Etiketler

tıkılak/takılak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tıkılak/takılak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Temmuz 2026 Salı

Tıkılak/Takılak XXI

 


* Bazı sosyal medya profillerinde, kürsüden çekilen fotoğrafların paylaşıldığını görüyorum. Kürsüde duran, takım elbiseli veya şık giyimli bir hanımefendi/beyefendi (böyle cinsiyetçi olmuyor değil mi; birey mi desek, bireyefendi mi) arzıendam etmekte.

Bir de kürsüden bakılan tarafın fotoğrafı olsa da baksak. Yıllar önce bir yerde denk gelmiştim, memleketinde haber yaptırmış bir meslektaş. Yurt dışında bir yerde kürsü bulmuş, takımı çekmiş, fotoğrafı çektirmiş. Yerel gazetede haber: “Bilmem kim bilmem nerede Avrupa’ya ders verdi!” Ortada ders filan yok tabii, oraya gezmeye giderken veya bir etkinliği izlerken, kalabalık dağılmış, çektirmiş fotoğrafını, ders vermiş olmuş, ne güzel… Kürsülere aldanmayalım. Hatta, kişiler gerçekten çıkıyorsa da aldanmayalım. Çok çektik kürsülerden…

* “En sevdiğin koku nedir?” sorusuna cevap olarak, akla yağmurdan sonra toprak kokusu, doğada temiz hava kokusu, deniz kokusu, hatta para kokusu vs. denir, malum. Bir koku daha ekleyeyim: Montajdan hemen sonra IKEA dolap kokusu… “Buraya iyi oldu yaa.” yorumlarıyla… Geldi mi burnunuza? İyidir bence.

* Karikatür yeteneğim olsaydı, Pınar Denizli reklam panosu görmeden toplu taşımayla A noktasından B noktasına gidilememeyi çizmek isterdim sanıyorum, Umut Sarıkaya tarzı böyle, iyi olurdu. Derken Umut Sarıkaya’nın Colin Farrell’in Sivaslılara benzemesini konu ettiği karikatür geldi aklıma, yukarıya iliştirelim bakalım.

* Son dönemin en absürt haberlerinden biri (ülkemizdeki hukuki gelişmeleri saymazsak tabii), Trump’a benzediği için canı bağışlanan Bangladeşli kurbanlık manda haberi. Habere göre; Bangladeş İçişleri Bakanlığı olaya el koymuş, son dakika kararıyla kesim iptal edilmiş, alıcının parası iade edilmiş ve manda Trump, yeni ve güvenli yuvası olan Dakka Ulusal Hayvanat Bahçesi’ne transfer edilmiş. Ne diyelim ki buna? Amerikan mandası işte… Bir yandan, ekşisözlük rumuzu gibi: “Trump’a benzediği için canı bağışlanan Bangladeşli kurbanlık manda”. Yukarıda mandayı değil, Sarıkaya’yı tercih ettim, iyi yaptım.

* Arada şöyle kısa videolar peyda oluyor: “Bilmem nereye gitmeden önce dikkat etmeniz gereken şeyler”. Tabii gezmeyi seven insanlarız, dikkatimizi çekiyor arada; ancak o kadar suyu çıkmış ki işin. Bir anda hesap açıp bunlarla dalga geçmek bile geliyor içimden. Ama ne gerek var tabii. “ABD’deyken mekânlara girerken kapıyı çekiyorsunuz, mekândan çıkarken kapıyı itiyorsunuz”. Yahu bırak da şahıs onu anlayabilsin, kendi denesin. “Çok önemli bir bilgi, yurt dışında ülkelerin kendi para birimleri oluyor ve onları kullanıyorsunuz. O nedenle paranızı bozmanız gerekiyor”. İyi…

Fark ettiyseniz “iki film birden” çektik. Süper değil tabii; bizden. Hadi bakalım…

20 Temmuz 2026 Pazartesi

Tıkılak/Takılak XX

 



* Radyo-3 Sabah adlı program hafta içi her sabah saat 08.00-09.00’da adı üzerinde Radyo 3’te. Tam işe varış zamanında sonuna denk gelinen bir program. Programın bir güzelliği ise şu(ydu): Program sonunda programı hazırlayanlar sunucu tarafından tanıtılırken ve tabii sunucu kendisini de tanıtırken, Ece Akyüz isimli sunucumuz, o güzel ve kadife (o ne demekse) sesiyle, hazırlayanlar arasında Alp Eray Tuğcular ismini de anons eder(di) ve o Alp Eray Tuğcular deyişi ayrı bir mutluluk verir(di). Öyle ki, Alp Eray Bey’in anası babası oğlunu böyle çağırmamıştır.

Birkaç yıl böyle dinledik ettik, bir gün sesi biraz daha sert işittim (veya Ece ablamızın keyfi yoktu). Anons kısmında ablamız Alp Eray Bey’i gayet normal söyledi ve kendisine de Hafize Okan dedi, çok üzüldüm. Tabii Hafize ablanın da sesi ve program sunuculuğu gayet iyi; ancak Alp Eray Tuğcular ismi sıradanlaştı orada ve üzdü. Bunu paylaşayım istedim. Radyo-3 Sabah iyidir, TRT’den kalan birkaç iyi şeyden biri (TRT 2’yi de ekleyelim tabii)…

* Önemli bir kurum da Cumhuriyet…Yılların Cumhuriyeti… Ne olursa olsun orada duran bir medya devi, önemli. Bu devde geçen şöyle bir şeye rastladım (hadi linkini de atayım: https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/yesilcam-in-kadir-abi-sine-veda-kadir-inanir-son-yolculuguna-ugurlandi-2516158)

Kadir İnanır’ın cenaze töreninde konuşan Menderes Samancılar, şunları söylüyor: “Artık dinlemek zor Hekimoğlu’nu, her dinlediğimizde yeniden ağlayacağız. O derlemişti biliyorsunuz ümit koçan okumuştu. Bundan da hep övgüyle bahsederdi. Sarılırdık dostça. Kocaman bir incir ağacıydı benim için sürekli bal gibi incirler veren bal gibi hayata bakan barış kardeşlik sevgi dolu bir yürek asla unutmayacağız. Asla unutmayacağız. Kadir inanır gibi bir değeri asla unutmayacağız her daim yüreğimizde yaşatacağız. İyi ki hayatımıza girdin, ömrümün 50 yılını birlikte geçirdim. İyi ki varmışsın canım abim güle güle”.

Gariplik hissetmediyseniz, hemen devreye gireyim: Hekimoğlu türküsünü Kadir İnanır derlemiş, ümit koçan okumuş; o ne ola ki? Böyle bir kavram mı var, “ümit koçan” diye; “hüzün kovan” gibi. Hadi Menderes Samancılar’ın bu sözünü yazıya döken arkadaş Ümit Tokcan’ı bilmiyor ve anlamadı, öylece yazdı aklına geleni; hiç mi kontrol eden olmadı? Aradan geçmiş neredeyse bir ay, aynen duruyor ümit koçan. Ben e-posta attım gazeteye, ekşisözlük’e de yazdım hatta, henüz gelişme yok. Demek ki ben hatalıyım, Ümit Tokcan da kimmiş? (Sokakbaşı Meyhanemizi de çok güzel söyler bu arada).

* Şimdi konu doktorlar… Doktorların bizleri tedavi ettikten sonra süreçle ilgili haberleşmek üzere özel numaralarını paylaşmaları, kendilerine Whatsapp üzerinden ulaşabileceğimizi söylemeleri vs. çok güzel tabii. Ama artık istemiyorum, tırsıyorum. Yaş, cinsiyet, dal fark etmeksizin hepsi Whatsapp’ta son derece soğuk ve umursamaz davranıyor. O tatlı tatlı anlatan, sizi bilgilendiren doktor gidiyor; mahallendeki suratsız dayı, teyze geliyor. Ağızlarından da kerpetenle laf alıyorsun, sanki onlar “Bana yazın.” dememiş gibi, onları rahatsız ediyormuşuz gibi…

“Yarın bana mutlaka yazın, ertesi gün kontrole kaçta geleceğinizi söyleyeyim size.” diyorlar mesela, iyi günler diliyorsun, müsaitliğini soruyorsun, cevap şu: 15.00. O kadar…

Veya kibarca yazıyorsun, sistemde reçetenin görülmediğini, bu nedenle ilacı alamadığını söylüyorsun, cevap birkaç saat sonra sadece reçete numarası: 2Q34IUY.

Yahu tanıdığım, muhabbetim olan doktorun tıp bayramını kutluyorum, cevap bir sonraki yıl 14 Martla birlikte geliyor, ikisini birden yanıtlamış oluyor ağabeyim. Demek ki doktorlarda bu var. Bi’ hep meşguliyetteymiş hissi, bi’ kale almama… Olsun doktorları severiz.

Diyebilirsiniz ki avukatlar da öyle vs. vs. Bilmiyorum vallahi, yapan varsa onlara da lafım olur. Bana hep doktorlar denk geldi, avukatlarınki biraz daha farklı olabilir yalnız, belli yaşın üstündekiler iletişimi sadece “Ok” ve ona uygun baş parmak kaldırışıyla yapıyor olabilirler. Ona diyeceğim yok. Ama avukat zaten hödükse öyle yazıyor olabilir. Doktorlar ise canım ciğerim çekip sonra yukarıdaki gibi davranıyor.

Kemal Sunal’ın Kamran Usluer’le En Büyük Şaban filmini bilirsiniz. Kamran Usluer geceleri Kemal Sunal’a alkollüyken “kardeşim, canım, ciğerim” çekiyor. Sabah ayılınca “Kim bu adam?” pozlarında, “Gönderin gitsin şu herifi.” diyor filan. O sabahın akşamında Kemal Sunal fırçalıyor tabii, Kamran Usluer de “Olur mu öyle şey, sen benim canımsın, kendimi öldürürüm.” vs. vs… O gecenin sabahı da aynı terane. Onun gibi…

* Bu örnek aklımdayken Kim Milyoner Olmak İster’de bir soruya rastladım, Tarık Akan ve Kadir İnanır gibi aktörleri seslendiren, Eşkıya filminde de Berfo karakterini canlandıran kişi soruldu, şıklar da zaten çok alakasız, Halit Akçatepe, Zeki Alasya, Ediz Hun var; Kamran Usluer parlıyor orada. Telefon jokerinde oyunculuk okuyan veya oyuncu olan gençten bir kardeş, Ediz Hun dedi. Senin ben…

Hayırlı adli tatiller…

24 Haziran 2026 Çarşamba

Tıkılak/Takılak XIX


 

* Aykut Kocaman yine başka bir bahara kaldı (veya iyice rafa kalktı), yazı taslağı bile hazırlamıştım (o da rafa kalktı). Olsun, bazı nedenlerle iyi de oldu. Neyse... Kartal’a başarılar, ondan da razıyız.

* Başkanlık seçimi dönemiyle ilgili bir şey yazmadım, DÇLV takipçileri (öyle bir kitle yok) az buçuk görüşümü bilir. Ama Hakan Safi’den dolayı bir süre cümlelere, Tayyip Erdoğan gibi “bu kardeşiniz” ile başladığımın itirafını yapayım. Yeni yeni toparlıyorum. Aslında kötü de değil, “Bu kardeşiniz birazdan markete gidecek, bir şey isteyen var mı?” mesela, “Bu kardeşinizin sabah erken kalkması lazım, o nedenle odaya çekiliyor.” mesela, kötü cümleler değil, güzel. Yetmedi ama başkanlığa. İyi ki yetmedi…

* Bu arada kumanya çok güzel kelime değil mi? Fenerbahçe’miz sağ olsun her sene seçime gittiği için orada ikram ediyorlar ve dolayısıyla her sene hatırlıyoruz bu kelimeyi. Yoksa gündemimizde olmayacak kumanya.

