sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Kasım 2024 Çarşamba

Dol Gözüm Dol

 


“İlk cümlesi çok zor bir yazı” diyebilirim bu yazıya. Hatta ilk cümle de, bu nedenle klavye israfı oldu. Ama bir şekilde yazılması gereken bir yazı bu ve bir şekilde başlanacak. Aklına gelen her şeyden bahsedip bu blogda zamanınızı çalan bendenizin, İrfan Alış’la ilgili birkaç paragraf yazmaması düşünülemez zira.

Benim, benzer yaş aralığındaki üç aşağı beş yukarı herkes gibi ritüellerim vardır. Bu, belli bir şehre yılda en az bir kez seyahat etmek gibi, günün belli bir saatinde kahve içmek gibi, İstanbul’un ücra bir yerine sırf belli bir şeyi yemek için gitmek gibi sıradan şeyler. Peyk konseri de benim bir rutinimdi. Konsere gidiyormuş hissiyatı ile gitmezdim oraya, bir görev gibiydi. Özellikle Anadolu yakasında konser verdikleri zaman o konsere gitmemem, ancak o tarihte şehir dışında olmamla açıklanabilirdi. Her gittiğimde de, “Bir sonraki konser ne zaman olacak?” diye sorardım Rena’ya, İrfan abinin eşine. Herhâlde bi’ on beş konserine gitmişimdir.

İlk plağım da Peyk’in 25. yılına özel çıkardığı plaktır. O zaman pikabım yok; ama “Bir Peyk plağım olsun.” deyip almıştım. Sayısı yirmiyi aşkın plağım var şimdi; ama pikaba ne zaman yeltensem, kızım araya girip “Peğk çal baba” diyor.

Ritüelim“di” dedim, çünkü bundan sonra sahneye çıksalar bile artık Peyk olmayacak sahnede. Yine kaliteli insanlardan müteşekkil bir grubun kaliteli müziğini ve güzel sözlerini dinleyeceğiz, ama İrfan abisiz olacak. İrfan abinin de dediği gibi, gruptan bir kişi eksildiğinde, o grup Peyk olmayacak artık.

Tabii İrfan abinin vefatına sırf bu nedenle, yani “Daha izlemeyeceğiz, canlı dinleyemeyeceğiz.” tümceleri ile üzülmek gayet bencilce ve demek istediğim de o değil. İrfan abiden artık faydalanamayacak olmanın verdiği bir hüzün var burada. Yani İrfan abi çıksa ve “Arkadaşlar Peyk olarak müzik yapmama kararı aldık.” dese, “Tamam abi.” der ve yine ondan, her ne yapıyorsa istifade eder, ne yapıyorsa katılırdık. Şimdi ise istifade edemeyeceğiz. Zira bizi her şeyiyle “hizaya sokan” biriydi İrfan Alış. Onu dikkatlice dinlerdik bize bir şey anlatıyormuş gibi, sadece şarkı dinlemek değildi bu.

21 Ekim 2022 tarihinde DasDas’ta 25. yıl etkinliği vardı, Circus adını verdikleri. Hayatımda izlediğim en etkileyici konserlerden biri olduğu gibi, sadece izleyici grubuna baktığımda bile etkilenmemek elde değildi. Herkes bizim gibi; bizim yaşlarda, sade, gösterişsiz, abartısız, kendi hâlinde, bir derdi olan insanlar. Etkileyiciliği de o düzgün sadeliğinde. Yüzlerde grubu dinlemenin mutluluğu, ellerde bira… Aynı insan topluluğunu tüm Peyk konserlerinde görürdünüz. Geçen hafta Büyük Piyale Paşa Camii’nde gördüğümüz kalabalık da öyleydi. Fark; gözler buğulu, kalplerde de fonda İrfan Alış fotoğrafı, “Denizdeyim sakin, güzel” yazısı olan bir kâğıt…

En azından eşimle, çocuğumla canlı dinleyebildim seni. Bu konuda bir “keşkem” olmadı. Birçok insan yazmış, canlı dinleyemediğinden, Hamiyet’i izleyemediğinden vs. bahsetmiş; bende onlar yok. Hoş, benim de çok isteyip bir türlü gidemediğim yerler, göremediğim şeyler var hayatta. Belki onlardan pişmanlık duyacağım ileride. Ama Peyk onlardan olmadı, fırsat tanımadım.

Yıllar önce, Kadıköy halkının biber gazı yediği sıradan bir akşamda verdiğin konser sonrası ve müteakip birkaç konserinin sonunda, “Kendinize iyi bakın, ölmeyin.” demiştin. Kurala sen uy(a)madın. Bu hayat böyle bir oyun maalesef.

Teşekkürler abi, ne diyeyim ki başka?

21 Eylül 2023 Perşembe

Saatleri Ayarlama Enstitüsü

 


Uzun uzadıya yazmak istemiyorum. Eğer Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü okuduysanız ve sevdiyseniz veya roman ilginizi çekiyorsa, romandan uyarlama tiyatro oyununu mutlaka izleyin. Serkan Keskin’in sahnede harikalar yarattığı, sahne, kostüm ve (spoiler vermeden konuşayım) teknoloji, görüntü kullanımının fevkaladenin fevkinde olduğu oyunda Serkan Ağabeyimizin on bir ayrı karaktere büründüğünü (saymadım, yazılan o), kullanılmayan karakterler ve olaylar olmakla birlikte romana sadık kalındığını ifade edelim.

