spor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
spor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mayıs 2024 Perşembe

Haziran Güneşsizliği



Bundan yaklaşık altı yıl önce, Ali Koç henüz seçilmeden Haziran Güneşi isimli bir yazı yazmış, Koç’la ilgili umudumu dile getirmiştim. Buradan okunabilir.

Bir Fenerbahçeli olarak sonlandırdığım o yazıda Ali Koç’un gelme gerekliliği anlatılmış, yirmi yıldır koltuğa zamk gibi yapışan ve yirmi yılda altı sene şampiyonluk gören bir başkanın gitmesi gerektiğinden söz edilmiş. Güzel de söz edilmiş. Söz edildikten sonra Ali ağabeyimiz de seçilmiş.

Ali Koç seçildikten sonra aradan altı yıl geçti. Altı yılda kişisel hayatta neler neler oldu. Çoğu da çok güzel şeylerdi. Ancak Fenerbahçe için aynısını söylemek mümkün değil.

Altı yıl önce huzur vadeden başkanı analım. Altı yılın sonunda ortaya hiçbir şey koyamayan, iyice Aziz Yıldırım’a benzeyen, eleştirdiği kişi, hatta daha da kötüsü hâline gelen bir başkandan söz ediyoruz.

Bu arada iki yılı aşkın süre önce de, Ali Koç aleyhine de yazı kaleme almışım, Ali Koç döneminin bitmesi gerektiğine dair, Finito başlıklı yazı. Buradan okunabilir.

Ali Koç, geldikten sonra Aziz Yıldırım’ın hocalarını getirmiş (Pereira, İsmail Kartal [2 kez], hatta eleştirdiği Ersun Yanal), başarı sağlayamamış. Göreve gelir gelmez Cocu’yla “vizyon” ortaya koymuş, o vizyondan vazgeçmiş, son İsmail Kartal seferi öncesi başarılı ve kariyerli denebilecek bir Jorge Jesus’u getirebilmiş, onda da dikiş tutmamış (bu tercihe ve dikiş tutmamasına laf etmiyorum).

Megafonlarla havaalanında açıklamalar yapmış, tribünden taraftarların üzerine atlamış, bu yıl da gaza gelip takımı ligden çekmek gündemiyle on binleri stadyuma toplamış, sonra o on binlere “Gaza gelmeyin, ligden çekilmeyi oylamayacağız.” demiş.

Çekilmek, U-19’la maça çıkmak, şu bu derken, takımın kimyasıyla oynamış, muhtemel başarıların önüne geçmiş. Gelmeden önce altyapıdan, ekonomiden, scouttan, vizyondan bahsedip huzur vadediyor demişim Koç için; o vaatlerin hiçbirini gerçekleştirememiş, mahalle kabadayısına dönmüş.

Şimdi Aziz Yıldırım çıkıp “Geldiğimin 3. yılı Galatasaray’ın hegemonyasına son verdim, şampiyon oldum, şunları şunları takıma kazandırdım. Bir başarı hikâyem var. Ayrıca, beni cezaevine attılar, tahliyemin üzerinden 1 yıl geçmeden Avrupa Ligi’nde yarı final oynadım. Sen de bir düşman attın ortaya, ona sığınıyorsun.” dese haklı. Yirmi yılda altı kez şampiyon olmayı eleştirmişiz, Ali Koç’un takımı “6’da 0” çekmiş, sadece bir Türkiye Kupası alabilmiş.

Öte yandan Aziz Yıldırım’ı da sadece “Fatih” ve “Kanuni Sultan Süleyman” dönemi ile anmak büyük hata olur. Özellikle 2013 ve 2014’ten sonra aldığı kararlarla takımı yıkıma sürükleyen, ekonomik olarak çökerten, başarılı yöneticileri küstüren, başarılı hocaları kovan, en son elinde “Fenerbahçe, Cumhuriyetin kalesidir.” sözü kalan, yine düşmanın varlığına sığınan bir başkandan bahsediyoruz. “Ben bilirim”ciliği her zaman vardı, ancak özellikle son dönemlerinde ekonomik sıkıntı da, futboldaki başarısızlık da çok net ona yazar. O nedenle insanlar Ali Koç’a sarıldı; fakat koç kurt çıktı.

Gelinen aşamada, her ikisinin de yaptıkları ve yapmadıkları ortada. Fenerbahçe’nin bu iki başkana muhtaç olmadığı da… Kaldı ki Aziz Yıldırım’ın ekibine baktığımızda çok bir şey değişmeyeceğini de öngörüyoruz. Taraftar gazı alma transferleri olur ki, o hep oluyor zaten.

Şimdi de teknik direktör yarışı yapıyor iki aday. Mourinholar, Pochettinolar havada uçuşuyor. Kimsenin aklına İsmail Kartal’a en azından hakkını vermek gelmiyor. Daha önce birçok kişiye haklarını vermedikleri gibi... Adama Binali Yıldırım muamelesi yapıyorlar.

Bizi bu iki adaya muhtaç eden Fenerbahçe’ye de, bu başkan adaylarımıza da... Demeye de dilim varmıyor ama... Saygılarımı sunuyorum.

Haziran Güneşi demişiz, şimdi karşımızda net bir “güneşsizlik” var. Kim gelirse gelsin, geçici başarılarla ve çözümlerle avutuluruz.

Herkese iyi seçimler, benim seçmeyeceklerim belli.

Bir Fenerbahçe Kongre Üyesi

21 Eylül 2023 Perşembe

Taraftarlar, Marşlar, Şarkılar

 

Blog açıldığından beri her ağustos sonu Fenerbahçe ile ilgili eleştirel bir yazı yazıyordum. Geçen sene biraz da totem olsun diye yazmamıştım. Bir halta yaramadı tabii; ama olsun, bu sene de yazmıyorum. Onun yerine taraftar tezahüratını yazıya konu edeyim dedim. Tezahürat esasında yapısı gereği çoğul bir kelime, tezahür kelimesinin çoğulu. O nedenle “tezahüratlar” demek doğru değil gibi ilk bakışta. Ancak tezahürat artık, taraftar tarafından söylenen bir şarkı hâline geldiği için, maçta söylenen örneğin 10 şarkı, “tezahüratlar” olarak nitelendirilebilir. Yine de “tezahüratlar” demeyeceğim.

Geçende aklıma geldi, taraftarların tezahürat için hangi şarkılardan, marşlardan alıntı yaptıklarına bir eğileyim dedim. Genelde çoğu eski yıllardan gelen, nostalji radyolarına konu olabilecek türde şarkılardı. Yeniler de var tabii. Onları bir dökelim ortaya istedim; ortaya karışık, müziksever ve futbolsever bir yazı olsun. Hoş, bunların birçoğu da küfürlü; o nedenle ne kadar futbolseverlik barındırıyor tartışılır. Ama olsun, başlayalım biz.

Bir kere, şu tezahürat meselesinde hece sayılarının kullanışı güzeldir. Örneğin Beşiktaşlıların dört hece gerektiren tezahüratının bazılarını “kara kartal” olarak uyarlaması veya Laylaylay ile başlayan o klasik, basit tezahüratta “aaa Beşiktaş” demeleri onların avantajına tabii.

Galatasaraylılar ise duruma göre Cimbom diyor, duruma göre Cimbombom diyor, Laylaylay’da “aaa Cimbombom” olabiliyor mesela. Böyle lehe durumlar var. Biz Fenerliler ise üç heceli durumlarda “Kanarya” diyoruz. Sistem oturmuş zamanla, güzel.

Tabii türkülerde olduğu gibi “de”, “da” bağlaçları da işleniyor araya. “Esbap serdim sicime de, uyma elin piçine” gibi…

Şimdi gelelim bu şarkıların kaynağına.

Klasik bir tezahüratla başlayalım, Pekkanların ve daha birçok nostaljik sesin (o ne demekse) seslendirdiği bir şarkı olsun: “Fenerbahçem/Cimbombomum/Beşiktaşım benim biricik sevgilim, söyle senden başka kimim var benim.” gayet basit, “Dert ortağım benim biricik sevgilim.”, gerisi aynen devam.

Yine Fenerbahçem/Cimbombomum/Beşiktaşım kalıbıyla “Sen çok yaşa, canım feda olsun sana, hiçbir şeye değişilmez, senin sevgin bu dünyada.” şarkısı için pek sevdiğimiz ağabeyimiz İlham İrem’e atıf yapalım, çaktırmasa da İşte Hayat şarkısından esinlenen bu tezahüratta ilgili yeri zikredelim: “Öyle uzak şimdi bana yaşadığım hatıralar, bir bulanık film sanki senle dolu dakikalar”.

“… sen çok yaşa, canım feda olsun sana, hiçbir şeye değişilmez, senin sevgin bu dünyada.” tezahüratının Mehter Marşına, hatta Vizontele’nin film müziği de olan, Kardeş Türküler’in Leyla’sına da uyarlandığını ekleyelim. Hatta ve hatta bu tezahüratın İbo’nun Ben de İsterem melodisi ile söylendiğini de belirtelim. Kısa sürdü ama o, neyse ki…

“Şampiyon Fenerbahçem/Cimbombomum/Beşiktaşım ne istersen iste benden” ile başlayan tezahürat yine çok net, Erol Evgin’den “Bir tanem söyle canım ne istersen iste benden” şarkısı.

Gülden Karaböcek’in (çocukluğumda da Harika Avcı’nın) söylediği Sürünüyorum şarkısı da “...’sın sen bizim canımız, (burada takımın renkleri belirtiliyor) akar kanımız, seviyoruz seni canıgönülden, ...’sın sen bizim canımız” şeklinde söylenmiştir. Şarkılar epey eskiden geliyor anlayacağınız.

“Ne Beşiktaş ne Cimbom ne de Trabzon, bu sene sensin şampiyon (pek tabii ki diğer takım versiyonları da var bunların, döndüre döndüre söylenebiliyor)” tezahüratı da Sezen Aksu’nun Olmaz Olsun şarkısından alıntıdır. Hatta bunu Galatasaray, when I was in highschool marş kasetine almıştı. Evet, o zaman kaset vardı.

Muazzez Abacı’nın söylediği “Bu akşam hüzünleri evde bıraktım, körkütük sarhoş oldum elimde değil.” de, neyse…

Those Were The Days ve Misirlou’yu da işlemeyelim, terbiyesizliğin lüzumu yok.

Gelelim, şahsa özel tezahürat olan “I love you Hagi”ye (sonrasında da “I love you Alex” dendi, ikisi de bu tezahüratı fazlasıyla hak etti). Bu şarkı, Ömür Göksel’in Sevemem Artık şarkısı: “Sana bağlandım yollara düştüm, gitme seninle gelemem artık, beni hiç eden sensiz hayatı, sevmek istesem de sevemem artık”. Bu cümleleri tamamen “I love you Hagi/Alex” olarak, yani dört kez üst üste söyledi taraftarlar.

Azıcık gayriciddi hâl bir alalım. Yukarıdaki sevgi tarifinin bir diğeri, Rizesporluların, Teknik Direktör Mustafa Denizli’yle anlaştıktan sonra taraftarların onu karşılarken söylediği, “Hey sexy lady, Mustafa Denizli.” ezgisi. Aslı Shaggy’den, sureti Rizelilerden; teşekkürler Rizeliler. Link ve video paylaşımı yapmıyorum, Google’a yazınca çıkıyor Rizelilerin tezahüratı. Bunun bir üstü, tezahürat değil ama, Sivasspor’un şampiyonluğa oynadığı 2007-2008 sezonunda Trabzonspor galibiyeti sonrasında röportaj veren Teknik Direktör Bülent Uygun’a bir taraftarın “.mına koduk Bülent Başgaan.” şeklinde gidişi ve diğer taraftarlarla beraber Laylaylay diye Bülent Uygun’u A noktasından B noktasına götürdükleri sahnedir. Onu da Google’dan “.mına koduk Bülent Başgan.” şeklinde aratabilirsiniz.

Siyasi şarkı ve marşların tezahürat hâlini almasına gelelim. Beşiktaşlıların Gündoğdu Marşı’ndaki “Gün doğdu, hep uyandık, siperlere dayandık, bağımsızlık uğruna da al kanlara dolandık.” kısmını “Gün doğdu, hep uyandık, statlara dayandık, Beşiktaş’ın uğruna biz bayraklara dolandık.” şeklinde söylemesi -ki devamı da var tezahüratın-, yine Fenerbahçelilerin Grup Yorum’un “Kuşandık genç öfkeni, taşların kucaklarımızda, bizlere öğrettiğin kavga, kavgamız, büyüyor omuzlarımızda.” şeklinde başlayan Haklıyız Kazanacağız marşını, “Kuşandık sarı laciyi, Saraçoğlu yokuşlarında, Siyah Çoraplılardan doğan bu sevda, büyüyor omuzlarımızda.” şeklinde uyarlaması güzeldir.

Galatasaray’ın Ali Sami Yen Stadı’nda oynadığı son maç olan 11 Ocak 2011 tarihli Galatasaray - Beypazarı Şekerspor maçında -ki ben de stattaydım- bir diğer Grup Yorum şarkısı olan Özgür Tutsak’ın uyarlanıp “Demir kapılar da yanar, adım özgürlük oldukça, yüreğimde köz oldukça, özgür tutsak oldukça.” kısmının “Seni yıkacak dozerin (üç kez söyleniyor), anasını s.keyim.” şeklinde söylenmesi de aklımdadır. Sonra o dozer stadı yıkmıştır ve bu sırada hiçbir dozer annesine zarar verilmemiştir. Biraz küfürlü oldu değil mi, üzgünüm, taraftarlar biraz kaba insanlar affedersiniz.

Suavi’nin sevdiğim Tükenme şarkısının “Gücüne güç katmaya geldik.” şeklinde Beşiktaşlılar tarafından uyarlanması da fena olmadı, onu da ekleyelim. Güneşimi Kaybettim’in Fenerliler, Sen Var Ya Sen’in Galatasaraylılar tarafından uyarlanarak söylenmesi de hoştur. Tabii tüm bu tezahüratın antitezi, daha doğrusu kelimeler değiştirilerek küfürlü şekilde karşılığı bulunuyor. Abacı örneğinde antitez, tezden daha ağır bastı örneğin.

Nazım Hikmet’in “Çocuklar inanın, inanın çocuklar, güzel günler göreceğiz, güneşli günler, motorları maviliklere süreceğiz, güzel günler göreceğiz, güneşli günler.” dizelerinde, “motorları maviliklere süreceğiz” kısmı “Fenerbahçe düşmanlarını yeneceğiz” şeklinde değiştirilmiştir.

Göztepe’nin geçen sezon İstiklal Marşı öncesinde Levent Yüksel’den Med Cezir’i söylemesi tüyleri diken diken etmiştir, seneye ligimizde bekliyoruz kendilerini. Bizim Haluk Levent’in (Beni Biraz) Anlasana şarkısını aynen söylememiz de mistir.

Kalinka’yla bitirelim. Evet Kalinka. En çarpıcısı da bu bence. Affınıza sığınıyorum, “İii.ne ... olamazsın şampiyon” tezahüratı bir kalinkadır. İii.ne kaaalindir, duruma göre o takım, örnek vermeyelim linç yemeyelim, o takım da kakalindir.

Aklıma gelenler bunlar. İyi seyirler, Fener olsun şampiyon: Çocuklar inanın!

28 Şubat 2022 Pazartesi

Finito

 


Dört senelik iktidarında dört farklı takım şampiyon olmuş olacak. Ocak ayından bu tarafa Trabzon “Şampi” bile değil, “Şampiy” de değil, “Şampiyo” da. Şampiyon ulan adamlar işte.

İktidarında önce Galatasaray şampiyon oldu, sonra yerli ve milli Başakşehir tarihinde ilk kez şampiyon oldu, sonra Sergenli Beşiktaş, en son da neredeyse kırk yıl sonra Trabzon. Çok sağlam başarı. Herkes tattı şampiyonluğu. Ortalık rengarenk oldu.

Takımı ise bu süreçte, bırakalım şampiyonluk adaylığını, kümede kalma mücadelesi bile verdi.

Yine Kadıköy’de derbi serileri sona erdi. Galatasaray, Beşiktaş, Trabzonspor; güle oynaya yendi Kadıköy’de Fenerbahçe’yi.

UEFA Avrupa Ligi statüsü olduğundan beri ilk kez gruptan çıkamadı takım. Dandik bir Konferans Ligi çıkardılar, onda da ilk maçta elendi: Aynı tarifeyle, 3’er 3’er yiyerek…

Takıma olan sevgi, destek, kredi vs. vs. hepsi bitti. Zorla izliyordu taraftar, takımını; şimdi hiç izlemiyor. Herkesin zamanı kıymetli.

Halbuki ne sağlam destekle gelmişlerdi (ben dahil). “Haziran güneşi” demiştik, daha ne diyelim?

Bir sürü hoca, oyuncu geldi gitti. Birçoğu da o eleştirilen eksbaşkanın daha önce getirdikleri idi. Vizyon mizyon dendi. V’sini göremedik.

Bu akşamki Kasımpaşa osuruktan galibiyeti düşüncemizi değiştirecek değil, hasbelkader 2. olursa takım, o da bir başarı değil.

Dünyanın en güzel takımı dediğimiz basketbol takımı bile batırılabildi, dağıtılabildi.

Hiçbir şey başarılamadı ve her tercih yanlıştı. Şimdi bir tercih şansı var, bu fırsat kolay kolay geçmez, o isabetli tek tercih olacak. Ne olduğunu hepimiz biliyoruz.

Finito Sayın Koç, Finito!

28 Kasım 2021 Pazar

Bir Dolmabahçe Hikâyesi



Açıkçası bu maça özel bir yazı yazmasam olmazdı: Giresunspor’un Dolmabahçe’de aldığı 4-0’lık galibiyet, yani 27 Kasım 2021 Beşiktaş - Giresunspor maçı. Öyle ki, Atatürk’ün Giresun’u ziyaret ettiği 19 Eylül (1924) gününden sonra Giresun tarihinde en önemli gün bile kabul edilebilir 27 Kasım (espri tabii). Neyse ki “ben de oradaydım”. Gittiği yeri kurutan, tuttuğu takımı batıran, oy verdiği partiyi seçtirmeyen, oy vermediği kişiye daha hayrı dokunan bendeniz, maç öncesi kartal pozu yapıp eşe dosta gönderdiğimden olsa gerek, pek de hayırlı gelmedim Şanlı Beşiktaş’a.

Tabii çıktığından yedi sene sonra, sırf memleketimin takımı Süper Lig’e çıktığından dolayı da olsa, Passolig denen saçmalığı edindiğim için kendimi kirlenmiş hissettiğimi de söylemem lazım. Yine de almasaydım diyorum hâlâ, ancak Giresunspor Süper Lig’e çıkmış, anılar biriksin dedik, mesele toruna anlatılacak hikâye tabii. Zaten torun için yaşıyoruz biraz da, almış bulunduk. Umarım torun bu tür maçsal konulara önem atfeder, yoksa Aktif Bank üyeliği olmuş oldu bu tonton dedesinin. Yani ileride “Aktif Bank üyeliğinizi sonlandırın” diye mitinglerde konuşulur da, ben haberlere bakmadığım için bu üyeliği sonlandırmazsam, pekâlâ ağır ceza mahkemesinde yargılanabilirim. Savunmam da şöyle olur: “Efendim yıllar sonra Giresunspor Süper Lig’e çıkınca, bir Giresunlu olarak…”

Neyse anı biriktirmiş olduk diyoruz, tıpkı 2006 Şubatı’nda Galatasaray - Giresunspor Türkiye Kupası maçını Ali Sami Yen Stadı’nda izlediğimiz gibi. Onun güzelliği, yıllar sonra üç büyüklerden biriyle maç yapmasıydı takımın ve kale arkası hıncahınç Giresunlulardan oluşuyordu. O maç 5-0’dı ama, bu ise 0-4. Ne güzel değil mi? Beşiktaş’a en son kendi sahasında 4 golü, 2010-2011 sezonunda Fenerbahçem atmış, o maç da ne maçtı ama... Sonra o sezonu burnumuzdan getirdiler, malum. Umarım Beşiktaş’a 4 atmak kötüye işaret değildir de Giresunspor ligde kalır.