* Dünya kupası nasıl? Ülkelerin bir kısmının adını yeni duyduk, nasıl güzel ama değil mi? Dünya kupası severiz de, ne bileyim… Bir de, dünya kupasında en iyi üçüncü muhabbeti bana yanlış geliyor. Maçlar bitince ülkenin, gruptan çıkıp çıkmadığını öğrenmek için diğer gruptaki maçları beklemesi, böyle bir kupada biraz garip değil mi? Neyse, ben ne anlarım... 

* Razı olmadığımız bir şey de Panini fırsatçıları. 96’dan beri yapıştırıyorum bu çıkartmaları vicdansızın çocukları, gelir gelmez kutu kutu alıp fahiş fiyata internetten satıyorsunuz, bu mudur yani? Bırakın bir Panini zevkimiz var, onun da içine etmeyin. Yeşil Burun Adaları, Haiti, Curaçao, Irak topçularını yapıştırmayacaksam niye yaşıyorum bu hayatı? Şimdi bir aydınlanma geldi, neyse, anıdır anı…

* İster istemez futboldan çıkamadık, esasında Tıkılak/Takılak yazısıydı bu. Ama geyik ön planda olduğu için ve başka konulara da gireceğimden, Tıkılak/Takılakta kalsın.

* Başka konu da basketbol, hadi… Bu yazı, “Tıkılak/Takılak Spor Özel Yayını” olsun. Bu sene şanlı Fenerbahçe Beko’muz Koçum Benim dizisindeki okul basketbol takımı gibi değil mi, sürekli son saniye sayıları, gerek Eurolig’de gerek bizim ligde. Ligde şampiyonluğa bile son saniye basketiyle ulaştık. Meraklıları, Tarık’ın o üçlüğünden önce Wade Baldwin’in asistine baksın. Ben top dışarıya çıktı sandım, spiker blok var sandı; öyle bir asist. Pana’ya da sağlam son saniye üçlüğü atmıştı “koçum benim”. Meraklıları ona da bakabilir ve meraklılarsa pişman olmazlar.

Fenerbahçe Beko’nun, alayından razıyız…

İyi tatiller sayın okuyanlar…

31 Mayıs 2026 Pazar

Tıkılak/Takılak XVIII

 


* İstanbul Barosu yönetiminde iki sene önce köklü bir değişiklik oldu. Bir kısım grupların da desteğiyle İbrahim Kaboğlu Hoca başkan oldu. Muhtemelen bu sene -aday olur olmaz o ayrı- seçilemeyecek. Olsun...

Konumuz yönetim ve seçimler değil zaten. İnternet sitemizi değiştirdi yönetim. Hatırlamadığım bir sorgudan sonra (muhtemelen avukat sorgusudur) yukarıdaki uyarıyı yaptı site. Şu nezakete bakar mısınız? “İki dakika bekle amk”ın barocası. Hiç de Frankofon ve kibar bir başkana uyacak bir uyarı değil.

Buna benzer, vaktizamanında Pendik Adliyesi dahilisi vardı. “Pendik Adliyesine hoş geldiniz” cümlesiyle başlayan karşılama metnini okuyan ağabeyimiz muhtemelen o telefon hattını döşeyen hemşehrimizdi. Sonra Anadolu Adliyesine bağlandı (adam değil adliye) ve o güzel diksiyondan mahrum bırakıldık.

3 Mayıs Türkçülük Günü var malum. Tabii biz 1 Mayısçıyız; 3’ü, 5’i anlamayız da, neden kutlanıyor 3 Mayıs, yani neden o gün Türkçülük Günü?

Nihal Atsız’ın 1944 yılında Sabahattin Ali’yi “Sovyet casusu” ve “vatan haini” olarak nitelendirdiği bir yazı nedeniyle hakkında açılan hakaret davası sürecinde; Atsız yanlıları 3 Mayıs 1944 tarihinde protesto gösterisi yapıyorlar ve birçok kaynağa göre bu gösteride Sabahattin Ali’nin, hatta Nazım Hikmet’in kitapları da yakılıyor. O günden bir sene sonra 3 Mayıs gününü anıyorlar ve sonra 3 Mayıs, Türkçülük Günü olarak kutlanıyor.

Yani, Türkçülük Günü kutlayan kardeşlerimiz Aldırma Gönül Aldırma söyleyip coşmasın, Leylim Ley söylemesin bi’ zahmet (veya söylesin, ama bilsin durumu)…

* Asics marka, sevip de henüz kavuşamadığım ayakkabının açılımı ile ilgili yazalım (biraz daha bilgilenelim).

Anima Sana In Corpore Sano… Latince özdeyişinin baş harflerinden oluşan bir kısaltmaymış bu. İfade de Türkçeye “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur.” olarak çevrilmekteymiş. Japon spor giyim markası, temel felsefesi olan bu mottoyu kurumsal adının ve vizyonunun merkezine almış. Maşallah.

BYD’yi söylemiyorum, onu bilirsiniz.

* O garip adamı bir süredir görmüyorum, dolayısıyla taslağa ekleyecek veya yazıyı başlatabilecek bir husus yok. Öylece bekliyor taslak. Umarım sağlığı iyidir o garip adamın. Ben de yakında görürüm ve adam beni bir şekilde harekete geçirir.

Haziran severiz, iyi haziranlar...

28 Nisan 2026 Salı

Tıkılak/Takılak XVII

 

* Son dönem çok fazla Teoman’a maruz bırakılmadık mı ülkece? Nereye baksak o. Bir anda Giray Altınok, Pınar Deniz hâlini aldı adam. Rockstarlıktan da oralara… Halka karışması, gençleri de desteklemesi eyvallah da; bu adamın paraya ihtiyacı var düşüncesi üzüyor. Radyoda geçen denk geldim; “Ben Teoman. Bana gençkken çok güzel kur yaptığımı söylerlerdi, uzun zamandır da kur yapmıyordum. Ta ki Getir Finans’a kadar. Altın, gümüş, döviz. Hafta içi her saat canlı, avantajlı kurlar, Getir Finansta”. Lan? Tamam biz de Teoman’ın taş yemesini istemeyiz ama, ne bileyim. D&S Damat reklamında da masalara çıkmalar, Doritos’ta bilmemneler… “Sorma neden niçin” de diyebilir bana tabii ama. Oturmadı…

* İnsanların sürekli w.app profil fotoğrafı değiştirmeleri çok garip gelmiyor mu? Siz de değiştiriyorsanız, garip değil mi bu? Sadece soru.

* Geçen eczanedeyim. Aklıma kelime gelmedi, hani eczacının kalfanın olduğu yer vardır ya, nereydi ora? Hadi kasa diyelim, oranın arkasında bir ilaç gözüme çarptı: Antepsin. Mide ilacıymış. Eczacı da; “Evet ya, öyle koymuşlar, mide ilacının da Antep’le özdeşleşmesi güzel olmuş. Bir de Urfamisin vardı da kaldırıldı o ilaç. Bir zamanlar Türk firmaları isimler koyarken öyle geyikler yapılıyordu.” dedi. Doğruluk payı var mı diye bakayım dedim.

Antepsin’in “anti” ve “pepsin” kelimelerinin birleşmesinden, “pepsini engelleyen” anlamını taşıyan bir ilaç olduğu yazıyor, Japon menşeli olduğu yazıyor, Türkiye’de Bilim İlaç tarafından üretildiği yazıyor. Antepsin’in Antep’le ilgili olduğu veya olmadığı yazıyor.

Urfamisin’de de tartışmalar var. Türk ürünü ve Urfa ile ilgisi olduğu biliniyor, ancak Urfamycin’in patent sahibinin, 1927 Şanlıurfa doğumlu tıp bilim insanı Dr. Selahaddin Rastgeldi olup olmadığı tartışmalı. Yapay zekaya saygılarımı sunuyorum. Basit bir araştırmada iş nerelere geldi arkadaş. Yapay zekalar birbirine girdi. “Ama şu öyle diyor.” diyorum, “Öyle bir kanaat var ama hatalı.” diyor. Bu kez diğerine dönüyorum, diğeri de, “Çok biliyor o pezevenk.” diyor. Orta yolu bulmaya çalışıyorum filan… Şurada eczanede bir ilaç gördük, başımıza iş aldık.

Geyiği çok yapılıyor ama, hakikaten “Bisiktirol” diye ilaç var mı acaba?

* Cahilden sizlere: Erkan Oğursever biri olarak Erkan Oğur’un Gnossierre no.1 isimli eseri çaldığını bilmiyordum. Dinledim, maşallah diyorum. Spotify’da 10 milyondan fazla kişi dinlemiş yalnız. Cehaletimi bağışlayın…

25 Ocak 2026 Pazar

Tıkılak/Takılak XVI


 

* “Köfte çok yaygın tüketilmesine rağmen iyi köfte çok az ha”… Bu replik Gibi dizisinden. Ama burada köfte konuşmayacağım, esas konu çay. Restoranlarda yemek sonrası, kafelerde ise her türlü tüketiliyor bizim çayımız. En popüler sıcak içeceğimiz. Esasında bizim kahve ülkesi olduğumuz, çayın 20. yüzyılda yaygınlaşarak kültürümüze “dahil olduğu” gibi bir durum da var. Neyse, daldan dala atlamayalım.

İyi köftenin çok az olması gibi, iyi çayın da az olması kafelerde restoranlarda maalesef gördüğümüz bir gerçek. Çaya bergamotu basıyorlar, adına çay diyorlar. Bir yerde sormuştum, “Çayınız bergamotlu mu?” diye, garson kardeş “Maalesef.” diye yanıtlamıştı beni. “Ne demek maalesef, o zaman alabilirim.” demiştim; gerçi çay yine kötüydü.

Çok zor olmamalı bir çayı demlemek. Ben bile yapabiliyorsam; kafelerde, restoranlarda her türlü yapılır. Hadi restoranları bir kenara bırakıyorum, sonuçta yemek sonrası ikram ediyorlar ve beğenmeyip gitmemizi bekliyor olabilirler. Ama kafe, “çay yapma iddiası” ile yola çıkıyor ve bundan para alıyor; çok acayip gerçekten. Kadıköy’de Çaykolik var, orayı öneririm ama. Gerçi rahat rahat oturup içemiyorsunuz, dışarıda küçük taburelerde içmeniz lazım. Çayı rahat rahat içmek mümkün olamıyor demek ki. Ne yapalım…

Çayla ilgili bir bilgi daha vereyim: Çayın dünya üzerinde sadece iki türlü söyleniş biçimi var, ya çay ya da tea. Tabii yöreye göre telaffuz değişiyor (cha, chay, chai; tee, teh, thee gibi), ama esasen çay ya da tea denmek isteniyor. İçeceğe çay ve tea denme farklılığı da çayın ticaretinin ne şekilde yapıldığı ile alakalıymış. Çayın ticareti kara yolu ile yapıldıysa orada çay deniyor; deniz yolu ile yapıldıysa tea. Bu gereksiz bilgiyle, DÇLV’ye hoş geldiniz.