Memnuniyetsiz tayfa da vardı tabii. Oyun çıkışında önümde ben yaşlarda bir vatandaş acımasızca eleştirdi yanındakine oyunu ve Serkan Ağabeyimizin performansını. Yok romanda şöyle şeyler de varmış, onlar niye işlenmemiş, yok bu oyuncu için bu oyun fazla iddialıymış, oyunu tavsiye eden her kimse daha ondan tavsiye almayacakmış; öyle affedersiniz itin neticesine sokulacak bir oyun ve performans değildi bu. Benim de işlenmesini istediğim ve beklediğim hususlar ve karakterler vardı tabii. O konularda metni eleştirebilirim de; ancak oyunun verdiği şeyler daha büyük ve önemli.

Kitabı on iki yıl önce almış ve okumuştum. Ancak oyun için tekrar okudum, hazırlandım yani ben de. Kitap bitti, ertesi gün oyunu izledim. İyi ki okumuşum tekrar. O şekilde de tavsiye ederim.

Eğer her karakter ve konu işlensin isterse arkadaşlar, Storytel mtorytel kullanabilir. Her şeyi kullansa zaten 4 saat sürer oyun.

Neyse, Serkan Keskin ve Tanpınar sevenlerin üzülmeyeceği oyundur kanaatindeyim. İzleyin mutlaka, beğenmezseniz bana söversiniz, o önümdeki kıl saat müşterisi gibi.

Teşekkürler Yönetmen Serdar Biliş ve sevgili ağabeyimiz Serkan Keskin. Ve tabii ki Ahmet Hamdi Tanpınar…

28 Eylül 2022 Çarşamba

Aşk, Mark ve Ölüm

 


Kaç yıl oldu saymadım (köyden göçeli) sinemaya gitmeyeli. Gerçekten en son hangi filmi izlemişim bilmiyorum. Ölümlü Dünya olabilir 2018’in Ocak ayında gittiğim. Hatta filmden önce klasik ayakkabı almıştım, iyi hatırlıyorum. O filmden yıllar sonra, üç gün önce bir filme gittim; aradan 4 yıl 8 ay geçmiş. Önceki filmden önce aldığım o ayakkabı eskidi, bugün kendime yeni klasik ayakkabı aldım. Klasik giyinme zorunluluğu olan, haftanın en az iki günü o ayakkabıyı giyen şahsım bence iyi kullanıcıymış. Ama anlaşılan o ki, iyi bir sinema izleyicisi değilmişim.

Gittiğim film Aşk, Mark ve Ölüm; belgesel diyebiliriz kendisine. 1960’lı yıllardan günümüze Almanya’daki Türk işçilerin sosyoekonomik durumlarını da işleyen, merkezine Türklerin yaptığı müzikleri alan hoş bir belgesel, Twitter’a yazdığım gibi, Mustafa’s Gemüse Kebap tadında bir film olmuş. Tavsiye ederim; ama kimlere tavsiye ederim, Doyçland’a, dönemin Türk işçileri ile ilgili tarihsel hadiselere, Türk-Alman ilişkilerine ilgi duyanlara, bağlama sevenlere, hatta Cem Karaca sevenlere…

Özellikle Almanya’da Türk düğünlerinin furya olduğu, daha doğrusu furya olmaya başladığı dönemde, o dönemin şahitlerinin anlatımları ve ses sanatçılarının röportajları gayet eğlenceli. Ses sanatçılarının çoğu zaten eğlenceli: Sanat Güneşi ve Diva’nın Doyçland versiyonları mı dersin, Köln Bülbülü mü dersin…

Almanya hükümetinin yabancı işçileri, Almanca tabirle gastarbeiterları gazlayan, destekleyici kampanyaları ile Doyçland halkının Türklere ve müziklerine bakışı ile ırkçılıkları da belgeselde önemli bir yer kaplıyor.

Ara ara üzüleceğiniz, ara ara küfredeceğiniz, ara ara güleceğiniz, gelgitleri olan, samimi bir iş olmuş. Zaten o yüzden adı Aşk, Mark ve Ölüm. Emeği geçenlere tebrikler!

Film, Anadolu Yakasını bilenler için söylüyorum, Kadıköy Sinemasında mevcut. Auf wiedersehen

28 Temmuz 2021 Çarşamba

Kapalıçarşı ve Cadıbostanı Cinayetleri

 


Aklıma gelen çok şey var da, yazıp yazıp backspace, yazıp yazıp delete, hatta yazıp yazıp ctrl+a delete yapıyorum.

Ama madem Microsoft Word açıldı, en iyisi ben size yaz için kitap önerisinde bulunayım; sahile ayak uzatarak, ormana ayak uzatarak veya klimaya ayak uzatarak okuyacağınız kitaplar tavsiye edeyim. Nedense “tatilde polisiye okunur” gibi bir düşüncem var. Herhâlde mantıklı bu, aşağı yukarı herkes yapıyor yani, hani kafa dağıtır vs. gibilerinden. Şimdi de polisiye romanlar mevzubahis: Esra Türkekul’un Kapalıçarşı Cinayeti ve Cadıbostanı Cinayeti romanları.

