öyle etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öyle etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Şubat 2026 Cumartesi

Bir ASM Sabahından Notlar


 

Altı ayda bir kan tahlili vermek adettendir; hele ki Dante’yi, yani ömrünüzün ortasını geçmişseniz. Bu durumda da özel hastanelere gidip birkaç binlik olmaktansa, kısaca ASM denilen aile sağlık merkezlerine gidip “meccani” bir şekilde kan verebilirsiniz.

2010’dan beri bildiğim, ara vermekle birlikte yaklaşık on yıl gittiğim mahallemizin ASM’sinde yeniden kan verme ihtiyacı hasıl oldu.

Son dönem gittiğimde e-nabız sisteminden randevu oluşturamıyordum; “randevuya uygun değil” gibi bir not geliyordu. Niye uygun değildi, bilmiyordum tabii. Ama en son şansımı denediğimde, ertesi gün sabah 8.30’da randevumu aldım. Bunun şu avantajı oluyor; sabah erkenden gidenlere sekreter numara vermekle birlikte, internetten randevu alanların saati gelirse o önden girebiliyor. İşim çok kısa, 8.35’te girsem en kötü, 8.40’ta çıkarım, sonra da işe…

Bu rahatlıkla saat 8.30 sularında ASM’ye gittiğimde ortalıkta kimse yoktu, bir yaşlıca teyze, bir genç kız vardı. Sonra, yaşlıca teyzeden daha az yaşlıca bir amca geldi. Sekreter amca da -ki 2010’da da vardı, hâlâ var- bahçede bir şeylerle ilgileniyordu. İlk gelen yaşlıca teyze, bu saatten sonra her gelene “Ben ilk sıradayım, genç kız ikinci, sonra bu beyefendi (ben oluyorum)” şeklinde herkese sıralamayı açıklıyordu. Sonra gelenlere de benden sonra gelenler, “Önce bu hanımefendi, sonra bu hanım, sonra bu delikanlı (ben oluyorum)” diye açıklıyorlardı sırayı.

Derken sekreter amca saat 8.45 gibi yerine geçti ve her gelene, “saat 9’da başlıyor” açıklamalarını yaptı. Her zaman olduğu gibi bir doktor eğitimdeydi, gelmeyecekti, yerine bilmemkim hanım bakacaktı, diğeri de öğleden sonra gelecekti. Sabah gelenlere de, benim de doktorum olan hanımefendi, yani bilmemkim hanım bakacaktı. Üç doktorluk bir ASM burası.

Saat 8.30’da randevu alınabilmekle birlikte saat 9’da hasta kabul edilecek olmasını yadırgasam da, yıllar boyu yaşadıklarımdan dolayı üstüne düşmüyorum. Ancak bu nedenle işine geç kalacaklar, hatta kendi doktoru öğleden sonra geleceği için sabahki bilmemkime yönlendirilemeyen, ilaç yazsa bile tahlil girişi yapamayan (veya tam tersi) hastalar var. “Ben şimdi 3,5 saat doktorumu mu bekleyeceğim?” diyen adama sekreter amca, “Sen bi’ otur hele” ile yatıştırıyor ağabeyi. Sekreter amca, “Sen bi’ bekle”, “Sen bi’ otur”larla en az 16 yıldır idare ediyor kurumu.

Normalde sekreter amca, gelenlere kare bloknot kâğıdında elle sayıları yazıyor, gelenlere bu kâğıtları veriyor, hastalar numaraları takip ediyordu. Ancak sekreter amca konuyu çok da takip etmediği ve yaşlı hastalar kafalarına göre doktorun odasına girdiği için sekreter amca, “Şimdi 10. hastanın sırası.” derken, doktor odasından kâğıdında 14 yazan kişi çıkabiliyor, kâğıdında 8 yazan kişi, “Bana ne zaman sıra gelecek?” diyebiliyordu.

Şimdi bu sistem terk edilmiş; her gelenin TC kimlik numarası sisteme yazılıyor, hasta sıraya ekleniyor. Doktorun kapısının üzerindeki ekranda sıralar belirleniyor. ASM’mizde devrim… Yalnız ben ekranda kendi adımı göremiyorum, internetten almışım randevuyu, ama benden sonra gelenlerin ve internetten randevu almayanların isimleri var, benim ve benden sonra gelen, yaşı bana yakın e-nabızcı kadının ismi ekranda yok. “Bizim de mi TC’mizi yazdırmamız gerekiyor?” diye soruyoruz. “Gerek yok.” diyor sekreter amca. Tabii sekreter amcanın cümlelerini yazdığım gibi okursanız pek gerçeği yansıtmaz. Çünkü amcanın özelliği; gelenleri dinlememesi gibi, Türkçe konusunda da direnç göstermesi. Bildiğim 16 yıldır Türkçe konuşmamakta ısrarcı amcamıza birkaç ısrarım ve amcanın “Gerek yok yahu, kapıda bekle, hasta çıkınca girersin”leri sonrası doktor hanım beni sistemde görebiliyor ki, adımı sesleniyor. Yoksa o kalabalık ve maskesiz güruhu yararak “Sıra bende.” demek çok zor.

Bu arada paragraf açalım, o an ASM’de 15 kişi varsa 10’u birbirini tanıyor zaten; “Aa merhaba, yoktunuz bir süredir?”, “Kızınızı evlendirmişsiniz hayırlı olsun.”, “Sizin yazlık ne tarafa düşüyordu?”, “Geçen sizin dünürünüze rastladım kasapta.” gibi cümleler yankılanıyor ASM’mizde, bir yandan da sosyalleşme merkezi orası.

Neyse, tahlil istediğimi söylüyor, 2 dakika olmadan odadan çıkıyorum. Bu kez sekreter amcanın bana verdiği kâğıtla kan tahlili sıramı bekliyorum, kâğıtta şu yazıyor: “Kan 3”. Eski günler geliyor aklıma, göz seğiriyor. Herhâlde burada sıramı kaptırmam diye düşünüyorum, zaten “Kan 1” ve “Kan 2” yaşlı bir çift. Aramıza biri girmek durumunda kalıyor, hamile kadın. Bir avazda kurtarsın…

26 Aralık 2024 Perşembe

Dedeağaçlı Hristo

 


Bu bir gezelim görelim yazısı değil. Bir şahıstan bahsedeceğim bu yazıda. Kahramanımızın adı Hristo, Dedeağaç’ta restoranı var. Bu bir yiyelim içelim yazısı da olmadığı için, restoranın adını da söylemeyeceğim.

Yılda birkaç kez gittiğim Dedeağaç’ta, yıllar önce, bilindik yerler dolu olduğu için yemek yemeye yer ararken denk geldiğimiz o restorana sonra sürekli gider hâle geldik. Daha sonra bilindik yerlerin lezzetinin düştüğüne de, fiyatlarının son derece “kazıki” olduğuna da şahit olduk. Hristo’nun yeri akşamları ilk başvurduğumuz yer oldu bu nedenle. Bilindik yerler “kazıki” olduğu kadar samimiyetsiz de, Türkleri kazıklama üzerine yani. Lezzetleri de Hristo’dan fazla değil. Çeşidi ve spesiyali bol olabilir belki onların. Bu abimizin ise hem yemekleri lezzetli hem de daha uygun, bayağı uygun hatta. Hep de mutlu etti bizi.