* Senaryo yazarsın, ince eleyip sık dokursun, provalar yapılır, kelimeleri değiştirirsin, tartarsın, olmadı bir daha, “Şöyle mi söylensin, böyle mi söylensin?”, vs. vs. dersin; ama akla bir anda, senaryoda olmayan “Yalnız bir şey söyleyeyim, et on numara.” gelir ve devamı cümlelerle de, filmdeki en unutulmaz repliklerden biri olur. Böyle bir şey işte, çok da düşünmemek lazım.

Gezi planlarımız da öyle, “Oraya oturalım, buraya oturalım, şurada mutlaka kahve içelim, günü batıralım, ikindiyi karşılayalım.” vs. vs… Tamam, plan iyidir de; son dönem plansızlık daha da iyi geliyor bana.

Sofulu’da mola verdik geçen, sırf dinlenmek için rast geldiğimiz bir kafede, sadece çay/kahve içilecek (Çayda zaten beklenti yok, Yunan’dayız), mekân ve ortam 1970’lerdesiniz gibi. Sayıyorum (o zaman saydım), 21 kişi var içeride, kadınlı erkekli oturup sohbet ediyor insanlar; mekânın yaş ortalaması 65-70. Ortalamayı genç, ama Dante’ye göre yolun yarısını geçmiş bir çift ve küçük bir çocuk olarak aşağıya çekiyoruz epey, insanlar da bu yüzden ara ara bizi kesiyorlar, “Bunların ne işi var burada?” diye. Herkes Yunanlı, sadece biz Yunansız (Neden Yunanlı gibi bir kullanım var, o ilginç. Bulgarlı, Kazaklı yok sonuçta). Ama ortam mis. Saat uygun olsa 2-3 bira içilirdi. Olsun, yine de vakit geçiriliyor. İnsanlar akın etmeye devam ediyor, birazdan garson kız gelir de, “Lütfen kalkar mısınız, sizin masaya üç yaşlı daha gelecek.” der diye hafif tedirginim. Ama mekânın havasında, birazdan Şevket Altuğ, Kemal Sunal’la birlikte girip de Kemal Sunal’ı kandırmaya çalışacakmış gibi bir hissiyat da var.

Ona benzer, Saraybosna’da otogarın birahanesi vardı, müthişti, az kişi vardı yalnız orada, saat alkol için uygundu, yolculuk öncesi bira içildi, duvarda Tito fotoğrafı filan olan bir yerdi.

Sofulu’da da 70’lerde gibiyiz. İyiyiz (Not almayı bıraktım, 22, 23 derken, çıktığımızda mekândaki kişi sayısı 30’u geçti, hepsi de yaşlı, severim)…

Yine bir Avrupa şehrinde, yapıldı bir kısım planlar, “Şuraya gidilir, buraya gidilir”; en sevdiğim yerler, rastgele gördüklerim oldu. Neyse, nereden geldik buraya? Evet, “et on numara” ve muhtar sahnesi. İşe or’dan konuşmaya başlarsak (fill in the blanks)…

* Bu aralar Tarkan konserine gidiyor millet. Hayranı/hastası olmamakla birlikte, tabii ki her Türk genci gibi severim, çok sevdiğim şarkıları da vardır; ilki Gitmedir. Söz-müzik Ümit Sayın’dan, Tarkan’ın en iyi albümünden (Aacayipsin), 1994 yılı. Ümit Sayın 24 yaşında, maşallah.

Aynı yıl, Leman Sam’ın Aşkımdan Vazgeçme şarkısı da Ümit Sayın’ın, sen o yıl ne yaşadın be Ümidağbi?

Gökhan Şeşen’in de Dert Olur şarkısını 14 yaşında yazdığı söyleniyor. 14 yaşımda çok güzel şampiyon olmuştuk: Revivo, Rapaic, Lazetic, Anderson… Onun dışında o yılla ilgili pek bir şey hatırlamıyorum; Gökhan Ağabeyimiz de 14 yaşında o şarkıyı yazmış, bravo, ne diyelim. Amcası da nurlar içinde yatsın…

* Geçen üstünüze afiyet (o ne demekse), hastanenin otoparkında yer olmadığı için aracı zorunlu şekilde valeye bıraktım. Otoparkta yer yok, valemiz aracın anahtarını alıp bir köşeye koyacak arabayı ve bunun için ücret almayacak. Aracı park ettiği yer de aldığı yerden 20 metrelik mesafede. Neyse doktora görünüldü, reçeteyle otoparka gelindi, anahtar alındı, araç çalıştırıldı; X Radyo açılmış. İlk defa muhatap olduğum bir kanal. Kardeşim araçla işin en fazla 2 dakika. Yani hafif genişten açı alacaksın, geri geri park edeceksin aracı. O ara radyo kanalını değiştirip kendi zevkine göre müzik dinleme isteği nereden geldi?

Aracı bir çalıştırdım: “Ubbala hubbala dubbala hey; manitalar geldi, dolarlar aktı.” gibi bir şey. Benim bıraktığım kanal ya Lounge ya Eksen’di (“Doktora giderken onları dinlerim.” anlamında değil, genelde bunlar açık olur, Radyo 3 var bir de, ama o açık değildi). Vale kardeş de 3 saniye bu kanallardan birine denk gelip “Bu müzik ne amk!” deyip X Radyo’yu açmış: “Yansın geceler, Pelinsu Eceler”… Ne oluyor lan?

Hayırlı sömestirler…

28 Kasım 2025 Cuma

Tıkılak/Takılak XV

 

* Bir yandan Türkçe bölümü için notlar alıyorum, bir yandan da Tıkılak/Takılak XIV yazısında değindiğim “o garip adamla” ilgili gelişme bekliyorum. “Gelişme olsun.” deyince olmuyor tabii, bunlar nasip işi. Ama gelişme olmadan, yani şahnsın kim olduğunu öğrenmeden yazıyı tamamlamanın, hatta yazı için oturmanın da anlamı yok. Belki de o yazı hiç yazılmayacak, gelişme olması lazım; yoksa atıl kalır konu. Ancak ben, er ya da geç geleceğini düşünüyorum bu şansın. “Allah gecinden vermesin.” diyelim.

* Fenerbahçe’nin durumunun garipliğinden bahsederken, moralin, motivasyonun, hocanın, başkanın yerine oturması da tam da bize uygun şekilde garip oldu. Beklenti olmadığında iyi oluyor herhâlde bu gibi şeyler. Maşallahımız, maşallahla birlikte geliştirmemiz gereken şeyler var. Ama razıyız, o önemli. Umarım bu razılık, derbide de olur. Lütfen… Biz de bu ülkenin vatandaşıyız, vergi veriyoruz, kız alıp kız veriyoruz; hak ediyoruz artık bu maçı. Maç başlamadan bile hak ettik hatta. Şimdi hak ettik, o kadar söyleyeyim.

* TRT Arşiv biliyorsunuz, çıktığında bayıldık; “Ne kadar güzel oldu, artık oradayız.” dedik, “TRT’den de beklenmez, bak iyi yaptılar.” dedik. Kaçımız tıkladı, takip etti? Var mı güne TRT Arşiv’le başlayan, yemek sonrası çayını, kahvesini içerken onu izleyen? Varsa helal olsun da, kaç kişi var? Bayılmıştık hâlbuki. Biz de GYA’cıyız, kabul edelim.

Diğeri CNBC-e… Yıkıldı ortalık. “Oh be!” dendi, “Artık gönül rahatlığıyla televizyon izleyebilirim.” dendi. Ne oldu o iş? Kaçınız izliyor? (Ben de sanki yüzlerce, binlerce insan tarafından okunuyormuş gibi ş’aptım ama, izlemiyoruz sonuçta. Ben izlemiyorum mesela).

Yukarıda birbirine benzer cümleleri peş peşe koyup, “dedik”, “dendi” filan yazdım ya, yapısı çok fena Ahmet Hakan’ın yazılarına benzedi. Moralim çok bozuk, öz eleştiri olarak değiştirmiyorum, kalsın. Bu utançla bir süre kalayım.

* Geçen plak bakarken rastladım, henüz almadım ama alacağım. Başkaca icracılardan karışık plak yapılmış, Türk Sanat Müziği. Şarkılardan biri Aldırma Gönül, söyleyen Müzeyyen Senar. Olmaz böyle bir şey.

Zamanında Selda Bağcan söyledi, Ruhi Su Dostlar Korosu söyledi; ama Müzeyyen Senar’ın söylediğini bilmiyordum. Siz de dinleyin, mezesiz iki kadeh rakı içilir bu yorumla. Siz de için, hemşehrim Alperen gibi…

Bu vesile ile başta Sabahattin Ali ve bestecisi Kerem Güney olmak üzere, Edip Akbayram’ı, Aldırma Gönül’ü söyleyen göçmüş herkesi saygıyla analım, göçmeyenlere sağlıklı ömür dileyelim.

Şimdi şu da aklıma geldi; Belalım (Yanarım, tutuşur yanarım diyelim) şarkısını söyleyenler de üç farklı tarz, üç farklı sanatçı: Sezen Aksu, Müslüm Gürses, Zeki Müren. Söz Zülfü Livaneli ve Sezen Aksu’ya, müzik Zülfü Livaneli’ye ait. Zülfü Livaneli de söyledi diye hatırlıyordum; ama bulamadım. Sonuçta Sezen, Müslüm ve Zeki de ilginç. Sıla da Zülfü Livaneli’ye saygı albümünde söylüyor. Yani herkes söylemiş. Bunları peş peşe dinlemek güzel olur.

Sen de Başını Alıp Gitme’yi yapardım öyle; bir Cem Karaca’dan, bir Zeki Müren’den. İkisi ayrı güzel, hangisi daha iyi bilemiyorum. “Hayatta” kelimesini Cem Karaca’dan, “kadar” kelimesini Zeki Müren’den güzel söyleyen yok, bu yorumlarından sonra benim yorumum budur.

Bu arada, Pandemi dönemi radyoda Karlar düşer, düşer düşer ağlarımına denk gelmiştim Zeki Müren’in, o da çok iyiydi. Ne şarkılar söylemişsin Paşam. Kalbimizdesin.

Aralık öncesi selamlar, derbiyi alalım ama…

Not: Şimdi “Zülfü Livaneli söylememiş mi ya?” diye tekrar bakayım dedim, bu şarkıyı Özcan Deniz, Emre Altuğ ve Azeri kızı Günel bile söylemiş. Arkadaş…

 

29 Eylül 2025 Pazartesi

Tıkılak/Takılak XIV

 

* Bir süredir kullandığım diş macunu vardı; şimdi aynısını bulamıyorum. Kutusu değişti, aynı zamanda içeriği de değişmiş olmalı ki, denk gelemiyorum. Denedim birkaç tipini, aynısı yok. “Bu galiba.” dediğim macunun aroması da affedersiniz ısırgan çorbası gibi.

Olsun, zilyon tane diş macunu var, zaten hiçbiri birinden çok üstün değil muhtemelen. Tamam; ama fiyatlar kafa karıştırıcı. Bir markanın bir ürünü 150 lira, bir ürünü 350 lira. 150’liği alsan tamam, 200 lira kârdasın; ama ya hayatın tadı 350’likteyse? Ama 350’lik de çok şişirme; bir de ısırgan çorbalı olabilir. Bilindik markaların 75 liralık macunları da var. Onu alırsan sanki dişin zarar görecekmiş gibi hissediyorsun. 50 liraya tavuk döner yemek gibi. Onun için ideal macunu bulana kadar çırpınacağım gibi duruyor. İdeal macun dediğim de, eli yüzü düzgün olsun. Hiç mi yok yani?