Başkaca tavsiye edeceğim polisiye romanlar da vardı ama; hem taze okuduğum için hem de Esra Türkekul’un anlatımını son derece akıcı ve esprili bulduğum için, Türkekul’un ana karakteri Berna’nın rastladığı bu cinayetlere konu duble kafa dağıtılmalı bu kitapları tavsiye etmek istedim.

Kapalıçarşı Cinayeti ilk roman, daha sonra Cadıbostanı Cinayeti geliyor. Anadolu yakasında mukim insanların ayrıca muhitinden bir şeyler bulacağı bu kitapları okuyun, okutturun. Ancak kitapları sadece Nadir Kitap’tan veya varsa başka sahaflara erişebileceğiniz sitelerden temin edebiliyorsunuz, bilginiz olsun. Bulunuyor ama. Bir de Cadıbostanı Cinayeti’ni Storytel’de gördüm ama o tellere girer misiniz bilmiyorum, benim hiç girmişliğim yok.

Bu arada üzücü haber, Esra Türkekul Şubat 2019’da aramızdan ayrılmış; kendisinin birçok romanını daha keyifle okuma fırsatımız olamıyor bu nedenle. Sevenlerinin başı sağ olsun diyerek bitirelim.

İyi okumalar olsun…

31 Ekim 2019 Perşembe

The Kominsky Method



Uzun uzadıya, hatta hiç uzadıya yazmayacağım. “The Kominsky Method” dizisi önerimdir.
Her bölümü yaklaşık 25 dakikadan oluşan, orta yaşı geçkin, hatta ileri yaşı da geçkin iki dostun hikayesi anlatılan. Kara delikler, tanımlanamayan canavarlar vs. yok; son derece hayattan, son derece içten. Netflix’in, biyografik diziler dışında belki de en gerçekçi dizisi. İkinci sezonu da Netflix’e koyuldu. Çerez gibi izlenir.
Michael Douglas ve Alan Arkin başroldeki delikanlılar. İzlerken, bizimkilerin yaşı daha genç ama; olur da Türkiye’de çekilirse Haluk Bilginer’le Mazhar Alanson ne iyi gider diye düşünmedim değil. İkisi de, karakterlerin özelliklerine uyuyor zira. Zaten bana göre Haluk Bilginer tip olarak da bir Douglas.
Neyse izleyin, pişman olacağınızı sanmıyorum.

6 Mart 2019 Çarşamba

Dünyada Karşılaşmış Gibi


Ön not: Bu yazıda geçen açıklamalar; “spoiler” olmasa da, anlatılan oyunun özelliği ile ilgili bazı bilgiler içerir. “Hiçbir şey bilmeden oyunu izleyeyim” diyenlere, en yakın çarpıyla sayfadan çıkmaları, bu yazıyı e-posta ile okuyanlara ise gelen kutularına dönmeleri önerilir.



Blogda bazı tiyatro oyunlarını, filmleri önerirken “Dünyada Karşılaşmış Gibi” oyununu atlamak, oyuna, bloğa ve size haksızlık olurdu.
Bu hafta içi Volkswagen Arena'da seyrettiğim, Berkun Oya’nın yazdığı ve yönettiği bu oyunun ayırıcı özelliği, oyunu iki perde iki farklı bloktan izlemeniz. İlk perdede sahnenin bir kısmını, ikinci perdede yer değiştirip sahnenin diğer kısmını izliyorsunuz. Oyuncular, iki perdede de aynı oyunu oynuyorlar; siz sadece kendi tarafınızdakilere şahit oluyorsunuz. Sahne de camla kaplı, kulaklıkta dinliyorsunuz oyunu.
Oyun karakolda geçiyor, bir sahne ifade odasının içini, diğer sahne ise o odanın dışını gösteriyor. Oyun karakolda geçtiği için tabii ki mevcut düzenle ilgili eleştiriler ve siyasi dokundurmalar da var, Türkiye’nin bir fotoğrafını da çekmiş diyebiliriz senaryo için.
Oyuncu seçimi ise kusursuz olmuş, yani “keşke bu oynamasaydı” dediğim, ne bileyim itici gelen (örneğin çok sevdiğim “Ölümlü Dünya” filminde birkaç oyuncu sırıtıyordu) hiçbir oyuncu yok. Oyuncular; Alican Yücesoy, Defne Kayalar, Fatih Artman, Okan Yalabık, Öner Erkan, Serkan Keskin ve Settar Tanrıöğen, “Allstar” gibi yani. Bu oyunculardan bazılarını daha önce de çeşitli oyunlarda izlemiştim. Serkan Keskin’i zaten ayrı bir yere koyarım, bu oyunda da yine orijinal bir karakterle çıkmış karşımıza ki, Serkan Keskin’i Serkan Keskin yapan da her rolün oyuncusu olması ve hakkını vermesi bana göre.
Diğer oyuncular da gayet iyi oynamış, bu oyunun parlayan yıldızı ise, aşağı yukarı tüm yorumlarda da görebileceğiniz üzere Öner Erkan olmuş. Tabii büründüğü karakterden de kaynaklı; ama müthiş performans sergilemiş. Alican Yücesoy’a Trabzonlu şivesi, Settar Tanrıöğen’e de babacan komiser rolü ayrıca yakışmış. Diğer oyuncular da oyunun hakkını vermiş. Var olsunlar.
Biletleri “mobilet” sitesinden bulabilirsiniz, tabii bakacağınız tarihler için biletler tükenmiş olabilir, biletlerin satışa çıkış tarihini kollamak ve yakın temasta bulunmak lazım.
Özetle oyun, sırf kadrosu ve orijinal sahne kullanımı nedeniyle dahi izlenmeyi hak ediyor.
“Yapımda ve yayında” emeği geçenlerin ellerine sağlık.
Gidiniz…