Eskiden boştu restoranı, sonra Yunan’a “mevsimlik göçler” başladığı için daha da dolmaya başladı, hele yazın sokağa ilave sandalyeler de koymak zorunda kaldı abimiz.

Adamın tipi, Bron/Broen dizisinden bildiğimiz Kim Bodnia’ya benziyor. Sürekli o var restoranda, ciddi bir duruşu var adamın. Ara ara tebessüm kalıntılarına rastlayabiliyorsunuz kendisinde, genelde olumsuz cevapları tebessümle oluyor. Hafif sinir bozucu tabii bu.

Her gittiğimde daha da yumuşuyor yine de adam. Başlarda soğuk bir “hoş geldin”di, sonra hafif tebessüm. En son gittiğimde adam gülerek “hoş geldin” dedi. Haftaya yine gitsem “hahaha lan ne adamsın” gülüşü yapacak. Kahkaha hiç olmayacak ama.

En son tek gittim, öğlen vakti uğradım, akşam için sözleştik. Dediğim saatte oturdum. “Salatanın küçük olma ihtimali var mı?” şeklinde, cevabını bildiğim soruya “Hayır.” diyor. Meyven var mı diyorum, “Yok.” diyor. Bir şey sipariş ediyorum, sonra “Fazla olur mu, başka şeyler de yiyeceğim.” diyorum, “Ne kadar aç olduğunu bilmiyorum.” diyor. “Biraz da suyuma git pezevengin evladı.” diyemiyorum kendisine.

Muhtemelen Türklerden çok hazzetmiyor; ama bence aynı derece Yunanlılardan da hazzetmiyor. Kendi içinde sistemi oturtmuş.

Adamla fotoğraf çektirmek istiyorum, ona da cesaret edemiyorum, ortaokul lise zamanımın babası gibi oldu adam, çekiniyorum adamdan. Konuşuyorum adamla, diyorum ki “Bu adam beni seviyor”. Ben de onu seviyorum, saygı duyuyorum, otoritesini kabul ediyorum yani Hristo’nun.

Birkaç yıl önce kızımıza hafif tebessümle baktığında, herhâlde bir iltifat veya “Okula gidiyor mu?” şeklinde soru beklerken, “Sandalyeye çıkmazsa sevinirim.” diyor. Bizi uğurlarken yine hafif tebessüm ediyor, “Aykut Kocaman’ın çılgın gol sevinci” gibi.

Neyse, bu da böyle bir insan, kötü değil, ama bende kahkaha attırma veya “Eee ne var ne yok?” şeklinde soru sordurma isteği var adama karşı. Yoksa, “Ne yaptınız Pazarkule’den mi girdiniz?”, “Şimdi Euro kaç TL’ye tekabül ediyor?” diye sormasını beklemiyorum.

WhatsApp’ını verdi Haziran ayında gittiğimizde. “Önden mesaj atarsan rezervasyon için, yardımcı olurum.” dedi. Ben sordum da dedi tabii. Yani, “Yahu kardeş, sürekli geliyorsun, istersen WhatsApp’tan ulaş.” demedi yani. Şimdi bu yazıyı adama WhatsApp’tan göndersem mi? Google Translate marifetiyle bitirir işi. Sonra nah girerim o sokağa.

Neyse, bana yazı yazdırdın ya Hristo, iyi noeller abiciğim.

26 Ağustos 2023 Cumartesi

Marmara'da Bir Gün


 

Hemen ön bilgi: “Marmara’da” değil, “Silivri’de Bir Gün” olacaktı başlık; ama Silivrililer incinmesin diye Marmara yazdım. Silivri’de bulunan ceza infaz kurumuna Silivri adı verilmesine içerleyen yurttaşlarımız, cezaevinin adı Marmara olarak değiştikten sonra, bu başlık sayesinde bir rahat nefes daha alır diye düşünüyorum. Biz de şimdi cezaevine giderken, “Marmara’ya gidiyorum.” diyoruz, Silivri çıkmıyor ağzımızdan. Çünkü 1,5 saat yol da gitsek, orası Marmara, gitmesek de Marmara’dayız tabii; ama olsun. Olması gereken, Silivrililerin cezaevi ile anılmamaları. Mesela Silivri Cezaevinin adı en baştan Marmara olsaydı, hiç Silivri demeyecektik, hep Marmara diyecektik oraya. Esasında keşke cezaevini Marmara Denizi’nin tam ortasına koysaydık da, gönül rahatlığıyla Marmara Cezaevi diyebilseydik. Olsun, yine de diyeceğiz, ağzımızdan kaçsa da. Çünkü mesela “Duruşma hangi adliyede?” diye sorulduğunda, Çağlayan demeyiz biz, çünkü adliyenin adı Çağlayan değildir. İstanbul’dur. Nereye yolculuk dendiğinde, “İstanbul’a gidiyorum.” deriz. Burada da artık aynı durum oldu neyse ki, Silivrililer rahat etti. Evet, “Marmara’da Bir Gün” yazı başlığımız. Hukuku tam da ilgilendiriyor mu bu yazı, emin değilim. “Öyle” kısmına daha da yakışır gibi, o nedenle “öyle” bir yazı oldu bu. Başlıyoruz.

 

Müdafii olduğum bir tutukluyu ziyaret için Marmara’ya doğru yola çıktım (Bakın nasıl Marmara diyorum). Gitmeden önce ofisten bana, “Şu kişileri de görür müsün, şu şu havadisleri iletir misin?” dediler, “Görürüm, iletirim.” dedim, görmemek, iletmemek mümkün değildi. Hazır o kadar gitmişken Marmara’ya.

Kendi görüşmemi yaptım bilmem kaç no’lu infaz kurumunda. Sonra da ana yere döndüm, bu kez başka bir bilmem kaç no’lu infaz kurumunu görebilmek için. Cezaevini bilmeyenler için söylüyorum (Şey gibi, radyoda maç anlatan spikerler eskiden, stadı bilenler için söylüyorum derlerdi): Cezaevinde otoparktan sonra biraz yürünür, ortak bir yerde baro servisi beklenir, servis de sizi kaç no’luya gitmek isterseniz oraya götürür. Çok no’lu birim vardır çünkü cezaevinde. Çoğu zaman, hangi no’luya giderseniz gidin, çok beklenir servis. Daha da çoğu zaman, siz o no’luda yaptığınız görüşme sonrası ana yere yürümek zorunda kalırsınız. Ama bazı no’lulardan veya bazı no’lulara yürümek mümkün olmaz.

Neyse kendi no’lumda görüşmemi yaptım, girişe döndüm. Araya öğle arası girdiğinden ve servisler ara verdiğinden, öğle arasının bitmesini bekledim. Ara bitince otoparktan ana yere geri döndüm ve baro servisine binerek başka bilmem kaç no’luda şahısları görmek için yola koyuldum. O başka bilmem kaç no’luda “Ziyaretçi Kabul Merkezi” olarak adlandırılan yerde kayıt işlemlerimi yaptırdım, bana orada avukat görüşme odalarının dolu olduğu, biraz beklemem gerektiği söylendi. 1 saate yakın meslektaşlarımızı bekledim, sonra tutukluların/hükümlülerin kaldığı yere aldılar beni.