* Takımım malum, durumumuz malum, dolayısıyla ruh hâlimiz malum. Ancak şimdiki süreç o kadar garip ilerliyor ki… Normalde bir takım başkan seçer, sonra o hocayı seçer, sonra hoca oyuncuları belirler. Bizde tam tersi oldu. Mevcut hoca, oyuncuları seçti (veya seçtirdi), sonra hoca gitti, sonra da başkan gitti. Dolayısıyla başkan > hoca > oyuncu sıralaması bizde oyuncu > hoca > başkan oldu. Şimdi oyuncu diyecek ki “Beni bu hoca almadı, diğeriyle çalışacaktım”, Yeni hoca da diyecek ki “Ben bu oyuncuları seçmedim”, başkan da diyecek ki “Ben bu hocayı seçmedim”.

Benfica olayı apayrı zaten. Oyuncuda karar kılınıyor, o sırada Benfica rakip değil. “Onu alalım, eleyelim.” diyoruz. Alamıyoruz maça kadar, hatta o oyuncu bize karşı oynuyor ve bize golü o atıyor. Sonra onu alıyoruz, hocamız da sonra rakibe gidiyor. Çıtayı acayip aşmadık mı?

* Şimdi Aykut Kocaman ihtimali doğdu. Onunla ilgili yazılar okuyorum, onu yorumlayan videolar izliyorum, hoşuma gidiyor. Kendisini özlüyorum. Herkesle de konuşuyorum, Yok “O maçta şunu yapmış”, yok “Bu maçta onu yapmış” diyorlar, eleştiriyorlar. Tanrı dahil herkes eleştirilir. Ben “Genelde ne yapmış, onu konuşalım.” diyorum, “bir karakter” istiyorum. Aykut Kocaman da bir karakter, o kadar. Başarısız olacaksa o olsun modundayım. Üzerine de saatlerce konuşmaya varım. Yazım da olmuştu burada, 2019 yılında: Kocaman Yanalım, Kocaman Yalanım. Aykut-Ersun mukayesesiydi, daha doğrusu Ersun Yanal’ın o kadar da abartılmaması gerektiği ile ilgiliydi.

Eskiden her sene Fenerbahçe ile ilgili sezon başı yazılarım olurdu, şimdi yazmıyorum artık. Ama şimdi, esasında o kadar da yazmak istemememe rağmen, madem iç dökme blogu bu, bir şeyler yazmış oldum. Sanılmasın ki bu aralar aklımdan geçen sadece Fenerbahçe ve diş macunu. Şimdilik bunları dökelim, sonra başka şeyler dökeriz.

Bir yazım bitirilmeyi bekliyor mesela, “öyle” bir yazı. Öyle sekmesinde yayımlanacak, olgunlaşmayı bekliyor. Olgunlaşma, konuyla ilgili gelişmeye bağlı; “bir garip adamı takip” konu da. “Pek yakında” diyemiyorum o nedenle. İlginç olacak.

Havalar soğuyor, örtün, yorgan yorgan üstüne…

18 Ağustos 2025 Pazartesi

Tıkılak/Takılak XIII

 


* Twitter’ı kapatmanın bir güzelliği de bir şey yazma zorunda hissetmemek. Ünlü değilsin, bir şey değilsin, kimse senden bir konuda görüş bildirmeni istemiyor tabii; ama yine de, yazman gerektiğini düşünüyorsun niyeyse. Şimdi o yok. Kimse bilmesin kardeşim görüşümü; merak eden arar, sorar, yazar. Nerede olduğum da bilinmesin, ne yediğim, ne içtiğim de bilinmesin. Görüşlerimi, görüştüklerimi, yediklerimi, içtiklerimi bilmelerini istediklerime zaten bildiririm. Böyle güzel, devam...

* Tımtış. Benim adını verdiğim şey bu. Ev içinde de biliniyor bu, tımtış olarak. Yükte hafif, pahada ücretsiz, hayat kurtarıcı, kaybolunca üzücü, hatta dert edici şey. Yazıya fotoğrafını koydum. Almaya kalksan alacağın bir şey de değil bu. Kablo tutucu desen, o başka bir şey. Birine şarj aletini verdiğinde alet gelene kadar “Acaba tımtışı da getirir mi?” paniğine sevk eden bir şey. Şarj aletini verdiğinde “Bunu da getir ama.” dediğin, uyarsan da “Acaba gelecek mi?” diye beklediğin, çok da güvenmediğin birine şarj aletini verdiğinde, uhdende saklayıp sadece kablosunu verdiğin ve sağlam bir yere koyduğun nesne. Gayet de önemli. Geçen yazıdaki gibi takıntı değil bu tımtış, makul bir düşünce kanaatimce. Hatta tımtış nasıl önemsenmez, aklım almıyor. O olmayınca dağılıyor kablo; ne çantana koyabiliyorsun ne çekmecende muhafaza edebiliyorsun. Sarmak suretiyle kabloyu düzenlemek ise aynı etkiyi zaten yaratmıyor, çoğu da sarılmıyor zaten, kabloya da zararlı.

Bir otel odasında aklıma tımtış geldi ve onu yazayım diye telefonuma not aldım. Odadan çıktım, sonra otele döndüğümde masada tımtış yok, muhtemelen house keeping tımtışımı keepti. Yedek tımtışım var ama bir üçüncü yok. Derken bir alışveriş sonrası yeni tımtışlar geldi, onları çekmecemde muhafaza ediyorum. Tımtışlar önemli; bu satırları tedirgin şekilde okumayın rica ediyorum. Ciddiyim…

* Bilmediğim numaraları açmama huyum vardı. Duruma göre mesaj atar değil mi? Ancak kargolardan dolayı bunu yapamıyorum maalesef. Açmıyorsam, “Ya kargoysa?” diyorum, zaten kargo çıkıyor: “Bir teslimat kodu alabilir miyim?”

* ChatGPT tamam iyi de, hukukçular denemesin. Paralı parasız bilemem tabii, ben gariban ChatGPT kullanıcısıyım. Bir kez, kontrol amaçlı deneyeyim dedim, 1 yılı aşkın süredir yürürlükte olan düzenlemeden bihaber. Eskiyi söylüyor. Gerçi bu konuda bir yazı okudum. Biz ne yüklersek, yani insanoğlu ne yüklerse onu biliyor sonuçta. Ama bu da kanun be kardeşim. Gir kanunun adını, mevzuat.gov.tr’den bir zahmet son hâlini bil. 2x2=4’ü soruyoruz sonuçta.

Onu da geçtim, geçen Tolga Sağ ile ilgili bir şey sordum, “Nesimi Çimen’in oğludur.” dedi. İyi … (bu üç noktada tahmin ettiğiniz, gönlünüzden geçen tepki var).

Toplu taşımalar için de hiç kullanmayın bu arada. Doğrusunu bilip de yazınca da, “Evet haklısın.” diyor. Senin haklı olman lazım değil mi ChatGPT? “Para verirsen gerçek bilgiyi alırsın.” derseniz, o daha bir yavşaklık gibi geliyor bana. O zaman parasız hiç verme bilgi.

Bir de şu oldu çok kısa ChatGPT serüvenimde. Wordle oynamayla ilgili ipucu istedim. Bana sözde akıl verdi, ben ne şekilde oynadığımı söyledim, “Tamam fena değil, ama benimki daha iyi.” dedi. “Tamam o zaman kelime tut, senin yoldan gidelim.” dedim, kabul etti. 4. tahminde bir baktım, öncekilerde var olduğunu söylediği harf, 4’te yok. Dedim “Nasıl oldu böyle?”, “Haklısın” diyor.

“Evet haklısın, çok doğru bir tespitte bulundun, tebrik ediyorum. Şöyle düzeltiyorum o zaman”: Tımtış önemlidir.


26 Temmuz 2025 Cumartesi

Tıkılak/Takılak XII

 

* Son dönemde herkesin “alındığı” malum. Şimdi aklıma geldi, “alınmak” kelimesi de ilk akla gelen anlamını değiştirdi. Yani genellikle “incinmek” anlamında kullandığımız “alınmak”, şimdi daha çok, bir sabah polisler tarafından gözaltına alınmayı çağrıştırıyor.

Son dönemde müvekkillerimden alınma korkusu yaşayan insanlar da olduğu için, bu durum bende de bir “alınma kaygı bozukluğu” oluşturuyor ister istemez. Diyelim ki yurt dışındayım (mesela şu an öyleyim), ya “Ertesi sabah benim adam alınırsa, bu durumda ne yaparım?” düşüncesi oluşuyor müdafi bünyemde. Şehirdeki ilk gün, şehirde esas yapmak istediklerimi tamamlama isteği oluşuyor ister istemez; erken uçak biletlerine bakıyorum böyle bir durum olursa diye. Hafta sonu olmuşsa, “Artık hafta sonu da almazlar herhâlde.” diyorum; sonra “Ama daha önce almışlardı, belli olmaz.” diye düzeltiyorum bu durumu. Bir gün geçince tamam diyorum, bugün geçti: Hemme’nin öldüğü günlerden biri gibi, müvekkilin alındığı günlerden biri durumu. Yurttaysam da, işlerimi randevularımı düşünüyorum; “O gün vize randevum vardı, umarım almazlar”. “O gün araç muayenesi var, umarım almazlar”. Bu bir süre böyle gideceğe benziyor.

Bu bir rahatsızlık çok net, aşmaya çalışıyorum. İtiraf.com…

 * Susurluk olayı, geçen orada bir dinlenme tesisindeyken aklıma geldi. Malum kazanın gerçekleştiği yer de Balıkesir-Bursa karayolunda, dinlenme tesisinin orada bir yer. İlgili “derin” şahıslar Kuşadası’nda kalmışlar, İstanbul’a giderken kaza geçirmişler. Susurluk çok söylendiği ve “Susurluk olayı” olarak anlatıldığı için Susurluk’a ayıp edildi gibi geliyor bana. Şahısların Susurluk’la ilgisi de yok, Susurluk’ta Susurluklularla işlenen bir suç da yok. Sadece yol oradan geçiyor. Dolayısıyla Susurluk’a ayıp oldu, o ayrana da yazık oldu.

Levent Kırca’nın bir bilgi yarışması parodisi vardı, aklıma da sıkça gelir. Sorular hep olaylarla ilgili; Susurluk, Diyarbakır, Sivas (Madımak). Levent Kırca da yaşlıca adam, olaylardan ziyade o şehirlerin gerçek özelliklerini biliyor, ayran, karpuz, türküler gibi. Dolayısıyla soruları yanıtlayamıyor.

Silivrililerin de veryansını vardı ve cezaevi bu nedenle “Marmara” olarak değişti. Ki bu yersizdi bence. Susurluk’unki daha bi’ mağduriyet. Cezaevi neredeyse oranın adı verilir çünkü; kızacakları, ülkeyi yönetenler olsun.

Bu arada, Susurluk dönemi genius muamelesi çekilen, Selim diye bir çocuk vardı, program bile sundurmuşlardı çocuğa, yaşlarımız da yakındır. Ne oldu acaba ona? (Baktım şimdi, yürümüş adam, bravo ne diyelim).

