ülke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ülke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mart 2025 Cumartesi

Nesini Söyleyim

 

Kendi geleceği ve “gücü” için tehlike olarak gördükleri kişilere “operasyon” çekenler, çektirenler, rakibin diplomasını bile iptal ettirecek raddeye gelenler, bunu da meşrulaştırmak için “borazancılara” ihtiyaç duyanlar, yargıda “sembol” isimleri başsavcı yapanlar ve o başsavcılar, “güçlü” olamadığı, örneğin hâkimleri, savcıları değiştiremediği için gözaltıları, tutuklamaları engelleyemeyenler, tutuklamalara karşı sokağa çıkanları kanun, kitap dinlemeden gözaltına alıp tutuklayanlar, tutuklatanlar, üniversite öğrencilerini dövenler, dövdürenler, kanallarında olaylarla ilgili her türlü yalana başvuranlar, devlet kanalını da bunlara alet edenler, devlet bizzat kendileri olanlar, dolayısıyla kendisine karşı olanları devlete düşman belleyenler,

Meydanlara halkı toplayıp miting yapanlar, şarkı türkü söyletenler, protestoyu ürünleri boykottan ibaret görenler, halkın, özellikle gençlerin büyük çoğunluğunun kendilerine de tepkili olduklarını görmeyenler veya görmek istemeyenler,

Sözde yorumcularıyla, “mafyöz” milletvekilleriyle, yolsuz ve hukuksuz olduğu için kovulmuş belediye başkanlarıyla ve milletvekili yapılmış, “olmamış” çocuklarıyla yolsuzluk konusunda ahkam kesebilenler,

Artık “görünür” olduğu için 10 yıl önce yaptığı paylaşımlar tehlike addedilip tutuklananlar, hakkında ev hapsi verilenler, yok hükmünde ikinci baro beklenen etkiyi yaratmadığı için, kıytırık gerekçeyle gerçek baroyu kapatanlar, kapattıranlar,

Bir dönem her şeye “sandık, seçilmiş” cevabı verirken şimdi seçilemedikleri için darbe yolu ile seçilmişleri engellemeye çalışanlar, buna rağmen hiç çekinmeden demokrat pozu kesebilenler, hatta terörist dediklerine artık daha demokrat olduklarını söyletenler ve o cümleleri “barış için” söyleyenler,

Muhalefetin teröristlerle ittifak kurduklarını yıllarca meydanlarda haykırdıktan, onları bu konuda en acımasız şekilde eleştirdikten ve oy alma gerekçesi yaptıktan sonra kendileri bizzat el sıkıp masaya oturanlar, terör konusunda kurulan cümleleri sahiplerine göre tutuklama veya “devlet aklı” konusu yapanlar,

Cezaevlerini birer doldur boşalt hâline getirenler, bunları hem suçla mücadele hem reformla yutturmaya çalışanlar,

Ler ler, lar lar…

“Nesini söyleyim canım efendim?

Gayri düzen tutmaz telimiz bizim

Arzuhâl eylesem deftere sığmaz

Omuzdan kesilmiş kolumuz bizim”…

29 Ekim 2023 Pazar

Cumhuriyetin 100. Yılı

 



Klasiktir, her yıl cumhuriyet videoları paylaşılır televizyonlarda, sosyal medyada, gözlerden yaş gelir hatta bazılarında.

“Biz cumhuriyetimize, Atamızın mirasına sahip çıkıyoruz, onun içindir ki…”

“Biz, cumhuriyetle aynı yaştayız, 1923’ten bu yana, Türkiye’ye hizmet etmeye…”

“Bu toprakların kıymetini bilen, yıllardır ülkeye hizmet eden…”

“Cumhuriyetin emanet edildiği gençlere desteğimizi…”

“Atatürk’ün haklar verdiği kadınlarımıza, cumhuriyet ışıklarıyla…”

Hay maşallah!

Madem herkes bu kadar Atatürkçü, cumhuriyetçi, haklar hukuklar havada uçuşuyor. Bu ülke nasıl bu hâle geldi, bilen eden var mı? Ben anlamadım.

On yıllardır gericilikle, darbelerle, çıkarcı ve suçla bağlantılı hükümetlerle yaşamışız; ülke bir din devleti hâline gelmiş, şirketler de hükümetlere önayak olmuş veya destek atmış, herkes kendi menfaatinin peşinde, riyakârlık diz boyu; ama söze gelince Atam, cumhuriyet, bayrak vs. vs…

Herkesin daha da “cumhuriyetçi” olduğu şu günlerde, şu videolar bitsin de önümüze bakalım. Göremiyoruz gerçi önümüzü pek. Ama olsun.

Şimdi herkes bir özelliğinden bahsediyor Atatürk’ün veya Atatürk’e bir sıfat yakıştırıyor. Daha doğrusu herkes, kendine yakın gördüğü özelliğini ön plana çıkarıyor paşamızın. “Büyük milliyetçi Atatürk, “Bozkurt Atatürk”, “devletçi Atatürk”, “Mareşal Atatürk”, “Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni dualarla açan Atatürk”, Bırakınız…

Cumhuriyet, Atatürk’ün devrimci olmasından dolayı kuruldu, işbirlikçi otoriteye boyun eğmemesinden, işgalci devletlere karşı dik durmasından dolayı kuruldu. O kadar! Ne mutlu ki böyle bir devrimcimiz var ve cumhuriyetimiz var ve ne mutlu ki yine de her şeye rağmen yıkılmış değil. Yıkılmayacak da…

Cumhuriyetimizin 100. yılı kutlu olsun!

Not: Arkadaş 100. yılda 100 tane 100. yıl marşı yapıldı, bir tanesi mi güzel olmaz. Norm Ender’inki en güzeli, ona göre hesap edin.

30 Mayıs 2023 Salı

Mayıs Ayı Hezeyanları

Mayıs ayında yazılacak yazı daha güzel olmalıydı tabii veya “daha”sını geçtim, güzel olmalıydı. Herkes gibi ben de “tamam artık gidiyorsunuz” dünyasındaydım. O dünya çok çabuk geçti neyse ki. “Neyse ki” diyorum, o dünyadan çıkmamak daha büyük hayal kırıklıklarına götürüyor bizleri. Tabii ümitsizliğe kapılmak, oy vermeye gitmemek vs. bunlar yanlış, bunlar olmaz. Mücadeleye devam!

Ama gelinen aşamada bir realite ve bu realiteye çözüm getiremeyenler var. Bizler ise milliyetçi güruhu anlayamamakla eleştiriliyoruz. “Sen İç Anadolu’daki, Karadeniz’deki milliyetçileri düşünmeden yorum yapıyorsun”, “sen İç Anadolu’daki, Karadeniz’deki milliyetçilerin hassasiyetini anlayacaksın.” deniyor. O hassasiyet de Kemal Dede’nin HDP ile yakınlaşmasıymış.

Ömrünün Cahit Sıtkı Tarancı’ya göre yarıdan fazlasını, Feridun Düzağaç’a göre ondan da fazlasını geçirmiş bir insan olarak; hayatımı İç Anadolu’daki, Karadeniz’deki milliyetçilerin hassasiyetini düşünmeden geçirdiğim ve planlarımı buna göre yapmadığım için özür dilerim.

HDP ile “böyle bir” yakınlaşmadan ve seçim sonuçlarından sonra aklıma (o yakınlaşmanın tam olarak ne olduğu ve neden olduğu da belli değil tabii), Tayyip Babalarının 2013 Ekim ayındaki açılımı sonrası İç Anadolu’daki, Karadeniz’deki milliyetçilerin 2014 Cumhurbaşkanı seçimine ne şekilde tercih ve tavır koydukları geldi. O yakınlaşma, İç Anadolu’daki, Karadeniz’deki milliyetçilerimizin kalbini kırmış mıydı?

2014 yılında Konya’da %74,62’de, Kayseri’de %66,13 ile seçilmiş Tayyip Babamız, Sivas’ta H&M fiyatları gibi %69,99 almış, Tokat’ta %62,29 almış. 14 Mayıs 2023’te, yani seçimin ilk turunda ise (2014 de ilk tur oranlarıydı malumunuz) Konya’da %68,94 almış, Kayseri’de %63,33 almış, Sivas’ta %69,4 almış, Tokat’ta %63,19 almış Reis. Sadece Tokat’ta %0,9’luk bir artış var anlayacağınız. Konya’da ise %6’ya yakın oy kaybetmiş. Yozgat’a gelince (akla hep ilk Yozgat gelir tabii), sizi kandıracak değilim, %7 daha fazla almış 2023’te. Milliyetçilik, herkesin mensup olduğu ama sonunda Yozgatlının kazandığı bir kavrammış meğer. Sonuçta; Tayyip Babanın milliyetçiliği ayaklar altına aldığı dönem İç Anadolu’da aldığı oylar bunlar. Hatta o dönem, yani 2014’te, adaylar arasında bir “Müslüman” da var: ekmek için Ekmeleddin.

Gelelim Karadeniz’e… 2014 seçiminde Tayyip Baba Trabzon’da %70,09 almış, Rize’de ise %80,57. 2023’te ise Trabzon’da %68,89 almış, Rize’de %75,86. Onların da oyları düşmüş yani. Siz benim Trabzonlu Rizeli kardeşlerimin vatan sevgisini mi sorguluyorsunuz?

Yukarıdaki iki paragraf, sadece iki paragraf olarak kalsın. Çok anlam yüklemeye gerek yok. Bir tarafta inanılan bir kişi, bir tarafta inanılmayan bir kişi var. Hayırlısı olsun…

Bense kendimi milliyetçi hassasiyetleri dikkate almayan ve en az onlar kadar, hatta onlardan çok daha fazla vatanını sevdiğini düşünen bir insan olarak tanımlamaya ve ona göre yaşamaya devam edeceğim. Gerisi çok da önemli değil.

Aklımda da seçimle ilgili hiçbir şey yok, Kemal Dede’den razı mıyım, değil miyim onu da bilmiyorum. Bir yandan çok iyi yürüttü diyorum, bir yandan olmasaydı olurdu diyorum, işin içinden çıkamıyorum. En iyisi o belki de, her işin içinden çıkılır mı?

Solcular (veya bütün olarak muhalifler de olur) ve Fenerbahçeliler değil, AKP’liler ve Galatasaraylılar olmak var bu dönem. Her iki konuda da kaybedeniz, hayat bir deplasman.

Yazının umutsuzlukla bittiği düşünülmesin, umut var; ama bu şekilde değil, milliyetçi hassasiyetleri düşünerek hiç değil.

