelime nereden çıkmış? Artvin doğumlu olan, Giresun’da büyüyen ve espri kültürü dahil birçok şeyi Giresun’dan aldığını söyleyen Öztürk Serengil (o da nur içinde yatsın), Giresun’da tahlisiye (can kurtarma) sandalı kürekçisinden duyduğu abidik gubidik kullanımını çok beğenmiş, filmlerinde kullanmış ve Türkçeye kazandırmış. Kurduğu gece kulübünün adı da Abidik Gubidik olmuş. Hatta meşhur “Abidik Gubidik Twist” de var, bilirsiniz. Evet, Giresunlu bir kayıkçının eseridir bu söz.

Bu aralar çok yağmur yağıyor; şemsiyesiz, kapüşonsuz dışarı çıkmayın, “abidik gubidik” iş yapmayın…

30 Aralık 2025 Salı

Yakinen Mahsurlu

 

Yıl sonunda yıl değerlendirmesi yapmak istemiyorum; alınabilirim zira. O nedenle şanlı Türkçemizden devam edelim.

1. Mahsur; kuşatılmış, sarılmış, çevrilmiş demektir. Mahsur kalmak da; kuşatılmak, sarılmak, çevrilmek ve bir yerden çıkamamak anlamına gelir. Mahzur ise sakınca, engel demektir. “Bir mahzuru var mı?”, “Bir mahzuru yoksa” kullanımı buraya girer. Mahzurlu da, sakıncalı demektir.

Bunun yanında, maruz ve mazuru anlatalım. Mazur, mazereti olandır, mazeretlidir; “mzr” kökünden anlayabiliriz. Maruz ise bir olayın, bir durumun etkisinde veya bir olay veya durumla karşı karşıya bulunan demektir; ayrıca arz edilen, sunulan, verilen anlamı taşır. Maruz bırakmak buradaki kullanıma uyar ve bir olayın veya bir olayın etkisinde bırakmak anlamına gelir.

Çok “m”, “r”, “s”, “z” kullanılan kısım oldu, geçiyorum.

2. Son dönemde rastladığım ve benim de esasında yeni öğrendiğim bir yanlış kullanım: “yakinen”. Genellikle “yakından” olarak kullanılan bu kelimemiz, “kesin olarak” anlamına geliyor. “Kendisini yakinen tanırım.” derken, “Kesin olarak tanırım, bu konuda tartışma yok.” denilecekse kabulümüzdür; “yakından” anlamında ise yanlış kullanım oluyor.

Türk Dil Kurumu; Refik Halat Karay’ın şu cümlesini örnek vermiş: “Hatta yakinen biliyorlardı ki öyle ufaktan bir aileye mensup değildi”.

3. Ukde ve uhde de karıştırılır, malumunuz. Ukde, içe dert olan şey ve çözülmesi zor sorun anlamına gelirken; uhde, birinin yapmakla yükümlü olduğu iş, görev olarak, ayrıca sorumluluk olarak tanımlanmıştır. “İçimde ukde kaldı” birinci kullanıma; “uhdesinde bırakmak” ikinci kullanıma örnektir.

4. Son olarak (ve yılın sonuna yakışan bir kapanış olarak) Nâzım Hikmet’in; (ilk kez şapkalı kullanmış olabilirim Nâzım’ı, hadi bakalım) “Onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar; korkak, cesur, cahil, hakim ve çocukturlar ve kahreden yaratan ki onlardır, destanımızda yalnız onların maceraları vardır.” dizelerinde hakim kelimesinin hâkim şeklinde okunduğuna rastladım ki, o yanlıştır, burada bahsedilen hakim, dizedeki diğer zıt kelimelerden de (korkak-cesur) anlaşılacağı üzere bilge anlamındadır (cahil-hakim/bilge) dolayısıyla “a” kısa okunmalıdır. Burada hakim kelimesinin bilge anlamına geldiği, daha doğrusu öyle bir kelime de olduğu bilinmeyebilir; olsun öğrenilir. Ben de açıkçası Genco Erkal bu şekilde söylediği için kullanım ilgimi çekmişti ve kelimeyi öğrenmiştim. Öğrenmenin yaşı yok, yakineni yeni öğrendiğim gibi. Yakinen’de de bir Finlandiyalı topçu havası var. Neyse…

Herkese alınmadığı 2026 dileriz (DÇLV)…

30 Ekim 2024 Çarşamba

Şu "Bir Tık" Meselesi

 