* Çoğu zaman, plan yapmak (ama böyle uç, bulutlara vardıracak planlar değil, normal planlar), o planların icralarından daha güzel oluyor. O durumda sadece plan yapmak daha iyi sanki. Yani plan, gerçekleşmesinden daha haz veriyorsa, plan yap geç, ne bileyim… “Plan yapmak” deyince de aklıma ister istemez bir kişi geliyor. Hay s.çayım bu düzene (“ı” yerine nokta koydum, böyle de kibarım)…

* Nikahımızda çekilen bir fotoğraf, aile büyüklerimden biri tarafından yıllar önce Facebook’a koyulduğunda, tabii ki yorumlar yağmıştı. “Ay canlarım”lar, “Allah mesut etsin”ler, “Bir yastıkta kocasın”lar, “Ne yakışmışlar”lar; bunlar önemli değil, sıradan. Hâlâ bende yer edinen bir yorum var, o da şu: “Tanımıyorum ama mutluluklar”.

Teyzem be… Kusura bakma kendimizi tanıtamadık sana, anlatamadık kimiz, neyiz. Affına sığınıyoruz. Ama sen de ya bir şey yazma ya da mutluluklar de geç ne bileyim.

Bir de; yine yıllar önce bu kez ruberu, bayramlaşma esnasında bir teyze, ev sahibini ve çocuklarını selamlarken bana bakmış ve “Bunu tanımiğim.” demişti ve selam vermemiş, elimi sıkmamıştı. Hâlbuki Allah’ın selamıdır be teyzem. Biz de Allah’ın kuluyuz (72 dil bizdedir).

Bakmayın siz, büyüklerimiz bize saygı, düşünceli olma vs. öğretmeye çalışırken, esas onlar düşüncesiz veya bana öyle geliyor. Onlar daha bi’ aksi, daha bi’ gergin ayrıca. KVKK’dan haberleri de yok mesela. Hep bir paylaşım, hep bi’ özele girmeye çalışmalar…

Serin günler…

30 Haziran 2025 Pazartesi

Tıkılak/Takılak XI

 

* Bir podcastte verilen (reklamını da yapalım: Sıfır Sayı, Yenal Bilgici; teşekkürler Bora) öneriye uydum ve radyo aldım geçende. Önerinin nedeni de, şu İspanya’da olan elektrik kesintisiydi. Hem mantıklı hem nostaljik geldi; eve gelince, evde bir şeylerle ilgilenince fırt diye açıyorum radyoyu. Çok rahat bir el hamlesi yeterli. Ne güzel, basit ve gösterişsiz.

Tabii artık bluetoothlu filan böyle radyolar; ama orası mühim değil. Görüntüsü zaten güzel. Yani radyonun, radyo çalma özelliği olmasa bile, sırf görüntüsü için bir obje olarak kullanılır. Renk kattı salonumuza. Müziğe kolay ulaşım için ben de öneriyorum. Saçma sapan kanallar çok, saçma sapan müzikler çok. Cübbeli Ahmet’in kanalı var mesela. Ama Cübbeliden sonra bir sol yapınca TRT Radyo 3’e kolay ulaşılıyor. Yani Cübbeliyi de fırsata çeviriyorsun bir yandan. Radyo iyidir, vizontele de radyonun resimlisidir.

* Geçen ozalitçi ihtiyacım oldu. Uzun zamandır gitmiyordum; bir sabah gittim yol üstü, ilk kez içine girdiğim, önceden haberimin bile olmadığı ozalitçiye. İncelenmesi gereken bir meslek bence ozalitçilik (“Ozalitçi” kullanımının hatalı olduğunu, kişinin “ozalit” olduğunu, ozalitçinin “manavcı” gibi bir şey olduğunu sanıyordum, öyle değilmiş. “Özalit” yanlış bu arada).

Çalışanlar, özellikle seni yönlendiren, kasada duran ve çalışanlarına direktif veren adam veya kadın (genellikle kadın) arıza olmak zorunda. “Tabii efendim, hoş geldiniz, vaktiniz var mıydı?” vs. sorular duyamıyorsun mesela ozalitçide.  Bir tripli hareketler, işini halledecek kişinin seninle göz teması kurmaması... Herkes ağır ceza mahkemesi kalemi kâtibi gibi içeride. Hâlbuki yapacağın bir spiral, alacağın bir arkalı önlü çıktı. Yılların köftecisinde, kıraathanesinde mekân sahiplerine asabiyet yakışıyor da (o da niye yakışıyorsa), sana ne oluyor ozalitçi abi/abla.

İşler hemen hallolmaz, bunu en kibar söyleme şekilleri, “15 dakika bekleyeceksin yalnız.” olur. “Tamam o zaman şu karşıda çay içeyim.” deyince, “Biz getiririz sana.” derler, bi’ insanlıkları bu, sert insanlık. Taksicilerde bile senli benli konuşma azaldı, ozalitçide bir senli benli konuşma durumu, “Sen bana mecbursun, bilemezsin.” artistliği. Çalışanların hepsi sigara içiyor, küfürlü konuşuyor. Sanırsın karikatür dergisinde sabahlayan ve baskıyı yetiştirmeye çalışan abiler. Bir bu gözle bakın derim ozalitçilere.

* Habertürk’te ekranda geçen yazı: “LGS sınavı zor muydu, kolay mıydı?” Sen “LGS sınavı” yazıyorsan senlik bir şey yoktur Habertürk, takıl sen...

* Bir de NTV Spor... Kaliteli bir yayın kuruluşuydun. Şu habere bak:

“Ali Koç’tan radikal karar: Yeni sezonda artık bunu yapmayacak

Fenerbahçe Kulübü Başkanı Ali Koç, yeni sezon için radikal kararlar aldı. Bu sezon mutlak şampiyonluk isteyen Koçun bazı maçlara gitmeyerek yaptığı totemden vazgeçtiği belirtildi. Transfer süreçlerini de bizzat yürüten Ali Koç’un içeride-dışarıda oynanacak her maça gideceği, karşılaşmalardan sonra konuşarak sahnede tek başına olacağı aktarıldı”.

Senin attığın başlığa ayrı, haberin içeriğine ayrı, haberin içeriğinde geçen Ali Koç’a ayrı küfür... Veya onlara ozalitçide yarım günlük bekleme cezası... Olacak şey değil gerçekten, tıklama israfı.

Bu şekilde çok kibar anlattım; nezakete gerek yok, net söyleyeyim: “NTV Spor bi’ s.ktir git Allah aşkına”.

Siz kalın, iyi tatiller...

30 Mayıs 2025 Cuma

Tıkılak/Takılak X


 

* Ortamlarda, “Şu allı turna dedikleri, bildiğin flamingo.” diye az da olsa hava atarken ve insanları bu duruma şaşırtırken, flamingoları canlı gördükten sonra, bu konuda bir tereddüde düştüm ve bu bilgiyi teyit etme ihtiyacı hissettim. Çünkü gördüğüm flamingoların hiç de bizim ele varıp şeker, kaymak, bal söyleyecek, ne bileyim haber gönderip alacak hâli yoktu. Oradan işkillendim, Google aleyhisselama sordum, oradan allı turna ile flamingoların aynı olduğuna dair yazılar okudum veya birine yer verirken, diğeri parantez içindeydi.

Bir de, daha yeni edindiğim ChatGpt’ye sorayım dedim. “Evet onlar karışıyor.” dedi ChatGpt. Her ikisi de uzun bacaklı ve su kenarlarında yaşayan kuşlar olsa da, türleri ve bazı fizyolojik özellikleri farklıymış. Ama sonuç olarak allı turna diye arattığınızda hakikaten zarif, pembe bir hayvan karşılıyor sizi. Bir kelaynak, karga değil yani. Ama allı turna, doğrudan doğruya flamingo değilmiş. Bilmiyorum; familya mamilya, uzmanına sormak lazım. Ortamlarda da “flamingo gibi bir şey” desek olur herhâlde.

Çocuk anne babalarına da yeri gelmişken şunu diyeyim, Puffin Rock’taki Puffin de penguen değil (gerçi çizgi filmi izleyince anlaşılıyor), kutup martısı diye bir hayvan. Fena değil bu arada çizgi film, çocuklara öneririm; ama favorim Bluey.

* Geçen İstanbul Adalet Sarayımızı aradım telefonumdan. Bir baktım telefonda, Erciyes Lostra yazıyor, sanki öyle bilinen bir yermiş gibi (Android telefonlarda oluyor sanırım, sen kaydetmesen de yerlerin ismi yazabiliyor; iPhone’larda var mı bilmiyorum). Koskoca adliyenin değil; -2. katta bulunan, benim ilk müşterilerinden olduğum, hatta “Çağlayan’da niye lostra yok ey insanlık” diye şiire konu ettiğim yerin, adliyeyi arayınca karşıma çıkması ilginç geldi.

Adliyenin biz sade vatandaşlar veya avukatlar için iki türlü girişi var bu arada, biri -2. kattan, biri -3. kattan. Girdiğin yer zemin değil yani. Bu da gereksiz bilgi olarak dursun.

* Okulda kantinlerin olmadığına dair bilgiler edindim geçen. “Orada yokmuş.”, “Burada da yokmuş.”, “Aman olmasın zaten, sağlıksız.” cümleleri arasında ilkokul kantininde “bi zuuup, bi zuuup” diye kâğıt para uzatan okul arkadaşlarımı hatırladım. Mevzubahis ürün, Seven Up adlı, 7 Up olarak yazılan, Sprite gibi bir içecek. Hatta şimdi baktım, hâlâ da varmış bundan. O dönem, kutuda 7 ile Up arasında kırmızı bir nokta bulunduğu (niyeyse) ve bu noktanın hemen 7’nin bittiği yerde konuşlanıp Z harfini çağrıştırdığı için bir dönem “Zup” dendi bunlara, en azından bizim okulda. Belki hâlâ ülkemizin dört bir yanında öyle bilen vardır, bilmiyorum; ama sanmıyorum.

* Tıkılak/Takılak II’de “Şuan Tarikatı”nı tespit etmiştim. Şimdi yeni bir örgüt türedi: “Tabiki Tarikatı”. Sürekli “tabiki”  yazılıyor bana. İki aylık süre zarfında yedi kişi tarafından “tabiki” yazılmış Whatsapp üzerinden. Şuan nasıl Çin’den destek alıyorsa, bu tarikat da Japonya’dan destek alıyor sanırım. Bizi izlemeye devam edin.

Gelecek bayramınız mübarek olsun…

30 Nisan 2025 Çarşamba

Tıkılak/Takılak IX

 

* Hristo’yu biliyorsunuz (veya bildiğinizi sanıyorum), 26 Aralık 2024 tarihli Dedeağaçlı Hristo yazıma konu ettiğim ağabeyimiz. “Maşallah dediğimiz üç gün yaşıyor”dan hareketle, yazıyı yazdıktan iki hafta sonra, adamın dükkânı kapattığını öğrendim. Dedeağaç’a bir sonraki gidişimden önce de yazdım adama, “Başka yerin var mı abi?” gibilerinden. İş değiştirmiş. “Bir gün bir yerde görüşürüz.” tarzı bir şeyler söyledi, üzüldüm tabii. Bunlar hep DÇLV etkisi…

* Yurt dışından konu açılmışken, şu erkek kadın tuvaletlerinde bu durumu harfle belirlemeleri beni biraz geriyor. D ve H olarak mesela. Tamam, Almanca ise Dame kadın, Herr erkek. Lisede Almanca hocamız (nur içinde yatsın Eyüp Hoca) herif kelimesiyle örnek veriyordu, “Ben herif olduğum için Herr Aydın.” derdi, hâlen bu örnek işimi görür. Onun dışında saçma işaretlerle tuvaletin hangi cinsiyet olduğunu anlama yolları, hem insanı geriyor hem de insanda “Acaba ben mi malım?” hissiyatı yaratıyor. Klasik işaretleri söylemiyorum, onlar belli. Ama bazen “Bu da erkek olabilir.” deyip diğer kapıya kadar gidiyorsun, “Tamam bu daha erkeğe benziyor.” düşüncesi ile kapıyı açıp çişini yapıyorsun. Bazen emin olman için içeride pisuvar olup olmadığını kontrol ediyorsun vs. Olmaz, yapacağın şey çiş ya.