24 Aralık 2018 Pazartesi

Meçhul Paşa



“Tiyatroadam’ın alıştığınız şenlikli tarzını konuşturduğu yeni oyunu Meçhulpaşa, efsanevi mizah gazetesi Markopaşa’nın masalsı günlüğünü tutan hınzır bir ortaoyunu…
‘Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz ve Mustafa Mim Uykusuz’un birlikte çıkardıkları efsanevi haftalık siyasi mizah gazetesi: Markopaşa… Mevzumuz bu…’
Markopaşa’nın 1946’da başlayıp meçhule doğru giden serüveni, ‘bir cılız kalemden dile gelen hakikat’in peşinden gitmiş. Toplam 7 isim, 8 sahip, 10 yazı işleri müdürü, 9 matbaa, 10 adres değiştirerek dönemin çetin koşullarında ‘devleri bile korkutan’ ve ‘fırsat bulabildiği zamanlarda’ her şeye rağmen çıkan 77 sayı kalmış geriye. Bu sayılar aleyhine açılan 16 dava sonucu yazarlarının yattığı toplam 8 yıl, 2,5 aylık mahpusluk da cabası…
Meçhulpaşa, işte bu serüveni anlatan hem şenlikli hem hüzünlü masalsı bir ortaoyunu… Gökten düşen üç ilham perisi elmalarını yazarlarına paylaştırmış; muratlarına ermişler mi bilinmez, kerevete çıkmadan görülmez”.
Yukarıdaki metin, Tiyatroadam’ın internet sitesinden aynen alıntı. Bundan daha güzel tanıtım yazısı yazılamayacağı için aynen yer verdim.
Son dönemde izlediğim en güzel oyunlardan Meçhul Paşa. Oyuncular Erdem Akakçe, Bülent Çolak ve Fatih Koyunoğlu; oyunun konusu da, bir döneme damga vuran Markopaşa gazetesi. Alkışlar önce o dönemi bizlere son derece güzel bir şekilde anlatan, oyunun yazarı Ahmet Sami Özbudak’a, daha sonra oyunda emeği geçen herkese.
Oyuncuların da oyunun ve gazetenin hakkını verdiğini belirtelim. Karakterden karaktere giriyorlar, Akakçe Aziz Nesin ve Mustafa Mim Uykusuz’u, Çolak Rıfat Ilgaz’ı ve Koyunoğlu Sabahattin Ali’yi canlandırıyor; ayrıca üçlü, gazetenin dizgicisini, baskıcısını, çaycısını, okurlarını da oynuyor. Karakterlerden karaktere geçişlerde oyuncuların performansı, şapka çıkartılacak cinsten. Bülent Çolak'ın bazen ne dediği anlaşılmıyor, ama az çok tahmin ediyoruz. Ayrıca oyunda, dönemin fotoğrafçıları, meyhaneleri de işleniyor.
Biraz da gazetemizden bahsedelim. Ülkece Amerika’ya iyice yöneldiğimiz ve buna “yakışır” bir şekilde “komünist avcılığına” başladığımız dönemde çıkan Markopaşa nice kapatmalar, yasaklar görüyor, yazarları tutuklanıyor, sürgüne gönderiliyor, mahkum ediliyor, gazete matbaa bulamıyor, en son, Rıfat Ilgaz’ın fikri ile gazete, Markopaşa çalışanları tarafından teksir makinesinde, nam-ı diğer “Gutenberg Matbaası’nda” basılıyor.
Yasaklar sonucu Markopaşa, birçok kez isim değiştiriyor, Merhumpaşa, Malumpaşa, Ali Baba vs. isimleri alıyor, sonra ismine “tekrar” kavuşuyor, fakat Markopaşa bu kez Orhan Erkip’in gazetenin imtiyazını sahte olarak ele geçirmesi ile “komünist avcılığı yapan gazete” haline geliyor. Hikâye uzun anlayacağınız; uzun, ama maalesef bizden.
Oyunda Markopaşa gazetesi de bolca kullanılıyor; sayfaları gerek fiili, gerekse mizahi gerekçelerle paramparça ediliyor. Aşağıdaki parça da oyun sonrası şahsımca sahneden alınmış bir “kar tanesi”; parçalar da, tıpkı kar taneleri gibi muntazam ve tertemiz.

Markopaşa’nın hikâyesini, sadece o gazete gibi mizahi bir dille anlatmak, ülkemiz gerçekleri karşısında mümkün olamıyor tabii. Hele ki son sahneyi müteakip oyuncuların seyircileri selamlamaları sırasında, o son sahneyi oyuncularla birlikte yaşıyorsunuz (edepsizlik yapmamak için son sahneyi söylemeyeceğim tabii ki, ama tahmini mümkün, tamiri değil).
Tam da oyuna gittiğim gün Birgün Pazar’da Güray Öz tarafından “Markopaşa Zamanıdır” yazısı kaleme alındı. Bu “nokta atışı” yazıda yer alan ve Markopaşa’nın 10. sayısında büyük harflerle yapılan duyuruyu paylaşayım sizlerle, o duyuru bir özettir adeta: “BU GAZETE CUMA GÜNLERİ SAAT SEKİZDE ÇIKAR. SEKİZLE DOKUZ ARASINDA FIRSAT BULURSA SATILIR. DOKUZDA TOPLATILIR. SAAT ONDA MUHARRİRLERİ SORGUYA ÇEKİLEN BASIN HÜRRİYETİNİN KURBANI FELAKETZEDE BİR GAZETEDİR”.
Gazetede daha önce “pazartesi günleri çıkar”, “cuma günleri çıkar” şeklinde ibareler varken, örneğin 12. sayıda gözümüze şu uyarı çarpıyor: “Toplatılmadığı zamanlarda çıkar siyasi mizah gazetesi”.
Sonra 16. sayıda, yukarıda büyük harflerle belirtilen duyurunun şu hali aldığını görüyoruz: “Ne gün fırsat bulursa o gün çıkar. Çıktığı gün 8 ile 9 arasında satılır. 9’da toplamaya başlarlar. Türkiye’deki demokrasinin ve basın hürriyetinin miyarı (ölçütü) olan, işte böyle bir acayip siyasi mizah gazetesidir”.
Basın hürriyetinin miyarı malum, ülkemizin ayarı malum; örneği, mağduru, şahidi çok, derdimizi anlayan yok, Markopaşa dışında!
Okuyamıyorsunuz, ama izleyiniz…

11 Temmuz 2018 Çarşamba

Lay Lay Lom !



Bu yazıyı okurken, yukarıdaki videoya tıklamanızı ve aşağıda sözleri yer alan şarkıyı dinlemenizi salık veririm (aboneler, e-posta ile gelen yazılarda videoyu göremiyor, onları siteye davet edeyim, yıl olmuş 2018, böyle sıkıntılarımız var).

Dedim yatsam şöyle, tok niye tok?
Dedim yazsam sorsam açlar var, niye var?
Benim halkım bu yapmaz hesap
Memnun olmam ki bunları yazıp
Hep sapıttık, örselendik
“De get lan!” deme bana endişem bu
Bana ne ki lan, bi’ bok mu var sonra
Bana ne ki lan bu manyaklardan
Dedim koyver, havalandır, at flow
Hem sevmez ahali ve bi’ de hep solo olmuyor
Dedim koyver, havalandır, at flow
Hem sevmez ahali ve bi’ de hep solo olmuyor
Bi’ akıllı ben mi? Bana n’oluyo?
Bi’ akıllı ben mi?
Lay lay lom, lay lay lom…

Birileri çıkıp yazdı korkmadan
Hep acısını çekip durdu kaçmadan
Bunu yazdılar olmadı, bunu çizdiler olmadı
Birileri gözü kapar korkudan ve payını alır bu pis pastadan
Bunu yazsak olmazdı, bunu çizsek olmaz
Dedim koyver, havalan sen at flow
Hem sevmez ahali ve bi de hep ciddi olmuyor
Dedim koyver havalan sen at flow
Hem sevmez ahali ve bi de hep solo bu olmuyor
Bir akıllı ben mi? Bana n’oluyor? Ve de harbi salla
Lay lay lom…

Dolar ve Euro kokar soluğu
İnsanlar arası uçurumlar oluşur
Herkes bir şey der, en çok o konuşur
Peşkeş çekilen emek tanker dolusu
Karakterini sıfırladın mı oğlum?
Manitalar akar her daim şahsiyete doğru
Kime göre, neye göre, iyi ya da kötü
Parayı basınca uygun yere açılır önün
Telafisi yoktur bazı hataların
Her şeye rağmen ıhı göz yummaktır
Arşa kafa tutma yanımdasın artık
Kader ağlarını örse bile onu yırtmaktır
Ayaz gibi Peyk’le çökeriz geceye
Kekeler acemi anlamsız heceye
Bu yolu sensiz yürümem sen nereye
Laylaylom gelir şimdi ya da seneye

Birileri satar yanmaz kefen
Hepsi esnaftır satsın yesin
Bu dünyada hiçsin, ötekini dener
Paraları gömer buna, yine vermez aça
Şimdi ben, bu birileri için
Şarkı yazsam ne ki yavrum kimin şeyindeki
O yüzden, at flow, harbiden
Lay lay lom

Yukarıdaki sözler Peyk’in, albümüne de adını veren “Lay Lay Lom” şarkısına ait. Lay Lay Lom’un müziği ayrı güzel; sözleri zaten yukarıda, en son “Lay Lay Lom” diyorsun işte. Tabii bu şarkıyı ararken ve “Lay Lay Lom” ifadesini kullanırken devamında “… galiba sana göre sevmeler, hopa şinanay galiba sana göre sevilmeler” çalınabilir kulağınıza, onun müsebbibi ben değilim. “Dolar ve Euro” ile başlayan bölümde Rapçi Fuat’ın devreye girdiğini belirtelim.

Fuat’la hikayesini 24 Haziran Birgün Pazar röportajında şöyle anlatmış İrfan Alış: “Fuat’la yolda karşılaştık. Sarıldık öyle. Köleler ve Kilitler’i çok sevmiş. ‘Abi elinize sağlık’ dedi gözleri buğuluydu. Öyle tanıştık. Tertemiz biri o. İlk bakışta anladım. Çocuk gibi temiz ruhlu. Müzisyen olarak da zaten Hassicktir ve Batı Berlin’den beri takip eder, severdim. Onu düşünerek son kıtayı yazdım. Ve ayrıca ona da bir bölümü bu şarkıya yazmak isteyip istemediğini sordum. O da ‘seve seve’ dedi. Sıfır kapris adam. Geldi o gün stüdyoya, elinde kartonlara yazılmış şarkı sözleri. Girdi yardırdı. Son kıtada tekrar ‘lay lay lom’a dönüyoruz. O kıtayı ona göre yazmıştım. Nasıl olacağını sordu. Ben de aynen onun ‘Batı Berlin’ şarkısında söylediği şekilde taklidini yaparak söyledim. Güldük. İçeri girdi önce yazdığı sözleri söyledi. Yardırdı adam. Ve sonra çıktı, ‘Oldu mu?’ diye sordu bize. Dedim abi ‘Şaka mı yapıyorsun? Yardın bizi.’ Dinledik ve sonra sevindik güzel bir şarkı yaptığımız için”.

Yeri gelmişken “Köleler ve Kilitler” şarkısını ve Fuat’ın Ceza ve Funky C ile “Pardon” filmi için yaptığı şarkıyı da tavsiye edelim. E hazır demişken Pardon’u izlemeyen izlesin, izleyen bir daha izlesin, Bülent Kayabaş’ı da saygıyla ansın (çok severdim).

Peyk’in yeni albümü çıktı. İlk kez denk geleniniz varsa youtube size yardımcı olur. Bu dördüncü albümleri. “Denizdeyim” şarkısı defalarca dinlenesi. Yunan Halk şarkısı “To Minore Tis Avgis”in Türkçe versiyonu olan “Uyan” şarkısı da öyle. Uyan’ı, Giresun’un Şebinkarahisar ilçesinin Balcana köyünden ataları Evasiye ve Korti için söylemiş İrfan Alış. Bu konuda ayrıntı isteyen buraya tıklayabilir.

Ülkede zaten güzel gelişmelere rastlayamıyoruz, “Lay Lay Lom” diyerek başlayın, sonra da diğer şarkılarına dalın Peyk’in, ben öyle yapıyorum.

Hem belki ben de şarkı sözleri yazıp öyle para kazanmaya bakarım, avukatlık için ruhsat gerekmeyebilir yakında, aç kalırım.

Neyse, başa dönelim, ne diyorduk: Lay Lay Lom !

23 Aralık 2017 Cumartesi

Karanlık İşler

Başlığı görünce hemen, yazının siyasi bir yazı olduğunu düşünmeyin. Gerçek anlamıyla karanlık bir yerden bahsedeceğim. “Karanlık İşler” adlı, içerisi zifiri karanlık, görme engelli çalışanların yardımları ile yerinize oturduğunuz bir mekan burası. Öyle bir karanlık ki, 2 santim yanınızı görme imkanınız dahi yok.

Karanlık İşler’in bir etkinlik takvimi var; bazen yemek, bazen dans etkinliği oluyor, bazı akşamlar da konserler düzenleniyor.

Girişte telefonunuzu ve ışık saçan sair eşyanızı bırakıyor, salona giriş yaptığınızda da ellerinizi önünüzdekinin omzuna koyarak 4’lü, 5’li, 6’lı sıralar halinde salona giriyor, konser veya program bitiminde sıralar halinde çıkıyorsunuz. Konser başlamadan evvel bir kadeh de şarap ikram ediyorlar, ellerini açıyorsunuz, tutuşturuyorlar şarabı, siz de tadına vara vara içiyorsunuz.

10’a yakın konserine gittiğim Ruhi Su Dostlar Korosu’nu karanlıkta izlemek çok ayrı bir keyif verdi, hatta en keyif aldığım konserleri oydu diyebilirim. Karanlıkta türkülere başlamadan önce Şef Mutlu Ödemiş, “Biz bizeyiz, görecek bir şey yok” dedi. Doğru, görecek bir şey yoktu, hatta seslere ve türkülere daha da hakim olduk, en son Drama Köprüsü’nü koro ile birlikte söyledik.

2012 yılında bir röportajda (şuradan ulaşabilirsiniz), mekanın işletmecisi Nuri Kaya’nın Karanlık İşler ile ilgili söyledikleri şeyler çok güzel: “Aslında burada yaptığımız şey insanların önyargılarını kırmaya çalışmak. Engelsiz misafirlerimizin gördükleri için engelledikleri, bir anlamda körleştirdikleri diğer dört duyularını daha yoğun kullanmalarını sağlamaya çalışıyoruz (…) Görme engellileri daha iyi anlamaya çalışmıyoruz burada. Zaten görme engellilerin dünyası karanlık bir dünya değil, karanlık ışığı bilenler için anlamlı bir şey”.

Duyduğum kadarıyla Nuri Kaya, salonu gören tek kişi bu arada. Sahneye çıkanlar, yiyenler, dans edenler, konseri izleyenler arasında salonun nasıl olduğunu bilen yok. Daha önce oraya gidenlere salon büyük mü diye soruyorum, “bilmem” yanıtını alıyorum.

Karanlık İşler’in sloganı da şu: Görmek körleştirir!

www.karanliktayemek.com sitesinden ayrıntılara vakıf olabilirsiniz. Sitede ziyaretçilerin yorumları da var. Örneğin Doğan Cüceloğlu şunu söylemiş: “Unutamayacağım bir gece geçirdim, iç dünyama bir yolculuk yaptım, zengin bir dünyadaydım”.

Tavsiye ediyorum, karanlık günler!

26 Kasım 2017 Pazar

Gölge Oyunu

Yavuz Turgul’un “Gölge Oyunu” filmi çok bilinmez. Yaklaşık 10 yıl önce televizyonda rastgele gördüğüm bu filmi geçenlerde yeniden izlemek istedim. Ancak internette rastladığım görüntü kalitesi, filmin tost makinesi ile çekildiği hissini verdiğinden, filmi ikinci dakikada bıraktım ve feryat ettim. Erler Film bu feryadımı duydu, filmin “hay defineyşın” halini “youtube”a koydu. 1992 yapımı bu filmi şiddetle tavsiye ediyorum.

Filmin başrol oyuncuları Şener Şen ve Şevket Altuğ. Birbirinin karakter olarak zıddı iki yakın arkadaşı oynayan bu efsaneler, bir pavyonda komedyenlik yapıyorlar. Pavyona konsomatris olarak getirilen ve getiren kişi tüydükten hemen sonra sağır dilsiz olduğu anlaşılan güzeller güzeli Larissa Ablamız filmin üçüncü karakteri. Filmde Larissa Ablamıza sahip çıkan bu efsane ikilinin başından geçen olaylar anlatılıyor. Kadro sağlam; Ülkü Duru, Metin Çekmez, Selçuk Uluergüven, Sermin Hürmeriç’in yanında Nazan Yengemize de rastlıyoruz filmde. Sitemizin adını koyan repliğin sahibi Ercan Hocamızın biricik eşi Nazan Kesal’dan bahsediyorum. Film çekildiğinde henüz 23 yaşında olan ve bir konsomatrisi oynayan Nazan Yengemizin soyadı “Kırılmış” o zaman. Bu arada pavyonun müdavimi de Cevat Çapan, belirteyim.

Film; sırf yirmi beş yıl öncesinin İstanbul görüntüleri (hoş, şehrin ırzına geçmemiz için yirmi beş gün bile yetiyor) ve müzikleri (nur içinde yatsın Atilla Özdemiroğlu) için bile izlenir. Filmde Sezen Aksu’nun “Davet” şarkısının müziğine de rastlıyoruz bu arada. Yeri gelmişken o şarkıyı da tavsiye edelim.

Yazının sonuna filmi yerleştiriyorum. İyi seyirler, dasvidanya…


12 Ağustos 2017 Cumartesi

Slavya Kahvesi



“Slavya kahvesinde oturan dostum Tavfer'le,

Vıltava suyuna karşı oturup,

tatlı tatlı yarenliği severim

hele sabahları hele baharda.

 

Hele sabahları hele baharda

Konuşurken dalar dalar gideriz

Bir yitirir bir buluruz birbirimizi.

Hele sabahları hele baharda.

 

Pırağ şehri yaldızlı bir dumandır

Ve kızıl, kocaman bir elma gibi.

Nezval geçer taze çıkmış kabrinden

param parça yüreği de elinde

ve Orhan Veli'yle karşılaşırlar

Urumeli Hisarından gelir o

ve telli kavağa benzer Orhanım

Yüreciği delik deşik onun da.

 

Biz de aynı loncadanız biliriz Tavfer

zanaatların en kanlısı şairlik

sırların sırrını öğrenmek için

yüreğini yiyeceksin, yedireceksin.

 

Pırağ şehri yaldızlı bir dumandır

Vıltava suyunun köpüklerine

martı kuşlarıyla gelir İstanbul...

Lejyonerler köprüsüne gidelim Tavfer 

martı kuşlarına ekmek verelim.”