6 Ekim 2017 tarihinde sitede yayımladığım Bir Tık Keyfiyet yazımda bir tık kullanımının yanlışlığından dem vurmuş, hemen herkesin bu tabiri kullandığını belirtmiştim. Hatta direkt o kısmı alıntılayayım sizlere: “‘Tık’ kelimesinin anlamı, ince ve küçük bir nesne ile sert bir yere vurulduğunda çıkan sestir. Derecelendirme için ‘tık’ kelimesi kullanılmaz. ‘Bir tık daha iyi’, ‘bir tık aşağı’, ‘bir tık daha kolay’ gibi kullanımları kim çıkarttıysa helal olsun, tüm vatan toprağına yayıldı. En son Türk Dil Kurumu ‘tık’ kelimesinde ikinci bir anlama yer verecek diye düşünüyorum”.

Şanlı TDK sesimi duymuş ve bir tık tabirini, tık kelimesinde ikinci bir tanıma yer vererek sözlüğüne almış.

TDK’ye göre tık kelimesinin ikinci anlamı “derece, kademe”. Bu hususta bir örneğe de yer vermiş TDK: “‘Böylece istekli giden insanlar daha özveri ile çalışabilir ve bölgeye bir tık daha fazla katkı sağlayabilir...’ - Enes Başak”.

Sözlüğümüz, edebî (!) bir esere atıf yapıp Türk dili ustası Enes Başak’ın bu kullanımını örnek göstermiş. Genel kültürümüzün yetmediğini anladığımız bu yazarın kim olduğuna bakayım dedim. Perdenin Arkasındaki Hayat - 5 Gün Doktor, 1 Gün Öğretmenin Hikâyesi isimli bir kitabı var, kendisi doktor. 1989 doğumlu, benden küçük. 2016 yılının en iyi doktoru seçilmiş. Nasıl seçilebiliyor bir insan öyle, onu bilmiyorum. Ama demek ki iyi bir doktor. Benim tarihimdeki doktorlar neden yılın doktoru olamadılar, o konuda bir muhasebe yapmam şart.

Yalnız her şey bir yana, konumuz Enes Başak değil. Muhtemelen kıymetli de bir insandır, öyle gözüküyor. Ancak artık herkes bir tık kullanıyor ve Enes Başak kitabında bir tık kullandı diye tık’ı “derece, kademe” diye tanımlayıp bir de Enes kardeşimizin kitabındaki cümleye atıf yapmak garip geldi.

Edebiyat ustası Enes Başak, kitabında bir doktorun ilgisizliğinden yakınırken “umarsızca” kelimesini kullanınca umarsız kelimesine ikinci bir anlam mı eklenecek? Sonuçta hemen herkes yanlış kullanıyor.

Veya “kıykıttır” kelimesini herkes “yana kay” olarak kullanınca “kıykıttırmak” kelimesi yana kaymak olarak güncellenecek mi?

Neyse, sonuçta Bir Tık Keyfiyet yazısı kötü bir yazı değildi ve dediğimiz maalesef çıkarak bir tık sözlüğe girdi. Hayırlı olsun,  bir tık ama…

 

28 Haziran 2024 Cuma

Gemiyi Kaale Almayan Cefakeş

 

Sevdiğim bölümden seslendiğim için mutluyum. Ufak birkaç hususu aktarıp kayıplara karışma niyetindeyim.

Daha önce yazdığım; “Çevir ‘gazı’ yanmasın.”, “Onun ‘miladı’ doldu.” gibi hatalara benzer kullanımla başlatacağım yazıyı.

1. Gemiyi azıya alma tabiri yanlış olup doğrusu gemi azıya almadır. Yani ortada gemi yoktur; gem vardır. Gem de, atı yönlendirmek için ağzına takılan demir araçtır. Azı da bildiğimiz, atın azı dişidir. Bu deyimden de; atın, gemi azıları arasına alıp etkisiz bırakarak süvarisinin yönetiminden çıkması ve alabildiğine koşması anlaşılır (Tdkspor). Yani burada özne, yani “fail”, attır. Geminin konuyla hiç ilgisi yoktur.

2. Yine bir alma fiilinden bahsedeyim: kale almak. Gerçi TDK, kale almayı değil kale almamayı tanımlamış. Buradaki “kale”, Estergon Kalesi anlamındaki kale olmadığı ve “a” harfi inceltildiği için insanlar “kaale” almak şekilde yazıyor; ancak burada kelimenin yalın hâli kal olup bu kelime, söz demektir. Kale almamak da; önem vermemek, hesaba katmamak, sözünü etmeye değer bulmamak anlamlarına geliyor. Yine de bu yazdıklarımı kale alıp almamak size kalmış.

3. Geçen Linkedin sitesinde bir hesapta cefakâr ve cefakeş kelimeleri paylaşılmış ve karıştırılıyor diye not düşülmüş (Tarih Arşivi’nden alındığı anlaşılıyor bu paylaşımın da, öyle bir antete yer verilmiş zira). Buna göre cefakeş cefa çeken, sıkıntıya katlanan; cefakâr ise eziyet ve sıkıntı veren anlamlarına geliyormuş. Kâr Farsça anlamına da geldiği için de, cefakâr işi gücü cefa olanmış. Keş ise yine Farsça çekmek anlamındaki keşiden fiilinden geldiği için sonuna eklenene “çeken” anlamı katarmış. Yani cefakâr cefa veriyor, cefakeş ise bu cefayı çekiyor hesaba göre.

Yalnız TDK, cefakârı tanımlayıp eziyet eden, eziyet veren derken; ikinci anlam olarak direkt cefakeş yazmış. Cefakeş kelimesinin TDK anlamı da; cefa çeken, sıkıntıya katlanan, cefakâr. Takdir sizin.

Yazının bu kısmını tüm Fenerbahçe taraftarlarına atfediyorum.

Hayırlı yazlar…

30 Ocak 2024 Salı

Cürmü Kadar Vole

 

İmla hatalarını işlediğim epey yazım olmuş. Sırasıyla “Sirkü Evrakları”, “Bir Tık Keyfiyet”, “Keyfekeder Bir Tabiyet”, “21:15’te Kısa Özet” ve “Savunman ve Kastı” yazıları ile imla hatalarını işlemişiz. Şimdi ise atasözlerinin/deyimlerin yanlış kullanımı ile ilgili bir bölüm olacak. Bu kadar yazıyı ayrı bir etiket altında toplasak daha iyi olur gibi duruyor ve bu vesile ile artık, bu yazılar Sanat etiketinden kaldırılıyor ve Türkçe etiketi sitemize ekleniyor. Buyurun…

1. Ateş olsa cirmi kadar yer yakar deyimi doğru olup buradaki kelime “cürmü” değildir. Cürüm suç, yanlışlık, kusur, hata demektir; cirim hacim demektir. Ateş olsa hacmi, kendisi kadar yer yakar denmek isteniyor burada. “Suçu, günahı kadar yer yakar” düşüncesi zaten mantıksızdır. Ama maalesef, “cürmü kadar” kullanımı da “cirmi kadar” kullanımından daha fazladır.

2. Çevir kazı yanmasın deyimi doğru olup buradaki kelime “gazı” değildir. Herhâlde kaz çevirme kültürü çok yaygın olmadığından veya varsa bile zamanla terk edildiğinden, gaz çevirmeye dönmüş iş. Gaz çevirmek nedir, o da ayrı bir konu.

3. Voliyi vurmak/voli vurmak deyimi doğru olup buradaki kelime “vole” değildir. Tamam futbolla haşır neşir bir ülkeyiz; ancak burada, balıkçı kayıklarının balıkları çevirmek için denize fırdolayı (çepeçevre) ağ salmaları ve vurgun anlamlarına gelen voli kelimesi kastedilmiştir.

4. Bundan sonrakileri tek maddede yazayım, ayrıntıya girmeyeyim. Kanaatimce çok da önemli değil ve kelime gafları yok burada, ama doğru kullanımları “TDK’nin yalancısı” olarak yazalım.

Bardaktan boşalırcasına yağmak değil, bardaktan boşanırcasına yağmak doğrusu.

Günlük gülistanlık değil, güllük gülistanlık doğrusu.

Güllük güneşlik değil, günlük güneşlik doğrusu.

TDK amcam öyle diyor.

İlk üçü daha önemli tabii; yanlışlıkla vole vurmayalım.

Hayırlı şubatlar…

28 Nisan 2023 Cuma

Savunman ve Kastı

İmla hataları ile ilgili bu sitede yazdığım yazılar malum. Sanat bölümü içinde yer verdiğim sırasıyla “Sirkü Evrakları”, “Bir Tık Keyfiyet”, “Keyfekeder Bir Tabiyet” ve “21:15’te Kısa Özet” yazılarından sonra, bu kez hem imlayı hem hukuku içinde barındıran, karma bir yazı yazayım dedim. Başlayalım.