Tabii 4. gole çok takıldım ben, keşke o golü atmasaydı takım dedim. Hatta bir BJK’li gibi maç sonunda sözde renktaşlarımla bu konuyu tartıştık. “Hiç sorma abi yaa filan” dedim. Ancak görüşlerine çok değer verdiğim Hasan Gören Ağabeyim, golde Giresunspor’un hatası olmadığını, sakatlığın ikili mücadeleden de kaynaklanmadığını, böyle pozisyonlar centilmenlik diye bırakılsa, kötüye kullanımının da yaygınlaşacağını, hatanın kaleciyi çıkarmayan kulüpte olduğunu söyledi. Doğru, makul; ama yine de içime sinmedi ne bileyim. Neyse maçta sırf 4. golü konuşmak, “Çotanaklarımızın” emeğine saygısızlık olur.

Ne demişti Terzi Hüseyin: “Şanlıdır çotanaklar / İçer kafayı bulur / Kimse merak etmesin / Takım şampiyon olur”.

Şampiyonluk değil mesele, birkaç sene kümede kalalım. Çok Giresunlu var şehrimizde. “Ay em van of dem”… 

20 Ağustos 2021 Cuma

FeNer'de Kalmıştık?

 


Geçen sene “Benim Fenerbahçe’m” yazısından sonra madem dörtlü çete (Emre, Volkan, Caner, Gökhan) dağıldı, kaldığımız yerden devam edelim. Tamam çete dağıldı, neşemiz yerine geldi, kulübe destek olmaya, maçları izlemeye başladık da, en ufak bir ilerleme veya ileriye yönelme var mı?

Takım, biri Avrupa Ligi ön elemesi olmak üzere iki ciddi maç oynadı şu ana kadar, sahaya bu sene transfer edilen kimse çıkmadı. Sadece lig maçında (o da ikinci yarıda) Serdar Dursun girdi, o da sağ olsun sakatlandı çıktı. Helsinki maçında yeni transferlerden sahaya giren olmadı, gençten iki çocuk sonradan girdi oyuna (iyi ki de girdiler, o ayrı). Yani Ağustos ayı bitiyor, senin transfer edip de ilk 11’e koyacağın oyuncun yok. Takımda eksikler ve eksiklikler bağırıyor, maçlara çıkmaya devam ediyorsun, hâlâ transfer yok. Şu günlerde açıkladığın kim varsa da ligin ikinci maçına ve Helsinki’deki rövanş maçına çıkamayacak. Herhâlde biz şampiyon olduk geçen sene, kazanan kadroyu bozmuyoruz diyeceğim de; kazanma gibi bir durum yok ve ha bire de adam gönderiyoruz bir yandan. Yani kadro zaten bozulmuş, buna mukabil tamir yok. Umut Sarıkaya’nın karikatüründe geçtiği gibi, bu ne bilimsizliktir?

Kaptanlık konusu gözüme çarptı, o da ayrı saçmalık. Adana Demirspor’la lig maçında kaptan Özil; Gustavo değil. Özil hayatında ne zaman kaptan olmuş, kaptanlık vasfı var mı, hayatında takım arkadaşlarını yönlendirmiş mi, bırakın yönlendirmeyi onlara “haydi beyler”, “come on guys” veya “komm schon” demiş mi? Ayrıca adam yedi aydır Fener’de, hâlâ hazır değil, iki metreye koşamıyor. Kendine bakamayan adam, takıma nasıl bakacak, bilmiyoruz. Gustavo’dan kaptanlık niye alınmış, bunu da bilmiyoruz. Adana Demirspor maçında oyundan çıktı Özil, Gustavo sahada. Bir baktık Özil’in pazubendi Ozan’da, Ozan gidecek üç gün sonra biliyoruz (nitekim gitti), adamı Gustavo’nun üstüne kaptan yaptılar lig maçında. Adana Demirspor maçından dört gün sonra Helsinki maçı, Özil de ilk 11’de, bu kez kaptan Gustavo. Ne oldu da oradan oraya verildi pazubent? “İyi iyi sen ol” mu dendi Gustavo’ya? Bu ne ciddiyetsizliktir?

Takıma gelince; önceden takımın yarısı ön liberoydu, şimdi takımın %45’i 8 numara, %45’i stoper. Kanat yok, sisteme uyan kanat zaten yok, santrfor yok. İki stoper daha alındı şimdi, biri hocadan önce geldi, hoca onu kadroya almadı, “bana mı sordunuz?” dedi. “Caulker yen içinde kalır” esprisi yapacaktım, daha önce yapıldı. Bir de Kim alındı. Kim’in çok iyi olduğu söylendi, bekliyoruz. “Kim” esprisi de yapmıyorum dikkat ettiyseniz. İleride gazeteler yapar.

Ön libero demişken, o özellikte de tek oyuncu Gustavo şu an. Ona bir şey olsa, son derece yumuşak bir göbek olacak ortada. Zaten yarı yumuşağız. Bir ara takım ön libero kaynıyorken, şimdi tek ön liberomuz var.

Pereira’ya da iki laf edelim. İlk döneminde kendisine çok da tepki gösteren biri değildim. Şimdi de daha ortada bir şey görmediğim ve takım şekillenmediği için bir şey demem. Hatta kendisine karşı olumlu ön yargım da var, çünkü her geldiğinde safraları atıyor. Bu iyi bir şey. Şimdi de gelmesiyle dörtlü çete dağıldı, hoca onlara yakın Ozan’ı istemedi, Sinan’ı gönderdi, yani huzur bozacak tipleri uzaklaştırdı kendine göre. Buraya kadar tamam; ancak gidenlere karşı bir şeyler de getirebilmen lazım arkadaş. “Bu kanepe salona olmamış” deyip kaldırıyorsun, “evet yahu o ne biçim kanepeydi” filan diyoruz. Sonra salonda oturacağın iskemle dahi yok, ne anladım o işten? Bir de tutturmuşsun 3’lü savunma, kanat bekleri filan, oralarda da Osayi ile Ferdi’yi oynatıyorsun. Osayi ile Ferdi geriye gelmeyi düşünmüş mü hayatlarında? Şimdi kerhen bir bakıyorlar duruma, sevmedikleri akrabalarının düğünündelermiş gibi takılıyorlar geride öyle.

Tüm bunlardan bağımsız, Pereira’nın getirilmesi yönetimin ayrı fiyaskosu. Dediler “şöyle hoca getireceğiz, Bielsa gibi olacak, tadından yenmeyecek” filan; sonra Aziz Yıldırım döneminin hocasını getiriyorlar. Neden? Bulamadılar çünkü. Gelişiyle de 3 sayfa açıklama yayımladılar. Şöyle hocaymış da, sistemi şuymuş da, daha önce bunları başarmış da… Böyle uzun uzun açıklama yapma gereği duyuyorsan, bir halt yemişsin demektir zaten. Bugüne kadar kimi getirdiğinde uzun uzun hocayı/oyuncuyu anlatmış yönetim? Getirdiğin dört hoca var, biri vizyonluyum deyip getirdiğin Cocu, o da hemen gitti. Sonra eski hocan Ersun, sonra eski futbolcun Erol, sonra eski hocan Pereira. Bunlar için mi yönetime talip oldunuz? Ben de Fenerbahçe’ye başkan olsam bunları getirebilirdim herhâlde. Erol Bulut bana, “yok kardeşim, hocalık yapmam Fenerbahçe’de” demezdi. Bu ne basiretsizliktir?

Son sözüm Puma’ya. Çocuk (Muhammed) hayatında unutamayacağı bir gol attı, golden sonra öpecek arma bulamadı. Çünkü yoktu, rezil oldunuz dünyaya Sayın Puma. Beyaz yakalı tabiriyle “inovatif” üçüncü forma yaptınız aklınız sıra; fakat amblem yok, Fenerbahçe yazı olarak var, Avis ondan da büyük yazıyor. Yok efendim, takım ismi şu puntoda olacakmış, yok reklamda şöyleymiş böyleymiş, ben anlamam. Amblemsiz forma giydirdiniz güzelim takımlara, Milan’ı, City’si, Valencia’sı nasıl kabul etti bunu, o da garip; federasyonlar nasıl kabul ediyor bunu, o daha da garip. Öte yandan, ilk iki formamız da hikâye. “Bu ilk senemiz, güzel bir şeyler yapalım” demez mi yahu bir firma? Zaten futbolcuların giydiği kaliteli formaları satışa çıkartamıyorsunuz, onu anladık. Satışa çıkardığınız formalar taraftar formaları, yani daha kalitesiz formalar, takımın amblemi işlemeli filan değil mesela, yapıştırma. Onlar da 300 küsur lira. Kalitelileri satışa çıkartsan 1000 küsur liraya satacaksın. Bizde öyle bir döviz kuru yok, satışa çıkartamıyorsun. Tamam bu senlik bir durum değil Puma, ancak formaları biraz güzel yap birader, sor insanlara ne bileyim, senin için de iyi olur bak milyonlarca taraftarı var bu kulübün, yürüyelim seninle mutlu yarınlara (evet, bu yazıda Puma’ya da seslendik).

Bu arada transfer eksikliği, hoca tercihleri ile ilgili yukarıda yönetime filan giydirdiğim sanılmasın. Öyle bir şey yok, yönetime laf etmek haddimize değil, onların vizyonuna erişemeyiz biz. Ne vizyonsa anasını satayım üç senede takıma bulabildikleri bir forvet yok, stoper çöplüğüne dönmüşüz, Ekonomi Bakanı gibi hoca değişiyor takımda, ilk kez Avrupa’ya katılmaya hak kazanacağız, bir Avis, bir Beko, bir Aygaz ayağına armasız takım tutuyoruz. “Bu benim Fenerbahçe’m değil” demiştim geçen sene; dörtlü çete dağıldı, yine Fenerbahçe’min F’si yok ortada.

Şimdi Helsinki maçında elde ettiğin 1-0’lık galibiyet yeni düzende çok da işe yaramıyor, onu da hatırlatayım. Yani 1-0’ın üstüne deplasmanda 2-1 mağlup olursan tur atlama filan yok, uzatmaya gidiyorsun, hem de o yarım saati deplasmanda oynuyorsun hâliyle. Ama olsun, elenirsen Konferans Ligi’ne gidiyorsun, üçüncü bir kupa icat edildi. Her türlü Edirne’nin ötesindeyiz yani bu sene. Bol bol maç oynansın tabii ki. Dördüncü, beşinci kupalar da olsun. Küme düşenler dışında herkes Avrupa’da maç yapsın, boş durmayalım.

Takıma, hocaya, Puma’ya, UEFA’ya giydirdiğim bu yazıda, bana ayrılan sürenin sonuna geldik. Geçen sene ara vermiştik, şimdi sinir sahipliğine devam. Hayırlısı olsun…

   

 

(Not: Abonelere e-posta gelmeye devam ediyormuş, boşuna gerilim verdik, onu da anlamadım. Blogger’a da buradan selam olsun, Pumacı mıdır nedir?)