Yine stadı bilmeyenler için söylüyorum; kayıt yaptırdıktan sonra, ceza infaz kurumuna, yani tutukluların hükümlülerin kaldığı yere geçersiniz, oraya geçmek için de bir müddet yürürsünüz. Yani iki ayrı binadır o.

Ziyaret gerçekleştireceğiniz o binaya girmeden önce kemer çıkarılır, ötüyorsa ayakkabı çıkarılır, ayrıca orada araba anahtarı, güneş gözlüğü, sigara paketi, dolma kalem vs. maddeler bırakılır. Ben de araba anahtarımı -ki kendisine, neye benzediğini göstermek için yazı başlığının altında yer verdim (Şimdiye kadar, “Araç anahtarı ne alaka lan?” demiş olabilirsiniz)- görevliye verdim, görevli de X-Ray cihazının bulunduğu yerin üstüne bıraktı.

Beni görüşme odasına aldılar, görüşme odasında da ayrıca, yaklaşık 45 dakika bir tutukluyu, sonrasında 15 dakika başka bir tutukluyu bekleyerek, toplasanız 15-20 dakika süren görüşmeleri gerçekleştirdim ve yaklaşık 1,5 saat o bina içerisinde, toplamda 2,5 saat de başka bilmem kaç no bünyesinde kalmış bulundum.

Çıktığımda araç anahtarımı almaya yeltenirken, baktım üç tane aynı tip, Renault marka araçlara ait anahtar. “Hangisi benimki?” diye sordum; “Vallahi şimdi şöyle söyleyelim”, “Bilemedik”, evele gevele vs. vs. 1-2 dakikalık gerilim yaşandı. Solda bir araç anahtarı, sağda bir araç anahtarı, ortada bir araç anahtarı. Yalnız ortadaki anahtarın hemen sağına ve soluna bitişik şekilde güneş gözlüğü ve sigara paketi konuşlandırılmış; bu iki madde, araç anahtarını korumaya almış yani. Demek ki o saf dışı. Yani ortadaki araç anahtarının sahibi kimse, aynı zamanda sigara paketi ile güneş gözlüğünün de sahibi. Ya soldaki benim bu durumda ya sağdaki. Koyan da ben olmadığım için, hatta koysam da yerini değiştirebilecekleri için, net bir şey söyleyemedim. Anahtarım için “Nasıl bir şeydi?” diye sordular, “Böyle bir şeydi.” diye üçünü birden gösterdim. “Yani var mıydı belli bir çiziği?” vs. diye sordular, “Hiç o gözle bakmadım.” diye yanıtladım. Bir yandan da baktım, “Hakikaten var mıydı onun belli bir defosu?” diye, ama o defolar bana tanıdık gelmedi. Sonra aklıma bir fikir geldi, araç anahtarlarının pillerine bakmak. Burada soldaki araç anahtarının pili Duracell, sağdaki araç anahtarı hiç bilmediğim bir markaya ait. Evreka şeklinde aldım Duracellli, soldaki anahtarı. Zaten diğerine hiç ısınamadığımı söyledim içimden. Duracellliye de, “Bu kadar çizik yoktu yahu benimkinde.” diyerek şüpheyle baktım bir yandan. Bu arada o başka no’lu ikinci binadan çıkarken görevliler bana, benim anahtarımın hangisi olduğunu tespit için kamera kayıtlarına bakacaklarını da söylediler servis gelene kadar. “İyi bari.” dedim. Ziyaretçi Kabul Merkezine döndüm, servis bekledim. O başka no’ludan ana yere yürümek mümkün değil bu arada. Diğer başka no’lular daha yakın ve yürünesi. Derken servis geldi, tam bineceğim, bana dediler ki Ziyaretçi Kabul Merkezinden: “Binmeyin, sizin anahtar o değilmiş”. Koşarak indim avukat görüşmelerinin yapıldığı binaya. Oradaki görevliler “Biz öyle bir şey demedik, sadece kamera kayıtlarına baktık, sizin anahtarınızın nereye koyulduğunu tespit edemedik, siz vermişsiniz, biz koymuşuz, ama sırtınız dönük, nereye koyulduğu belli değil, koyulup koyulmadığı bile anlaşılmıyor.” dediler. Hatta pişkince “Anahtarı vermemiş olabilir misiniz?” diye sordular. “Ne münasebet!” dedim. O zaman ortada dört farklı Renault anahtarı olacak. Renault Kapalı Cezaevi mi orası?

“Neyse tamam.” diyerek çıktım servis bekleme yerine. Önceki servis de kaçmış bulundu tabii o sırada. Bu sırada güzel haber geldi; diğer, yani sağdaki anahtarın sahibi de görüşmesini bitirmiş, servis bekleme yerine geliyormuş. Dedim “Tamam o zaman, bitti bu iş”.

Yüzü Tarık Akan’ın yaşlılığına, “Koçum Benim” zamanından bi’ 10 yıl sonraya benzeyen, uzun boylu, saygıdeğer olduğu hâlinden tavrından belli meslektaşım bana doğru yürüyüp, “Renault sahibi siz misiniz?” diye sordu. Bugüne kadar hiçbir meslektaşım bana, “Renault sahibi siz misiniz?” diye sormamıştı. “Evet benim.” diye gülümsedim. “Tamam o zaman.” dedi, “İşi garantiye aldık”. “Araçtan memnun musunuz?” diye sordu, “Memnunum ancak kilometresi biraz fazla oldu, değiştirmeyi düşünüyorum artık.” diye yanıtladım. “Ben çok memnunum.” dedi, baro servisi geldi, bindik. Bir an için anahtarlarımız tutmasa bile; en kötü onunki benimdir, benimki onundur. Pil teorimi anlattım, takdir etti Tarık Akan meslektaşım. Bununla birlikte “Bana kalırsa benim anahtarım elimdeki değil, benimkinde bu kadar çizik yoktu.” dedi.

Servisten inip otoparka yürüdük, aracını bize oldukça yakına çekmiş Tarık Akan meslektaşım, elindeki anahtara davrandı, “tık” diye sesle aracının anahtarının kendi elindeki olduğunu teyit ederek “Hah, tamam, benimkiymiş!” dedi. Bu kadar çiziği varmış demek ki. Meslektaşımız adına sevindim, o da bana bol şans diledi. Ben de kendi aracıma doğru yürümeye devam ettim. Aracım görüş açıma girince açma düğmesine bastım, “tık” diye ses geldi, yürümeye devam ettim. Bu kez kapamaya bastım, yine “tık” diye ses. Yalnız bir yanlışlık var gibi, zira aracın lambaları yanmadı o sırada. Hatta araca iyice yaklaşınca “tık” sesi de çıkmaz oldu. Evet, anahtar benim değilmiş. Otopark girişine yakın, Renault Captur’a ait olduğunu anlaşıldı anahtarın. Captur’dum o araca doğru. Aç düğmesine bastım, “tık”, kapa düğmesine bastım, “tık”. Yani benim anahtarım; ortadaki, bir başka meslektaşın sigara ve güneş gözlüğü markajına girenmiş.