1. Ceza yargılamalarında kullanılan müdafi kelimesinin yalın hâli, yazdığım üzere tek i’lidir. Müdafii ise, müdafi kelimesinin belirtme hâlidir. “O bir müdafi” denir mesela, “o, Ayşe’nin müdafii” denir ama. Yani sanık müdafii, şüpheli müdafii denir; sanık müdafisi denmez, şüpheli müdafisi denmez. Bu arada müdafinin kullanımı da yanlıştır, doğrusu müdafiin olmalıdır.

Bu durumda sanık vekili kullanımı da, imla olarak olmasa bile, ceza muhakemesinde yanlış kullanımdır. Vekil; Ceza Muhakemesi Kanunu m.2/1-d uyarınca katılan, suçtan zarar gören veya malen sorumlu kişiyi ceza muhakemesinde temsil eden avukat demektir. Müdafi de CMK m.2/1-c’de, şüpheli veya sanığın ceza muhakemesinde savunmasını yapan avukat olarak tanımlanmıştır. Dolayısıyla sanığın avukatına müdafi denilmelidir. Müşteki müdafii ise ayrı bir gaftır.

2. Bazı kelimeleri sözde Türkçeleştirme kapsamında bazen şahit oluyoruz; “savunman” kelimesini kullanıyor bazı meslektaşlar. Hatta savunman kelimesini, “avukatın Türkçesi” olarak nitelendiriyorlar. Böyle bir kelime yoktur. Amaç espriyse olabilir, savun-man gibi. İllaki (TDK arkadaşımıza göre burada -ki birleşik) Türkçeleştirmek isteniyorsa bu kelime, savunucu kelimesi kullanılabilir, ancak o tabirin de ceza muhakemesinde yeri yoktur; “savunman” kelimesi ise komple yalandır, ceza yargılamasına element uydurmaktır.

3. Daha önce yazmıştım ama, şu dilekçelerde metin içerisinde soyadları (bu kelimenin de yalın hâli soyadı, şimdi soyadıları mı demek lazım, haydi bakalım) büyük yazmayalım yahu, sanıkları, müştekileri bu kadar büyütmeyelim, onlar da bizim gibi kandan candan varlıklar. Bir de kesme işareti sonrası boşluğa gerek yok ama, virgülden sonra boşluk koyalım. Bu TDK kuralı değil, Microsoft Word ve insanlık kuralı. Kâğıda kalemimizle yazarken, noktadan virgülden sonra şöyle hafif bir boşluk bırakmıyor muyuz? Burada uzun çubuklu “space” tuşumuz var ne güzel. Hatta ilk bilgisayarlarda beyaz “space” tuşları ne ses yapardı, alt kat duyardı, neyse…

Dilekçe yazarken de iki yana yaslayalım bir zahmet, ne diye ofsaytı bozuyoruz?

4. Şimdi de sözümüz kanun koyucularımıza olsun. Bu kanun koyucularımız, hukuki terim kisvesi altında “el koyma” şeklinde yazılması gereken koruma tedbirini elkoyma olarak yazmış, yine suçun manevi unsurundan “kasıt” unsurunu kast yazmış. Hâlbuki kast, Hindistan’da olan bir sınıf sistemi. Kasıt kelimesine sesli harfli ek gelince “ı” harfi düşüyor diye kast sistemine girmeye gerek var mı? Hem biz sınıfsız bir toplum istiyoruz, er ya da geç bu amaca ulaşacağız.

Yine “şüphe” kelimesi Ceza Muhakemesi Kanunu’nda yanlış kullanılıyor; “kuvvetli şüphe”, “kuvvetli ihtimal” yerine geçiyor maalesef. Şahsın bir suçu işlediği ile ilgili kuvvetli şüphe varsa, suçu işlememe ihtimali yüksek olmalı hâlbuki. Çünkü şüphe; kuşku, kararsızlık demek.

Ben şüphe ile ilgili bir makale yazmıştım, sonra onu hâkimlerin, savcıların olduğu bir platforma da koydum. Tecrübeli ve saygıdeğer bir hâkim, oradaki şüphenin ceza yargılaması ile ilgili olduğunu, kelime anlamı olarak düşünülmemesi gerektiğini söylemişti. Nasıl yani, kanunlarda geçen Türkçe kelimelerin anlamları önemsiz mi? Şüphelendim.

Seviyorum bu bölümü yalan yok, iyi mayıslar hepimize…


29 Haziran 2022 Çarşamba

21:15'te Kısa Özet

Esasında yazacak çok konu var ama, sinirimizi bozmayalım. İmla hataları yazılarıma bir yenisini ekleyeyim ben.

Önceki yazılar “Sirkü Evrakları”, “Bir Tık Keyfiyet” ve “Keyfekeder Bir Tabiyet” başlıklıydı; bu da dördüncü yazımız, “21:15’te Kısa Özet”.

1. Saatte iki nokta üst üste (:) kullanmaya değinelim önce. Casio’nun veya başka markaların dijital hayatımıza kattığı, saat ile dakika arasına iki nokta koyulması “yanlış kuralı”, mutlaka bizim yazılarımızda, dilekçelerimizde veya başka yerlerde bu şekilde kullanımda bulunmamızı gerektirmiyor tabii ki. Saat 21.15 olur, saat 21:15 olmaz. Casio’ya saygılar (bu arada, “burası kasıyo, MSN var mı” ne geyikti be).

Sayılardan girmişken, ilkokulda “sıfır tam, onda bir” diye öğretilen sayı “0,1” şeklinde yazılır, araya nokta koyulmaz. Üç buçuk, “3.5” olmaz yani. Onu da ekleyeyim.

2. Dilekçelerde bayıldığım bir husus, dilekçe içeriğinde soyadların büyük harflerle yazılması. Hadi onu dilekçenin başına yaz, kim adına yazıyorsun veya kimsin. Ama “tanık Ahmet YILMAZ o sırada olay yerinde değildir” derken Yılmaz’ı bu kadar büyütmenin bir âlemi yok, hem Yılmaz soyadı herkeste var.

3. Belirtisiz isim tamlamalarında tamlanan olan kelimenin özel isim olması durumunda kesme işareti kullanımları gözüme çok çarpıyor. Burada çok hata görüyor, üzülüyorum. “2011 Türkiye’sinin”, “1982 Anayasa’sının” gibi kullanımlara rastlıyorum. Hâlbuki tamlamaya bakıldığında esasa alacağımız tabir 2011 Türkiyesi, 1982 Anayasası olmalı, kesme işareti buralardan sonra gelmeli.

4. Ülkemin bir makus talihi de şu, “ne … ne …” kalıbını doğru düzgün kullanan neredeyse yok. Bazen cümlenin gidişatından veya uzamasından ben de o hataya düşüyorum maalesef. Ama en azından yazarken dikkat edilmeli. “Kendisi bugün ne okula ne dershaneye gitti” dersin, süper. “Ne okula ne dershaneye gitmedi” dersen olmaz.

Örneğin “Ne kendisiyle ne başkasıyla bugüne kadar hiç münasebetim olmamıştır” derken cümlenin gidişatının doğru olamayacağını tahmin ediyorsun, vurgu biraz seni oraya götürüyor. Hâlbuki “ne kendisiyle ne başkasıyla bugüne kadar münasebetim oldu” demen ve yazman lazım. Burada “başkasıyla” kelimesinin vurgusu çok önemli. Bak bunu yazarken fark ettim. Yani “başkasıyla” kelimesini normal söyleyenin doğru kullanıma dönüşü imkânsız gibi bir şey, oradan dönülemeyebilir.

Bu arada bir dilekçemde bu kalıbı kullandım. “Yalnız avukat bey orada (atıyorum) ‘olur’ değil, ‘olmaz’ olacak” dedi müvekkil. Anlatmaya çalıştım, anlamadı. Kalıbı kaldırdım kalıbını seveyim.

(Yazı yayımlandıktan sonra akla gelen örnek: “Bu dünya ne sana ne de bana kalmaz” hatası. Tabii o zaman “hiçbir kitap yazmaz” cümlesi ile devam edemeyecekti. Yine de Aysel Gürel’i severiz, ilk cümlenin alternatif söylemi için Karl Marx’a saygılarımızı sunarız.)

5. Bir soru: “Kısa özet” olur mu, yani doğru kullanım mıdır?

Bunun anlatım bozukluğu olduğu, özetin zaten kısa olacağı söyleniyor. Zerre katılmıyorum. Futboldan örnek vereyim, bir maçın 3 dakikalık özetini de verebilirsiniz, 15 dakikalık özetini de. Bu durumda 3 dakikalık özet, kısa özettir.

876 sayfalık bir romanın mesela, 15 sayfalık özeti kısa özettir; 230 sayfalık özeti geniş özettir, uzun özettir, her ne derseniz.

6. Bir notum da şu, “küme düşmek”. Şimdi efendim küme, lig demek. Yani küme düşmek deyince, “bir lig düşmek” demek istersen olabilir. Ama “X takım küme düştü” bana mantıklı gelmiyor. “Alt kümeye düştü” veya “kümeye düştü” de, tamam. İlla ek kullanmayacaksan “güme gitti” de, daha uygun.

Bak şimdi aklıma Kümbet ve Gümbet geldi. Sanki Gümbet, Kümbet’in Anadolu ağzıyla söylenir hâliymiş gibi… Hâlbuki Kümbet bir yayla, Gümbet Bodrum’da (Bodrum’da bu yaz lahmacun kaç lira bu arada).

Hadi bonus olsun, gamboç var ya hani bildiğimiz. O da sanki kamboçmuş da, gamboç denmiş gibi durmuyor mu? Takım elbise, ceket filan takılınca kamboç diyordum yalan yok; ama gamboçmuş işte doğrusu. Gerçi TDK Amca, gamboç diye kelime barındırmıyor bünyesinde. Biz yine de gamboç diyelim.

Giresunluların kullandığı (belki civar illerde de kullanılan) “ağzığın gıtırmağını yiyim” kalıbında ise kelime gıtırmak değil, kıtırmak; orada yanlış olmasın. Farklı anlamlara sahip olmakla birlikte, “kıkırdak” anlamında kullanılıyor burada sanıyorum kıtırmak.

Bu arada yeri gelmişken; önceki üç yazımda da, bunda da hatalarım olmuş olabilir. Önceki yazıda da biraz değindim, “atıp tutuyorsun, sen de şunu şunu yaptın” demeyin (veya deyin, ben de bakayım). Sonuçta kritik gördüğüm hatalara değiniyorum. Olacak o kadar!

İyi tatiller…

29 Eylül 2021 Çarşamba

Keyfekeder Bir Tabiyet

“Sirkü Evrakları” ve “Bir Tık Keyfiyet” yazılarında kelime kullanımlarında sıkça yapılan hatalara yer vermiştim. Şimdi üçüncü kez siz sevenlere sesleniyorum.

1. İlk kelimemiz “keyfekeder”. Kelimenin anlamı, tahmin edildiğinin aksine “keyfine göre hareket eden”, “keyfine düşkün” vs. değil. Keyfekeder; pek üzerinde durulmayan, önem verilmeyen anlamına geliyor.

2. “Tabii” kelimesinin çoğu zaman “tabi” olarak kullanıldığını görüyorum. Tabiinin çok anlamı var; elbette, doğada olan, olağan, alışılmış, mantığa uygun olan, doğal, katıksız, saf, bunlardan bazıları. Tabi kelimesinin anlamı ise bağımlı. Bir de basıcı, yayımcı anlamı var tabinin.

Yani “tabi ki gelebilirsin” kullanımı yanlış; “hocam ben sana tabiyim, nereye gidersen gelirim” doğru. Bu arada bağımlı “tabi”, ama bağımlılık “tabiyet” değil “tabiiyet” demek onu da ekleyeyim. Tövbe estağfurullah…

3. “İla” kelimesini yazmaya gerek yok aslında. “3 ila 20 arasında” yanlış, ya “3 ile 20 arasında” olacak ya da “3 ila 20” olacak, ila kelimesindeki a, o arasındakini veriyor bize ve tüm İslam âlemine.

İla demişken; gölgelemedim bağını bahçesini, günü güneşi örtmedim.

4. Diğerleri kadar kesin çizgilerle çizmek istemesem de, yukarıda “yayımcı” kelimesi geçtiği için yayın/yayım konusuna da gireyim istiyorum.

Türk Dil Kurumu’na göre yayın; basılıp satışa çıkarılan kitap, gazete vb., neşriyat demek. İkinci anlamı da; radyo ve televizyon aracılığıyla halka sunulan, duyurulan, iletilen eser, program, neşriyat olarak belirtilmiş. Yayım ise yayım işi (ilk anlam), kitap, gazete vb. okunacak şeylerin basılıp dağıtılması, neşir (ikinci anlam) ve herhangi bir eserin radyo ve televizyon aracılığıyla dinleyiciye, seyirciye ulaştırılması, neşir (üçüncü anlam) olarak tanımlanmıştır. Özetle; o elinizde tuttuğunuz veya izlediğiniz şey “yayın”, bunların bizlere ulaştırılması ise “yayım” gibi duruyor. Buraya kadar tamamız.

Peki doğrusu “yayınlama” mıdır “yayımlama” mıdır yoksa ikisi de olur mu? Burada yayınlama diye bir kelimenin olmadığını, sadece yayımlamanın doğru olduğunu görüyoruz. Ancak her fışkıya maydanoz olan, “cümle biraz uzun olmadı mı kardeşim” diye beni uyaran Word bile “yayınlama” kelimesine ses etmedi mesela. Ama doğrusu her türlü yayımlamaymış, bilginize…

Üç yazıdır böyle atıp tutuyoruz da, biz de dikkatimizi çeken kelime kullanım hatalarına değiniyoruz sadece. Bazı yaygın kullanımlar var ki, onların bir kısmını hem yeni öğrendim hem de ben bilerek kullanmıyorum bazen. “Hoş geldiniz” ve “sağ ol” kelimelerini birleşik yazan insandım ki, oralar da karışık şanlı Türkçemizde. Yani birleşik yazana niye yazdın demem. Bu biraz, “bence penaltı değil ama verene de niye verdin demem” gibi bir şey oldu. Yayınlama örneği de kanaatimce biraz bu şekil.

5. Tabii bir de şapka konusunda şehir efsanesi, daha doğrusu “kurum efsanesi” var. Şapka hiçbir zaman tamamen kalkmadı. Bazı kelimeler açısından kullanılmamaya başlandı sadece, onun dışında şapka devam. 1925 yılında Kastamonu’dan bu yana aynı yani.

Türk Dil Kurumu’nu dikkate almaya çalışıyorum; ama bilinçli tercihler de oluyor (mesela bakın, Türk Dil Kurumu’nu derken kesme işareti koymamam lazım, ama koyuyorum, kafama olmuyor o, demek ki çok da dikkate almıyormuşuz). “İtibarıyla” yerine “itibariyle” yazıyorum ki, o da zaten “itibarı ile” den türüyor. Ama sonuçta ben “umarsız” kelimesini “çaresiz” değil de, “umursamaz” anlamında kullanacağım derseniz o net hata olur. Yine, ben “keyfekeder” kelimesini “keyfine düşkün” olarak kullanıyorum derseniz o da olmaz. İncinirim, yine de siz bilirsiniz.

Bu arada aklıma geldi söyleyeyim, ortaokulda Türkçe öğretmenimiz Nihat Kalafat bize “götürmek” kelimesinin kökünü anlatırken, kelimenin esasında “gittirmek” olduğunu, o gitin de zamanla göt olduğunu tam söylerken kalmıştı, “o git …” deyip gülmüştü. Bu da bir anımdır.

Sizlere “keyfeketmeyen” bir hayat dilerim.

6 Ekim 2017 Cuma

Bir Tık Keyfiyet

Daha önce “Sirkü Evrakları” adlı yazıda, dilimizi iyi kullanmadığımızdan söz etmiş, hatalarımızla ilgili örnekler vermiştim. Bu yazı da esasında bir “Sirkü Evrakları II” yazısı olabilir; ama yazıdaki hatalardan müteşekkil bir başlık daha mantıklı tabii. Buyursunlar…

1. “Keyfiyet” kelimesi ile “keyfilik” farklıdır. Keyfiyet, keyfi hareket etme değil; “nitelik”, “durum” demektir. TDK örneğimizi burada kullanalım: “Cenap Şehabeddin Bey şiiri nazımdan ayrı bir keyfiyet (nitelik) telakki ediyor” (Yahya Kemal Beyatlı).

2. “Defaatle” ve “defaten” farklı anlamda kelimelerdir. Defaten, defalarca anlamında değil; “ansızın”, “bir çırpıda”, “bir kerede” anlamlarına gelmektedir (Destek için Bora’ya teşekkürler).

3. Milat; Hz. İsa’nın doğduğu güne veya herhangi bir olayın başlangıcına denir. Bir şeyin yapılması için tanınan süre ise miattır. O nedenle “miladı doldu” değil, “miadı doldu” demek gerekir.

4. “Baya” diye bir kelime yoktur. Doğrusu bayağıdır. “Bayağı uğraştık”, “bayağı iyi gol” yazılır. “Baya” ise sadece o golü atan futbolcu olabilir. Beşiktaş’ta Zoubeir Baya vardı, Tunuslu, o atmış olabilir golü mesela.