25 Haziran 2021 Cuma

Avrupa Avrupa Duy Sesimi


Euro 2020 grup maçları bitti. Kanaatimce keyifli de geçiyor. Ancak bu keyiften bağımsız olarak söylüyorum aşağıdakileri.

İki turnuvadır 24 ülke, 4’er takımlı 6 grup var, gruplardan en iyi 4 tane 3. takım çıkıyor. Grubunu 3. bitiren takım, maçlar bitince sevinemiyor veya üzülemiyor, sevinmek veya üzülmek için diğer grupların maçlarının tamamlanmasını bekliyor. Ayrıca 4 takımda 3. olmak neyin başarısı? Aman daha fazla maç olsun, aman…

Ayrıca 24 ülkelik Avrupa Kupası mı olur arkadaş? 24 ülke ne demek? Avrupa’da kaç tane ülke var zaten? Sovyetler Birliği ile Yugoslavya dağılmasa 20 tane ülke yok Avrupa’da.

Eskiden ölüm grubu Şampiyonlar Ligi’nde, Dünya Kupası’nda olurdu; Avrupa Kupası’nda zaten tüm gruplar ölüm grubuydu. Avrupa Kupası’nın diğer kupalara göre nitelikli yanı son buldu.

Bir başka saçmalık, kupada her grubun bir veya iki ev sahibi var. Hem adaletsiz hem mantıksız. Ne o öyle eleme maçları gibi. Bir ülke komple ev sahibi olsun, yürüyün.

D Grubunda İngiltere, maçlarını Londra’da oynadı; İskoçya da İngiltere dışındaki maçlarını Glasgow’da oynadı. Gariban Çekya ile Hırvatistan deplasmanda.

B Grubunda Danimarka maçlarını Kopenhag’da oynadı (Eriksen’in hastasıydık, büyük geçmiş olsun); Rusya da Danimarka’ya karşı Kopenhag’da oynadı, onun dışındaki maçlarını St. Petersburg’da oynadı. Gariban Finlandiya hep deplasmanda. Belçika’ya gariban diyemiyorum, De Bruyne’si, Lukaku’su olan gariban mı olur?

Avrupa Kupası’nda gruplardaki saçmalıkların bir kısmı bunlar.

Şimdi de UEFA, kupalardaki deplasman golü kuralını kaldırıyormuş. Bu durumda deplasman golüne ödül olmayacak. Daha fazla dakika, daha fazla uzatma. Çift maçlı eleme sisteminin güzellik nedenlerinden biri de gitmiş oldu o hâlde. Amaç ne, heyecan mı? E o zaman ofsaytı da kaldırın. Ne o öyle, çizgi filan çekiyoruz, insanlar olmayan gole seviniyor, olan gole sevinemiyor, VAR iptal ediyor değil mi?

Bir de şu deplasman golü kuralına bazı gazeteler şunu yazmış: “devrim gibi karar”. Devrim o kadar ayağa mı düştü? UEFA’nın kuvvetle muhtemel kel kafalı yetkilileri birer devrimci mi oldu?

Ezcümle, yeni kurallara ve anlayışlara karşı tepkiliyim. Avrupa Avrupa duy sesimi!

 

(Duyuru: Simge-ül İstanbul’da da duyurduğum üzere, abonelik sistemi Temmuz itibariyle son buluyor. Buna göre yazılar, abonelerin e-postalarına düşmeyecek. “Müstakbel ex-abonelerime” teşekkür eder, bloğun bundan sonraki hayatına atlarla devam edeceğini belirtmek isterim.)

6 Ağustos 2020 Perşembe

Benim Fenerbahçe'm



(…)

2 ay sonra

Herhangi bir gazete haberi:

“Fenerbahçe’nin A takımı ile yaptığı maçın 62. dakikasında kenardan Hakem B’ye sinkaflı sözler söyleyen Emre Belözoğlu’ya B, kırmızı kart gösterdi. Bunun üzerine Volkan Demirel, tribünden B’ye tükürdü. Caner Erkin’in ilk yarıda oyundan atılmasının da etkisiyle Fenerbahçe, 10. dakikasında 1-0 öne geçtiği maçı 3-1 kaybetti.”

(…)

3 ay sonra

Herhangi bir gazete haberi:

“Maçın 73. dakikasında skor 1-1 iken, Erol Bulut’un hamlesi ile kulübeye gelen orta saha oyuncusu C, Erol Bulut’a el hareketleri ile tepki gösterdi. Oldukça sinirli olduğu görülen C’yi, Sportif Direktör Emre Belözoğlu teselli etti. Emre Belözoğlu’nun transferinde büyük pay sahibi olduğu C’nin, imza attığı ilk günden beri Erol Bulut’la yıldızı barışmıyor.”

(…)

6 ay sonra

Herhangi bir gazete haberi:

“(...) alınan kötü sonuçların da etkisiyle, takım içerisinde gruplaşmaların giderek arttığı, futbolcuların ‘Emreci’, ‘Erolcu’ olarak ikiye ayrıldığı, Volkan Demirel’in de Erol Bulut ile Emre Belözoğlu arasındaki tartışmalarda Emre Belözoğlu’ndan yana taraf tuttuğu, Erol Bulut’un getirdiği ekipteki antrenörlerin ise Erol Bulut’u destekledikleri, yeni transfer/eski oyuncular Gökhan Gönül ile Caner Erkin’in Erol Bulut’u değil, Emre Belözoğlu’yu dinledikleri, yönetimde de bir kısım üyelerin ‘Erol Bulut hocamızdır, onun sözü geçer’ şeklinde düşüncelerini belirttikleri, bir bölümün ise ‘Emre Belözoğlu bu takımın simgesidir, bir Emre’dir Fenerbahçe’ düşüncesinde olduğu (…)”

(…)

8 ay sonra

Herhangi bir gazete haberi:

“B takımına karşı alınan şok mağlubiyetin ardından Y tribününden ‘Kalmadı Bizde Umut, İstifa Et Erol Bulut’ şeklinde tezahüratlar yapıldı. Z tribününden ise Erol Bulut’a destek verilirken, maç sonunda bu tribünden bir grup ile Emre Belözoğlu’nun tartıştığı gözlemlendi. Emre Belözoğlu bu tribüne doğru kafa kesme işareti yaptı.”

(…)

Gözlerimi şöyle bir kapatıp takımı düşündüğümde, bu haberleri görmeden veya kafamda yaşamadan duramıyorum. İleride bu tür haberlerin rüyalarıma girmesi de muhtemel. Ancak bunlar rüya değil, gerçek olacakmış gibi bir hissiyat var içimde. En azından kimse, yukarıda yazanları “hadi be or’dan, olur mu hiç öyle?” diyerek karşılayamaz.

Aldığı aşağı yukarı her kararında bizleri biraz daha hayal kırıklığına uğratan yönetimimiz, Emre gibi birini sportif direktör, Volkan gibi birini de antrenör yaparak, bir de onlar yetmiyormuş gibi Caner’i takıma geri çağırarak gerçek vizyonunu daha da netleştirmiş oldu. Yani takımı değil, bir bütün olarak futbolu ve sporu bırakması gerekenler takıma döndüğü gibi, daha ciddi pozisyonlarda görev almaya başladılar ve/veya taraftarlara muştulandılar. Ne yapacaklarını, ne yapmayacaklarını CV’leri az çok belli ediyor bunların. Ama para yok, ne yapalım: “ruh geri gelsin!”

Taraftarlar için oyunculuğu efsane olmasa bile, sırf 95-96 sezonundaki o sihirli asist için bile özel bir yeri olan Erol Bulut, bir yangın yerinin ortasına düştü. Kendisine o yangın yerinde başarılar. Erol’un üzülmesini istemeyiz (en azından ben istemem). Kötü skorlar da bizi mutlu edecek değil, tabii ki başarı isteriz. Ama bu yolun yol olmadığını da söylemesem olmaz.

Ha benim düşüncem hiçbir yerde karşılık bulmaz, kimsenin umurunda da olmaz, ben şimdi “benim için büyük, Fenerbahçe için küçük” bir adım olarak, “taraftarlığımı askıya alıyorum” desem “kimsin ulan sen” der insanlar haklı olarak, ancak takıma emek verdiğini, en azından takım için kendi önemsiz iç dünyasında kafa patlattığını düşünen ve bunu keyifle yapan bir insan olarak, takımın bu yeni “omurgasının” bilakis omurgasızlık olduğunu belirtmem boynumun borcu.

Umarım takım başarılı olur, yukarıdaki haberler de bir paranoyağın serzenişi olarak kalır. Ancak bu Fenerbahçe, benim Fenerbahçe'm değil.

Maç öncesi köfte iyi gider, yiyin afiyetle; yeni formalar güzel olmuş, giyin afiyetle…