O sırada Tarık Akan meslektaşım otopark bariyerinden çıkarken, durumuma üzüldü ve “Sizin için yapabileceğim bir şey var mı?” diye sordu. Yüzü olduğu kadar, yüreği de Tarık Akan’a benzeyen meslektaşıma, telefonundan ofisi aramam ricasında bulundum, telefonunu verdi, ofisi arayıp, esasında makul bir zamanda gerçekleşmesi beklenen toplantımı ertelemelerini talep ettim. Bana tekrar şans diledi meslektaşım ve ofisine doğru yol aldı.

Otopark girişindeki kulübede bulunan görevli ağabeylere durumu açtım. Bana üzüntülerini ilettikten sonra, kendilerinden o başka no’lu yeri aramalarını istedim, telefon numaralarını, yani dahili numarayı zoraki bulup aradılar (Stadı bilmeyenler için söylüyorum, dahili numaraları bulmak çok zordur), kendilerine o başka no’ludan, dönüş yapacakları söylendi. Ben de “Tamam, bekleyelim bir süre.” moduna girdim. Oraya gitmeye kalksak, yürü, et, servis bekle, servisle oraya git, servisle oradan dön, epey sürecek. Yarım saat bekledik, ses yok. Ben de kulübenin orada oturdum ağabeylerle. Çay teklif edildi; içmedim çünkü açım, sabahtan beri bir şey yememişim (Beni bilmeyenler için söylüyorum, aç karnına çay içmem). Bu arada saat 15.00 suları. “Su alabilirim.” dedim, su verildi. Kayısı geldi, yedim, yerken kayısıdan “captur” diye ses geldi.

Canım da iyice sıkıldı tabii, yanımda hiçbir şey yok. Bir şey okuyamıyorum, telefonum yok zaten. Can sıkıntısından, yüzünü hiç görmediğim, adını da bilmediğim meslektaşımın Captur’unu açıp açıp kapattım bir süre: “tık”, “tık”; “tık, “tık”. Baktım o başka no’ludan haber gelecek gibi değil, tekrar arayın dedim. “Dahilisi neydi yahu?” oranın diyerek, tekrar o dahiliyi bulmaya koyuldular; bir şekilde ulaşıldı oraya ve üzücü haber geldi o başka no’ludan: Avukat, “Benim işim uzun, beklemesin beni.” demiş benim için. Tabii paşam.

Yola koyuldum o başka no’lu için tekrar. Baştan başlayacağız yani anlayacağınız. Baro servisini bekledim epey, gittim o başka no’luya, servis şoföründen 1 dakika beni beklemesini rica ettim, yoksa bir sonraki ringi bekleyeceğim. “Anahtar alıp geleceğim hocam.” dedim. Anahtarı alıp, meslektaşımızınkini bıraktım. Meslektaşımın bu mücadelelerden haberi yok tabii. Görüşmesini yaptıktan sonra hemen çıkıp, kendi anahtarına kavuşacak paşam.

Döndüm ana yere, yürüdüm aracıma, bastım düğmeme: “tık”, “tık”. Işık da yandı, konu da kapandı. Amaç neydi, 15-20 dakika, dosyası hakkında hiçbir şey bilmediğim iki kişi ile görüşmek. Zaman kaybı ne, yaklaşık 5 saat. Bir de yıpranma payını ekleyelim. Üstüne de dönüş trafiğini…

Bu arada araba anahtarıma baktım, pil Duracell, evet. Çiziklerine baktım. Anahtarımın daha da çizikli olduğu ortaya çıktı. Benim ilk aldığım yanlış anahtardaki çizikler, benimkinden azmış yani anlayacağınız. İnsanın yüzündeki benleri inceler gibi, araç anahtarımın çiziklerini not aldım kafama. Peki gün? Bitti.

Bu olaydan yaklaşık iki hafta sonra satışa çıkardım aracımı ve bir süre sonra da sattım. Tabii ki bu nedenle değil; kilometresi fazla, biraz yıprandı, benim gibi.

 

Hemen son bilgi: Tutukluluk istisnadır ve en son uygulanacak koruma tedbiridir. Bu nedenle ceza gibi tatbik edilmemelidir. Ceza infaz kurumlarında bu kadar tutuklu olmamalıdır.

15 Temmuz 2023 Cumartesi

Twitter'a...

2009 Eylülü’nde girmişiz Twitter alemine. 14 sene olmuş neredeyse, az buz değil. Artık tamam deme zamanı geldi. Çok önemli mi sizin için, sanmıyorum. Benim için önemli; telefonumda şarj, daha önemlisi hayatımda zaman artacak. Yine telefonda megabayt, daha önemlisi hayatımda sinir, stres azalacak. Son Musksal gelişmelerle ilgili değil, genel nedenlerle bırakalım dedik artık. Musk bana bir karar verdiremez.

Tabii bazı güzel gelişmeleri göremeyeceğiz bu nedenle. Çünkü bir anlamda haber sitesi, dayanışma vesilesi olarak da kullanıyorduk burayı. Olsun, göze alıyorum.

Twitter sayesinde öğrenip okuduğum insanlar, takip ettiğim yorumcular oldu, tanıdığım arkadaşlar da oldu, hakkını yemeyelim. Hepsine saygılar, sevgiler…

“Neden önce değil de, şimdi bırakış” denirse, tam olarak bilmiyorum. Ama itiraf edeyim, çok önemsemiyordum ama, herhâlde önemsiyormuşum son seçimi. Seçimden sonra bazı yorumcuları ve siyasetçileri de çıkarmıştım. Şimdi Twitter’a girsek, menzil tarikatının cenazesi, konvoyu, ek seferler, tövbe iptali (o ne demekse) vs., onları ve benzerlerini göreceğiz, “niye öyle olduk”, “neyse sandıkta bunun cevabını halk verir” vs. diyeceğiz, gerek var mı şimdi? Ahmet Hakan, Hürriyetinden ahkam kesiyor lan hâlâ, neyi konuşuyoruz?

Threads mhreads derseniz de, hayır; ayrı bir maceraya geçmeyelim, mecraları sıklaştırmayalım. Blog kalsın bir, o da zaten arada iç dökme vesilesi. Günlük gibi kullanırız işte. İsteyen de bakar, öylesine. Hem belki şimdi daha fazla yazarız; daha çok lafımız var mıymış yok muymuş anlaşılır.

Guatemala TT’sini takip ediyordum birkaç yıldır. Saçma gündemimize tıklamayayım diye. Bana yardımcı olduklarını söylemeliyim. Öte yandan Guatemala TT’sine de göz gezdiriyordum açıkçası, belki bizimle ilgili bir durum olur diye. Ama olmadı, sadece Şampiyonlar Ligi ve La Liga gelişmelerini anlayabildiğim, arada “Altan” kelimesini gördüğüm Guatemala TT’sinde bir ihtimal Arda Güler olur mu dedim, olmadı, kendilerine de kırgınım. Zaten onların kahvesini değil Colombia içiyordum, yine Colombia içeceğim. Google’da çok kısa Guatemala’nın hangi ülkeyle düşman olduğunu aratayım, ona göre onlardan yana tavır alayım dedim, vazgeçtim. O kadar ana sayfamızı süsledi ve gereksiz haberden uzak tuttu beni Guatemala TT’si. Onlarla da helalleşiyorum.

Teoman’ın müziği bırakması gibi olmaz umarım bu ve bu mecraya geri dönmem. Bir bakıyorsunuz Threads hesabıyla dönmüşüm, dolandırıcı gibi. Umarım olmaz.

Bir süre kalacak tabii Twitter; DÇLV’ye koyduğum bu yazı, isteyen tarafından Twitter aleminde son kez okunsun diye.

Amaç şu, kopartmak kendimi. Ve kopuyorum, tamam.

Paka!

29 Aralık 2022 Perşembe

25 Kuruş

 


Ön Not: Sitede dört ana başlık olan "hukuk, sanat, spor, ülke" dışı yazılar çoğaldığından -ki bu başlık dışı yazıların başını, pek sevdiğim Alınamayan Laptop yazısı çekmişti- beşinci bir başlık gereği iyice ortaya çıktı. Öylesine yazıları Öyle başlığı altına alacağım, eski başlıksızları da oraya ekleyeceğim. 2022’nin -ki hiç sevmedim- son yazısı da öyle bir yazı. Başlıyoruz.

 

Kara haber geldi, minibüs indi bindi ücreti yeni yılda 7 lira olacakmış. Hâlbuki 5,25 TL’ydi ne güzel. 25 kuruşun bir esprisi vardı, onunla bir arkadaş, bir yoldaş gibiydik.

Cüzdandaki parada en ufak kâğıt ne olursa olsun, yanımda mutlaka 25 kuruş bulundurma zorunluluğunda hissediyordum. Hakikaten de gerekiyordu zaten, sonuçta 20 lira üstünü 14,75 şeklinde almak istemez kimse. Şoförler de vermek istemez. Hoş, ben de bir kez aldım. Çünkü minibüs şoförleri 20 lira verince, üstünü 15 lira olarak veriyorlar. Buna mukabil 5,5 TL verirsen sana genellikle para üstü vermiyorlar; 10,5 TL verirsen de 5 lira veriyorlar. Sen de “indi bindi 5,25 TL değil miydi” diye soruyorsun. Bu soruya şoför ağabeylerin %70’i “haa 25 kuruş muydu o” diyor, %30’u somurtarak ve bir şey demeden 25 kuruşu veriyor. Minibüs şoförlerinin adalet anlayışı bu. Çok da kötü niyetli denemez tabii. Duruma göre 25 kuruş kesiyor, duruma göre 25 kuruşluk jest yapıyor, sana nasıl denk gelirse. Sık kullanıcıysan mağdur olmuyorsun zaten.

Ben de onlara jest yapıyorum ama. 20 liramın üstünü 15 lira verdikleri zaman, bir sonraki minibüste 5,5 TL’ye 25 kuruş iade etmediklerinde sesimi çıkarmıyorum artık. Sanki aynı minibüsçü ağabeymiş gibi. Ama olsun, “tamam bu kez 5,5 TL’lik gitmiş olayım” diyorum.

Böyle bir 25 kuruş ilişkim varken, indi bindiyi 7 lira yapmaları üzdü. 25 kuruş benim bir nevi can yoldaşım, arkadaşım, kaderimdi, sen yazmıştınımdı. Şimdi herhangi manevra yapma durumu olmayacak. Sonuçta 20 lira verince o 13 lirayı verecekler sana; 12 lira verdiğinde de kâğıt 5 liranı alacaksın. yine de bakalım, her şey olabilir.

Yazıya son vermeden önce, 2022 yazısında ne dilemişim, ona göre tepki göstereceğim demiştim kendime. Şöyle yazmışım: Yeni yıldan özel bir beklenti yok anlayacağınız. Hiçbir şey olmayacakken sırf dört haneli bir sayının en sağındaki rakam değişecek diye ekstra bir motivasyona gerek yok”.

Bir şey de dilememişim baktığınızda. Demek ki dilemek gerekiyor. O zaman dileyelim: sağlık (başka bir şey yok).

Dasvidanya…

29 Kasım 2022 Salı

Doktor Hasta, Ben Hasta...

Bir avukat olarak, sunduğumuz dilekçelerin, yaptığımız itirazların hiçbir şekilde kale alınmamasını, hatta hâkim ve savcıların yüzlerini dahi göremediğimizi, bu hâkim ve savcı arkadaşların biz nekbet avukatları görmek istemedikleri konusunda kapılarını bekleyen, dosyadan, hâkimden, savcıdan ve durumumuzdan bihaber -belki de aşkımızdan bihaber, yürüyorlardı Beyoğlu’nda- güvenlikçi ağabeylerimize ablalarımıza kesin talimat verdiklerini, o ağabeyler ablalar lavaboya gittiklerinde çaktırmadan şansımızı deneyip kapıyı tıklatmak veya zile basıp kaçmak suretiyle hâkim ve savcılarla iletişim kurmaya çalışmamızın isabetli olup olmayacağını yazacaktım, yazmayacağım; çünkü herkes hasta.

Herkes harbiden hasta. Hasta olmayanlar da hasta olmak üzere; o bakımdan yemişim itirazını, başvurusunu, delillerini, tanıklarını, “hadi açacaksan aç şu davayı”sını…

Bir de öyle hasta olunuyor ki, tamamen iyileştikten sonra da en ufak temasta yine hasta oluyorsun. Covid bitmez vs. diyorduk, covid çoktan bitti, covid artık yok, zaten covid daha delikanlıydı. Bir süresi vardı en azından, ne zaman geçeceğini biliyordun, ben uzun dönem (on dört gün) yapmıştım hatta ilkini -herkes gitti, ben dört sene yaptım- sonra bir daha oldum, o da temaslı olduğuma hürmeten; yoksa en ufak bir şey yoktu. Covid değilken daha hastayım ben. Covid olunca iyileşiyorum. Şimdi covidsizlik daha ciddi, olabilme ihtimali varsa 50 yaş altı insanlar, covid olsunlar hatta. Çoluk çocuk covid oldu, 4 günde atlattılar; covidleri bitti, bu kez aksırığından tıksırığından ishalinden ateşinden akıntısından tıkanmasından covidsiz 2 aydır hastalar. Onlardan velilere, velilerden iş arkadaşlarına, bu grup iyileştikten sonra okulda daha önce hastalanmamış çocuklar hastalanıp anne babalarına ve hastalığı yeni atlatan -mini mini bir- arkadaşlarına, hastalığı yeni atlatıp yeni hastalık kapanlar bir kez daha anne babalarına.

Yeter daha, cumhuriyetimizin 100. yılını kutlayacağız, milattan sonra 2023 yıl olacak. Mozambik’teki adamla Yozgat’tan görüntülü konuşabiliyorsun; aksırığına tıksırığına, burun tıkanmasına, burun geniz akmasına aylardır çare bulamıyorsun.

Bitti.

Şifalı günler…


28 Mayıs 2022 Cumartesi

Minnettarım, Minnettarız

Rıza Bey ve Sebahattin Bey.

Biri 9 Nisan’da gitti, biri 21 Mayıs’ta. Arada 42 gün, yani tam 6 hafta.

Denize nazır evleri yürüme mesafesindeydi, balkonları uzaktan gözükürdü. Şimdi ise mezarları itibariyle komşular, yine denize nazır. Sebahattin Bey toprağa kavuştuğunda, Rıza Bey “hoş geldin” der gibiydi sanki dünürüne.

Hayatlarında hep efendiydiler, vefatlarında bile; çekmediler, çektirmediler. Yaşadıkları gibi efendi göçtüler. O kadar ki; ikisi de cumartesi gitti, pazar günü toprağa verildi. Vedalarını bile hafta sonuna denk getirdiler.

Cenazelerde zaten kötü konuşulmaz da, gelenler de ayrı bir sevgi ve saygı sundu onlara. Ne kadar farklı bir güzelliğe ve özelliğe sahip olduklarını orada da gördük.

Rıza Bey cumhuriyetten 6 yaş, Sebahattin Bey 4 yaş küçüktü. Cumhuriyeti ve Atatürk’ü çok sevdiler. O sevgiyi aşıladılar. İlericiydiler, emekçiydiler.

Cumhuriyetle doğdular, güzel evlatlar yetiştirdiler. Evlatları da evlatlar yetiştirdi, gördüler. O evlatların evlat yetiştirmelerini de görebildiler.

Buna mukabil pandemi denen şeyi de gördüler, eve hapsoldular. Moralleri bozuldu; gazetelere, bulmacalara, TRT Müzik’e tutundular son günlerinde. Haberlere baktılar sürekli, üzüntülü ama umutluydular. Cumhuriyet çocuğu umutsuz olur mu?

Şimdi, istedikleri ülkenin müjdesini evlatlarının evlatlarının evlatları, olmadı onların evlatları verecek büyük dedelerine. Yapacaklar, yapacağız…

Her şey için teşekkürler; minnettarım, minnettarız…

28 Kasım 2020 Cumartesi

Dolandırılma Korkusu

Ön Bilgi: Bu yazı da; tıpkı 14 Aralık 2019 tarihli “Alınamayan Laptop” gibi ne ülke ile ilgili, ne sanatla, ne sporla, ne de hukukla. O nedenle bu da etiketsiz bir yazı oldu. Belki bundan sonra üst başlıklara “Sevgili Günlük” gibi bir şey eklemek mümkün olabilir. Bu yazı da “Alınamayan Laptop” benzeri, bir “sevgili günlük” yazısı…

 

Belki de meslekten kaynaklı olarak var bu dolandırılma korkusu bende. “Dolandırılmış lan, bir de avukat olacak” derler diye herhalde. Halbuki hocaların hocası Erdener Yurtcan dolandırıldı, yakın zamanda da hukukçu değil ama yine hocaların hocası Seyfettin Gürsel dolandırılmış. Dolandırılır insanlar, olur yani. Ama dolandırılma korkusu bende baki; fâni değil. Örneklendirelim.

* * *

Sonradan dâhil olduğum, on yıllardır futbol oynayan bir halı saha ekibinde yıllardır uygulama, bir takımın Dortmund, bir takımın Arsenal forması giymesi yönünde. Amaç ulvi; yelek giymemize gerek kalmayacak. Maç öncesi kimin hangi takımda oynayacağı belirlenecek, herkes ona göre o formayla gelecek maça. Ekipte benden başka neredeyse herkesin bir sarı Dortmund, bir de kırmızı Arsenal forması var. Neden Dortmund’la Arsenal? Sanıyorum Puma formaları daha ucuz diye. O dönem iki formayı birden Puma yapıyor. Herkeste de o forma var. Daha sonra alanlar formaların güncel hallerini alıyor tabii, ama formaların genel ve baskın renkleri belli. Daha sonraları sarı Fenerbahçe forması veya kırmızı Liverpool, Galatasaray formaları, hatta Arsenal’in sarı formaları da giyildi; ama genelde sistem belli. Dortmund’la Arsenal formaları olacak. Bir takım sarı ağırlıklı, bir takım kırmızı ağırlıklı giyecek. Kadrolar açıklanırken zaten Dortmund, Arsenal diye açıklanmıyor; sarı takım, kırmızı takım diye açıklanıyor.

Ben de o formaları almak istiyorum; malum, ekibe ayak uyduralım. Ancak son derece pahalılar. Outlet’lere bakıyorum, güncel olması şart değil çünkü formaların, ancak orada da pahalı. Bir site buluyorum, belli ki formaların orijinal hâlleri değil, ancak işçilik iyi gözüküyor. Formaların çakmasını giymeyi sevmem, ancak sonuçta Dortmund’la Arsenal formaları. Arsenal’i zaten pek sevmem (Bergkamplı, Henryli dönem hariç tabii), Dortmund’a sempatim var, ama “gerçeğini alayım Şanlı Dortmund para kazansın” derdinde değilim. Emine Erdoğanvari bir hareketle veriyorum iki çakma forma siparişini. En geç 4-5 güne gelir herhalde diyorum. 10 gün oluyor gelmiyor, sitede yer alan ve Whatsapp’ı olan numarayla yazışıyorum. “Bu hafta gelmez mümkün değil” diyor adam. O hafta geçiyor, “bu hafta da gelmez, bir sonraki haftaya kalır” diyor. Neden haftalık konuşuyor bilmiyorum, herhalde dolandırıcı diyorum. Arkadaşlarıma soruyorum, “dolandırıldın sen” diyorlar. “Vay be bu bana yapılır mı” diyorum, ama adamla yazışmaya da devam ediyorum ileride soruşturma dosyasına sunarım diye. O sonraki hafta dolandırıcı adama soruyorum, “herhalde bu haftaya yetişir, kargoya verilir bakayım” diyor. “Kargoya verildi mi” diye soruyorum sonra, “evet verildi” diyor. İkna olmuyorum, kargo bilgilerini istiyorum adamdan.

Gün gün, saat saat kargomun yolculuğunu takip etmek ayrıca keyif verir bu arada şahsıma. Hatta UPS’ten gelecek kargoma sokak sokak bakmışlığım bile vardır: “Hayda, niye Nuhkuyusu’na geçti ki bu, Oymacı Sokak’tan dönseydi Kuşbakışı’na, ne oluyor lan?”

Sipariş üzerinden bir ay geçiyor, bu arada başkalarının Arsenal veya Dortmund formalarını giyiyorum. Neyse kargo numarasını göndersinler, anlaşılır durum diyorum. Kargo numarası geliyor, bakıyorum formanın gönderildiği yer yurt dışı. Formalar Tayland’dan geliyormuş, ondan adam bilgileri haftalık veriyormuş. Haftalık toplu gönderiliyormuş formalar. 1,5 ay sonra kavuşuyorum formalarıma, dolandırılmamış, ucuza formaları almış oluyorum. Formalar da fena değil; ancak Arsenal’in malum kırmızısı takımdaşlarımdan farklı olarak bordoya yakın, onlar kırmızı ben bordo, çıkıyorum sahaya Elazığspor gibi. Olsun, yemişim Arsenal’i, dolandırılmıyorum.

* * *

Birkaç ay önce telefon operatörümden arıyor bir çalışan, “sizin taahhüdünüz bu ayın bilmem kaçıncı gününde bitiyor, şu paketlerimiz var şöyle şöyle, daha da avantajlı oluyor” diyor. Ben operatörle anlaştığım ayı hatırlıyorum, hiç de “güz” bir havası yoktu. “Ben öyle hatırlamıyorum” diyorum, “yanlış hatırlıyorsunuz” diyor görevli han’fendi. “Lan şimdi niye bana sert bir üslup takındı ki bu” diyorum içimden, kesin dolandırıcıdır diye düşünüyorum. “Tamam yenileyin kabul ediyorum” diyorum. Peşine kredi kartı bilgilerimi vs. sormalarını bekliyorum veya en azından “telefonunuza şifre gelecek onu söyleyin” diyecek, ben de küfredip “yemiyorum ulan numaralarınızı” diyeceğim, savcılığa şikâyet edeceğim. 10 saniyede aklımdan geçenler bunlar.

Sonra “tamam efendim paketinizi yeniledik, iyi günlerde kullanın” diyor han’fendi, sonra peş peşe 10 mesaj geliyor telefonuma. Biliyorsunuz bir paket yenilenince en az 10 farklı mesajla kutlanır bu mevzu. Acaba başka paketlere baksa mıydım diyorum; sonra diyorum ki, yemişim başka paketleri, dolandırılmıyorum.

* * *

Her fâni gibi bir Covid-19’luya temas ediyorum. Çok az temas ediyorum ama, aradan zaman da geçiyor hatta, yine de “Hayat Eve Sığar” diyor ki, sizi yakaladık, on dört gün evdesiniz, karantinadasınız. “Keşke Hayat Eve Sığar, sadece beni değil, diğer temaslıları da sığdırsa” diyorum, on dört günün tamamlanmasını bekliyorum.

Bu on dört günü beklerken test yaptırmam mümkün değil, zira test yaptırmam için evden çıkmam ve hastaneye gitmem lazım. Eve yakın hastaneye soruyorum, “evden çıkamazsınız, biz de evlere gelmiyoruz” diyor görevli abla. İnternetten uzun uzadıya araştırıyor ve bir yeri buluyoruz, kapıda test yapıyorlar. Önce telefonda konuşarak, sonra Whatsapp üzerinden yazışarak randevulaşıyoruz. Bir yandan da güvenilirliklerini sorguluyorum. Sağlık Bakanlığı’nın sitesinde yazılı test yapan yerler arasında yoklar. Soruyorum bu durumu ilgili adama, “Bilmemne Laboratuvarı olarak gözüküyoruz” diyor. Bakıyorum, o laboratuvar ismi de yok, bununla birlikte Sağlık Bakanlığı sitesindeki güvenilir liste güncel değil. Herhalde güncellenmedi diyorum. Bunalmışım tabii, “On dört gün çıkamazsın ama pozitif misin negatif misin bilemezsin” gibi bir durum olduğu için, “bir test yaptırayım da, yemişim Bakanlığı, zaten çıkamayacağım” diyorum kendime. Kendimi ikna ediyorum. Belirttikleri saatten de önce, “evde misiniz” diye arayarak geliyor bir çalışan. Evdeyiz, bakkala gidemiyoruz Sayın Testçi.

Çalışan geliyor kapıya, sandalyeye oturuyorum evin girişinde. Yapıyor testi, TC Kimlik numaramı alıyor, gidiyor. Ödeme? “Bilmemkim Bey’le halledersiniz” diyor. Soruyorum Bilmemkim Bey’e, IBAN veriyor. Gönderiyorum parayı, “e-nabızda çıkmadı yalnız testim” diyorum, “daha laboratuvara gitmedi” diyor, “tamam” diyorum.

Bir yandan evden çalışırken (kamu spotu: evde de olsanız çalışın), yarım saatte bir de e-nabzıma bakıyorum işlediler mi acaba diye, işlemiyorlar. Nabzım atıyor, e-nabzım atmıyor. “Bunların laboratuvarı nerede ki benim evimden laboratuvara götürüp kayda geçiremediler bir türlü” diye düşünüyorum (orada da hafiften takip ediyorum testçi ağabeyi).

Gece oluyor, yatmadan önce yine bakıyorum, yine e-nabızda tık yok. Sabaha karşı uyanıyorum, kısa uyanma hâli. Bakıyorum e-nabza, işlemişler. Huzur içinde uyuyorum. Test sonucu belli değil, ama en azından test yaptırdığım belli.

Ertesi gün geliyor, sonuca bakmaya devam. Yine de içimde bir dolandırılma telaşı, çünkü Bilmemkim Bey’in bana söylediği laboratuvar ismi ile e-nabızda geçen laboratuvar ismi farklı. Sebat ediyor, yine yarım saatte bir kontrol ediyorum. Bir yerden duyuyoruz ki, gece 10.30 gibi yüklerlermiş sisteme. O nedenle akşam yemeğinden gece 10.30’a kadar bakmıyorum. Saat 10.30 oluyor, bakıyorum: test sonucum negatif!

Sonra Bakanlığın güncel test listesine ulaşıyorum, e-nabızda geçen laboratuvar ismi orada varmış zaten.

Hem negatifim hem dolandırılmıyorum.

* * *

Esasında ilk dolandırılma korkum, sanal âlemin hayatıma girdiği 1998, 1999 yılında filan oluyor sanırım. O zaman gireceğimiz site sayısı kısıtlı. “Number One” diye o dönemin meşhur bir dergisi var, onun web sitesine nedense abone olmak istiyorum. Oluyorum abone. Daha sonra “ben ne yaptım arkadaş” diye düşünerek onlara hayatımın ilk e-posta adresi olan fenerlierto@dostmail.com'dan (adres ismine gülmeyin) e-posta döşüyorum. Oradan yazıyorum Number One dergisinin iletişimindeki e-postaya, uzun uzun. Benim param yok da, öğrenciyim de, yanlışlıkla abone oldum da, derginizi ben zaten bulur okurum da… Sonra bir haber gelmiyor tabii.

Ama zaten nasıl para kaybedebilirim, ona kafa yoracak bilgi ve birikimde değilim. Sanal âlem bu, yeni hayatımıza girmiş. Ne kredi kartı bilgisi verdim, ne başka bir şey yaptım. Herhalde fatura yüklü gelecek, Number One’ın parasını bizim internet faturasından kesecekler, diye bir kafadayım. Olsun, hiç alakam yok ama, yine dolandırılmamışım işte.

* * *

Ülkemiz şartlarında dolandırılmadığımız gün yok gibi bir şey ama olsun, en azından Türk Ceza Kanunu’na göre dolandırılmıyorum, buna da şükür.

Evde kalın, valla…

14 Aralık 2019 Cumartesi

Alınamayan Laptop




Ön Bilgi: Bu yazı; ne ülke ile ilgili, ne sanatla, ne sporla, ne de hukukla. O nedenle etiketsiz bir yazı oldu ve ilk kez bir yazıma hangi etiketi yerleştireyim, karar vermek mümkün olmadı. Zaten yazıda da bir karar verememe hali var.

Efendim bendenizin en önemli hobilerinden biri, laptop bakmak. Sürekli olarak laptop bakıyorum, çok da anladığımdan değil aslında ama, onun şu özelliği varmış, bunun bu özelliği varmış, o iyi ama RAM’i düşük, bu kötü ama çözünürlüğü çok iyi, yok SSD, yok HDD derken, kendi çapımda bu konularda kafa yoran biri haline geldim.
Son dönemde bu uğraşın artmasının sebebi de, beş buçuk yıldır kullandığım, aynı zamanda tablet olarak da kullanılabilen, ama benim hiçbir zaman tablet gibi kullanmadığım laptopun iyice yaşlanmasıydı. Yüksek lisans tezime evde iyice yoğunlaşmam gerektiğinde, laptopum iyice hantallaştı ve sonrasında yeni laptop acil ihtiyaç haline geldi. Neredeyse teze her ekleme için ekstra 10-15 saniye laptopun kafasının gelmesini bekledim.
Beş buçuk yıldır kullandığım bilgisayarın özelliklerini yazmayacağım. Ancak beni beş buçuk yıl götürmesine rağmen çok özellikli bir bilgisayar değildi. Sadece ben, diğer kişisel eşyamda olduğu gibi, bunu da hor kullanmamaya gayret ettim, hepsi bu. Mesela beyaz bir halı saha kramponum vardı, sol tekini neredeyse hiç topla buluşturmadığımı, o tekin sağa göre daha beyaz olduğunu söyleyebilirim (esasında burada hor kullanmamadan ziyade özeleştiri var da, neyse).
Diyeceğim o ki; beni herhangi bir laptop en az 4-5 yıl götürür, özelliği pek de mühim değil. Ama “bu kez iyi olsun, şusu şöyle olun, busu böyle olsun” diye uğraştığımdan, yaklaşık iki yıldır değişik yoğunluklarla laptop bakmakta ve o laptopu alamamaktayım.
Teze yoğunlaşma dönemimdeyken, ofisimin yakınında bulunan bilgisayarcıya gittim, “bana bir laptop” dedim. Baktık, ettik derken, birinde karar kıldım. Dedim herhalde haftaya alırım. Bu arada internetten laptop araştırmaya, özelliklerine, fiyat/performans dengesine bakmaya devam ediyordum. Bir cuma akşamı evimde otururken, karar kıldığım laptopun 600 TL indirime girdiğini gördüm. Hemen verdim siparişi.
Laptopum geldi, gayet nazik, klavye sesi tatlı, gülüşü ince, kıvrak, şen bir laptoptu. Hatta ofiste kullandığım sessiz faremi, ev için de satın aldım ki, yeni laptopa yeni sessiz fare eşlik etsin. Laptopu birkaç gün kullandım, kullanımında sıkıntı yok, gayet iyi; ancak enteresan bir şekilde laptopun, kapalıyken şarj yediğini gördüm. Bu yeme, öyle “%75’ken kapattım, açtığımda %73-74’tü” değil. Sabah evden çıkıyorsun %60, akşam eve geliyorsun %50. Ben de tabii, laptopu tamire verdim. O tamirat üç hafta sürdü. Hatta tamiratın bittiği haberi gelmeden ben gittim bilgisayarcıya, hayırdır diye. “Gelen bilgi, donanımdan kaynaklı sorun olmadığı yönünde, ama tekrar sorduk cevap bekliyoruz” dediler. Yani bilgisayar markasının teknik servisi, “sorun yok, kullanıcı şaabıyo” demiş. Ben de madem öyle, süre de kaçmadı, cayma hakkımı kullanıyorum dedim ve caydım. Param iade edildi. Hatta internette de şikayet ettim firmayı. Firma, sizi arayacağız dedi, aramadı. Tamirattı, caymaydı derken bir ay gitti.
Neyse, yeni laptopsuz hayatıma devam ettim. Yanlış anlaşılmasın, yeni ve laptopsuz hayat değil; yeni laptopsuz hayat. Yani laptopum var, ama yeni laptopum yok. Yeni laptopum olmayalı da çok oldu. Zaten o sürede tezi bitirdim bir şekilde. Ancak yalan yok, o yeni laptopla, daha doğrusu, artık eski olan yeni laptopla teze birkaç ilavem oldu. Yaklaşık 50-60 vuruşum olmuştur.
Şimdi tez de bittiği için acil bir laptop ihtiyacım yok, ama aramaya devam ediyorum. Arada ofisin yakınındaki bilgisayarcıya uğruyorum. Hatta bana bilgisayarcı ağabeyler, o artık eski olan yeni laptopumu öneriyorlar. “O laptop ne diye soran olursa, eski bir tanıdık dersin ağabeyim” diyorum, ilgilenmiyorum. Sağda solda gördüğüm laptopları tutup kaldırıyorum, bu hafifmiş, bu ağırmış diye. Park eden araca bakıp, “kaç basıyo bu” diye hız göstergesine bakan velet gibiyim.
Aklıma yatan laptopların kodlarını kopyalıyorum. Telefonumdaki not defterim kodlardan oluşan bilgisayar modellerinden müteşekkil: CORE i5’ler, MX150’ler, W10’lar, 8565U’lar… “Şunun şu özelliği olsaydı kesin alırdım” diyorum, sonra bakıyorum, o özellikli olanını da buluyorum; ama o zaman da, “biraz fiyatı insin” diyorum. “Şarjı çabuk bitmesin”, “hafif olsun”, bunlar da gayet önemli benim için. Hafif olmasının aslında pratikte çok bir faydasını da görmeyeceğim, çünkü genelde evde takılıyorum. Ama olsun, hafif olsun. Şarjı da hemen bitmesin, çok önemli.
İnternette bazı laptoplar için siteye not düşüyorum, “fiyatı düşünce haber ver” ve “stoğa gelince haber ver” şeklinde. Eminim ki, o laptopun fiyatı da düşse, diğeri stoğa da gelse, o laptopları almayacağım.
Bende laptop iflah olmaz bir arayış haline geldi. Ben laptop almayı değil, laptop bakmayı seviyorum. Bana laptop baktırın, gideyim, “aa bunun tipi ne güzelmiş, kaç RAM diye” sorayım. Laptopun RAM’i iyi, çözünürlüğü kötü olduğunda, “çözünürlüğü iyi olsaydı alırdım” diyeyim. Çözünürlüğü iyi olanı çıksın, almayayım.
Başta yazdığım gibi karar verememe de değil sanki bu durum, karar vermeyi istememe. Bir akşam gaza geldik, indirimdi şuydu buydu diye. Aldık, ne oldu. Demek ki karar verince de olmuyor.
Sonuç olarak aklımda 5-6 laptop. Duruma göre almayı düşüneceğim. Alacağım demiyorum, almayı düşüneceğim. Elimde beş buçuk yıllık laptop, arada takılıyorum, bloğa yazı yazıyorum, Twitter, YouTube takılıyorum.
Öte yandan, salondaki sehpanın altında sessiz farem sessizce kullanılmayı bekliyor, halinden pek de memnun görünmüyor. Yedek kulübesindeki potansiyelli sağ açık gibi görev için can atıyor. Ama görev vermiyorum, yeni laptopu alınca görev vereceğim ona. Ferdi Kadıoğlu muamelesi yapıyorum yalnız ve güzel fareme.
Umarım bu satırları, bir ruh hastasının abuk sabuk takıntısı olarak yorumlamamışsınızdır. Anlayışınız için teşekkürler…
Bu yazıya fotoğraf olarak ancak Dijital Binali ve Laptop Recai yakışırdı. Baykal Kent’i saygıyla anıyor, VJ Bülent’e uzun ömürler diliyoruz.