25 Ocak 2026 Pazar

Tıkılak/Takılak XVI


 

* “Köfte çok yaygın tüketilmesine rağmen iyi köfte çok az ha”… Bu replik Gibi dizisinden. Ama burada köfte konuşmayacağım, esas konu çay. Restoranlarda yemek sonrası, kafelerde ise her türlü tüketiliyor bizim çayımız. En popüler sıcak içeceğimiz. Esasında bizim kahve ülkesi olduğumuz, çayın 20. yüzyılda yaygınlaşarak kültürümüze “dahil olduğu” gibi bir durum da var. Neyse, daldan dala atlamayalım.

İyi köftenin çok az olması gibi, iyi çayın da az olması kafelerde restoranlarda maalesef gördüğümüz bir gerçek. Çaya bergamotu basıyorlar, adına çay diyorlar. Bir yerde sormuştum, “Çayınız bergamotlu mu?” diye, garson kardeş “Maalesef.” diye yanıtlamıştı beni. “Ne demek maalesef, o zaman alabilirim.” demiştim; gerçi çay yine kötüydü.

Çok zor olmamalı bir çayı demlemek. Ben bile yapabiliyorsam; kafelerde, restoranlarda her türlü yapılır. Hadi restoranları bir kenara bırakıyorum, sonuçta yemek sonrası ikram ediyorlar ve beğenmeyip gitmemizi bekliyor olabilirler. Ama kafe, “çay yapma iddiası” ile yola çıkıyor ve bundan para alıyor; çok acayip gerçekten. Kadıköy’de Çaykolik var, orayı öneririm ama. Gerçi rahat rahat oturup içemiyorsunuz, dışarıda küçük taburelerde içmeniz lazım. Çayı rahat rahat içmek mümkün olamıyor demek ki. Ne yapalım…

Çayla ilgili bir bilgi daha vereyim: Çayın dünya üzerinde sadece iki türlü söyleniş biçimi var, ya çay ya da tea. Tabii yöreye göre telaffuz değişiyor (cha, chay, chai; tee, teh, thee gibi), ama esasen çay ya da tea denmek isteniyor. İçeceğe çay ve tea denme farklılığı da çayın ticaretinin ne şekilde yapıldığı ile alakalıymış. Çayın ticareti kara yolu ile yapıldıysa orada çay deniyor; deniz yolu ile yapıldıysa tea. Bu gereksiz bilgiyle, DÇLV’ye hoş geldiniz.

* Senaryo yazarsın, ince eleyip sık dokursun, provalar yapılır, kelimeleri değiştirirsin, tartarsın, olmadı bir daha, “Şöyle mi söylensin, böyle mi söylensin?”, vs. vs. dersin; ama akla bir anda, senaryoda olmayan “Yalnız bir şey söyleyeyim, et on numara.” gelir ve devamı cümlelerle de, filmdeki en unutulmaz repliklerden biri olur. Böyle bir şey işte, çok da düşünmemek lazım.

Gezi planlarımız da öyle, “Oraya oturalım, buraya oturalım, şurada mutlaka kahve içelim, günü batıralım, ikindiyi karşılayalım.” vs. vs… Tamam, plan iyidir de; son dönem plansızlık daha da iyi geliyor bana.

Sofulu’da mola verdik geçen, sırf dinlenmek için rast geldiğimiz bir kafede, sadece çay/kahve içilecek (Çayda zaten beklenti yok, Yunan’dayız), mekân ve ortam 1970’lerdesiniz gibi. Sayıyorum (o zaman saydım), 21 kişi var içeride, kadınlı erkekli oturup sohbet ediyor insanlar; mekânın yaş ortalaması 65-70. Ortalamayı genç, ama Dante’ye göre yolun yarısını geçmiş bir çift ve küçük bir çocuk olarak aşağıya çekiyoruz epey, insanlar da bu yüzden ara ara bizi kesiyorlar, “Bunların ne işi var burada?” diye. Herkes Yunanlı, sadece biz Yunansız (Neden Yunanlı gibi bir kullanım var, o ilginç. Bulgarlı, Kazaklı yok sonuçta). Ama ortam mis. Saat uygun olsa 2-3 bira içilirdi. Olsun, yine de vakit geçiriliyor. İnsanlar akın etmeye devam ediyor, birazdan garson kız gelir de, “Lütfen kalkar mısınız, sizin masaya üç yaşlı daha gelecek.” der diye hafif tedirginim. Ama mekânın havasında, birazdan Şevket Altuğ, Kemal Sunal’la birlikte girip de Kemal Sunal’ı kandırmaya çalışacakmış gibi bir hissiyat da var.