* Siyasilerin konuşmalarında eski dönem yöneticileri, başbakanlar, cumhurbaşkanları çok konuşuluyor. “O zamanda bu vardı, şimdi yok”, “Siz şunun dönemine döndünüz”, “Siz şunun kurbanı olun” gibi… Bilmiyorum dikkat çekmiyor mu ama, Fahri Korutürk hiç konuşulmuyor yahu. “Biiz Mendereslerin…”, Milli Şef, Özal dönemi, “şapka”, “netekim”, Celal Bayar; arkadaş, Muhsin Yazıcıoğlu bile konuşuluyor; Fahri Korutürk’ün adı sadece, “Abdullah Gül, Süleyman Demirel kaçıncı cumhurbaşkanıydı.” diye eski cumhurbaşkanlarının ismi sayılırken geçiyor. Az buz dönem de cumhurbaşkanlığı yapmamış. 1973’ten 1980’e kadar ki, cumhuriyet tarihimizin en cafcaflı dönemlerinden biri. Fahri Korutürk yok ortada. Ne sahip çıkılıyor ne eleştiriliyor. Adama çerez tabağındaki leblebi muamelesi çekiliyor yıllardır. Bu adamın hiç mi evladı yok, düşüncesi yok.

* Çakma Ahmet Kaya vardı bir ara. Şimdi baktım, çıktı ismi: Emrah Dinçer. Sözde protest şarkıcı. Bıçağın kemiğe dayandığı gün diye de şarkısı vardı. Tam da Ahmet Kaya’ya herkesin vurduğu dönem. Benzerliği hatırlatılmıştı, etrafında şakşakçıları vardı, bu benzetme onu rencide ediyormuş da, bu ülkenin ekmeğini yemiş de, kendisini şerefsizlerle mukayese etmesinlermiş de, gözümün önünde hâlâ. Karikatür karakteri Ezik şarkıcı Altuğ’da bundan esinlendiği söyleniyor, ne kadar doğru bilemiyorum. Bir de çakma sevgili yapmışlardı buna. Elif Güvendik’ti sanırım. Nereden aklıma gelip de notunu aldıysam bu adamın. Sinir oldum şimdi.

* Euroleague’de Final Four’dayız, son derece gurur verici. Ancak etkinlik Abu Dabi’de, son derece üzücü. Şimdi NBA ile Euroleague’in birleşeceği konuşuluyor. Turnuvalar yenileniyor, ya Amerikanlaşıyor ya Araplaşıyor. Para, bok bir şeysin.

Yaşasın 1 Mayıs!

24 Şubat 2025 Pazartesi

Tıkılak/Takılak VIII

 

* Kar bu sene çok devlet memuru gibi yağmadı mı? Sabah evden çıkarken yok, seni işe rahat götürüyor. Sen çalışırken yağıyor, işten çıkmaya yakın duruyor. Sen evdeyken yağıyor, sonra dursa da, uyurken bakıyorsun yine atmış, ama sabah evden çıkarken yine duruyor.

Geçen şehir dışına gittim, sabahın şeyinde. Yağmadı; tam uçağa bineceğim, yağmaya başladı. Sonra akşamında yedi tepeli şehrime döndüm, ev yolunda hiç yağmadı, eve doğru yürürken keyiflik yağdı. Evdeyken arttı, sonra kesti. Uçağımda iptale de sebebiyet vermemiş oldu.

Hem saygılı ve seni etkilemiyor hem de yağıyor, güzel görüntü. Sevdim bu karı.

* “Su” isimli insanlar var malum. Su ismine gelen ek, “Su’yun” değil “Su’nun” olmalı artık. Suyun dediğinde, bildiğin içtiğin su. Su’nun dediğinde artık bir isim. Ama şöyle bir durum var, kızımızın sınıfında Su var. Annesi “Merhaba, ben Su’yun annesiyim.” dedi geçen. Müdahale edemiyorsun tabii kadına. Bir yandan da “Demek ki böyle demek lazım.” diyorsun. Ama bence olmamalı. Tabii bir yandan da garip, daha da önemlisi iddialı. “Suyun annesi” olmak nasıl bir kudrettir, bilemedim. Su’nun olmalı ama bence. Haa Su diye isim niye var, o da ayrı konu.

* İsim şehir oyunu hâlâ oynanıyor mu bilmiyorum. Ama güzel oyundur. Diyelim “i” harfi çıktı. Şehir olarak ne akla gelir, İstanbul; hadi diyelim İzmir. Ama çekirdeğe çiğdem demiyorsa “İstanbul yaa.” der. Tak yazar İstanbul’u, düşünmez gerisini. Sen ise, akla ilk İstanbul geliyor deyip “Kimse yazmaz.” diye plakalardan hareketle İçel yazmayı düşünürsün, sonra da “Herkes benim gibi düşünür, kimse İstanbul yazmaz, herkes İçel yazar, hadi diyelim İzmir yazar.” diyerek İstanbul yazarsın. Ne oldu, İstanbul yazdın. Ee ilk adam da İstanbul yazdı. “İstanbul yaa.” dedi yazdı, düşünmedi gerisini. Plakaları düşünmedi, İzmir’i bile aklına getirmedi. Ne oldu, aynı şeyi yazdınız, aynı puanı aldınız. Onun için çok kasmamak lazım bir yandan.

* Kamuya açık yerde, uçakta, restoranda vs. kulaklık takmayıp sesli şekilde bir şeyler dinlemenin/izlemenin diğer insanları rahatsız edeceği ve yanlış olduğu hâlâ düşünülmüyor, çok enteresan. Ben kulaklık takayım veya sessiz şekilde izleyeyim yok, direkt açıyor onu, ihehe mihehe diye gülüyor veya gülmüyor. Çok saçma bir saygısızlık, bu kadar basit bir şeyi düşünmemek çok garip çünkü.

* Geçen yine uçaktayım (amma seyahatim varmış), aklıma Selvi Boylum Al Yazmalım geldi. Dedim, öyküsü kime aitti? Biliyorum tabii, ama aklıma gelmiyor ismi bir türlü. Türki cumhuriyetli bir yazar, tipi de gözümün önünde. Hatta soyadı ov’lu bir şey, ismi bizde de olan bir isim diyorum. Normalde uçaktan inince yazarım Google’a bulurum. Yazmadım, “Ben bulacağım.” dedim. Kitapçıda çalışana sormadan kitabı kendin bulma inadı gibi inat ettim. Günler geçti, haftalar geçti. “Ben bulacağım.” dedim. Evet: Cengiz Aytmatov. Fenerbahçe-Lyon maçının 20. dakikasında buldum bunu. Çünkü “Fener zihin açar”. Sigara gibi…

* Uçak demişken, PNR’ın açılımı ne diye bakayım dedim. İçimiz dışımız PNR sonuçta: “Passenger name record”. Alın size bilgi, DÇLV bilgilendirir.

Fenerbahçe’me başarılar…

26 Eylül 2024 Perşembe

Tıkılak/Takılak VII

 

* Sırt çantamın -ki kendisiyle yaklaşık 10 yıldır birlikteyiz- fermuarı bozuldu. İnternetten fermuar tamircisi aradım, karşıma direkt Fermuar Hastanesi diye bir şey çıktı. Üsküdar’da yeri, mantıklı. Yorumları güzel, daha da mantıklı. Bayağı da takipçisi var ağabeyimizin. Bölge Adliye Mahkemesi dönüşümde Marmaray üzerinden uğradım ağabeyimize.

Aydın Tuhafiye diye geçiyor, tabelanın hemen altında da Fermuar Hastanesi yazıyor. Adamın adı ise Vehbi. Yani ufaktan bir “Foto Esat” durumu var (bkz. Gibi - Çaça ve Cosplay bölümü).

Dükkân çok küçük, zaten tek kişi girsin diye talimat var dükkânın camında. Dört farklı kâğıtta uzun uzun talimatlar yazıyor. Bir kısmı şu şekilde:

“Tamire getirdiğiniz ürünleri tamiri mümkünse hemen tamir edip veriyoruz.

Sırada beklediğiniz süre dışında sıranız gelip içeri girdiğinizde en fazla 3 ya da 4 dakika içinde tamir işiniz biter.

Kesinlikle bırakma, sonra alma gibi bir durum söz konusu değildir.

Tamire getirdiğiniz ürünleri bırakıp sonra almak ya da emanet olarak bırakmak için lütfen ısrar etmeyiniz”.

Orijinal bir dükkân olduğu kesin. Ben de bugün verir, yarın veya akşam alırım diye düşünürken, yazılanda olduğu gibi kısa bir süre (belki birkaç dakika fazla) bekledim, adam halletti fermuarı. Hatta benim fark etmediğim bir başka fermuar sıkıntısı daha vardı, onu da çözdü. Ben dükkâna girerken önümde iki kişi vardı, benden sonra da iki kişi geldi vs. vs. Ücreti de, toplu taşıma ile gidiş dönüş masrafınızdan daha uygun.

Niye bu kadar uzun anlattım bilmiyorum; etkiledi adam beni herhâlde. Aklınızda bulunsun: Foto Esat, pardon, Aydın Tuhafiye - Fermuar Hastanesi, Vehbi ağabey.

* Yeşilçam’da dublaj sanatçılarına çok büyük saygı duyarım. Sesini en çok beğendiğim kişi de Hayri Esen’dir, Itır Esen’in babasıdır aynı zamanda. Hepiniz biliyorsunuz sesini zaten. Hayri Esen’in ayrıca Tosun Paşa’da Daver Bey’in arkasındaki yaşlı adam olduğunu belirteyim. Hatta bu amca defterdar rolünde olacak ki, Tellioğulları ile Seferoğulları görüşmesinden sonra taraflar merdivenden inerken, Tellioğullarından Vehbi’nin (aa Vehbi ağabey bizi andı) Seferoğullarından Suphi’ye tekmesi sonrası Suphi Vehbi’ye yumruk atmadan hemen önce Hayri Esen’i görür ve “Hayırlı günler Defterdar Bey.” der.

İşin komik tarafı filmde, Hayri Esen’in kendi güzel sesini değil, dublörünün sesini duyarız; toplasanız filmde 2-3 cümlesi vardır ama o cümleler Hayri Esen tarafından seslendirilmemiştir. Neyse, Yeşilçam iyidir…

* Yılın aylarının ismiyle değil sırasıyla söylenmesi oldum olası garibime gitmiştir. Sadece yaşlılar değil, gençler de söylüyor bu şekilde. “Duruşma 4. ayın 26’sına bırakıldı.” gibi… “Düğünümüz var ağabey, bekleriz, 7. ayın 18’inde inşallah”. 18 Temmuz de geç kardeş, hayırlı olsun tabii de…

* itiraf.com diye bir site vardı eskiden, herkes itiraflarını yazardı. Şimdi de Ekşi Sözlük yazarları ekşi itiraf başlığı altında itiraflarda bulunuyor; ama itiraf.com daha sertti. Ekşi’de “Bazen her şeyin üstüme geldiğini düşünüyorum.” tarzı itiraflar var. Neyse ben de dandik bir itirafta bulunayım, bazen rehberimde bulunan telefon numaralarını, sırf o kişi aradığında açmayayım diye tutuyor ve silmiyorum. Çok basit bir itiraf tabii bu, itirafımsı, itir, itir esen, hayri esen. Bir de Gravesen vardı topçu, tank gibiydi.