İyi haziranlar…

31 Mart 2023 Cuma

Tükürük

 

Gittiğiniz bir restoranda yemeğinize tükürüldüğünü gördünüz veya yedikten sonra dediniz ki bu yemeğe ne yapmışlar, sonra tükürdüklerini öğrendiniz. Şikâyet, küfür, kıyamet, sosyal medyada linç girişimi vs. bunları geçelim. Ne yaparsınız önce, oraya gitmeyi kesersiniz değil mi? Yani der misiniz ki yahu diğerleri de tükürmüyor mu canım, onlar da tükürüyor veya tükürür? Herhâlde demezsiniz. Deseniz bile herhâlde onlar da tükürür dediklerinize veya tüküreceklerini düşündüklerinize de gitmezsiniz, tükürdüğünü gördüklerinize de gitmezsiniz. Yani ne olursa olsun, bir süredir gittiğiniz o yere gitmezsiniz artık. En kötü, hiçbir restorana gitmezsiniz, evinizde yemek yaparsınız. En azından sağlığınızdan olmazsınız.

Seçim meselesi de biraz öyle. Yahu diğerleri de yapmayacak mı aynısını sorusu yanlış soru. Diğerlerine de verme o zaman. Gitme sandığa. Tükürüklü yemek yemeyi seviyorsan git ama aynı restorana. Şunu da diyebilirsin, tükürük de faydalıymış bak, öyle demeyin. Veya şunu da diyebilirsin, tükürük yok yahu yemekte, ben inanıyorum onlara, tükürük değil o, iftira veya şu da olabilir, başkaları tükürdü, kumpas kurdu, bizimkiler tükürmez. Bunlar da var ve bitmez bunlar, olsun. Neyse çok tükürmeyelim, konu seçim sonuçta.

Son seçim değil ama bu. Deniyor ya, bu seçim çok kritik. 2007’den beri bu seçim çok kritik zaten. Referandum oldu, cumhurbaşkanlığı seçimi oldu, belediye seçimi oldu, hepsi çok kritikti. Bu daha mı kritik olacak? Bundan sonraki seçimde kritiklik düşecek mi mesela? Onun için ayrıca çok önemsemeyin sırf 2023’ten 1923’ü çıkardığınızda sonuç 100 oluyor diye. Başka takvimler de var hem.

15 Mayıs 2023’te de, seçim sonucuna göre çok daha kötü veya çok da iyi olmayacağız, onu da bilmek lazım. Ha ne olacak, daha az fırça yiyeceğiz belki, daha az terörist olacağız, daha az saçma tutuklamalar ve yargılamalar olacak, tamam. Burada sıkıntı yok. Ama o kadar.

Verelim ama oyumuzu, mutlaka. Ben de öyle çok hayranı değilim ama; Kemal Amcada, o getirmek istedikleri yeni sistemin (yani daha önce yıkılan düzenin) cumhurbaşkanı tipi var. O olur.

Evet, “oy verin gitsinler”, ama abartmayalım. Tükürenlerden de, tükürükleri yemeye ısrar edenlerden de olmayalım tabii. Sağlık için.

26 Şubat 2023 Pazar

O Kadar

 


Depremin ardından açıklama yapıyorsun, herkes seni merak ediyor, sen de şu suratla ve çocuk azarlar gibi bir ifadeyle fırçalıyorsun yine milleti. Evladını, annesini, babasını, yakınlarını kaybedenlere “adi, şerefsiz, namussuz” diyebiliyorsun. Bir de defterin varmış, tutuyormuşsun onu. Halk da tutuyor defterini…

Yancın da tutuyormuş hesap; statlardaki “hükümet istifa” sesleri de gücüne gitmiş, seyircisiz oynanmasını istemiş maçların, bırakmış da Beşiktaşını. Bıraksın, sakın tutmasın. Halk da yazıyor onun ne olduğunu ve ne olmadığını bir tarafa…

Siz; önden “dizayn” edemediğiniz, kurgulayamadığınız, “Ahaberleyemediğiniz” her bir ortamda, her bir insan kalabalığında sizden bıkan, sizi istemeyen sesler ve nefesler göreceksiniz. Daha önce de görüyordunuz hoş; ama şimdi sizi sadece sevmeyen değil, sizden rahatsız olan, size tiksinerek bakan insanlar göreceksiniz karşınızda.

Biraz geç oldu evet; ama gidişiniz pek yakın, Kızılayınız, AFAD’ınız, ilahiyatçı, Allahü Ekberci nice kadrolarınızla, suratsız bakanlarınızla, müteahhitlerinizle, “geri dönüşümlü” yardımlarınızla, sözde tıraş edemediğiniz o sakallarınızla, o sakalların hemen üstünde badem bıyıklarınızla gidiyorsunuz, az kaldı…

Bu halk sizi, her şeye rağmen, mesela basiretsiz muhalefete rağmen gönderecek, az kaldı…

O kadar.

31 Ekim 2022 Pazartesi

Fikri Hür, Vicdanı Hür, İrfanı Hür

 

“1923’te Cumhuriyet kurmaktan başka yol var mıydı? Kokuşmuş Osmanlı hanedanı sınırdışı edilmiş. Memur çocuğu Mustafa Kemal’in hanedan kuracak soyu sopu yok. Elbette tek yol Cumhuriyet’ti. Seçim, Cumhuriyet demokratik mi olacak, totaliter mi olacak arasındaydı.

O, ikincisini seçti”.

Üsttekine herhalde biraz tepki geldi de, onun üzerine:

“Her şeyi lafzıyla anlayan ergenler gibisiniz. Bir monarşiyi sürdürecek aristokratik geçmişi ve geleceği yoktu demek istediğim anlaşılmıyor mu? Şöyle sorsaydım keşke: Cumhuriyet rejimi yerine hangi rejimi getirebilirdi? Başka hangi seçenek vardı da bunu seçtiği için alkışlıyoruz”.

Bunu yazan şahsın ismi Ayşe Hür; Google’a sorduğunuzda araştırmacı-yazar diyor. Bu kadar araştırabilmiş, bu kadar yazabilmiş. Sadece araştırsa daha iyi olabilirmiş tabii. Çünkü işin kötü tarafı, araştırdıktan sonra yazmaya da karar vermiş. Twitter hesabının üst kısmına, yazdığı kitapların görselini eklemiş bu abla, öteki tarih seçkileri gibi bir şey yapmış. Yok Mustafa Kemal Atatürk Dönemi’nin Öteki Tarihi, yok Osmanlı’nın Öteki Tarihi, yok Kürtlerin Öteki Tarihi

“Öteki”, “derin”, “kontra” vs. tabirler ürkütmüştür hep beni zaten.

Bir keresinde, Derin Tarih diye bir dergi görmüştüm. Ya kapaktaki o konu ya kapağın kendisi ilgimi çekmiş olacak ki, alıvermiştim dergiyi. Sonra çaydanlığı kulpsuz tutan insan gibi, atıvermiştim evde. Bir de para vermişim dergiye, bakınız. Daha genciz tabii, paranın kıymetini anlamıyoruz. Aynı hatayı bir de Beşiktaş Alkım’da yaptım, şu an Kırmızı Kedi olan yerde. Law student olduğumdan dolayı sürekli gittiğim Alkım’da bedavaya Taraf vermişlerdi. Sanırım gazetenin çıktığının ilk haftasıydı. Ben de almış, evde bir göz gezdirmiştim. Sonuçta öğrenci evi, gazeteye ihtiyaç oluyor, üzerinde fındık filan kırıyoruz vs. Sonra yine baktım 1-2 sayfasına, Derin Tarih gibi oldu, elimden attım, fındığı başka şeyin üzerinde kırdım.

Bu Hürler filan da böyle tabii. Özellikle 29 Ekimlerde severler böyle yazmayı. Normalde de saçmalarlar da, 29 Ekimlerde vitesi artırırlar. Fatih Tezcan da böyledir. Hür’ün çok kitabı, Tezcan’ın hiç kitabı olmasının, pek tabii şahsım açısından hiçbir anlamı yoktur.

Buna mukabil “Elif’in Öküzcüsü” öyle değildir mesela. O 29 Ekimlerde değil, her gün aynı derece meczuptur. Geçen çok güzel laf etti, dedi ki Öküzcü; “Şimdiye kadar Müslümanlardan hiç düşmanlık görmedim. Düşmanlığı, bir diktatörü kendilerine Ata belleyen Atatürkçülerden gördüm. Atatürkçülük ahlaki yozlaşmışlığın ve bağnazlığın en aşırı ucudur”.

Normal bir gündü bir de, 20 Eylül filan…

Yukarıdaki abla da, araştırmış, bakmış, etmiş; “Yaee zaten Atatürk başka ne kuracaktı ki, cumhuriyet kuracaktı tabii evvroevruaaavuyr” (son kısmı ben de anlamadım, bir anda klavyemden çıktı, gevrek gevrek konuşmanın Hürcesi diyelim).

Tabii burada da vites artıyor Hür’de; diyor ki, zaten cumhuriyet seçecekti ama onu da iyi seçememiş, totaliterden seçmiş.

“Kardeşim, yazın karpuz alacaksın zaten, portakal alacak hâlin yok. Ama karpuzda da iki ihtimalin vardı, Diyarbakır olacaktı, sen Diyarbakır da seçememişsin”in Hürcesi de diyebiliriz bu yoruma.

“Neyse, bu kadar hür olmak yeter, biraz da Mahir Ağabeyimize bakalım” diyecektim ki (hatta itiraf edeyim, iki paragraf da yazmıştım, sildim), vazgeçtim, orada bir çelişki görmediğime karar verdim. Daha önce bir yazıda yazmıştım, “bir şeyi yıkan, o şeyi yapanı sevmez”. Yalan mı? Sevmez, sevmediği için yıkar yani. Bu nedenle Mahir Ağabeyime bir şey demiyorum.

Reis kızmış bu arada ona o sözleri için, “şimdi söylenecek laf mı” diye. Çok güzel; “laf doğru ama zamanı değil”.

Hâlbuki her şeyin zamanı be artık, ne olacak. Daha ne olabilir ki?

Yüz’ünden gün aldığımız cumhuriyetimiz iyi ki doğmuş. Hürler de olur, başkaları da, boş verin. Mutlu yıllar…

27 Nisan 2022 Çarşamba

Haklı Olmak

“Hâkimler ve mahkemeler kimseden emir ve talimat almazlar, kimsenin tavsiye veya telkinine göre de karar vermezler. Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun vicdani kanaatlerine göre karar verirler.

Beklentiye göre karar verdiği zaman ‘Ankara’da hâkimler ve mahkemeler var’ demek, beklentiye göre karar verilmediğinde ‘hâkimleri ve mahkemeleri suçlamak’, kararları, beklentiye uygunluğa ya da siyasi taraftarlığa göre değerlendirmek, hukuk devleti ile bağdaşmaz.

Türkiye bir hukuk devletidir. Hiç kimse kendini mahkeme veya hâkim yerine koymamalıdır. İstediği gibi karar çıkmadığında mahkemeleri ‘kurgulanmış mahkeme’, verilen kararları da ‘talimatla verilmiş kararlar’ olarak nitelemek, hâkimlere ve yargıya açık bir hakarettir.

Görülmekte olan bir dava üzerinden yargıyı, hâkim ve savcıları hedef alanları, hakaret ve tehdit edenleri kınıyorum.” buyurdu bakanımız. Ufak imla düzeltmeleri yaptım tweet’inde, hoş görsün bu kulunu.

Kesinleşmeyecek, kesinleşse bile olağanüstü kanun yolları ile iade-i itibarla son bulacak bir yargılamada hukuk ayan beyan katledildi. Gezi’nin özelliğine ve bu kararın intikam niteliğine değinmiyorum bile. Gezi’yi bir önceki yazıda da andık zaten.

Beraat ve tahliye edilen suçtan mahkumiyet verildi; yeniden açılan/uydurulan suçtan beraat verildi vs… Tünel sistemi uygulandı, çok net bir şekilde. Tıpkı malum dönemin hâkim ve savcıları gibi uygulandı hukuk.

Tüm bu açık hukuksuzluğa rağmen, hâkimler bu karara imza atarken “bizden önceki militanların başına ne sıkıntılar geldi, bize de gelir” diye düşünmedi, an’ı yaşadı; “carpe diem” bir nevi.

Tablo bu şekilde iken bakan; yine ileride hicap duyacağı sözler söyledi/tweetler attı (gerçi hicap niye duysun, “carpe diem” dedik ya). İleride hatırlatılır kendisine, tıpkı hocaefendisi için söylediği sözler gibi; o da “dün dündür, bugün bugündür” der; ileride tarihin tozlu, kötü kokan sayfalarına adı karışmaya devam eder.

Zaten niye o geldi ki adaletimizin başına, adaletimiz o kadar adaletsiz mi? Öyle demek ki.

Başkalarını bilmem, ben ülkem için çıktım dışarıya; Kavala’yı tanımam, çok iyi Kavala kurabiyesi yapan yer bilirim Dedeağaç’ta, isteyene öneririm. Gezi onurumuzdur, onu da bilirim, orada olduğum için de onur duyarım.

Gerisi, mesela şu ağır ceza heyetinin kararı “yok”tur benim için; ama yatanlara, ailelerine üzülürüm. Şimdinin büyük büyük insanlarının külliye duvarına işediklerini de bilirim.

Haklıydık çünkü; haklı olmanın huzuru var üzerimizde. Yapıcı’da da, Atalay’da da, diğerlerinde de var tabii. Haklı olmak başka bir şey; onlar ise hiç olmadılar.





Not: Yazıyı siteye koyduktan sonra fark ettim. Bu, sitenin 100. yazısıymış. Yazılarım çok da okunmuyor ama, önemli olan iç dökmek sonuçta. İçimi döktüklerime ve destekleyenlere teşekkürler...

29 Mart 2022 Salı

Çağdaş Tarih Kitabımız ve Parkımız

Mücella Yapıcı Twitter’dan paylaşmış; Ortaöğretim Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi Ders Kitabında -ki Milli Eğitim Bakanlığı tarafından okutuluyor bu eşsiz eser- Gezi Parkı olayları bir başlık altında anlatılmış. Baktım yeni bir şey de değilmiş bu herhâlde, evveliyatı varmış yani.

Kitaba göre Gezi Parkı olaylarında polisin müdahalesi sonrasında gelişen olaylar hükümeti zor durumda bırakırken kamuoyunda eylemcilere dair mağduriyet algısı oluşmuş, sosyal medyada çok sayıda takipçisi bulunan bazı gazeteci ve sanatçıların mesajlarıyla parktaki kalabalık hızla artmış, eylemciler şehrin belirli bölgelerinde toplanarak kamu binalarına, bankalara ve dükkanlara zarar vermiş, gösterilerin Gezi Parkı’nın korunmasından ziyade çok sayıda projeye (3. havalimanı gibi), ülkenin birlik ve bütünlüğüne karşı yapıldığı ortaya çıkmış, olayların başlamasında her ne kadar vatandaşların çevre duyarlılığı etkili olduysa da sonradan hükümetin ekonomik alanda ve demokratikleşme alanında attığı adımlardan hoşnut olmayan kesimlerin yönlendirmesiyle olaylar farklı boyut kazanmış, bu olaylar Türk finans sistemine de etki etmiş, dolar fırlamış.

Hükümet sevici ve hükümetin zor durumda kalması ağırına gidici kitabımıza derin şükranlarımızı sunalım da; eylemcilerin yasal ve dahi anayasal haklarını kullanırken öldürülmelerinin bir mağduriyet “algısı” oluşturmasından mı bahsetmiş Sayın MEB onaylı paralel tarihli, bir o kadar Fetullah benzeri beyin yıkamasyonlu ders kitabımız, yanlış mı anladım?

Parktaki kalabalık hızla artmış, bazı gazeteci ve sanatçılar insanları parka davet etmiş, bu nasıl bir kalkışmaymış öyle, değil mi sayın kutsal kitap, hem de onaylı, sağ altında QR kodlu?

Eylemcilerin de amacı ortalığı yakıp yıkmakmış değil mi, protestoların nedeninin havalimanından “salarım üstünüze”, “yüzde 50’yi zor tutuyorum”, “çatlasanız da patlasanız da”larla hiçbir ilgisi yokmuş.

Hah şimdi oldu, ülkenin birlik ve beraberliği. Olmasaydın eksik kalırdık sayın ülkenin birlik ve beraberliği, neredeydin sen? Hadi tüm ülkece birlik ve beraberlik içinde 3. havalimanına yürüyelim, yolun onda birinde birlik ve beraberlik bozulmazsa AKP’ye oy isterim.

Bir de hükümet, hani şu AKP olan, ekonomik alanda ve demokratikleşme alanında adımlar atmış, eylemciler ondan hoşnut olmamış, ondanmış bu tantana. Gezinin amacı bizatihi antidemokratikleşme olmasın adı çağdaş kendi naçağdaş tarih kitabımız?

En sevdiğim kısma geldim, evet ekonomi. Dolar o dönem 1,85 TL iken 1,91 TL olmuştu hani; şimdi… Neyse burayı geçelim siz o sırada döviz.com’a filan bakın. Padişahın ağzından çıkan bir kelimeyle doların naradaaaan narayaa naradaaan narayaa geldiğine bakın veya.

3. havalimanı demiştik. AKP’lisi dahil herkes o yolda padişaha sövüyor. Sadece yolda da değil, içinde de. Uçak iniyor mesela, körüğe yanaşana kadar Sabiha Gökçen-İzmir uçuşu tamamlanıyor o derece. 3. havalimanı yolu ve içi padişahın kulaklarının en çok çınladığı güzergâh olabilir. Adı “3. havalimanı” değil bu arada, “İstanbul Havalimanı”. Ama bu liman İstanbul’da değil; olsun, Bahçeşehir Üniversitesi de Bahçeşehir’de değil. Haa bu arada, padişah da oraya inmiyor; Atatürk’e iniyor. “Beni o limana çıkaramazsın” diyor herhalde padişah.

Osuruktan projelerle ülkenin ne hâle geldiğini padişah da kabul ediyor, “İstanbul’a ihanet ettik” diyen kendisi. Ancak “siz İstanbul’a ihanet ediyorsunuz” diyenler, gelişime ve demokratikleşmeye karşı çıkan bozguncu fışkılar, öyle mi çağdaş Türkiyemin işkembe-i kübra kitabı?

Ayan beyan yalan söylüyorlar ve bu yalanları tarihe not düşüyorlar. Olsun, yakında tarih olacaklar.

Mor ve Ötesi ağabeylerimizin Sirenler albümünde yer alan Park şarkısı ile bitirelim:

“Dün neler mi kaybettin? / Belki zamanın yok şimdi / Gidenler geri gelmez ama / Boş yere yorulmadı kalbin

Adını bilmesem de kardeşsin / Biz neye söz vermiştik? / Yüzümü gördüğünde gül artık / Biz bir kâbusu yendik

Yok, yaralara dokunmak yok / Gök de bir bize, ağaç da bir / Sabrın tükendi ama, aman / Onlara asla benzemedin

Adını bilmesem de kardeşsin / Biz neye söz vermiştik? / Yüzümü gördüğünde gül artık / Biz bir kâbusu yendik

Adını bilmesem de kardeşsin / Biz neye söz vermiştik? / Yüzümü gördüğünde gül artık / Biz bir kâbusu yendik

Adını bilmesem de kardeştik / Biz neye söz vermiştik? / Parka gittiğinde gül artık / Biz bir kâbusu yendik, yendik, yendik

Adını bilmesem de... / Biliyorum, söz vermiştik / Parka gittiğinde... / Biz bir kâbusu yendik”

Haa bu arada şunu da ekleyeyim: “El pueblo unido jamás será vencido”…

29 Aralık 2021 Çarşamba

2022

 


2021 bitmek üzere. Diğer yıllara da hakkını vermekle birlikte, en az geçmiş yıllar gibi osuruktan biten bu yılımızla ilgili bir kısım tespitlere, yılın en iyi on albümüne/on dizisine/on filmine/on kitabına gerek yok. On’lar bilmez…

Her yıl biraz daha büyümenin (daha da önemlisi büyütmenin) verdiği haz dışında -ne demiş Doktor: “Güzellik önce gelir. Zafer onu takip eder. Asıl mühim olan ise hazdır”, o hazzı sonuna kadar yaşayacağız- ufak tefek mutlu olunabilecek anlar, değişimler yaşanmadı değil. Bakın, Feyzioğlu’nun gitmesi bile ayrı bir mutluluk kaynağı mesela. Durakoğlu’nu indiremedik, ama gidecek gitmekte olan; Feyzioğlu ise gidecekti, gitti.

Çok üzücü haberler de aldık, Ferhan Şensoy gitti, daha ne olsun?

Ali Erbaş korkusundan yeni araba alamıyor, Özkök yurt dışında gönül rahatlığıyla espresso içemiyor artık.

Bu arada bugün öğrendim; Fenerbahçe, İSKİ’ye karşı fazla fatura ile ilgili açtığı davayı kazanmış. Bir takım bu kadar “winner” olabilir mi?

Yine bu yılı da hamdolsun terörist bitirdik.

Bana göre, yeni yıl değişikliği sadece dosya numaraları için önemli sadece. Bir dava açılıyor, tak, “2021’e bilmem kaç”. Birkaç gün sonra “2022’ye bilmem kaç” olacak. Ajanda değişecek bir de, benim gibi takıntılılar için onun da pek önemi yok; zira aynı marka ve aynı renk ajanda; sadece kapağında yer alan sayının sonunda 1 değil, 2 olacak. Kalem desen aynı: “Uniball Signo UMN-207” (Reksan Reklam sunar, TRT Radyo 1). TRT demişken, elektrikte TRT katkı payı kalktı, artık cüzdanımızdan diriliş, diziliş ve çözülüş ertuğrullara mızrak alınmayacak. Herhalde konuşarak anlaşma cihetine girecek şanlı ecdadımız.

Yeni yıldan özel bir beklenti yok anlayacağınız. Hiçbir şey olmayacakken sırf dört haneli bir sayının en sağındaki rakam değişecek diye ekstra bir motivasyona gerek yok (Önemli bilgi; on yılda bir onun bir yanındaki, yüz yılda bir de onun iki yanındaki değişebiliyor, bin yılda bire girmiyorum, Sultan Süleyman mıyız?) Yeni yılın ilk pazartesisi şehir dışı duruşması zaten. Hadi beklentide bulunalım yeni yıldan: “Sayın 2022, kıymetli aylar; müdafii olduğum sanık hakkında beraat kararı verilmesini talep ediyorum”.

2022, 2023, … O kadar yani. Yaşıyor muyuz? Çok şükür.

“Masalların Masalı” şiirinin son kısmı ile bitirelim bu yazıyı madem:

“(…) Su başında durmuşuz / önce kedi gidecek / kaybolacak suda sureti / sonra ben gideceğim / kaybolacak suda suretim / sonra çınar gidecek / kaybolacak suda sureti / sonra su gidecek / güneş kalacak / sonra o da gidecek...

Su başında durmuşuz / çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz / su serin / çınar ulu / ben şiir yazıyorum / kedi uyukluyor / güneş sıcak / çok şükür yaşıyoruz / suyun şavkı vuruyor bize / çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze...”

 

 

Resim: Sedat Girgin (Nazım Hikmet, Üç Şiir - Yaşamaya Dair, Ceviz Ağacı, Masalların Masalı, 6. Baskı, Yapı Kredi Yayınları, 2019).

29 Ekim 2021 Cuma

Güller, Dudaklar ve Rüzgârda Savrulan Saçlar

Gelmişiz 2021 yılının sonuna, cumhuriyetin malum odak tarafından nereye getirildiği ortada; ancak hâlâ Abdullah Gül güzellemesi yapılıyor arkadaş. Cumhurbaşkanlığı döneminde her 29 Ekimde hasta olan bu adamla artık neden hasta olmadığı ile ilgili dalga geçiliyor; “adama yüklenmeyin” filan diyen oluyor Twitter’da. Bunu diyenin ismi cismi de çakma tabii, Hayrünnisa Gül de olabilir yazan. Şöyle diyor mesela, Gül’den sonra AKP’nin nereye evrildiği ortadaymış. Bu şu demek, Abdullah Gül AKP’de iken AKP “bal dök yala” idi, ondan sonra bozdu. Tabii sorsak “devamız” da öyleymiş, “geleceğimiz” de.

AKP 2002’de iktidar olmuştur ve o günden bugüne kim onlardan yana olmuşsa bu tablodan sorumludur. Davutoğlusu Babacanı Gülü mülü, bizim zamanımızda çok iyiydi, sonra bozdu ayakları yapmasın, yemezler. Meşhur bir tweet var ya hani, “uçarken gölgesi bu iktidardan yana düşen kuşun kanadını” ile başlayan (sonrasında da bir kelime geliyor zaten, tahmin etmek zor değil), hah aynen öyle işte.

Tabii büyük (!) şirketlerimiz de 29 Ekimlerde 1-2 dakikalık videolarla cumhuriyet güzellemesi yapmasın bir zahmet. Hele ki Berat Albayrak’la yaptıkları toplantı sonrasında, rüzgârda savrulan saçlarıyla, parmak da sallayarak Berat Albayrak güzelleyen ve kendisi için “bizeee orta ve uzun vadedeee, yeni döneminnn, dönüşüm dönemininnn, neler yapılacağınınnn ana hatlarını verdi” diyen Güler Hanımefendi hiç yapmasın. Cumhuriyetin bu hâlinde sizin ana hatlarınız da sorumlu pek değerli Güler Teyze ve ondan da değerli rüzgârda savrulan saçları.

Cumhuriyet yıkılmış, sadece Anayasamızın 1 ve 2. maddelerinde öylece duruyor. Tek adamın hükmettiği, şahsım devleti kurulmuş, dinî esaslara göre yönetiliyor. Bu güller ve dudaklar da şimdi, ne kadar acı ve açık şekilde ilmek ilmek bitirdiler cumhuriyeti. Yoksa şu anda Diyanet İşleri Başkanı denen şahıs bu denli, densiz şekilde konuşabilir miydi? Veya televizyonlardan “Şimdi biz yeni bir devlet kuruyoruz, beğenin beğenmeyin bu yeni devletin kurucu lideri Tayyip Erdoğan’dırdenebilir miydi? Dört bir yanımızı İmam Hatipler, TÜGVA’lar mügvalar, ilim yaymalar milim yaymalar, Hakyollar b.kyollar doldurabilir miydi? İlerinin TÜTÖ’sü olabilecek yeni yapılanmalar bu kadar göstere göstere boy gösterebilir miydi?

Neyse, 29 Ekim işte böyle, kutlayalım, bayrak filan sallayalım, kırmızı giyinelim, video filan paylaşıp beğenelim, güllere, devalara, geleceklere filan da ses etmeyelim, hatta onlarla ittifakların yollarını arayalım. Çatı aday filan gösterelim hatta onlardan. Güzeller içinden bir onları seçelim. Rüzgârda savrulan saçlara taç yapalım çiçeklerden.

Çığıktık ağçık ağlınlağa…

10 Ağustos 2021 Salı

Sorum

Bir bakanımız geçenlerde görevinden affını istedi. Ne diyelim, Allah taksiratını affetsin. Hâlbuki ne kadar umutluyduk değil mi, farklı biriydi tipiyle, sürekli gülümsemesiyle. Yuvarlak gözlük taksa Nuri Bilge Ceylan olacak adam, bakanlık geri dönüşüm kutusunun en üstünde yerini aldı. O geri dönüşüm kutusunda damada, “bir g.tlük kay” dedi. Yeri gelecek, o da “müstakbel müstafi”, pardon “müstakbel görev afçısı” bakanlarımıza yer açacak. Şimdi eğitimimizden bir başkası sorumlu. Bu yenisinden umutluyuz ama, o iyi birine benziyor. Aferin ona.

Tabii kabahat bizde, bende değil de, genel olarak bizde. Bizi fırçalamayan bakana iyi diyoruz, o hâle geldik. Orman Bakanına bakalım, en son olaylar olmasa muhtemelen ona da iyi demişizdir ülkece. Ama ne oldu; 83.000 futbol sahası büyüklüğündeki alanda yangın çıktı, kalbimiz soğudu, bu bakan da bizi fırçaladı. Ormanda çıkan yangını söndürme onun sorumluluğunda değilmiş, onu da öğrendik. Ormanla ilgili sorunda Orman Bakanının sorumluluğu yoksa Orman Bakanı niye var, o da ayrı soru.

Gerçi doğru soru şu: Bakanlar niye var?

Çünkü bir örgütte liderdir esas olan, yöneticilerin liderden ayrı iş yapmaları mümkün değildir. Suç örgütünde misal, “örgüt lideri çok kötü ama yöneticileri Allah nazardan saklasın tertemiz, bal dök yala” diyebilir misiniz? Diyemezsiniz. Bunlar suç örgütü değil tabii, yanlış olmasın. Zaten hem halkımız hem Allah tarafından seçilmiş liderimize öyle bir yakıştırma yapamam. Sadece Burhan Kuzu’yu sevmezdim ben; o da kuzu kuzu gitti, zebanilerle pazarlık yapıyor. Bu da şaka, Burhan Hoca cennetlik; Zindaşti işi bitti, kentaçdis şarkısıyla oynuyor hurilerle.

Sorumlu ve sorumluluk diyoruz da; “sorum” ne demek diye baktım anlamına, tek kelimelik açıklama çıktı karşıma: sorumluluk. TDK maşallah çok iyi, aradığımız birçok kelimede cevap başka bir kelime. Devlet dairesi gibi dolanıyoruz TDK sitesinde. Sorum madem sorumluluk demek, biz niye her kullanışta boşuna “luluk” ekliyoruz; çok mu meraklı insanımız “luluk” demeye? Bu da başka soru.

“Sorum” madem bizi sorumluluk birimine sevk etti. Biz de sorumluluk neymiş ona bakalım: “Kişinin kendi davranışlarını veya kendi yetki alanına giren herhangi bir olayın sonuçlarını üstlenmesi, sorum, mesuliyet”.

Helal olsun (ve tabii ki hamdolsun), bu ülkede 19 yıldır gerçekleşen hiçbir musibetten hükümet kanadı sorumlu olamadı. Hep başkaları oldu, yeri geldi Cehapeli belediyeler oldu, yeri geldi Hedapeli belediyeler oldu, eğer o belediyeler Cehapesiz veya Hedapesiz belediyeler olsaydı muhtemelen FETÖ METÖ, PKK MKK, DHKP-C MHKP-C filan sorumlu olacak, illaki başka bir sorumlu bulunacaktı. Hatta malum haberlerde ilk başlarda yangın söndürme destanlarından bahsedilirken, bakıldı ki o iş öyle değil, söndürme destanı değil de, başkalarının söndüreme skandalına döndü mevzu; sorum(luluk) da el değiştirdi. Sonra Yunanistan’a uçak gönderen ülke de olabildik bir yandan, bir anda tekrar destan yazmış olduk.

Sorumluluk tanımında şu var gerçi, “kendi yetki alanına giren” diyor. Yani şunu diyeceklerdir: “her sonucu üstleniriz evelallah da, konu bizim yetki alanımızda değil”. Neyse ki 19 yıldır lehe giden her şey onların yetkisinde, aleyhe giden hiçbir şey onların yetkisinde değil. Rabbim öyle denk getiriyor, “bikoğuz of analarımızın duası”. Bu arada Yunanlılardan da istifa filan eden olmuş, demek ki görev dağılımları bizim gibi değil, onlarda luluklu veya luluksuz sorum var veya Yunanlı anaların duası eksik (Bu arada Yunan mı Yunanlı mı diye bakayım dedim TDK’da. Yunanlı yazdım, cevap: Yunan. Te Allah’ım).

Neyse; bakanlarımızı peş peşe, sebilhane bardağı gibi dizilerek yaptıkları açıklamalarıyla yorduk bu aralar, özür dileriz. Yol yorgunu olabilirler, iyi uykular dileriz, başka “sorum” yok.

5 Haziran 2021 Cumartesi

Simge-ül İstanbul

“Sana Dün Bir Vapurdan Baktım Aziz İstanbul” başlıklı, 1 Nisan 2018 tarihli yazımda (hatırlamak veya ilk kez okumak için buraya tıklayabilirsiniz, hizmette sınır yok) Taksim Camii inşaatına da atıfta bulunarak bir yazı yazmıştım. Taksim Camii açıldı, hayırlı olsun.

Taksim Camii’nin peşine, İstanbul’un yeni simgesi olarak kabul edilen (kim öyle kabul ediyor bilemiyoruz tabii) Çamlıca Kulesi de hizmete açıldı. Görüleceği üzere, onların hizmetinde de sınır yok.

 


8 Ağustos 2018 tarihinde metrobüsten çektiğim yukarıdaki fotoğrafta kule biraz farklı görünüyordu, açıkçası endişeye kapılmıştım. Baksanıza, simge olma iddiası ile yola çıkan yapı, doktrinde “pipi” olarak kabul edilen uzvu andırıyordu düpedüz. Neyse ki o görüntüden arınmış ve bir şekilde kuleye benzeyebilmiş.

Tabii kule İstanbul’un birçok yerinden görünebiliyor, çükümsü vaziyetindeyken de öyleydi. Şimdi tamamlandı, daha da görünecek. Kuleyi görmemek için kulenin içine girmek lazım. Fransız Yazar Guy de Maupassant gibi…

Guy de Maupassant (1850-1893), Eyfel Kulesi’nden nefret edermiş, hatta kulenin yapılacağını duyduğunda, kule yapılırsa Paris’i terk edeceğini söylermiş. Sonra Eyfel tamamlanmış; bu kez adam Eyfel’den çıkmamaya, sürekli oradaki bir kafede takılmaya başlamış. Demişler “hayırdır mösyö (mösyö olmak zorunda değil; üstadım, hocam, müdür, birader, hatta gardaş da olabilir), Eyfel’den nefret ederdin, şimdi buradan çıkmıyorsun”. O da demiş ki “Paris’te Eyfel’in görünmediği tek yer burası da ondan”. Şimdi bizim kuleyi görmemek için de kuleye çıkmak gerekecek, ancak bu durumda hem cepten olunacak hem de daha kötü bir şeyi göreceğiz, yeni İstanbul’u.

 




Yukarılara çıkmak güzeldir, tepelerden aşağılara bakmak nefistir eyvallah, bu kuleye çıkanlar az buz para da vermeyecek anlaşılan, sorum şu: Kuleye çıkanlara, görecekleri manzara için leğen dağıtılacak mı? Ben de burada bir kısım fotoğrafları paylaştım. Yazıyı evde okursanız, leğeniniz vardır mutlaka; yoksa, en yakın umumi tuvalete gidiniz.

Gerçi kızmamak lazım, böyle İstanbul’un böyle simgesi olurdu zaten, zerre çelişki yok. Yeni simgemizden yeni İstanbul’u, yeni İstanbul’dan yeni simgemizi iyi seyirler.


                                   

(Aboneler için duyuru: Blogger’ın bana ve tüm kullanıcılara uyarısına göre, Temmuz ayından itibaren e-posta aboneliği hizmetine son verilecekmiş. Yani bundan böyle benim yazdığım yazılar, abonelerin e-postasına otomatik düşmeyecek. Blogger bu konuda abonelerimi “indirmemi” tavsiye etti. Abonelerimi “indirmek” gibi bir düşüncem yok, öyle bir düşüncem olsa bile herhalde beceremem, “10 adımda abone indirme” gibi garip tarifler var. Ben onunla uğraşmayayım, bundan sonra yazılarımın e-posta olarak kendisine gönderilmesini isteyenler müdüriyete, yani şahsıma başvursun, bu iş huzur içinde çözülsün.)

21 Mayıs 2021 Cuma

Pekmez Ama Evet

Paylaşılan malum videolardan sonra Google’a girelim ve yazalım: “Susurluk olayı nedir, Susurluk olayında neler olmuştur?” Hemen tartışalım bir de peşinden; “ikinci bir Susurluk mu bu” vs. diye.

Susurluk 1996’da, “when I was in elementary school” yaşanmış bir hadise. Aradan geçmiş yirmi beş yıl, schoollar schoolları kovalamış, iş aş eş virüs Haydar Baş derken ilk kez yeni bir olay yaşanmış öyle mi?

Bir çırpıda çıkar şimdi burada 17-25’ler, arkada Türk bayraklı A Haberli Zarrablar, Mit Tırları, 2015 seçimleri, “400’ü verin bu iş huzur içinde çözülsün”ler, “istikşafî”ler, mühürsüz oylar, pusulalar, Fethullah Enişte ile bağlantılar, tarikatlarla ilişkiler, vakıflar, dernekler, yurtlar, müteahhitler, milletin malına, arsasına çökmeler vs. vs.

Ama hayır; biz “Susurluk’tan sonra Peker” diyelim. Pekmez sayın arkadaşlar…

Tabii açıklama sahibi Peker şimdi beğenilmediği için hemen karşı açıklamalar yapıldı; suç örgütü liderliği, mafyalığı, pisliği, FETÖ’cülüğü kalmadı. Zamanında aynı mahallede onunla neler yapıldığı, ona neler yaptırıldığı malum, kanda duşları vs. de unutmuş değiliz, esasında oralarda da fetösel bir “ne istediler de vermedik” var ama konu o değil; “o zaten şöyleydi, böyleydi” türü açıklamalar kestirme yol.

Yahu güzel kardeşim (Altan Erkekli gibi söyledim, “radyoda Zeki Müren şarkı söylemiyor mu” şeklinde devam edebilir); CHP’li yapsa “o zaten cehapeli”, İyi Partili yapsa, “o zaten Meral Ablacı, proje, FETÖ METÖ”, MHP’li yapsa “Meral Ablacı olmuş, D’si büyük ve küçük devlete hıyanet”, eski AKP’li yapsa, “o zaten davamıza ihanet mihanet”, yeni AKP’li yapsa “gereken yapılır, FETÖ yanı başımızdaymış”, HDP’li yapsa “o zaten PKK’lı”, HDP’siz yapsa “o zaten milletin değerleri meğerleri bilmemneli”. E kim yapacak o zaman? Herhâlde bir Erdoğan derse kabul edeceğiz bu açıklamaları. O zaman da “kandırmışlar benim güzel reisimi” deyip başa döneceğiz. Yine kötü cehape olacak, hepsi HDPKK’lı vs. olacak.

Bir bilmemnere atasözü der ki, “bir dönem iyi geçinen iki insan kanlı bıçaklı olduktan sonra, birinin diğeri aleyhine söylediği her şey doğrudur” (var mı böyle bir atasözü bilmiyorum, ama bence olmalı, milyarlarca yıllık bir dünya kültürü sonuçta).

Gerçekleri biliyoruz hâlbuki. Gerçekler; Dubai’den, üzeri kitaplı, tespihli, zülfikarlı masalara, kafam kadar yüzüklü parmaklara muhtaç değil. O nedenle “aaa”lık durum yok. Sadece “şu da varmış” diyoruz o kadar. “Suavi de amma sakal yaptı bu hafta” demiyoruz sonuçta. Bir etki yok anlayacağınız.

O mahalleyi de pek etkilemez bunlar tabii; vatan, millet, beka, terörle mücadele densin, “öyle ya” der o mahallenin muhtarları. Sonuçta genel olarak etki diye bir şeyden bahsedemeyiz. Sadece keyifli oluyor o mahalleden insan sinirlenince, hoşumuza gidiyor herhâlde naçizane. TRT’de özel program yaptırmışlar adama baksanıza, etki o. TRT de bizim TRT’miz zaten. Elektrik faturasında 1, 2 liracık veriyoruz, olacak o kadar.

Susurluk’la başlayıp “olacak o kadar” da demişken, aklıma Olacak O Kadar’ın bilgi yarışması skeci geldi. İnternette bulamıyorum, bulursam sevineceğim, siz bulup da bana gönderirseniz daha fazla sevineceğim (niye “daha fazlaysa”). Biri genç biri yaşlı iki çift bilgi yarışmasında. Sunucu Ali Sürmeli diye hatırlıyorum; yaşlı çift Levent Kırca ve muhtemelen Zeynep Tedü’den, genç çift de Ahmet Çevik ile hatırlayamadığım bir genç kadından oluşuyor, Ebru Kural olabilir. Her bir soruda bir yöreye ilişkin bilgiler soruluyor. Sorulardan biri kazayı (Susurluk), biri Madımak Oteli yangınını (Sivas), biri cezaevi olaylarını (Diyarbakır) içeriyor, başka sorular da olabilir. Yaşlı çift bilmiyor; taze beyinler anında yanıtlıyor. Levent Kırca da “biz Susurluk’u ayranıyla, Diyarbakır’ı karpuzuyla, Sivas’ı türküleriyle, ozanlarıyla biliriz; siz bu ülkenin içine etmişsiniz” vs. diyerek ayrılıyor yarışmadan, bitiyor skeç. Öyle yani…

Neyse, ne diyorduk, evet Susurluk, Susurluk’tan sonra de Peker, aynen kardeşlerim (bu “kardeşlerim”i de Pekervari söylemle alabilirsiniz).

Çeksin yeni videolar, ülkenin kafası dağılsın. Çünkü ülkenin kafası çok net, dağılmaya ihtiyacı var; pekmez ama evet!

29 Nisan 2021 Perşembe

Alışırım Zannettim Yokluğundan Aşılanmam

Maske dağıtılamadığı gibi, aşı da tedarik edilemiyor, aşılanamıyoruz. Ülkeyi kapatıyoruz, açıyoruz, kapalıyken aşılanamıyoruz. Açıldığımızda aşısızız, odalarda ışıksızız, ışığı açıyor, dışarı çıkıyoruz, temas ediyoruz, kapıyoruz. “Şu tarihe kadar aşılanacaksınız” deniyor, o tarihe kadar aşılanamıyoruz. Daha sonra “zaten dozlar arası uzatılabiliyor” deniyor. Net GYA bu da, neyse.

Sokağa çıkma yasaklarımız var malum. Akşam 7’den sonra sokağa çıkmak yasak. Önceden de akşam 9’dan sonra sokağa çıkmak yasaktı. Ancak 9.30’da, 10’da millet dışarıdaydı İstanbul’da; şimdi de 7.30’da, 8.30’da millet dışarıda. Evlerine dönüyor insanlar herhalde. Sorsak onlara, “sokağa çıkmıyoruz ki, sabahtan beri dışarıdayız zaten, sokağa çıkmak diye bir şey yok, sokaktan eve dönmeye çalışmak var” derler ve bu insanlar, yerden göğe, E-5’ten Minibüs Caddesi’ne kadar haklılar.

Tam kapanıyoruz, iki adet A4 kağıdını dolduracak şekilde istisnai kesim açıklanıyor. Sen dışarıdasın, herkes dışarıda. Araçla çıkmışsın, herkes araçla çıkmış. Soruyorsun, herkesin gaydirigubbak belgesi var, herkes o belgeyle çıkabiliyor. “Haa tamam geç” deniyor gaydirigubbak belgelilere. Cenazeler kotalı; ama kotayı koyanlara kotasız. Hukuk devletinde kuralı koyanlar da kurala uymak durumunda; genelge devletinde genelgeler, genelgeyi koyanların umurunda değil. “Ne yani, bize de mi genelge?”

Krizden fırsat, kısıtlamadan şeriat çıkaran aziz devletimiz 17 günlük alkol yasağı getirdi. Öyle bir yasak ki, kimin getirdiği belli değil, baksanız öyle bir yasak yok, markete gitseniz market 17 gün “alcohol free alışverişler” diliyor. Zabıta bizim büfeye “satmıyorsun değil mi alkol” diye sormuş geçende. “Satmıyorum abi” demiş büfeci. Peynir ekmek gibi satıyor, ben de peynir ekmek gibi alıyorum, var mı?

GYA’cılarımız da “eee stok yapın o zaman” diyor, salaklarımız da “ABD’de de yasakmış” diyor. ABD’de de Biden hükümeti “dindar bir nesil istiyoruz, kiliseler kışlamız, haçımız miğfer, ciğzıslarımız asker” sloganlarıyla Maryland Merkez Kilisesi bahçesinde yüz binlere seslenirken halka donut dağıtıyordu ve “kafası kıyak nesil istemiyoruz” diyerek muhalefet liderine çatıyordu. Halk sağlığını kilise önlerinde, primary school açılışlarında kalabalık törenler yapacak kadar düşünen Biden, aynı zamanda Virginia’nın en önemli tarikat liderlerinden, Joseph Smith yandaşı Mormon James Aleyhisselam’ın cenazesinde binlerle bir araya geldi, Saidi Nurse’ün öğrencilerinin yaptırdığı hayır kurumlarını ziyarete gitti, burada da on binleri topladı, “maşallah a bevy of and ‘lebalebese’ people” diyerek halka teşekkür etti.

Hukukçular da bir yandan şu soruya cevap arıyor: “alkol satışı yasaklanabilir mi?” Bu soru ile “zeytin satışı yasaklanabilir mi?” sorusunun değeri ve cevabı aynı. Yobazlar da hemen şunu söylüyor, “içmeyin canım, ölür müsünüz”. Yobaz olduğu kadar çirkin ağabey, sen konuşma, konuşmazsan ölür müsün? Haa bu arada yobaz ağabey, sen aşılandın mı?

“Ulan zaten eve tıkıyorsunuz, evde ne yiyip ne içeceğimize nasıl karışırsınız?” diye soran pek az. Kural şu: “evde kalın, evde de şunları şunları yapın”. Tamam emredersiniz şunları şunları yapalım da, aşı işi ne olacak? “Aziz milletim, 17 gün boyunca evinizde kalmanızı, yemeklerinizde tereyağı yerine ayçiçeği yağı kullanmanızı, çayı da şekersiz veya iki şekerli değil, tek şekerli içmenizi istiyor, aksi takdirde hakkınızda yasal işlem uygulanacağını belirtmek istiyorum. Bu arada, Ramazan dolayısıyla 10 yaş ve altındaki ve tabii ki üstündeki çocuklara çikolata verilmeyecektir. Bok yesinler. Gereğini rica ederim”.

Bir versiyon da şu, “ben içmiyorum ama bu yasağa karşıyım”. Allah ve Ciğzıs senden razı olsun güzel kardeşim. Ben de çikolatadan hazzetmiyorum, herkesin çikolata yiyebilmesi için ciğerimi veririm. Zaten bir cümleye “ben … ama” ile başlıyorsan, yüzde doksan dokuz tırt bir açıklama yapıyorsundur.

Neyse; kapanma günlerinde trafikte görüşmek üzere, kafanız ayık, deryanız yanık olsun.

28 Mart 2021 Pazar

Turrup

Son dönem yaşananları spesifik olarak belirtmeye gerek yok. Ancak bir dönem verdiği kayıtsız şartsız desteklerle, yerli ve milli değirmene su taşıyan, hatta onlara sadece içmeleri için su taşıyan, onların çaylarını tazeleyen, “çayınıza ekstra şeker ister misiniz” diye soran, onlar çay içerken yanından geçip selam veren kim varsa onları öz eleştiri yapamama kültürüne Münir Özkulvari bir edayla “turrup” sıkayım.

Bakıyorum, çok güzel çıkış yolları bulmuşlar “turrup” sıktıklarım kendilerine, “ama o zaman şunlar şunlar yapılmıştı ve ülke daha da demokratikleşmişti”, “kanunlarımız değişti, Avrupa Birliği’ne uyum yasaları geldi”, “askeri vesayet sona erdi” türü laflarla destekleyenler, o dönem bu “yenilikleri” eleştirenlere “Kemalist ergen”, “darbeci”, “istemezükçü”, “faşist” yaftaları yapıştırırken, ülkenin pafta pafta içine edilmesinde zerre pişmanlık duymadı, öz eleştiri getirmediler. “Onlara verdiğim çayın içine tüküreydim” bile demediler. Şimdi ise, yetmez ama evetçi hıyarağalarına edilen laflara “kolaycılık yapmayın” eleştirisi getiriyorlar. Hâlbuki kolaycılık onlarınki; “Efendim biz ne yaptık? İyiyken iyi dedik, kötüyken kötü dedik” fışkısını çıkartmakta ısrarcılar. Bunların hepsi GYA (açılımı için bakınız, daha doğrusu sorunuz şahsım).

Biz geri zekâlıydık zaten o dönem, yapılanların hangi amaca hizmet ettiğini bilmiyorduk yaşımız henüz 20 değilken bile ve tahmin etmiyorduk olacakları o kısıtlı aklımızla. Ki aklımız hâlâ kısıtlı. Siz ise sayın demokratlar her şeyin en iyisini biliyordunuz, gevrek gevrek anlatıyordunuz Taraflarda Maraflarda, hatta NTV’lerde MTV’lerde yüksek sesli olarak. Siz demokrat ve hatta devrimciydiniz, hatta “AK Parti” devrimci bir partiydi; bizse vesayetçi, darbeci, jakoben, cakobenimdirobenimmilletimindirancak’tık. Günün sonunda adamın biri çıkıp tek başına sözleşmeyi feshetme cüretini kendisinde bulabildi, çok şükür vesayet kalktı ortadan.

Oy için, sonra tekrar çıkarmak üzere kısa süreliğine giydiği milli görüş gömleğini satan gömlekçinin talepleri üzerine feshetti sözleşmeyi adam. Gömlekçiler de hamdolsun sözleşmeyi feshettirdikdikdiklerini iddia ediyor, diktir oradan sayın gömlekçi ve bir o kadar da sakallı ve yobaz amcalar.

O sakallı ve yobaz amcaların lideri kayıp trilyoncu ve bir o kadar da Allahçı gömlek tüccarının anmasına katılan ve yine en az onlar kadar vatan ve millet sevgisi ile dolu muhalefet parti liderleri ve temsilcileri de demlenen çaya bırak tükürmeyi, en güzel kurabiyeleri ikram ediyorlar kısa süreliğine fakat ebediyen, tekrar çıkarmak üzere gömlek giyen yerli ve milli bedenlere.

“Çözüm bizatihi gelenek ve göreneklerimizde, özümüzde mevcuttur” diyor fesihçi adamın mesihçilerinden biri. Korkmayalım sadece toprağa gideceğiz, sonra toprak olacağız, sonra sularla birlikte bir çiçeğin bedenine yürüyeceğiz, oradan özümüze ulaşacağız, o öze bir arı konacak, belki o arı ANAP arısı olacak yani.

Değerlere tam manasıyla sahip çıkmak için bir başka yol da var: O değerlere tartışmasız en sadık güruh olan ve ülkenin yoluna baş koymasıyla, hatta bayırına düzlüğüne ölmesi ile meşhur olan gruba katılmak mümkün, ancak onun için mutlak surette TCK m.220’de düzenlenen suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçunu işlemeniz veya örgüte üye olmanız, en azından örgüt adına suç işlemeniz, örgütle hiçbir ilginiz yoksa da en azından birkaç kadın öldürmeniz veya öldüresiye dövmeniz şart. Adamlara katılmak, Hababam Sınıfına katılmak gibi: Sigara içmek, kopya çekmek, okuldan kaçmak zorundasınız. Baş koyanlar güruhu için de en az bir mafyatik harekette bulunmanız şart. Tabii bir de teröre karşı gelmeniz. Terör ne demek, tanımı da onlar veriyorlar. O tanıma uyarsanız, takıyorlar rozeti ilgili yere. Çözüm çok yani.

Biz ise aynıyız, aynı yerde saymaya devam ediyoruz. Bizden bir halt olmaz: Oyumuz binde bir, soyumuz belli değil.