24 Şubat 2020 Pazartesi

Bir Derbi Sonrası Yazısı: Kof Özgüven


Genelde maç veya sezon önü yazılar yazarım, takip edenler bilir. Sanırım ilk kez bir maç sonu yazısı yazıyorum bazı şeyler içimde kalmasın diye (zaten bu bloğun da amacı bu değil mi). Bununla birlikte bu yazı maç gecesi yazıldı diye fevrilik aramayın; son derece sakin, hatta biraz da mutluyum.
Bu maçta kadroları gördükten sonra hocaları dinlemek istedim. Önce Ersun Yanal çıktı yayıncı kuruluşa, “Kadıköy’de sonucu Fenerbahçe belirler” gibi yine kof özgüveni ile başladı sözlerine, sonra da “Takımı sadece ilk 11’le değerlendirmek hatadır, 90 dakika uzun bir süre, 11’e bakmayın, takıma bakın” dedi. Sonra Fatih Terim çıktı, neden böyle bir kadro ile çıktığını söyledi ve “Ümit ederim taktiksel manada tercih ettiğimiz 11 gereğini yapar” dedi. Yani Terim, çıkabileceği en iyi 11’le çıkma taraftarıydı; Ersun Yanal ise “Benim en iyi 11’im bu değil, ama duruma göre yerine birilerini alırız, çok da ş’apmayın” der gibiydi. Bu röportajlardan dahi kimin daha iyi hazırlandığı belliydi maça. Zaten ilk saniyeden de anlaşıldı bu durum.
Yukarıda neden “biraz da mutluyum” dedim, açıklayayım. Fenerbahçe’nin 2000’li yıllarda seri yapma nedeni, maçlara hem takımın hem de taraftarın rahat çıkmasıydı; baskıyı Galatasaray yaşıyordu. Son beş yıldır ise Galatasaray rahat başlıyor, Fenerbahçe “aman seri bozulursa” diye gergin ve sağlamcı oynamaya çalışıyor. Maçın sonunda örneğin Fenerbahçe berabere kalırsa, “hasret bilmem kaç yıl oldu” diye gönderme yapılıyor. Son beş Kadıköy derbisinin kaçını aldın veya kaçında oynadın da, koreografi ile bunun dalgasını geçiyorsun? 1999’dan 2009’a kadar 10 yıl üst üste galip gelmek tamam, bunu yaşadık. Bunların koreografisi de yapıldı, haklıydı. Ancak özellikle son beş yılda durum değişti, rüzgâr tersine döndü, Trabzonspor deplasmanlarında olduğu gibi. O nedenle saçma sapan oyunlardan sonra sırf yenilmediğimiz için “kaderinden kaçamazsın”, “en son yendiğinizde bilmem ne yoktu, şu icat edilmemişti” gibi gereksiz lafların son bulacak olması kuş gibi hafifletti hafif bünyemi. Bu maç öncesi, “Seni de Seni Seveni de Sevmiyoruz” pankartını açan tribünlerin, o maçta mağlubiyet tatması ise son derece hoş bir tesadüftü benim açımdan.
Yirmi yıldan fazladır bilinçli maç izlediğimi düşünen bir Fenerbahçeli olarak, Galatasaray karşısında en kötü Kadıköy performansı izlediğimizi rahatlıkla söyleyebilirim. Bundan sorumlu olanlar mutlaka bir veya birkaç kişi değil, hemen herkesin payı yüksek burada.
Sürekli alınan stoperler ve bu stoperlerin Jailson’u dahi kesememeleri hususu ise sadece bir cümle olarak kalsın: O zaman alma değil mi?
Ezcümle; bu maça yöneticisiyle, hocasıyla ve taraftarıyla kötü hazırlanan Fenerbahçe, daha da kötü sonucu hak etmişken, 1-3’le mağlup ayrıldı sahadan. Bundan sonraki maçlara yönetimiyle, hocasıyla, oyuncusuyla, taraftarıyla “Eski Fenerbahçe” gibi çıkması ümidiyle. Kof özgüvene yer yok.



29 Kasım 2019 Cuma

Kocaman Yanalım, Kocaman Yalanım


Uzun zamandır yazmayı düşündüğüm bir Ersun & Aykut yazısını yazmanın zamanı geldi, hatta geçti bile. Keşke o kadar gecikmeseydim de, Ersun Yanal için işler kötü giderken yazan biri olmasaydım diye de hayıflanıyorum bir yandan. Çünkü Ersun Yanal & Aykut Kocaman mukayesesi ile ilgili birkaç şeyi önceden söylemek daha muteber olurdu benim açımdan. Olsun, söz uçar yazı kalır, geç de olsa başlayalım.
Öncelikle Ersun futboluyla Aykut futbolu arasındaki farkı, 2012-2013 ve 2013-2014 sezonlarını tribünde, hem de aynı yerden takip ettiğim için gayet iyi biliyorum. Zaten o iki yıla ait lig puan tablolarından ve sonucundan da anlaşılıyor bu fark. 2012-2013 sezonundaki ile aşağı yukarı aynı kadronun 2013-2014 sezonunda Ersun Yanal’la şaha kalktığını, ondan dolayı taraftarların kendisine ayrı bir sempati beslediğini, hatta benim de onlardan biri olduğumu söylemem yanlış olmaz. Ancak bazı abartılardan da uzak durmak lazım.
Tu kaka edilen 2012-2013 sezonunda Fenerbahçe, UEFA Avrupa Ligi’nde yarı final oynamış ve türlü şanssızlıklarla (sakatlık, ilk maçta farkın ve penaltının kaçması vs.) finali kaçırmış takımdı. “Gönüllerin şampiyonu”, “gönüllerin finalisti” gibi kavramların futbolda yeri yok; ancak o sene, Avrupa’da başarısı sınırlı takımımızın kıl payı o finali ve kupayı kaçırmasının takım ve taraftarları için bir anlamı olmalı. Nasıl ki 2007-2008 sezonunda Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final oynadığımız ve efsane olarak görülen takım, o sene şampiyon olamamasına rağmen taraftarlarca iyi hatırlanıyorsa (şampiyon olamaması sonucu hocamız Zico kovulmuştu); 2012-2013’te Avrupa’da başarılı olan takımın yerin dibine sokulması ve 2013-2014 için methiyeler düzülmesi pek mantıklı gelmiyor.
2013-2014 için bir hususu daha eklemek lazım: “Nisanda şampiyon olduk” geyiğinin yegâne sebebi, ligi o sene ikinci bitiren Galatasaray’ın 34 maçta sadece 18 galibiyetinin ve 65 puanının olması. O sene rakiplerinden farklı olarak, Avrupa’da mücadele de etmeyen ve kutsanan Fenerbahçe’nin ise o sene attığı gol sayısı 74, topladığı puan da 74.




Örneğin, “defansçı”, “yan pasçı” Aykut Kocaman’ın Fenerbahçe’de son dönemi olan ve yerden yere vurulduğu 2017-2018 sezonunda takımın attığı gol sayısı 78, topladığı puan 72.



Ersun önce hücumcu, Aykut önce savunmacıdır tamam, bunu bir an için kabul edelim; ama “Nisanda şampiyon”, “Fener Ersun’la uçuyor” vs. bunlar işin magazinsel tarafı. 2013-2014 sezonunda Fenerbahçe 23 galibiyetle şampiyon olmuş, yani öyle bir sürklase durumu yok ortada (ondan sonraki sene Galatasaray 24, sonra Beşiktaş 25 galibiyetle şampiyon olmuşlar).
Madem “yaldır yaldır” şampiyonluk örneği verilmek isteniyor, o halde yine Aykut Kocaman’ın çalıştırdığı dönem olan 2010-2011 sezonundan bahsedelim: Atılan gol sayısı 84, puan 82, galibiyet sayısı 26.



Yine Fenerbahçe’nin Avrupa’da mücadele etmediği Mustafa Denizlili 2000-2001 sezonunda da (“Mustafa Denizli, rezil ettin sen bizi” tezahüratından 1 sene önce), takım 82 gol atmış, 76 puan toplamış ve 24 galibiyetle şampiyon olmuş.
Tabii bunlar Ersun Yanal’ın 2013-2014 sezonunda oynattığı güzel ve heyecan verici futbolu ve seyir zevki açısından 2012-2013’ü geride bıraktığını gölgelemesin, benim de amacım bu değil zaten. Ama 2013-2014 şampiyonluğu yukarıda bahsettiğim kadardır, fazlası değildir.
Peki, yukarıdaki bilgilere niye yer verme ihtiyacı hissettim. Şu Twitter ve yorumcu kirliliğinden gına geldi artık, ondan. Bir dönem Sabri tu kaka edilirdi, bir dönem Selçuk Şahin, biliyorsunuz. Bu “popüler geyikleri”, “yan de yanalım”ı, Aykut Kocamanlı yıllarda geçen “Kocaman çöküş”, “Kocaman dert” veya “Kocaman galibiyet” vs. haberleri bırakalım.
Bu sene Ersun Yanal’ın oyun anlayışı ile 2013-2014 oyun anlayışının Allah’ı bir. “Kadro bu, ne yapayım” değil mesele, takım gerideyken sahaya ofansif oyuncu yerine, defansif oyuncu süren hocanın, takımı bir “ön libero takımı” haline getirmesi, hem kendini, hem de kendisini takıma neredeyse transfer eden taraftarı inkar etme anlamını taşıyor. Yine Aykut Kocaman’ın sözde Valbuena ve Alex takıntısı ve sahaya sürekli Aatıf’ı sürmesinin benzeri, Ersun Yanal’da da var (örneğin Zajc ve Ferdi’nin hiçbir surette oynatılmaması; yedekte o kadar adam dururken sürekli Alper’e yer verilmesi ve Tolga Ciğerci’nin başka oyuncular varken kanatta oynatılması).
Günümüze bakalım, Fenerbahçe’nin bu sezonki durumu şu şekilde: 12 maç, 6 galibiyet, 21 puan. Zaten güzel ve hak edilen olmakla birlikte fazla abartılan bir şampiyonlukla bu takıma geldi Ersun Yanal, ona uygun hareket etmeli. Yoksa ikinci bir veda uzakta değil.
Peki veda durumunda, çare kimde? Çare; futbol dünyasında saygı ile karşılanan, futbol görüşü ve kültürü olan, olgun, komplekssiz ve kaprissiz, kucaklayan bir teknik direktörde. Tıpkı Zico gibi. Zico ki, takımda tüm futbolcuları babacanlığıyla bir arada tutabilmeyi başardı, belki de en önemli meziyeti oydu. Yoksa ne çok iyi bir taktisyen, ne çok iyi bir oyun okuyucuydu.
Hadi Zico demişken bir bilgi daha vereyim. Fenerbahçe o bahsettiğim 2007-2008 sezonunda 02.04.2008 tarihinde Chelsea’yi Kadıköy’de yenerken, ilk 11’inde Vederson, Önder Turacı, Uğur Boral ve taraflı tarafsız herkesin dalga geçtiği Maldonado vardı. Chelsea’nin kadrosunu ise aşağıda görebilirsiniz.



Şampiyonlar Ligi’nde o sezon, gruplardaki ilk maçımız olan ve Kadıköy’de 1-0 kazandığımız Inter maçında da, rakip forvet Ibrahimović’ti, takımın yedeklerinde de Figo ve Crespo vardı.
Sonuç olarak; internet geyikleriyle, Ersun/Aykutla, Nisan/Mayısla, hakem/VAR’la zaman kaybedecek lüksümüz yok. Olumluları baz alalım, ama abartmayalım, vasata da sırf çevirelim (vasat oyuncu/iyi niyetli oyuncu/kaliteli oyuncu konularını bir ara işleyeceğim). Bizi kalitesiyle ileriye taşıyacak futbolculara, bu mümkün olamıyorsa, kalitesiyle ileriye taşıyacak hocalara ve futbol insanlarına ihtiyacımız var; geyiklere yok.
Özetle; heyecan, keyif ve başarı o 7140 metrekarelik alanda, oraya odaklan. Zor, ama imkansız değil.