Güzel sonbaharlar…

29 Ağustos 2024 Perşembe

Tıkılak/Takılak VI

 

* Genco Erkal vefat etti. Nur içinde yatsın.

Birçok kez sahnede izlemiştim. Nâzım Hikmet’in şiirlerini Nâzım’dan da iyi okuyan, yorumlayan kişidir, o şiirleri daha fazla sevdirendir de.

Benim için bir özelliği de, sosyal medyada beni engelleyen tek kişidir. Bir tweet’ine ironik bir şekilde “Sizden öğrenecek değiliz.” gibilerinden bir şey yazmıştım, o ironiyi anlamamış, engeli basmıştı. Olsun ne yapalım, EA vatan hainliğine devam ediyor hâlâ…

* Avukata akıl öğretme çok güzel bir şey.

“A: Biz sorduk avukat bey, öyleymiş o, öyle oluyormuş.

B: Hayır canım olur mu?

A: Yok, yok, oluyormuş”.

Gibi şeylere alışkınız da, geçen bir müvekkil şunu söyledi: “Önceden, yatak odana giren hırsızı öldürebiliyordun, böyle bir kanun vardı. Sonra Anayasa Mahkemesi bu kanunu iptal etti, artık öldüremiyorsun”.

Bu bir şehir efsanesi, o ayrı da, yatak odasına hırsızın girmesi ile ilgili bir kanundan nasıl bahsedilebiliyor, Anayasa Mahkemesi’nin iptali neye göre telaffuz ediliyor; iyi kafalar gerçekten. Yani şu dense anlarım, önceden Yargıtay böyle bir olayda meşru savunmanın (nefsi müdafaa) uygulanması gerektiğini söyledi, sonra bir kararında farklı düşündü vs. Yok, direkt Anayasa Mahkemesi iptal etmiş “kanunu”. İyi, peki…

Bu arada, bunu bana diyen şahsa da, “Yok o öyle değil, bu konuda bir şehi…” derken, “Yok, yok, öyle bir kanun vardı” dedi. Ben de “Hmm” dedim ve duruşmayı beklemeye devam ettim.

Buna benzer, yıllar önce bir hadise… Bir adamcağız, babam yaşında, saygı değer biri. Bir tişört giymiş, 98, 100’den büyüktür gibi bir şey. Galatasaray’ın 100. yılında bizim şampiyon olmamızla ilgili. “Aaa” dedim, “Güzelmiş”. “Evet” dedi, “6-0 tişörtü”. Dedim “Yok, bu 2005 yılında bizim şampiyon olduğumuzla ilgili bir tişört. Biz 98. yaşımızda şampiyon olduk, onlara 100. yıllarında şampiyonluk tattırmadık.” anlamında. Dedi, “Zaten o dönem 6-0 yendik biz Galatasaray’ı”. “Yok, o 2002-2003 sezonuydu” diyecektim; “Tamam, doğru.” dedim. Yorulmamak, hatta yorulmak istememek de lazım.

* Yukarıdaki Fenerbahçe anekdotu planda yoktu, bir anda geldi aklıma ve yazdım. Bunu yazarken de, dün önüme düşen 2007 sonu veya 2008 başı, kış mevsiminde FB TV’ye okulda verdiğim röportaja değinme isteği geldi. FB TV bizim okula gelmiş ve Fenerbahçelilerle röportaj yapıyor, ben de Fenerbahçe atkılı olduğum için benimle de röportaj yapmak istiyorlar. Ben de gayet rahat bir şekilde, düzgün bir Türkçeyle konuşmuşum bu arada. Hoşuma gittim.

O dönem gayet iyiyiz, Zico zamanı, Inter’i Şampiyonlar Ligi’nde yenmişiz vs. (Daha Sevilla’yla oynamamışız, çünkü “Fenerbahçe iyi gidiyor” derken çeyrek finale çıktığımızdan bahsetmemişim, bir de atkılıyım, çeyrek finale kaldığımız maç Martta). Bana unutamadığım maçlar sorulmuş, ben onların arasına 6-0’ı da geçirmişim (O dönem taze tabii, şu an 6-0 ananlara “mal” gözüyle bakıyorum, Tıkılak/Takılak II’de de yazdım).

Bazı güzel maçları sayarken, bu maçların arasında 95-96 Trabzonspor maçını anmamışım. Gerçekten, o maç o ayrıydı arkadaşlar. Dün gibi de hatırlıyorum. Buradan söylüyorum, o maç çok ayrıydı. 1 numaraya onu yazabilirim hatta. Aykut Kocaman diyor, işin argolu tezahüratına girmiyorum.

* Fenerbahçe kısmı spontane çıktı yukarıda belki, ama şimdi yazacağım kısım planda vardı.

“Ateistler bunu da açıklasın.”, “Allah’ın varlığı” vs. gibi konular var ya, örnekler veriliyor böyle; insan vücudu, ördeğin hemen yüzmeye başlaması, doğum vs., ki katılıyorum da bunların çoğuna. Ancak bir konu daha var. Mesela Fenerbahçe’nin o kadar şeyden sonra Lille’e o maçta elenmesi, ne bileyim 118. dakikada VAR uyarısıyla yediği penaltı golünden sonra demoralize hâlde iken pozisyona girip bu kez topun direkten dönmesi (2010’un son maçı olan TS maçı da ayrı konu tabii), tüm bunların hepsi ancak bir gücün varlığı ile açıklanabilir. Adına ne dersen de, Tanrı var. Aksi mümkün değil arkadaşlar.

* Ara ara çıkar böyle, “En mutlu 10 il” filan. 1. sırada her zaman olduğu gibi Sinop var, onu anladık. Ona zerre itirazım yok. Mis gibi şehir. De… Diğer şehirlere bakıyorsun, Afyonkarahisar, Bayburt, Kırıkkale, Kütahya, Çankırı, Düzce, Uşak, Siirt, Şırnak. İçlerinden yine bazılarına ses etmeyelim hani, ama (ofansif mizah is coming), bu mutluluk işi biraz beklenti ile alakalı olabilir gibi geliyor bana. Yani bir Şırnaklı muhtemelen “Oha lan güneş doğdu şehre bak.” diye düşünüyor olabilir. Veya bir Bayburtlu, “Olaya bak, musluktan su akıyor.”; Siirtli, “Bizim şehirde çay/kahve içilen kafeler var.” diye düşünüyordur muhtemelen. Oralılar kızmasın, azıcık ofansif olalım. Oyunu hep kendi sahamızda kabul etmeyelim.

Zaten benim Siirtli arkadaşlarım da, bir düşünüyorum, yok.

Zafer Bayramımız kutlu olsun…

30 Temmuz 2024 Salı

Tıkılak/Takılak V

 

* Son Tıkılak/Takılak yazımızı “Yaşasın 1 Mayıs!” cümlesiyle bitirmişiz. Bu sene 1 Mayıs, çarşamba gününe geldi ve bizim insanlar Perşembe ve Cuma izin alıp bu günleri hafta sonuyla birleştirip beş günlük tatile çıktı. Haftanın ortasındaki bir gün bile buna yetti anlayacağınız, anlayacağımız. Yani Çarşamba tatil olmasa da, herhangi bir perşembe, cuma gününde izin alsan dört gün tatile gidebiliyorsun. Tatilin 4 günlük olmasıyla, 5 günlük olması arasında kayda değer fark yok sonuçta. Demek ki insanımızda bu kadar bunalmışlık, bu kadar cana tak etmişlik, bu kadar rahat nefes alalımlık durum mevzubahis. Bir şey d(iy)emiyorum.

* 13 yıllık meslek hayatında ne tecrüben var diye sorarsanız, ilk şunu söylerim: Ödemesini ne zaman getireceği ile ilgili “İnşallah şu tarihte getireceğim” diyen müvekkil ödemesini getirmiyor; “inşallahsız” şekilde, “Şu tarihte getireceğim.” diyen getiriyor.

* Size benden bir takıntı (tıkılak, takılak, takıntı). Kitaplarımın ilk sayfasına (ilk sayfa gözüme pek uygun gelmediyse 3. sayfasına) çoğumuz gibi adımı soyadımı, kitabın alındığı zamanı (tarih veya ay yıl olarak), yine duruma göre alındığı yeri (bazen kitabevinin adı, bazen şehir, bazen ilçe olarak) yazıyorum. Ancak; aynı yazarın bir başka kitabına, öncekini nasıl yazdıysam, onu da aynı şekilde yazıyorum/yazmak durumunda hissediyorum. Mesela önceki “ad soyadı, altına Ocak 2021” ise, yeni kitaba da “ad soyadı, altına Temmuz 2024” yazıyorum. Öbür türlü bana yazara özensizlik/saygısızlık gibi geliyor. Bir de şu var, internetten aldıklarıma tabii bir şey yazmıyorum. Ama kitabevinden aldıysam ve o kitabevini yazdıysam, o yazarın başka kitaplarını da kitabevinden alacakmışım gibi bir durum oluyor. Güzel bir şey bence, mutlu edesi.

* Meslek hayatı dedik. Mal bir durumdan bahsedeyim size. Savcının kapısını çalıyorsun adliyede mesela, savcı telefonda konuşuyor, rahatsız etmemek için çıkıyorsun, “Ben sonra geleyim.” diyerek. O da zaten işaret parmaklarıyla “bir saniye” işareti yapıyor veya senin cümlenden sonra kaş göz yapıyor “tamam” anlamında. Sonra bir müddet dışarıda bekliyorsun savcıyı. Kalıyorsun öyle…

Konuşması bitince, kapısını açıp “buyrun” demiyor savcı; ama belki konuşması bitti. Bekliyorsun mal gibi. Sen odadan çıktıktan 1 dakika sonra da giremiyorsun, devam ediyor olabilir konuşma. O zaman baskıcı insan olursun. 15 dakika beklersen de, belki konuşması 20 saniye sürdü adamın veya kadının, o zaman 14 dakika 40 saniye boşuna beklemiş oluyorsun. Salak bir durum.

Tek derdimiz bu olsun tabii. Yüzünü gördüklerine şükredelim o ayrı.

* İş için Çatalca Adliyesi’ndeyim, öğle arası olmuş. Adliyeye yakın bir köftecide köfte bekliyorum. Bir şarkı çalıyor, Serdar Ortaç’ın Yaz Yağmuru şarkısı. Ancak söyleyen başka biri, tanıdık bir kadın, eskilerden. Mucize ve hayat kurtarıcı uygulama Shazam marifetiyle bakıyorum, söyleyen Ayten Alpman. Çok ilginç…

Bu şarkıyı daha önce Alpman söylediyse ve Serdar ortaç’ın coverıysa bu, garip; Serdar Ortaç’tan sonra söylediyse daha garip. Bu son kısma “ki değil tabii” yazacaktım, hakikaten Ayten Alpman’ın coverladığı bir şarkıymış. 9 yıl önce söylemiş Ayten Alpman. Çok ilginç. İlginç olan bir husus da, köftecide bulunduğum süre içinde şarkının üç kez çalınması. Araya başka şarkı alıp alıp çaldılar şarkıyı. Demek ki Ayten Alpman bilgisi de köfteciye yeni gelmiş.