Hayırlı anmalar, sanmalar,

Hayırlı fesihler, mesihler,

Hayırlı soymalar, baş koymalar,

Hayırlı yatlar,

Sayın demokratlar…


13 Şubat 2021 Cumartesi

Manevi Değerlerimiz, Kadim Anadolu Kültürü ve Türk Aile Yapısı

Manevi değerlerimiz, kadim Anadolu kültürü, Türk aile yapısı. Bu üç kavram birbirinin akrabasıdır; amca çocuklarıdır diyelim.

Buna göre örneğin “kadim Anadolu kültürü”, bu toprakların insanlara verdiği bilgeliği içinde barındırır. Bu bilgelik öyle bir bilgeliktir ki, üniversite tahsili yapan ve doçentlik, profesörlük unvanına erişmiş insanlarda dahi olmayan bir bilgi, birikim bulunur içinde. Öyledir yani, öyle söylenir, biz de deriz “evet Anadolu bir başkadır”. Başkadır tabii; çocuk gelinliğe ses etmeyen, kızına başlık parası isteyen, cinsel ihtiyacını hayvanlar üzerinden gidermeye çalışan bir kadim kültür. Kültür mü, evet; kadim mi, evet.

Bir de “Türk aile yapısı” denilen bir kavram var malum. Kökü o kadar sağlam temellere dayanır ki, bir dizide eşcinsel ilişki ile hemen zarar görür, sokakta birbirine sarılan çifti gördüğünde hemen yıpranır, örselenir, pörsür. Cinsel istismardan tahliye olanı davulla zurnayla karşılayan, “kökleri Anadolu kültürü ile yoğrulmuş” manevi değerlerimiz bunlar. “Kızını dövmeyen dizini döver” bir değer, karnından sıpasını mıpasını öyle bir değer.

Yine kültürümüz maneviyat dolu, hoşgörülü bir kültür. Miting alanlarında dinî duygulara hitap edenlere, cenazelerde siyaset konuşanlara din kardeşi gözüyle bakan, camilere silah sokanlara karşı hoşgörülü olan bir kültür. Üçkâğıtçılara, düzenbazlara çıkarları için ses etmeyen, hatta destek veren bir kültür. Dinin istismar edilmemesi gerektiğini söyleyenlere dinsiz; yolsuzluk ve rüşvete de suç işleme özgürlüğü olarak bakan kültür… Seçilenlerinin hesap veren değil, hesap soran olduğu kültür...

Olağanüstü hâl döneminde “KHK” ile yapılan kanun değişikliğinin Anayasaya, dolayısıyla hukuka aykırılığını bir kenara bırakıp, “rektörü cumhurbaşkanı atayabiliyor, kanuna uygun; bunların amacı başka” türünden yorum yapanların, “bunlar zaten gidici, yapılan protestolarla ancak bunların ekmeğine yağ sürülür”cülerin, “sokaktan uzak duralım, kaos onlara yarar”cıların, “ne olursa olsun, polise el kalkmaz”cıların ve bir bütün olarak mevcut “tadımız kaçmasın”cı muhalefet partilerinin kültürü...

Aynı şekilde kültür, dayanışma grubunu kurduğu iddia edilen bir öğrenciyi halkı suç işlemeye ve kin ve düşmanlığa tahrik etme suçlarından tutuklayan hâkimin; öğrenciler için “biz gece vakti işi bitirir ertesi gün işe gideriz” diyenlere ses çıkarmayan savcıların kültürü. Tutuklayan hâkim de, manevi değerlerimize sahip çıkan bir devlet büyüğü. Şimdi hukuk sınavına girse sıfır alır, ama olsun. O sıfır veren de yerli ve millî değildir; halkın değerlerinden kopuktur.

Protestocuları döverek rahatlamak için yüce devletten maaş alan genç ve bir o kadar da yerli ve millî polislere karşı yasal haklarını kullanan öğrencileri “oyuna gelen”, “büyük oyun”, “ülkemizde oynanan oyunlar” gibi 3-4 kelimeden ibaret kavramlarla eleştirenler de dibine kadar Anadolulu, dibine kadar bizden. Onları Alaattin Çakıcı’nın âdeta Türkçe dersi verdiği mektuplarını okumaya davet edelim. Sonuçta kendisi, manevi değerlerimize hitap eden, dertli gönüllere giren biri. Hem Devlet de sahip çıkıyor. Hani şu devletin başına geçecek Devlet. Bizim devlet değil; gerçi o da bizim devlet de, D’si büyük devlet.

Okuyan kesim de, millî değerlerimize uzak kesim. Onlar Türk aile yapısından bihaber, halkın gerçekliğinden kopuk, kadim Anadolu kültürüne düşman. Zaten onların derdinin de toplumda karşılığı yok. Toplumdan o kadar kopuklar ki, onların derdinin topluma yansıması da yok. Toplum başka, öğrenciler başka; öğrenciler toplum dışı. Devletine hainlik eden de hep bu tip üniversite öğrencileri; hâlbuki imam hatiplilerimiz öyle mi?

Yine de Boğaziçili öğrencilerin ve ona destek veren “kökü dışarıda” vatan hainlerinin, lezbiyenlerin mezbiyenlerin vs., yukarıda zikrettiğim o üç kavrama karşı haklarını hukuklarını aramak için dimdik ayakta durduklarını ve duracaklarını bizim o “bilge” büyüklerimize hatırlatalım, üstümüzde kalmasın.

Değerlerimize sevgilerle…

Bir Düşman


24 Ekim 2020 Cumartesi

Hatipoğlu, Erbaş ve Öbür Dünya



Yazıya, Nihat Hatipoğlu’nun 23.10.2020 tarihli habere konu açıklamalarından iki paragrafa aynen yer vererek başlıyorum: “Bir ilimizdeki bir sokaktan hayretler içinde geçtim. Meğer o sokak genç kız ve erkeklerin daha yoğun geldikleri bir yermiş ve dışarıda, içeride doğrusu Avrupa’nın herhangi bir merkezindeki görüntüyü aksettiriyordu. Dışarıda dört genç kızımız bira içiyorlardı. Yüzümüzde maske vardı. Beni tanıdılar ve dördü birden biralarını sakladılar.

Mahcup bir gülümseme ile ‘Hocamız geçiyor çocuklar’ dediklerini işittim. Daha var. Edep, saygı elbet var. Ama oradakiler de bu ülkenin evlatları, çocukları. Onları yok saymak yerine var kabul edip, öyle hareket etmek lazım. Ve o gençlerimizi asli karakterine yönlendirecek bir yol takip etmeliyiz. Yoksa gelecekte köprü altlarında vücuduna zehir enjekte eden genç bedenlere şahit oluruz”.

Hatipoğlu’nun konuşmasında takıldığım hususlar;

- Kızlar için “edep, saygı elbet var” demesi,

- Kızlar için “oradakiler de bu ülkenin evlatları, çocukları” demesi,

- Kızlar için “onları yok saymak yerine var kabul etmek lazım” demesi,

- Kızlar için “o gençlerimizi asli karakterine yönlendirecek bir yol takip etmeliyiz” demesi,

- Kızlar için “yoksa gelecekte vücuduna zehir enjekte eden genç bedenlere şahit oluruz” demesi,

Değil. Zira bunların hepsi, Nihat Hatipoğlu’nun karakterine, düşünce yapısına, iç dünyasına uygun, burada problem yok.

Benim takıldığım, o dört kızın (doğruysa) biralarını saklaması. Ne saklıyorsunuz arkadaşlar, Nihat Hatipoğlu kim? İçtiğiniz şey bira, “şerefine hocam” deyin, dalganızı geçin, biranızı için, afiyet olsun.

Üzücü Not: Yukarıda cümleleri alt alta maddeler halinde ve sinir bozucu şekilde yazınca, kendimi bir an Ahmet Hakan’a benzettim. N’olur siz benzetmeyin ve bloğumu takip etmeye devam edin.

Mikrofonlarımı şimdi de Diyanetçi Erbaş’a çeviriyorum ve şahsın cümlelerini yine 23.10.2020 tarihli açıklamasından aynen iletiyorum: “Ahirete inancı olmayan insandan her türlü kötülük beklenir. Onu engelleyecek ne var ki başka? Bu dünyada yaptığı bir şeyin hesabını ahirette vereceğine inanmayan birisi hangi kötülüğü yapmaz ki bu dünyada?”

Erbaş’ın bu açıklamalarında veya buna benzer başka “ulvi” açıklamalarda, hukukçu diliyle bir “tevilli ikrar” var gibi geliyor bana. Yani esasında bu tür sözlerin sahipleri, kendi karakterlerini dolanarak kabul ediyor gibi: “Biz ahirete inandığımız için kötülük yapmıyoruz, yani bizi ahirete olan inancımız engelliyor, yoksa var ya, ortalığın …” düşüncesi.

Yazıyı Ferhan Şensoy’un “tseee tseee tseee” tepkisi ile bitirecektim ki, aklıma kendisinin Spotify’daki “Soru Cevap” başlıklı söyleşisinde din ve ahiretle ilgili verdiği cevap geldi. Esasında “tseee tseee tseee” bunlara verilecek en iyi cevap; ancak Ferhan Şensoy’un açıklamaları da okunası, dinlenesi.

Buradan söyleşiyi dinleyebilirsiniz. Hatta diğer bölümleri de dinlemenizi, hatta ve hatta Ferhan Şensoy’un yazdıklarını, özellikle otobiyografik “Kalemimin Sapını Gülle Donattım” ve “Başkaldıran Kurşunkalem” kitaplarını okumanızı tavsiye ederim.

Bu önemli tavsiyelerden sonra konumuza dönelim. Soru Cevap 7’de şunları diyor “Feranağbi”: “Öteki dünya konuları ilgi alanıma girmiyor. Cennet var mı, cehennem var mı, pek merak etmiyorum. ‘Din güzel bir şiirdir’ diye yazdım 2019 oyunumda. İnsanları iyiye, doğruya yönelten bir kavrama karşı durmak anlamsız. Ancak geldiğimiz noktada din kavramının iktidarların elinde oyuncak olduğunu görmemek de imkansız. Sahtekar Trump bile elinde İncil’le dolaşıyorsa, söyleyecek fazla bir şey yok. Sorun yine bu masallara inanan halklarda. Ben inançlı biri değilim. Dünyayı yönetenlerin iman sahibi olmadıklarından da eminim. Bakara makara sallıyorlar işte, hepsi kendi rantının peşinde. Dünyayı cehenneme çevirenlerin cennet peşinde koşması bana her daim gülünç gelmiştir. Bir cehennem varsa, eminim benden önce onlar gidecek oraya”.

Şimdi hangisine itibar edelim, Hatipoğlu’na mı, Erbaş’a mı, Feranağbi’ye mi?