27 Eylül 2019 Cuma

Bir Derbi Öncesi Yazısı: Bizim Güzel Ön Liberolarımız



Bu kez sezon başı yazısı yazmadım; ama malum derbi öncesi yapacağım açıklamalar da, bir nevi sezon başı dertlerimin bir tezahürü olacak.
Derbi maçından futbol kalitesi açısından beklentim olmadığını, yukarıda yer alan fotoğraftaki gibi maçta kaosun hakim olacağını ve maçın sonunda verilen verilmeyen kararların, gidilen gidilmeyen VAR’ların konuşulacağını tahminim olarak belirteyim.
Gelelim derbi öncesinde takımımızın (bilgisayarlarını yeni açanlar için söylüyorum, Fenerbahçe’mizin) durumuna… Maçta kimlerin oynayıp kimlerin oynamayacağına değinmeden önce, sakat oyuncularımızın son durumlarına göz atmak gerekecek.
Biliyorsunuz (veya bilmiyorsunuz) takımımız, bundan önceki maçlarında ideal beklerinden yoksun ve en az bir stopersiz çıktı maçlarına.
Yönetimimiz geçen sene iki sol bekli kadrosunda bir sol bekle yollarını ayırdıktan sonra başka bir sol bek transfer etmediğinden ve ideal sol bekimiz de sakat olduğundan, sol bekimiz esas yeri sol bek olmayan bir başka oyuncudan seçildi sezon başında.
O devşirme sol bek de, geçen sene genelde sağ açıkta oynayan, sağ bekte de oynayabilen oyuncuydu. İlk sağ bekimiz de sakat olduğundan ve ikinci sağ bekimiz olan esasında sağ açık oyuncuyu yukarıda anlattığımız üzere sol bekte kullandığımızdan, sağ bek pozisyonunda da bu kez, esas yeri ön libero olan ve geçen senenin yarısında bir Anadolu takımına kiralık verdiğimiz bir oyuncu oynadı. Esasında üçüncü bir sağ bek de vardı, ama genç ve tecrübesiz olduğundan bu maçlarda onu değil, bu ön liberoyu tercih etti hocamız. Böylelikle takımın sol bekinde esas yeri sağ açık/sağ bek olan, sağ bekinde de esas yeri ön libero olan oyuncu oynadı. Sakat sağ bekin derbiye yetişip yetişmeyeceği belli olmamakla birlikte oynaması bekleniyor; sol bekte ise ikinci sağ bek (esasında sağ açık oyuncu) oynayacak gibi duruyor. Esasında bir anlamda "dominospor" gibiyiz; sol bek iyileşse sol bekte sol bek özellikli oyuncu oynayacak, sol bekte emaneten oynayan sağ bek/sağ açık oyuncu da, sağ bekte, yani kendi yerinden birinde oynayabilecek, sağ bekteki ön libero da ön liberoda oynama şansını elde edebilecek. Şimdi bu ihtimal gözükmüyor, devam edelim...
Stoper mevkiinde kimlerin oynayacağına gelince; takımımızda geçen sene üç stoperimiz vardı. Ancak bu arkadaşlardan birini (o da yeni transferdi) geçen sene devre arasında kiralık verdiğimizden, ikisinin sözleşmeleri de geçen sezon sonunda bitecek olduğundan ve bu üçünden verim alınamadığından, geçen sezonun devre arasında iki yerli stoper de alındı. Yani geçen sezonun ikinci yarısı itibariyle, biri kiraya verilen beş stoperimiz olmuş oldu, ancak sezon sonunda o iki stoperin sözleşmelerinin bitmesiyle, o kiralık da yeniden kiralanınca halihazırda iki stoperimiz kalmış oldu. Ancak kalan stoperlerden biri yetersiz, diğeri de müzmin sakat olduğu için ve bu ikiliyle bir sezon bitirilemeyeceği için, iki yabancı ve kaliteli stoper alınması yönünde kanaat oluşturuldu. Bunlardan biri önce alındı ve oynayabilecek tek stoper olduğu için direkt kadroya girdi (ondan henüz verim alınamadı); diğeri ise hiç hazır olmadığı için oynatılamadı (sadece geçen hafta ilk yarıyı oynadı ve golü yediren de o oldu, zaten ligin ikinci haftasından sonra transfer edildi o arkadaş). Öyle olunca o (sözde) hazır stoperin yanı boş kaldı ve oraya da bir ön libero koyuldu. Ancak o ön libero da hatalı goller yedirdiği için soru işareti olmakla birlikte, onun yerine oynayacak stoperler de kötü olduğundan, o ön liberonun yeri artık stopermiş gibi oldu. Derbide de o ön liberonun stoperde oynaması bekleniyor.
Bu arada geçen sezon hiç oynamamış, ancak fizik gücü ve koşu mesafesi açısından yeterli olan, hafta sonu maç yapacağımız takımda bir dönem oynamış ön liberomuz iyileşti, bu sene maçlarımızda oynuyor. Geçen sezonun ikinci yarısında bir Anadolu takımına kiralık verdiğimiz ve yukarıda sağ bekte kullandığımızı söylediğimiz ön liberomuz takımda. Yine geçen sezonun devre arasında bir başka büyük takımdan transfer ettiğimiz bir ön liberomuz daha var. Bunun yanında, takıma ağabeylik yapmasını istediğimiz ve eski kaptanımız olan ön liberomuzla tekrar anlaşıldı. Bu arada transfer sezonu bitmeye yakın bir ön libero daha alındı (hatta bu ön libero, eğer diğer ön libero derbide stoperde oynamazsa, onun yerine stoper oynayacak ön libero).
Gelelim açık kanat oyuncularına. Sağ kanatta etkili olduğu, adam geçebildiği söylenen fuleli arkadaşımız, ligin ilk haftasında; sol kanatta etkili olduğu, adam geçebildiği söylenen bir diğer fuleli arkadaşımız ise bir önceki hafta sakatlandı. İlk oyuncumuz derbiye yetiştirilmeye çalışılıyor. Ancak sol kanattaki arkadaşın, eski takımına karşı oynayamayacağı kesin. Bununla birlikte sol açıkta da alternatif yok. Hocamızın geçen sene oynayamayan, sakatlıktan yeni çıkmış o güçlü ön liberoyu sol açıkta eski takımına karşı sahaya sürmesi muhtemel. Yani stoper ve ilk sağ bek iyileşmezse sağ bekte oynayacak ön liberoların yanında, sol açıkta da ön liberonun oynama ihtimali var.
Bir ihtimal daha var: Sol açıkta ön libero özellikli o arkadaş tercih edilmezse, 10 numara pozisyonunda oynayan arkadaş sola geçebilir, o 10 numaranın yerine de bir ön libero koyulabilir.
Santrforumuz hamdolsun kendi yerinde oynayacak; o da sakatlanır veya cezalı duruma düşerse, transfer sezonunun son günlerinde alınan yerli veteranın ne yapacağı belli değil. Bir de kendi yerinde oynadığı söylenen genç kalecimiz var. Nasıl bir performans sergileyeceğini merak ediyorum.
Şampiyonluk hedefleyen ve hedeflemek zorunda olan takımın Eylül sonu, zorlu deplasman öncesi durumu bu.
Sakat oyuncuların kaçı iyileşir, kaçı hazır olur, kaçı oynar ve sahaya kaç ön libero menşeli oyuncu çıkar, bekleyip göreceğiz. Hayırlı derbiler…