5. “Tık” kelimesinin anlamı, ince ve küçük bir nesne ile sert bir yere vurulduğunda çıkan sestir. Derecelendirme için “tık” kelimesi kullanılmaz. “Bir tık daha iyi”, “bir tık aşağı”, “bir tık daha kolay” gibi kullanımları kim çıkarttıysa helal olsun, tüm vatan toprağına yayıldı. En son Türk Dil Kurumu “tık” kelimesinde ikinci bir anlama yer verecek diye düşünüyorum.

6. İtalyancadan gelen, Türkçeye “güvenmelik” olarak kazandırılan (tam kazandırılamamış olacak ki toplasan beş kişi bulamazsın “güvenmelik” diyen), hepimizin “kapora” olarak kullandığı, ben kapora yazdıktan sonra Microsoft Word’ün “kaparo” olarak ısrarlı şekilde değiştirdiği kelime, gerçekten de Word’ü haklı çıkaracak şekilde kaparoydu. Ne olduysa, dilimiz dönmediğinden midir bilinmez, kelimenin aslı TDK tarafından kaporaya döndürüldü. Yani yanlış kullanımlara TDK boyun eğip kaparoyu kapora yaptı (şu an bir yandan hala kaparo yapıyor Word). Türk Dil Kurumu’nun bundan sonra kapüşonu “kapşon”, maydanozu “maydonoz” yapması da mümkün bu durumda.

Ancak kaporada işin garip tarafı, kelime İtalyanca caparra’dan geliyor, yani kaparo denilecek bir durum da yok. Hatta kaporaya daha yakın kelime (diyeceksiniz ki ikisinde de bir “a”, bir “o” var, neyin yakınlığı yani, haklısınız). Bu durumda biz neden kafadan “kaparo” diye girmişiz topa, onu anlamadım, baya anlamadım yani (şaka şaka).

Türk Dil Kurumu’nun petrol, doğalgaz gibi kelimeleri “Türkçeleştirdiği” haberine burada yer vermeyeceğim; işleri yok çünkü, doğaldır.

Ziyade olsun…

23 Aralık 2016 Cuma

Sirkü Evrakları

Dilimizi iyi kullanmıyoruz, bunların örnekleri saymakla bitmez. Aşağıda yer verdiklerim, çok da değinilmeyen hatalardan. Afiyet olsun…

1. “Entel” ile “entelektüel” kelimeleri farklıdır. Entelektüel, aydın demektir. Entel ise; entelektüel olmaya özenen, ancak bunun için gerekli olan niteliği kazanmamış kişilere denir. Entelin ikinci anlamı, sahte aydındır. Biri için entel demek iltifat değil, ancak hakaret olabilir. Bu arada, fark ettiğiniz üzere “entellektüel” yanlış, “entelektüel” doğrudur.

2. “Umarsız”, umursamaz demek değildir. Umar çare, umarsız da çaresiz demektir. Cümle içinde kullanalım: “Ağdaki balık, bardaktaki su kadar umarsızım” (Ahmet Erhan).

3. Sirküler; genelge, duyurum demektir. İmza sirküleri bir tane ise “imza sirküsü” olmaz, “sirkü” diye bir kelime yoktur. “İmza sirküleri” tekildir, çoğul kullanım ise “imza sirkülerleri” olur.

4. “Taktir etmek”, damıtmak demektir. Bir şeyi beğenme, bir şeyin değerini anlama, bir şeye değer biçme anlamlarına gelen kelime ise takdirdir. “Senin bu hareketini damıtıyorum” doğru ve hoş olmaz.

5. Alçak gönüllü, gösterişsiz anlamına gelen kelime mütevazi değil, mütevazıdır. Mütevazi, paralel demektir (paralel de artık FETÖ olmuştur).

6. Eşya; “türlü amaçlarla kullanılan, insan yapısı, taşınabilir cansız nesneler” anlamına gelmektedir, zaten çoğuldur. “Eşyalar” yanlış kullanımdır (“Eşyalar toplanmış seninle birlikte” hem o kadının gidişi, hem de imla açısından talihsizliktir; ama Tanju Okan candır).

7. Evrak; “resmi kurumlarda işlem gören belgeler”, “kağıt yaprakları, kitap sayfaları” ve “yazılmış kitaplar, mektuplar veya yazılar” gibi anlamlara gelmektedir, zaten çoğuldur. “Evraklar” yanlış kullanımdır.

Türk Dil Kurumu sonradan bu kelimelerde veya anlamlarında değişiklik yapmazsa, durum budur. Saygılar…