Benim cevabım belli; size piyango günler!

28 Temmuz 2020 Salı

Yürüyedur Kılıçdaroğlu!


“Son dakika bilgisine göre, Kemal Kılıçdaroğlu, tek aday olarak girdiği seçimde 1251 oy alarak genel başkanlığa seçildi. Teşekkür konuşması yapan Kılıçdaroğlu ‘Herkesi kucaklayacağız. Oy verdiniz sağ olun, teşekkür ederim. Verdiğiniz her oya layık olmaya çalışacağım. Hiçbiriniz unutmasın, yeri gelir 24 saat çalışırım. Bu ülkeyi huzura kavuşturmak için hiç kimseyi ötekileştirmeden 24 saat çalışacağım’ dedi...

Kılıçdaroğlu, ‘Bu ülkeyi huzura kavuşturmak için hiç kimseyi ötekileştirmeden 24 saat çalışacağım. Bu taahhütlerimizi dostlarımızla birlikte yerine getireceğimizi söyledik. Birlikte yapacağız.’ dedi. ‘Kavga zamanı değil, ayrışma zamanı değil, beraber olma zamanıdır.’ diyen Kılıçdaroğlu, her düşünceye saygı göstermenin görevleri olduğunu dile getirdi.

Farklı düşüncelerin dinlenmesi gerektiğini dile getiren Kılıçdaroğlu, hoşgörüyü toplumun her tabakasına ulaştırmanın şart olduğunu söyledi.

Kılıçdaroğlu, ‘Bu toprakların mayasında bereket, kardeşlik, sevgi, hoşgörü var. Ayrışma yok. Ayrıştırmak isteyenler kendi koltuklarını korumak isteyenlerdir, bölmek isteyenler kendi koltuklarını korumak isteyenlerdir. Biz bunlardan olmayacağız, bizim siyaset anlayışımız böyle olmayacaktır. Yeni bir siyaset anlayışını başlattık. Yeni siyaset anlayışıyla yola çıkacağız.’ şeklinde konuştu” (Cumhuriyet).

Bu haber, Kılıçdaroğlu’nun CHP’de ilk kez genel başkan seçildiği 22 Mayıs 2010 tarihine ait.

(miydi?)

(sanki)

(bir saniye)

(kontrol edeyim)

(arşiv tara)

(arşiv tara)

(arşiv tara)

Kılıçdaroğlu’nun bu konuşması 25 Temmuz 2020’a aitmiş. Yani ilk söylediğim tarihten 10 yıl 2 ay 3 gün sonra. Tam gün sayısı vereyim: 3.717 gün sonra. 12.000 günü aşkın ömrühayatımda böyle bir basiretsizliği çok az gördüm.

Son 18 yılda yaşananları bir tarafa bırakayım. En son havadisin, yani devlet katından Atatürk’e lanet okunmasının (Ahmet Hakan’ın diyanet işlerinin konuya ilişkin açıklamasını köşesinde yayınlaması ve açıklamaları temize çekmeye çalışması ile o lanetlemenin doğruluğu da tescillendi) üzerine coşkuyla, bol çalışma vaatli, “kucaklamalı” kurultay ve ardından diğer adaylara, söz gelimi İlhan Cihaner’e 68 (yazıyla “altmış sekiz”) imza verilmemesi, CHP’nin (neyse o kelimeyi kullanmayayım, daha kibar konuşayım) “durumunu” ortaya koydu.

Fikret Kızılok’un “Demirbaş” (Süleyman Hep Başbakan) şarkısında bir bölümdür: “Ecevit hep umuttu, Erdal (İnönü) bizi uyuttu”. Kılıçdaroğlu neydi ve ne yapmış oldu peki?

Neyse, açıklamanda yer verdiğin “yeni bir siyaset anlayışınla” başarılar Kılıçdaroğlu, hadi durma kutla bu zafer senin (Kızılok’tan Yalın’a düştük düşünün, Kılıçdaroğlu burada bile farkını belli ediyor).

Yürüyedur CHP, yürüyedur Kılıçdaroğlu…

24 Mart 2020 Salı

Herkesin "O" Hâli


“Herkes kendi OHAL’ini ilan etsin”, biz OHAL ilan etmeyelim. Maliyetli çünkü.
İtalya örneği açıkken İtalyanlar gibi hareket edelim. Hem biz Türk’üz, cumhuriyetin, göğsümüz, tunç ve siperi…
Umreye gidenler dini vecibelerini yerine getirsin, döndüklerinde bir bakar, daha sonra onların OHAL’lerini duruma göre uygularız. Bu arada camiye gelenlere kalabalıklardan uzak durmalarını öğütlemeyi unutmayalım.
Herkes kendi OHAL’ini ilan etsin!
Eğitimi evden verelim. Bu arada genç ve çocuk dimağlara güzel “mesajlar” iletmeyi unutmayalım. TRT’de idam görüntüleri ile beyin yıkayalım. Okula gelemedikleri için ekran başında yıkansın beyinler, pirüpak olsun. Adnan Menderes de demokrasi şehidi olsun. Hatta virüsten ölenler de şehit olsun. Bu şehitler de esasında ölmemiş, yer değiştirmiş olsunlar. Belki gittikleri yer daha iyidir, neden ölüm gibi olumsuz anlama gelebilecek ifade kullanılıyor ki? Keşke biz de yer değiştirebilsek ve şehitlik mertebesine erişebilsek.
Herkes kendi OHAL’ini ilan etsin!
Sağlık emekçilerini bizlerle birlikte saat 21.00’de camlarından, balkonlarından alkışlasın “devlet büyükleri”. Ancak onlara gerekli malzemeler ve azami çalışma şartları sağlanmasın. Sağlıkçıların birçoğu virüs kapsın. Devletimiz onlara alkışlarla moral versin, “helal olsun onlara”.
Herkes kendi OHAL’ini ilan etsin!
Gençlere gülücüklü tivitler atılsın, heşteglerle “hayat eve sığar” filan yazılsın. Onlarla anlayacakları dilden, esprili iletişim kurulsun. Sempatik bakan da süreci bu şekilde iyi yönetmiş olsun. Öte yandan o esprili tivit atılan genç işe gitmek zorunda olsun. Onun OHAL’i, patronunun iki kalın dudağının arasına bağlı olsun. O patron da milli bayramlarda verdiği 2-3 dakikalık şahane “cumhuriyet”, “gençlik”, “Atatürk” vurgulu reklamlarla gönülleri fethetsin. Buna mukabil gençleri ya işe gelmeye zorunlu bıraksın ya işten çıkartsın ya da ücretsiz izne ayırsın.
Evinden çalışabilme imkanına sahip yüz binler sadece acil ihtiyaçlar için dışarı çıkabilirken, onda da Ninja Kaplumbağalar’daki Shredder gibi kuşanırken, eve girer girmez duş alırken; cühela sahilde halay çeksin, asker uğurlamasına gitsin (tabii o sırada asker alımları da yapılmaya devam etsin). Hatta bazı gençler sanki kendileri de değil de, sadece yaşlıların çıkmaması gerekiyormuşçasına kendileri gibi salak paylaşımlar yapsın. Virüsü sadece yaşlılar yayıyormuş gibi olsun.
Herkes kendi OHAL’ini ilan etsin!
Herkes evden çalışsın, avukatlar da evden çalışsın, duruşmalar olmasın, ama avukatların ofislerine tebligat yağsın. Tebligatlara cevap veremesinler, süre kaçırsınlar, temsil ettikleri vatandaş zarara uğrasın.
Ayrıca ücretsiz izne ayrılan vatandaş faturalarını zamanında ödesin, aksatmasın. Devlet de borçları ötelemesin, “evde kalın, ödemelerinizi internet üzerinden yapın” diyerek “kolaylık” sağlasın vatandaşına.
İnşaatlar durmasın, tabii inşaat işçileri de. Çok yakın çalışmasınlar ama, maske takarlarsa sorun olmaz. Onların OHAL’leri bu şekilde olsun.
Herkes kendi OHAL’ini ilan etsin!
Şampiyonluğa yürüyen zengin kulüp başkanı cühela “maçların oynanmasında sakınca yok, abartmayın” desin, hatta bazısı bu açıklamayı maske ile yapsın. Öte yandan kulüp yöneticileri ve oyuncularında virüse rastlansın. Maçları iptal etmeyenler ve ettirmeyenler aynı şekilde hayatlarına ve görevlerine devam etsin. Onların şirketlerinde de çalışanlar ücretsiz izne çıkarılsın.
Evet evet bunlar olsun, hiç sorun değil; reisimizin dirayeti, milletimizin feraseti ile bugünleri de aşarız.

15 Haziran 2019 Cumartesi

Okul Öğle Bir Yuvadır Ki...




Yukarıda gördüğünüz cümle, herhangi bir yere, ne bileyim bir emlak bürosuna veya bir “millet” kıraathanesine değil; genç dimağları geleceğe hazırlayan, bu dimağlara en azından cümle kurmayı, kendini ifade etmeyi öğretmek mecburiyeti olan bir eğitim-öğretim yuvasının, bir lisenin anlı şanlı duvarına çakılan bir yazı: “Merhamet ‘öğle’ bir dildir ki, ‘sağırda’ işitebilir, kör de okuyabilir”.
Bu sözü söylediği iddia edilen Mark Twain’in bu dönemde yaşasaydı ve kendisine yazın Türkiye’de bir hafta Türkçe öğretselerdi daha iyisini yazabileceği bir cümleyi, sırf o kendi dilinde söylediği ve bu yazıyı oraya çakanlar Türkçe bilmediği için oraya nakşetmek kendisine yapılan en büyük haksızlık.
Okul görevlilerinin, mesela müdürünün Türkçe bilmediği veya “biz bu yazıyı buraya koyduk da, acaba Türkçe öğretmenimize bunu bir göstersek mi?” diye düşünmediği, daha kötü ihtimalle, Türkçe öğretmeninin bu yazıyı görüp de mini mini birlere ders vermeye devam ettiği Türkiye Cumhuriyeti’nin okulunda eğitim sistemimizi “iyi midir, kötü müdür” diye tartışmaya devam edelim.
Bugün yarın üniversiteye girmek, geleceklerini kazanmak için soğuk terler döken pırıl pırıl çocuklarımız var. O sınavları öğrencilerimiz geçer; peki ya üniversiteye öğrencilerini sözde hazırlayan okullarımız, o sınavı geçer mi, yoksa öğlesine eğitim mi verir?

Takdir sizin, iyi tatiller...