4 Temmuz 2019 Perşembe

Belöz



Öncelikle, bir önceki internet sitem olan “tekinaks.wordpress.com” adresinde 2015 yazında yazdığım “Final” yazısını aynen paylaşarak başlayayım bu yazıya:
“20 Nisan 2000. Bugünden 15 yıl önce, hatta ondan da önce. UEFA Kupasının yarı finalinde Galatasaray, İngiltere’de Leeds United maçının rövanşını oynuyor. İlk maçı 2-0 kazanmış, İngiltere’de 1 tane atsa Leeds’in 4 tane atması gerekecek, öyle bir skor avantajı var Galatasaray’ın. Maça da gayet iyi başlamış, Arif net bir pozisyonu kaçırmış, akabinde Hakan Şükür’ün düşürülmesi ile kazanılan penaltıyı Hagi gole çevirerek daha 5. dakikada Galatasaray’ı 1-0 öne geçirmiş. Artık Leeds’e 4 gol lazım. Sonra Leeds 16’da skoru eşitlemiş.
42. dakikada, daha sonra Galatasaray forması giyecek Kewell’ın kırmızısı, aynı dakikada Hakan Şükür’ün 'çerçeveyi gördüğü’ en meşhur golden sonra artık Leeds’e mucizeler lazım. Leeds 10 kişi ve yeniden 4 gol atmaları gerekiyor. Artık bu saatten sonra, ayakları yere basan, kontrollü oynayan, sakatlanmamaya ve kart görmemeye çalışan oyuncular ordusu beklenirken; Galatasaray’ın ‘geleceği’, henüz 20 yaşındaki futbolcu rakibe gereksiz bir müdahale ile doğrudan kırmızı kart görüyor ve takımını 10 kişi bırakıyor. Skor gayet leheyken 10’a 10 oynamanın herhangi bir sıkıntıya sebebiyet vermeyeceği kesin. Ancak o, 20 yaşında UEFA finalinde oynama şansını kaybetmiş, torunlarına anlatacak çok önemli bir anıdan vazgeçmiş.
Futbolcu, bu olaydan iki yıl sonra, Dünya Kupası’na katılan Türkiye’nin kadrosunda yer buluyor. Haksızlığa uğrayarak kaybettiğimiz (Eduardo Galeano da bunu söylüyor) Brezilya maçından sonra 9 Haziran 2002’de Kosta Rika önündeyiz. Anılan futbolcu, takımımızı 1-0 öne geçiriyor. 86’da yediğimiz gol sonrası maç iyice sıkıntı giriyor. Takımda stres hakim. Maçın son anlarında top Kosta Rika yedek kulübesine ulaşıyor ve Kosta Rika antrenörü tam topu sahaya gönderirken, bizimki koşup antrenörü itiyor. Antrenör kulübeye tutunduğu için düşmekten son anda kurtuluyor. Antrenör neye uğradığını şaşırıyor tabii. Amaç topun erken şekilde oyuna sokulması iken, büyüyen olaylar ve iki tarafın yedek kulübesi ve oyuncularının itişmeleri sonucu oyun geç başlıyor. Maç da birkaç dakika içinde 1-1 sona eriyor. Burada futbolcu henüz 22 yaşında.
Sunay Akın veya Yılmaz Özdil gibi giriş yaptığımın farkındayım. Aslında onların hikayelerinde, anlatılan kişinin kim olduğunu ancak en sonunda anlayabiliyorsunuz. Burada az çok anlaşılmıştır aktörümüz. Evet o futbolcu Emre Belözoğlu.
Yukarıdaki iki örnekten sonra rahatlıkla söyleyebilirim ki; örneğin, Ben Emre’nin 20 yaşında torunu olsam, ‘Dede öğütler filan veriyorsun da, bizim yaşımızdayken mal gibi kırmızı görüp UEFA finalinde oynamamışsın’ veya ‘sevgi, saygı diyorsun da, daha 22 yaşında elin gariban antrenörünü ne itiyorsun sen, öğüdüne sokayım’ derim.
2000’li yıllarda Türkiye’nin yeni yıldızı gözüyle bakılan, tekniği güzel arkadaşımız üst düzey takımlarda da oynamadı değil. Ancak bu takımlarda ne kadar iz bırakabildi veya hangi eylemleriyle iz bırakabildi, bu soruların cevabı Emre’yi üzecek mahiyette.
Sol ayağını raket gibi kullandığı (o tabir de bir başka anormalliktir) söylenen bu futbolcu arkadaşımızın kariyeri sakatlık, cezalılık gibi nedenlerle öyle istikrarla açıklanacak gibi değil. İstikrar varsa da; sakatlanma istikrarı, kart istikrarı, küfür istikrarı, gerginlik istikrarı mevcut. İstikrarı da bir kenara bıraktım, oyunda olduğu her an, her saniye takımını yakabilecek, yalnız bırakabilecek bir şahıs olduğu ve huzurlu, eğlenceli futbolu katlettiği net. Her gittiği deplasmanda yuhalanan, kendi takım taraftarlarının da çoğunun nefret ettiği bir isim Emre.
‘Ama normalde çok iyi, çok efendi, çok düzgün, bal dök yala Emre’yi’ cümlelerini geçelim. Emre’nin yaptıklarının ‘hırslı oynama’ ile açıklanabilir tarafı yok.
Biliriz ki, bir futbolcunun oyun karakteri ile kendi karakteri paralellik gösterir. Oyun karakterini, iyi oynama, kötü oynama olarak değil; oyun içinde yaptığı tercihler ve rakibe, kendi takım arkadaşına davranışları olarak kabul edelim. Emre’nin kariyerine baktığımızda, bu açıdan sınıfta kaldığını açıkça görüyoruz.
Bir futbolcu, ‘futboldan kovulmak’ için başka ne yapabilir, onu bilemiyorum. Rakip futbolcuya boğaz kesme işareti, tribündeki meçhul gazeteciye el hareketi, kendi taraftarına küfür, rakip taraftara dayak, rakip futbolcuya ırkçı söylem, kendi takım arkadaşlarıyla kavga… Hakeme el kol, rakiplerle itişmeleri saymıyorum. Kariyerinde 9 kırmızı kart varsa, 99 da gösterilmeyen kırmızı kart var abimizin.
Yurt dışında ciddi takımlarda da oynamış Emre, özellikle bu son dönemlerinde neden böyleydi peki? 1. Böyle görmüştü, 2. Ne yaparsa yapsın hiçbir şey olmayacağını, kovulmayacağını, atılmayacağını gayet iyi biliyordu. Sonuçta onu kaptan yapan ve ona hala kaptanlık görevi veren var, niye böyle olmasın ki? Onun için kendisini sorumlu hissettiği tek kişi varsa, o da başkanı. Başkan da, Emre de bu hallerinden memnundu mutlaka. ‘Oyunu kuralına göre oynayan futbolcu ve başkan’ onlar.
Ancak sevinerek görüyorum ki, bizim 7 yıldır Emre ile ilgili söylediğimiz anlaşılamamakla veya önemsenmemekle birlikte; elin Portekizlisi, yeni teknik direktör abimiz 7 günde, Emre’nin maç kasetlerini izleyerek anlamış ve göndermiş Emre’yi. Başkan da ‘karışmayalım artık’ demiş herhalde hocalara. Eminim hocanın bu hareketi, başkanın defterine ‘eksi’ olarak yazılmıştır ve gün gelince başkan hesap soracaktır. Başkanla eski kaptan; Fenerbahçe’nin sarı-lacivertine değil, aynı b.kun lacivertine mensup zira.
Yalnız Emre’nin ve Emrelerin sadece Fenerbahçe’den değil, futbolumuzdan gitmesi gerek. ‘Yetmez ama evet’ yani.
Başka insanların yerine konuşmak istemem ama; futbolseverler olarak, ‘adam gibi’ futbol ve huzur isteyen insanlar olarak, seni futbolumuzda istemiyoruz Emre. Futbolumuza huzur ver, 2000’deki gibi finallerde yine oynama; finalini yap”.
Yazıyı aynen alıntıladığım için bazı kelimeleri değiştirmedim; ama dört sene önce biraz daha agresifmişim, onu gördüm. Yıllar biraz daha sakinleştirmiş demek ki.
“Final” yazısından sonra dört senelik zaman zarfında, Emre hakkında görüşüm değişmedi. Emre de Emreliğine devam etti.
Tabii “Final” yazısından sonra 15 Temmuz yaşandı, Emre hakkında FETÖ soruşturması açıldı, söylenene göre devam da ediyor. Tabii Emre’ye itirazımın nedeni sırf FETÖ olamaz, yani burada Oda TV gibi “FETÖ Şüphelisi Resmen İmzaladı” türünden açıklama yapacak değilim. Çünkü Tayyip Erdoğan ve Cem Küçük dışında hepimiz elhamdülillah FETÖ’cüymüşüz, orada sıkıntı yok. Ama tabii şunu eklemek lazım, FETÖ’den kaynaklı olarak Bekir İrtegün’ün futbol hayatı bitmişken, Emre neden hayatını güzel güzel idame ettiriyor, bir de eski takımı Fenerbahçe’ye kaptan olabiliyor, ileride de bu takımda uzun yıllar görev alması planlanabiliyor, bu soru not düşülebilir. Bekir maklubelerin pilavından bolca tadarken, Emre maklubeyi köşesinden köşesinden mi yedi yoksa?
Konumuz bu değil; konu, göreve gelir gelmez kendisine yöneltilen Ersun Yanal sorusuna “siz benim vizyonumu anlayamamışsınız” cevabını veren, henüz ilk senesinin ortasında bu lafını afiyetle yiyip Ersun Yanal’la anlaşan, başkan seçilişi de esasında, bir başkasının gidişine sebebiyet vermesi yönüyle pek de iyi olan Ali Koç’un, vizyonunu 1980 doğumlu Emre’yi takıma getirerek ispatlamış olması. Biz de ona göre beklentiye gireceğiz haliyle.
Tabii bu transferle ilgili şu söyleniyor: Emre’nin takımın dinamosu ve tecrübesi olarak seneye damga vurması değil, takıma “ağabeylik” yapması planlanıyormuş, yoksa futbolculuğu değilmiş mesele.
Demek ki Fenerbahçe o kadar kötü durumda ki, toparlanması için takımı ve ligi bilen, zamanında da takımda çalışmış Türk hoca (Yanal), yine zamanında takımda başarılı olmuş ve herkesin takdirini kazanmış idari menajer (Ballı), zaten ağabeylik dışında hiçbir vasfı kalmamış yılların eskitemediği kaleci (Demirel), Fener Ol’lar vs. derken, yine bir ağabeye daha ihtiyaç duydu takım. Halbuki Ali Koçlar, Volkanlar, Acunlar, Cem Yılmazlar yerine, “Cihatlar, Lefterler, Canlar, Fikretler” vizyonu yeter takım için. Hem bu takım afacanlar ordusu mu ki bu kadar ağabey lazım oluyor bir takıma, onu da anlamak mümkün değil.
Neyse, verilen krediler çok hızlı tükendi. Takım özüne döneceğine, “Belözüne” döndü.
Sonumuz hayrolsun.
Not: Belöz ne lan bu arada, bilen var mı?

30 Nisan 2019 Salı

Bir Tivit ve Akla Gelen Bir Kısım Düşünceler


Siyaset konularına elim gitmiyor malum, gerek yok. Dikkatimi çeken hususları kısaca paylaşmaya çalışıyorum, o kadar. Bizim şu futbol kültürü son dönemlerde kafama takılıyordu bir. Esasında yazmayı düşündüğüm çok da husus vardı, ama nereden başlasam bilememekteydim.
Derken bir tivite rastladım, basit de bir tivitti, ama bir tivitte aşağı yukarı her şey nasıl özetlenir, onu gördüm. Çok da takip etmediğim bir spor yorumcusundan geldi bu tivit, Mert Aydın’dan (Çok fazla yorumcu takip etmem. Futbolumuz o kadar kötü ki, bir de bunların yorumcular tarafından yorumlanmasına tahammülüm yok, Uğur Meleke’yi severim, o ayrı). Tivit bu:

Medyacı, yönetici, teknik adam, oyuncu, bunlardan vasatı görebilenlerine şapka çıkarır hale geldik. Ancak herhangi bir maçtan sonra twitter’a baktığımızda da, birtakım görüntü ve videolarla hakemleri eleştirip sırf hakemler yüzünden haklarının yenildiğini iddia eden saçma tipler görüyoruz. Ne güzel, herkes haklı, değil mi?
Durum böyle olunca, maçların hakemleri açıklandığında hemen o isimler “TT” oluyor tabii. “X Y’oğlu şu maça, A B’oğlu bu maça” verilmiş; “X Y’oğlu’yu yakından tanıyalım, 2016 yılının Nisan ayında Z takımın canını yakmıştı, federasyon ne hakla bu maça verir bu hakemi” değil mi?
Hakemler nasıl peki, vasatın fersah fersah altında, o ayrı. Ama tıpkı diğer futbol adamlarımız gibi, fazlası değil.
Alanyaspor kafilesinin deplasman dönüşünde hayatını kaybeden, güzeller güzeli iki kızın babası, henüz 29 yaşında Josef Sural için, futbol hayatımızın 15 yılından fazlasını bize zehir eden Volkan Demirel’in tiviti tabii ki olması gerektiği gibi.