Ümit Besen de Aşk Durdukça (Dünya Döner Tek Bir Yana) şarkısını güzel söylemişti. Müslüm var bir de tabii. Bir Ömür Yetmez ki iyiydi. Paramparça ise, Teoman’la güzel…

Dipten kum çıkarmalı tatiller…

29 Nisan 2024 Pazartesi

Tıkılak/Takılak IV

 

* Dergilerin ve dergi kültürünün son bulması üzüyor; bunun yanında, devam eden dergiler de ayrıca mutlu ediyor. Tabii buradan kastım Misvak gibi saçmalıklar değil, devam ediyor mu, onu da bilmiyorum; ama belli ve doğru bir çizgide giden ve her şeye rağmen çıkan ve çıkmaya devam eden dergiler, bir hukuki/siyasi derginin yayın kurulunda olan bendeniz için övünç kaynağı, Hukuk Defterleri ayrı bir övünç kaynağı. 40 sayı bir hukuk dergisi için az değil, devamı da gelecek.

* Şu Patiswiss meselesi ile ilgili çok bir şey söylemeye gerek yok, bizi de ilgilendirmez. Ama şu husus çok net: Can Yayınları’nın sahibi, Can Öz’ün Nilay Örnek’in programında söylediği gibi, sürekli kendini anlatanların, kendinden bahsedenlerin çalışmaları, mütevazılara, yaptığı işleri sindirebilenlere göre daha kötü. Yani daha nazik davranan, böbürlenmeyen bünye daha iyi eser çıkarıyor diyor Can Öz. Hak etmek, sindirmek önemli bir şey.

* Kuşak çatışmaları iyidir, keyiflidir. Daha önce de yazdım, 80’li yıllar, 90’lı yıllar klişelerine girmeyeceğim, “Bizim kuşak iyidir, şunlar çöptür.” de demeyeceğim.

Bununla birlikte büyüklerin, diyelim ki 40’lı, 50’li, 60’lı yıllarda doğanların bizlere ve özellikle bizden küçüklere ahkâm kesmesi bana komik geliyor (Bu arada ahkâm, hükümler demek; ahkâm kesmek de TDK tarafından, çekinmeden kesin yargılarda bulunmak şeklinde tanımlanmış).

Yok efendim bizim zamanımızda şöyleydi, biz şöyle yapardık, siz şusunuz, siz busunuz. Tamam eyvallah; ancak ülkece geldiğimiz durumda o sizin kuşağa ait insanların mı payı var, yoksa Z kuşağının, 80’lilerin, efendime söyleyeyim solcuların, rockçıların mı payı var? Yani Devlet Bahçeli’yi hâlâ MHP’nin başında ve sözü geçen ve dinlenen bir adam olarak kabul eden bu ülkeye biz mi sebep olduk? Dolandırıcıların, dalaverecilerin, ihalecilerin, zamparaların, iki yüzlü insanların egemen olduğu bu toplumu, o senin “kabiliyetli” olduğun kuşak mu oluşturuyor; yoksa araştıran, okuyan, gezen, içen, sevişen, tartışan gençlerin topluluğu mu?

Tabii şu da var; atıp tutuyorsunuz da sayın ağabeyler, ablalar, siz vefat eden tanıdığının sosyal medya hesabına girip mekanın cennet olsun yazan bir kuşaksınız be, neyin ahkâmı bu? Yahu bayram zamanı WhatsApp grubu açıp milleti gruba dahil eden, tek mesajla bayram kutladıktan sonra gruptan çıkan adamsın/kadınsın ya, senin görüşün ne kadar makbul olabilir ki? Senin sorgusuz sualsiz ve hâlâ aldığın Hürriyet gazetesinin genel yayın yönetmeni Ahmet Hakan lan. Bu adam, Berat Albayrak istifa ettiğinde haber yapamadı haber. Senin kuşağının öyle bir matah yanı yok yani. Bunları bilelim, bunlar unutulmasın.

Yaşasın 1 Mayıs!

29 Mart 2024 Cuma

Tıkılak/Takılak III

 

* Zift gibi sigara dumanından acayip şikâyetçiyim. Kapalı ortamda, etrafındakilere, yani yakınlarına sormadan pata küte (bkz. Pardon) sigara içenlerden daha da şikâyetçiyim. Taksiciler bile “Yaksam sıkıntı olur mu abi?” diyor be. Ülke olarak başlarda katıydık, şimdi meyhanelerin çoğunda sigara içiliyor, bazılarında içilmeyen yer de bulunamıyor. Bazı yerlerde ise girişte sigara içiliyor, arkada sigara içilmiyor. O zaman da içilmeyen yere geçene kadar sigara dumanı alıyorsun, salak bir durum.

Bu konuda olumsuz anlamda istikrarlı şehrimiz maalesef Saraybosna. Handikapların en neti bu şanlı şehrimde. Olsun, yine de Zlatna, yine de Ribica; yine de Željo, yine de Ćevabdžinica.

* Bir başka denyoluk (Denyo kelimesi de Çingeneceden geliyormuş, denilo’dan notu var. Dan kısmı kelimeye dahil mi anlamadım. Bu arada Çingenece ayrımcılık içeren bir dil adı değil mi sanki), telefonda konuşurken izin istemeden telefonu hoparlöre açıp bir başkasını sohbete katmak. Çok net terbiyesizlik bu. Suç vasfına girmiyorum, ayıp (işin suç kısmına değil de ayıp kısmına takılmak mesleğimle epey bağdaştı). Yine izin istemeden yazışmaları iletmek, yazışmaların ekran görüntüsünü almak vs… Teknoloji ilerleyince denyoluk seviyesi de artıyor maalesef.

* Etrafıma bakıyorum, 35’ten sonra sağlık sorunları başlıyor. Yok bel, yok bacak, yok omuz; göz hiç yok zaten. Gözü ömrünün başından sonuna kadar iyi gören yok gibi. Hipermetropları saymıyorum bile bu arada, miyopları söylüyorum. Millet ya gözlüklü ya lensli (daha çok lensli) ya da çizdirmiş (çizdiren az, çizdirmek kolay değil). Diyeceğim o ki, tanrı sanki bu kadar yaşayacağımızı öngörememiş gibi; yani bunlar okurlar, yakından televizyon izlerler filan, oralarda zayıf kalınmış sanki. Hâlbuki ilk emri oku. Madem okuyacak, gözler biraz daha sağlam olabilirdi. Ama ömrü sanki 40 yıl üzerinden, gözler açısından da 15 yıl üzerinden değerlendirmiş gibi bir durum var. Ömür açısından tıpta bu kadar ilerleneceğini de öngörememiş olabilir. Bilemiyorum.

Hayırlı seçimler, bu seçim çok önemli (vol. 1454)…

28 Şubat 2024 Çarşamba

Tıkılak/Takılak II

 

Ön Not: Tıkılak/Takılak serimize devam ediyoruz ve ikincisi geliyor. Bu vesileyle Tıkılak/Takılak etiket olarak sitemize ekleniyor. Etiketler artıyor. İlk yazıya da “I” ekliyoruz.

* Geçende bir uçağa bindim, Anadolu Jet uçağına. Emniyet kartına baktım, BBN Airlines yazıyor. THY, birçok şirketin uçağını alıyor, yok Sun Express yok bilmem ne de, “BBN Airlines ne alaka?” diye düşündüm. Google’a sordum hemen, cabin crew take off position olmadan. Havayollarını yazarken altında Kâğıthane gördüm. Bir nevi “Kâğıthane Airlines” yani. Yakışır Kâğıthanemize…

Emniyet kartı ilginç ama BBN’mizin; “Lütfen bu kartı uçaktan almayınız.” cümlesinden sonra İngilizcesi, üçüncü bir dil olarak da İtalyanca, “Si prega di non rimuovere questa carta dall’aereo” (Umarım son kelime “uçaktan” demektir) yazıyor.

Önümüzdeki masada ise “Otururken emniyet kemerinizi bağlayınız.” dedikten sonra İngilizcesi, bu kez üçüncü bir dil olarak Yunanca görüyoruz. Biraz kafa karışıklığı, biraz ne istediğini bilememe, biraz başka ülke vatandaşlarını da kucaklayıcı şekilde İmamoğlu bir hareket, hangisiyse artık.

Uçak, havaalanına iniyor; merdiven uçağımıza yaklaşıyor, sonra bir süre uçakta bekliyoruz. Bir hayli bekliyoruz, 15 dakika oluyor. Yavaş yavaş insanlar “ne oluyor” diye soruyor. Bu durumu sezen cabin crew, uçaktan inemeyişimizi şu rahatlatıcı açıklama ile anlamlandırıyor: “Operasyonel nedenlerle”… Haa tamam o zaman, operasyonel nedense mevzubahis, boynumuz kıldan ince. Ondan da bir 5 dakika sonra inebiliyoruz. Hâlbuki havaalanı çok yoğun, otobüs de bir türlü gelemedi, neden o. Ama “operasyonel neden” denince, herkes rahatlıyor. Deseler ki operasyonel nedenlerle tüm yolcuların ağzına affedersiniz, memnun olacağız, herkes ağzını açacak.

Neyse, açılımı ne bilmiyorum BBN’nin. Ama bilinmiyorsa şu olabilir: Bir Boktan Nakliye.

* Yeni bir tarikat tespit ettim, burada açıklıyorum: “Şuan Tarikatı”.

Türkçesine güvendiğim, de’leri ki’leri doğru yazan insanlar da dahil olmak üzere hemen herkes şu an yerine şuan yazıyor. Hatta şimdi WhatsApp’ta “şuan” diye arattım, son bir haftada altı kişi birleşik yazmış. Aynı süre içinde “şu an” yazan ise beş kişi. Onlar henüz tarikata kabul edilmemişler demek ki.

Daha fazla bilgi edinirsem ayrıntılarını paylaşırım; ama muhtemelen Çin’den destek alıyor bu tarikat, ismi itibariyle. Bakalım, neler öğrenebileceğim bu tarikatla ilgili.

* Şükrü Saracoğlu Stadyumu’nda yapılan maç seremonilerine Fenerbahçe forması giymiş çocuklar katılıyor. Onlara, daha doğrusu ailelerine bu maç önü paketi satılıyor. İstiklal Marşı sırasında da futbolcular sıra sıra çekilirken, tabii ki çocuklar da gözüküyor. Bu çocuklar içinde az 1-2’si elleriyle 6 işareti yapıyor. İşte ben 6 işareti yapan çocuğun babasının (azmettiren annesi ise annesinin) kafasına tüküreyim affedersiniz. Konuyla ve maçla hiçbir ilgisi yok, üzerinden geçmiş 20’den fazla yıl, o maçı bilmezsin, o sene bir halt da yapamamışız, sırf salak babanın salak arkadaşlarına Whatsapp’tan “bak bizim velet de 6 yaptı ihuhuhauaha” desin diye neyin 6’sını yapıyorsun? Eşşoğlueşşeğin oğlu…

* Şu saçmalık var spor haber sitelerinde. Lig maçı oynanacak mesela, haber şu: “Fenerbahçe - Kasımpaşa maçı ne zaman, saat kaçta, hangi kanalda?” Lig maçı lan bu, hangi kanalı var mı? Yıllardır aynı yer veriyor, neyin kanalını yaşıyorsunuz? Bu maçla ilgilenen kişi bir zahmet kanalını da bilsin artık. Neyse, bu haberi yapan veya maçın hangi kanalda yayımlanacağını bilmeyen arkadaş, yukarıdaki 6’cı salaktan evladır.

Okuyanlara teşekkürler…