 

“Slavya Kahvesinde Şair Dostum Tavfer’le Yarenlik” adlı bu şiirini 26 Nisan 1958’de Prag’da yazmış Nazım Hikmet. Otobiyografisinden, daha doğrusu, “Otobiyografi” adlı şiirinden anladığımız üzere, 1961 yılında da Prag’dan Havana’ya uçmuş.

 

 “… otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu

elli dokuzumda on sekiz saatta uçtum Pırağ’dan Havana’ya…”

 

Nazım Hikmet’in Prag üzerine yazdığı nice şiirleri var. Slavya Kahvesi de (Cafe Slavia) Nazım Hikmet’in sürekli gittiği, kahve içtiği, şiirlerini yazdığı, içi o kadar etkileyici olmasa da, bulunduğu yer ve tarihi itibariyle görülesi bir yer.

Cafe Slavia’da Nazım Hikmet’in fotoğrafı da var. Şimdi gittiğinizde, o fotoğrafın internette gördüklerinizden farklı olduğunu anlayacaksınız. Şahsen ben, “Bir tane daha mı var acaba” dedim, ki niye olsun? Birçok şair ve yazarın burada fotoğrafı var, Nazım Hikmet’in de bir tane var tabii. “Değiştirdiler herhalde fotoğrafı” dedim içimden. Niye değiştirirler o ayrı mesele de, değiştirmişlerdir herhalde.

Sonra çözüldü olay. Haberden anlaşılacağı üzere (tıklayınız) bir Türk turist, Nazım Hikmet’in fotoğrafını çalmış. Bunun üzerine Slavia çalışanları da yenisini koymuş.

Yazıyı burada bitirelim mi? Bence bitirelim.

12 Nisan 2017 Çarşamba

Nazım Hikmet ve Necip Fazıl'ın Fezaya Çıkma Üzerine Yorumları


Bu yazıda, “Kafa” dergisi kadar olmasın, Nazım Hikmet ile Necip Fazıl’ı kıyaslama cüretini göstermiş olalım. Hem de somut bir konu üzerine…

Bugün Yuri Gagarin’in uzaya çıkışının 56. yıl dönümü. Bu müthiş olayın ertesi günü, yani 13 Nisan 1961’de Nazım Hikmet, “Kosmosun Kardeşliği Adına” adlı bir şiir yazmış. Bu şiire aşağıda yer verelim.

“Kosmosta bizden başka düşünen var mı
var
bize benzer mi
bilmiyorum
belki bizden güzeldir
bizona benzer mesela ama çayırdan nazik
belki de akarsuyun şavkına benzer
belki çirkindir bizden
karıncaya benzer mesela ama traktörden iri
belki de kapı gıcırtısına benzer
belki ne güzeldir bizden ne de çirkin
belki tıpatıp bize benzer
ve yıldızlardan birinde
hangisinde bilmiyorum
yıldızlardan birinde konuşacak elçimiz
hangi dilde bilmiyorum
yıldızlardan birinde konuşacak elçimiz onunla
Tovariş diyecek
söze bu sözle başlayacak biliyorum
Tovariş diyecek
ne üs kurmaya geldim yıldızına
ne petrol ne yemiş imtiyazı istemeğe
Koka-kola satacak da değilim
selamlamaya geldim seni yeryüzü umutları adına
bedava ekmek ve bedava karanfil adına
mutlu emeklerde mutlu dinlenmeler adına
‘Yarin yanağından gayrı her yerde her şeyde hep beraber’
diyebilmek adına
evlerin
yurtların
dünyaların
ve kosmosun kardeşliği adına

Paris - 13.04.1961”

Şimdi de “Üstad” Necip Fazıl’ın feza pilotlarını selamladığı “Feza Pilotu” adlı şiirle yazımıza devam ediyoruz.

“Yirminci Asrın ablak yüzlü feza pilotu!
Buldun mu Ay yüzünde ölüme çare otu?

Bir odun parçasına at diye binen çocuk!
Başında çelik külah, sırtında plastik gocuk.

Uzaklıkları yenmiş fatih edasındasın!
Dipsizliğin dibini bulmak sevdasındasın!..

Allah'a dil çıkarır gibi küstah bir yarış...
Farkında değilsin ki, Ay dünyaya bir karış

Fezada milyarlarca ışık, yol, mesafe;
Seninki, saniyelik zafer, ilmi hurafe!

Kavanozda, kendini deryada sanan balık;
Ne acı vahşet, mağrur ilimdeki kabalık;

Fezada ‘Allah diye bir şey yok’  iddiası!!!
Gel gör, kaç füzeye denk, bir müminin duası;

Rafa kaldırmak için ruhlarını dürdüler;
Güneş diye kalpteki güneşi söndürdüler.

Bilmediler; kalptedir, kalptedir asıl feza;
Kalptedir, ölümsüzlük kefili kutsi imza.

Sayıdan sonsuzluğa sınıf geçirtecek not;
Bizdedir, ve bizdedir Arş'a giden astronot,

Ve mekandan arınmış ve zamandan ilerde,
Fezayı teslim alma sırrı bizimkilerde.

Bizimkiler ışığa gem vurur da binerler;
Yerden göğe çıkmazlar, gökten yere inerler... 

1972”

Yazı bu kadardı, selametle…