Uzağa gitmeyelim, aynı Volkan, bu tivitinden bir buçuk gün önce kendisini tahrik ettiğini söylediği rakip takım görevlisini, bulunduğu takım otobüsünden “aldırıp” özür dileteceğini söyledi maç sonu röportajında. Takip edenler bilir, bu onun ilk “aldırma” isteği değil. Tivitteki “ortalama futbolcusu adamlık edebiyatı yapan” sözü aklıma bunları getirdi.
Bu arada, Volkan’ın tivitine yer verdiğim ekran görüntüsünde gördüğünüz 53 cevabın neredeyse tamamı, bu mesajı için kendisine “adamsın”, “büyüksün”, “kralsın” diyen vasat altı insanlarla dolu. Tivitin 633 kişi tarafından paylaşıldığını 13 bin küsur kişi tarafından beğenildiğini de hatırlatalım. Siz bunu okurken bu sayılar artmıştır tabii.
Her takımda, her mahallede, her sokakta, her işyerinde var ama böyleleri, Volkan ve onun gibileri. Artık böyle tipler makul, “akla uygun” yani. Nasıl bir döneme denk geldiysek…
Neyse, futbolumuza dönelim. Yeni Türkiyemizin medar-ı iftiharı Medipolcüğümüz son 4 haftaya lider girdi ve belki de birkaç yıl sonra esamesi okunmayacak bu takım Türk futbol tarihine adını altın harflerle yazdırmaya çok yakın. Helal olsun, ne diyelim.
Bu yazı, bir tivitin hatırlattığı küçük detayları kapsıyor sadece. Akla gelen her şey yazılsa kendimi ve sizi yorarım. “Bizim takıma” değinmem ise hiç olmaz, ordinaryüse yüzüm yok.
Üç takıma şampiyonluk mücadelesinde başarılar, bizlik bir şey yok, futbol kültürümüz için de…

23 Kasım 2018 Cuma

Bir Trabzon - Fener Maçı Öncesi



Fenerbahçe ve Trabzonspor arasındaki rekabet malum ve bu rekabet, artık düşmanlık derecesinde. Önce, bu düşmanlığın nedenlerine kısaca değinmekte fayda var.

Trabzonspor’un Trabzonspor olduğu 1970’li ve 1980’li yıllarda, şampiyonluk yolunda mücadele ettiği takım genelde Fenerbahçe olmuş. Öyle ki; Trabzonspor’un şampiyon olduğu 6 sezonun 4’ünde Fenerbahçe ikinci olmuş, 1976 ila 1981 yıllarında Trabzonspor’un şampiyon olamadığı tek yıl olan 1978’de Fenerbahçe şampiyon olmuş. Fenerbahçe maçı için okuldan kaçan Hababam Sınıfı’nda Kemal Sunal’ın “biz zaten hayatta iki şeyden çekiyoruz; bir Mahmut Hoca, bir de Trabzonspor” repliğinden de rekabet anlaşılıyor.



Artık di’li geçmiş zamana geçebilirim. Trabzonspor 1983 yılında 6. kez şampiyon olduktan sonra, şampiyonluğa en çok 1995-1996 sezonunda yaklaştı. Şotalı, Hamili, Tolunaylı, Ünallı, Ogünlü, Abdullahlı takım ligin sondan üçüncü haftasında, 1 puan da önünde olduğu Fenerbahçe’yi sahasında ağırladı. Maçın ilk yarısında Abdullah’la 1-0 öne de geçti. Yani bu maç bu şekilde bitse, puan farkı 4’e çıkacaktı. Ligin bitmesine de iki hafta kaldığı düşünüldüğünde, Trabzonspor “Şampi” olacaktı. Ancak ikinci yarı önce Oğuz’un, sonra Aykut’un golleriyle (Aykut’un golünde asisti yapan, Yeni Malatya’nın hocası Erol’u da saygıyla selamlayalım) Fenerbahçe maçı kazandı ve o sene şampiyon oldu. O maç sonrası Trabzon’u bir düşünün. Maç sonrası kendi takım otobüslerini taşlayanlar mı dersiniz, intihar edenler mi dersiniz…

Üçüncü kırılma dönemi malum, olaylı 2010-2011 sezonu. Bu üç kritik dönem Trabzonspor ile Fenerbahçe arasındaki rekabeti düşmanlık haline getirdi. Mutlaka sair nedenler de vardır. Ancak 2011 yılından sonra, bu düşmanlığın tamirinin de mümkün olmadığı görülüyor.

İşin enteresanı, 2010-2011 sezonundan bu tarafa Trabzonspor bizi (artık biz diyelim değil mi) yenememiş, ancak son üç maçtır biz de onları yenememişiz, berabere bitmiş hep. En son galip geldiğimiz maç da 26.12.2016’da Trabzon’u Trabzon’da 3-0 yendiğimiz maç.

2011’den bu tarafa bazı maçlara baktığımızda; 2013-2014 ve 2015-2016 sezonlarında Trabzon’da oynanan maçların yarıda kaldığını, ilkinde henüz 45. dakikada Fenerbahçe 1-0 öndeyken maçın sahaya ve özellikle kalecimiz Volkan’a atılan yanardönerli maddeler nedeniyle tatil edildiğini, ikincisinde de Fenerbahçe 4-0 öndeyken ve maç bitmek üzere iken sahaya taraftarların girdiğini, bir taraftarın çizgi hakemini döverek düşürdüğünü ve sonrasında kafasını tekmelediğini ekleyelim.

Ancak bu yazıyı yazma nedenim bunlar değil; 25 Kasım Pazar akşamı Trabzon’da oynanacak Trabzonspor-Fenerbahçe maçı öncesi Trabzon İl Spor Güvenlik Kurulu’nun aldığı karar. Kurul, Fenerbahçe taraftarlarının “güvenlik nedeniyle” stada alınmayacağına karar verdi. Bir güvenlik kurulu, olası bir sıkıntı öncesi güvenliği sağlamakla yükümlüdür herhalde. Ancak “kimse gelmezse, güvenliği sağlamaya da gerek kalmaz” anlayışını benimseyen, “ben güvenliği sağlayamam, gelmesinler” diyen bir güvenlik kurulu mevzubahis. Bundan sonra, “rakip takım gelmezse maç da kaybetmeyiz” düşüncesini bekliyoruz.

Bu tedbirin kalıcı olmayacağı, ileride Fenerbahçeli taraftarların o statta maç izleyeceği kesin. Yani bundan örneğin 5 yıl sonra veya daha da erken dönemde, belki de seneye bu yasak kalkacak ve Fenerbahçe taraftarları stada alınacak. Peki bu 5 senede veya bir sonraki sene ne değişecek? Artık taraftarlar birbirlerine sıcak bakmaya, “hepimiz aynı gemideyiz” demeye mi başlayacaklar? Veya Trabzon şehrine ve ülkemize bir evliya gelip tüm kente ve ülkeye sevgi, saygı, hoşgörü ve nezaket mi aşılayacak? Veya Trabzon İl Spor Güvenlik Kurulu şimdi olmayan güvenlik anlayışında fevkalade çığır açıcı bir yeniliğe mi gidecek? Bu yazıda bahsettiklerimden de anlaşılacağı üzere, maçların olaysız geçmesi ile rakip taraftarların pek ilgisi gözükmüyor da; nasıl çözülecek bu iş? Nasıl çözülmeyeceğini anladık sonuçta.

Daha önce de Trabzon İl Spor Güvenlik Kurulu, üç büyük takım taraftarlarının stada alınmayacağını açıklamıştı. Daha sonra örneğin Nisan 2017’de Trabzonspor, Beşiktaşlılara açtı kapısını. Beşiktaş’ın hocası Şenol Güneş iken, Beşiktaşlıların Şenol Güneş Kompleksine girmesine kim karışabilirdi zaten? (Orada da ayrı bir garabet var tabii. Trabzonspor’un stadına adını veren Şenol Güneş, Beşiktaş’ın halihazırdaki hocası; “yeni büyük” takımlarımızdan Başakşehir’in stadına adını veren Fatih Terim, Galatasaray’ın halihazırdaki hocası). Trabzonspor’un Erwin Koeman Spor Kompleksi değil, bizatihi “Fenerbahçe Kompleksi” olduğuna göre, taraftarların alınmaması şartlara uygun galiba. Bu arada, Trabzonspor’un yeni sahasını görmeyen tek taraftar grubu Fenerbahçeliler. Hak etmiyoruz Şenol Güneş Kompleksini, doğaldır diyelim.

Öte yandan; Trabzon İl Spor Güvenlik Kurulu, güvenliği sağlamaktan acizliğini ve sorumluluk almama isteğini söylemeye devam etsin, bir Rize deplasmanı dönüşü Trabzon’da Fenerbahçe otobüsüne av tüfeği ile ateş edilmesinin üzerinden üç buçuk sene geçti (sadece tribünlerde olmuyormuş yani olay). Pek tabii ki, soruşturmada gelişme yok. Orada da sorumluluk alınmamış anlaşılan. Hatta o dönem, saldırının olduğu yere 50 metre mesafede görev yapan bekçinin FETÖ’den alındığı, fiilde “FETÖ izi” olduğu da söylendi. Bir yargı meselesi varsa bir FETÖ izi gelir sizi bulur.




Bu “öldürmeye teşebbüs” niteliğinde fiille ilgili sadece iki kişinin gözaltına alındığını, sonra bu şahısların adli kontrol tedbiri ile salıverildiğini, onları karşılayan ve o iki kişinin masum olduklarını iddia edenlerin “utanmayın, Trabzon sizinle gurur duyuyor” tezahüratında bulunduklarını da belirtmeden geçmeyelim (haber için https://tr.eurosport.com/futbol/super-lig/2014-2015/surmene-adliyesi-nde-gerginlik_sto4669630/story.shtml).

Bu iki şüpheli vatandaş aracı kurşunlamamışsa, neden Trabzon onlarla durduk yere gurur duyuyor, onu anlayamadım. “Masum oldukları için onlarla gurur duyuyoruz” mu demek istiyorlar? Yoksa, “onlar yaptı ama masumlar” mı demek istedikleri? Masumiyet böyle bir şey mi?

Neyse, umarım bu hafta sonu galip filan gelmeyiz de, Trabzon İl Spor Güvenlik Kurulu’na mahcup olmayız; zira daha çok maçımız var!