Ona benzer, Saraybosna’da otogarın birahanesi vardı, müthişti, az kişi vardı yalnız orada, saat alkol için uygundu, yolculuk öncesi bira içildi, duvarda Tito fotoğrafı filan olan bir yerdi.

Sofulu’da da 70’lerde gibiyiz. İyiyiz (Not almayı bıraktım, 22, 23 derken, çıktığımızda mekândaki kişi sayısı 30’u geçti, hepsi de yaşlı, severim)…

Yine bir Avrupa şehrinde, yapıldı bir kısım planlar, “Şuraya gidilir, buraya gidilir”; en sevdiğim yerler, rastgele gördüklerim oldu. Neyse, nereden geldik buraya? Evet, “et on numara” ve muhtar sahnesi. İşe or’dan konuşmaya başlarsak (fill in the blanks)…

* Bu aralar Tarkan konserine gidiyor millet. Hayranı/hastası olmamakla birlikte, tabii ki her Türk genci gibi severim, çok sevdiğim şarkıları da vardır; ilki Gitmedir. Söz-müzik Ümit Sayın’dan, Tarkan’ın en iyi albümünden (Aacayipsin), 1994 yılı. Ümit Sayın 24 yaşında, maşallah.

Aynı yıl, Leman Sam’ın Aşkımdan Vazgeçme şarkısı da Ümit Sayın’ın, sen o yıl ne yaşadın be Ümidağbi?

Gökhan Şeşen’in de Dert Olur şarkısını 14 yaşında yazdığı söyleniyor. 14 yaşımda çok güzel şampiyon olmuştuk: Revivo, Rapaic, Lazetic, Anderson… Onun dışında o yılla ilgili pek bir şey hatırlamıyorum; Gökhan Ağabeyimiz de 14 yaşında o şarkıyı yazmış, bravo, ne diyelim. Amcası da nurlar içinde yatsın…

* Geçen üstünüze afiyet (o ne demekse), hastanenin otoparkında yer olmadığı için aracı zorunlu şekilde valeye bıraktım. Otoparkta yer yok, valemiz aracın anahtarını alıp bir köşeye koyacak arabayı ve bunun için ücret almayacak. Aracı park ettiği yer de aldığı yerden 20 metrelik mesafede. Neyse doktora görünüldü, reçeteyle otoparka gelindi, anahtar alındı, araç çalıştırıldı; X Radyo açılmış. İlk defa muhatap olduğum bir kanal. Kardeşim araçla işin en fazla 2 dakika. Yani hafif genişten açı alacaksın, geri geri park edeceksin aracı. O ara radyo kanalını değiştirip kendi zevkine göre müzik dinleme isteği nereden geldi?

Aracı bir çalıştırdım: “Ubbala hubbala dubbala hey; manitalar geldi, dolarlar aktı.” gibi bir şey. Benim bıraktığım kanal ya Lounge ya Eksen’di (“Doktora giderken onları dinlerim.” anlamında değil, genelde bunlar açık olur, Radyo 3 var bir de, ama o açık değildi). Vale kardeş de 3 saniye bu kanallardan birine denk gelip “Bu müzik ne amk!” deyip X Radyo’yu açmış: “Yansın geceler, Pelinsu Eceler”… Ne oluyor lan?

Hayırlı sömestirler…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder