24 Ekim 2020 Cumartesi

Hatipoğlu, Erbaş ve Öbür Dünya



Yazıya, Nihat Hatipoğlu’nun 23.10.2020 tarihli habere konu açıklamalarından iki paragrafa aynen yer vererek başlıyorum: “Bir ilimizdeki bir sokaktan hayretler içinde geçtim. Meğer o sokak genç kız ve erkeklerin daha yoğun geldikleri bir yermiş ve dışarıda, içeride doğrusu Avrupa’nın herhangi bir merkezindeki görüntüyü aksettiriyordu. Dışarıda dört genç kızımız bira içiyorlardı. Yüzümüzde maske vardı. Beni tanıdılar ve dördü birden biralarını sakladılar.

Mahcup bir gülümseme ile ‘Hocamız geçiyor çocuklar’ dediklerini işittim. Daha var. Edep, saygı elbet var. Ama oradakiler de bu ülkenin evlatları, çocukları. Onları yok saymak yerine var kabul edip, öyle hareket etmek lazım. Ve o gençlerimizi asli karakterine yönlendirecek bir yol takip etmeliyiz. Yoksa gelecekte köprü altlarında vücuduna zehir enjekte eden genç bedenlere şahit oluruz”.

Hatipoğlu’nun konuşmasında takıldığım hususlar;

- Kızlar için “edep, saygı elbet var” demesi,

- Kızlar için “oradakiler de bu ülkenin evlatları, çocukları” demesi,

- Kızlar için “onları yok saymak yerine var kabul etmek lazım” demesi,

- Kızlar için “o gençlerimizi asli karakterine yönlendirecek bir yol takip etmeliyiz” demesi,

- Kızlar için “yoksa gelecekte vücuduna zehir enjekte eden genç bedenlere şahit oluruz” demesi,

Değil. Zira bunların hepsi, Nihat Hatipoğlu’nun karakterine, düşünce yapısına, iç dünyasına uygun, burada problem yok.

Benim takıldığım, o dört kızın (doğruysa) biralarını saklaması. Ne saklıyorsunuz arkadaşlar, Nihat Hatipoğlu kim? İçtiğiniz şey bira, “şerefine hocam” deyin, dalganızı geçin, biranızı için, afiyet olsun.

Üzücü Not: Yukarıda cümleleri alt alta maddeler halinde ve sinir bozucu şekilde yazınca, kendimi bir an Ahmet Hakan’a benzettim. N’olur siz benzetmeyin ve bloğumu takip etmeye devam edin.

Mikrofonlarımı şimdi de Diyanetçi Erbaş’a çeviriyorum ve şahsın cümlelerini yine 23.10.2020 tarihli açıklamasından aynen iletiyorum: “Ahirete inancı olmayan insandan her türlü kötülük beklenir. Onu engelleyecek ne var ki başka? Bu dünyada yaptığı bir şeyin hesabını ahirette vereceğine inanmayan birisi hangi kötülüğü yapmaz ki bu dünyada?”

Erbaş’ın bu açıklamalarında veya buna benzer başka “ulvi” açıklamalarda, hukukçu diliyle bir “tevilli ikrar” var gibi geliyor bana. Yani esasında bu tür sözlerin sahipleri, kendi karakterlerini dolanarak kabul ediyor gibi: “Biz ahirete inandığımız için kötülük yapmıyoruz, yani bizi ahirete olan inancımız engelliyor, yoksa var ya, ortalığın …” düşüncesi.

Yazıyı Ferhan Şensoy’un “tseee tseee tseee” tepkisi ile bitirecektim ki, aklıma kendisinin Spotify’daki “Soru Cevap” başlıklı söyleşisinde din ve ahiretle ilgili verdiği cevap geldi. Esasında “tseee tseee tseee” bunlara verilecek en iyi cevap; ancak Ferhan Şensoy’un açıklamaları da okunası, dinlenesi.

Buradan söyleşiyi dinleyebilirsiniz. Hatta diğer bölümleri de dinlemenizi, hatta ve hatta Ferhan Şensoy’un yazdıklarını, özellikle otobiyografik “Kalemimin Sapını Gülle Donattım” ve “Başkaldıran Kurşunkalem” kitaplarını okumanızı tavsiye ederim.

Bu önemli tavsiyelerden sonra konumuza dönelim. Soru Cevap 7’de şunları diyor “Feranağbi”: “Öteki dünya konuları ilgi alanıma girmiyor. Cennet var mı, cehennem var mı, pek merak etmiyorum. ‘Din güzel bir şiirdir’ diye yazdım 2019 oyunumda. İnsanları iyiye, doğruya yönelten bir kavrama karşı durmak anlamsız. Ancak geldiğimiz noktada din kavramının iktidarların elinde oyuncak olduğunu görmemek de imkansız. Sahtekar Trump bile elinde İncil’le dolaşıyorsa, söyleyecek fazla bir şey yok. Sorun yine bu masallara inanan halklarda. Ben inançlı biri değilim. Dünyayı yönetenlerin iman sahibi olmadıklarından da eminim. Bakara makara sallıyorlar işte, hepsi kendi rantının peşinde. Dünyayı cehenneme çevirenlerin cennet peşinde koşması bana her daim gülünç gelmiştir. Bir cehennem varsa, eminim benden önce onlar gidecek oraya”.

Şimdi hangisine itibar edelim, Hatipoğlu’na mı, Erbaş’a mı, Feranağbi’ye mi?

Benim cevabım belli; size piyango günler!

28 Eylül 2020 Pazartesi

Tutuk

İlk Not: Yazıyı okuyacak avukatlar, “e bunları zaten biliyoruz, hepimizin başına geliyor” diyebilir, bu yazı onlara Amerika’nın yeniden keşfi gibi gelebilir. Olsun, dökelim biraz içimizi. Avukat olmayanlar da öğrensin az buçuk, “hâl-i pürmelalimizi”…

Ömrühayatımda ve “meslekihayatımda” tutuklama ve tutuklamanın devamı gerekçelerinin tarafları tatmin ettiği duygusunu hiç yaşamadım, o duyguyu çok merak ediyorum. Gerekçelerden “kopyala-yapıştır” olmayan yok. Hatta öyle bir kopyala-yapıştır yapılıyor ki imla hatalarına dahi sadık mahkemeler. Geçen meslektaşım paylaştı, kopyalarken önceki kararın tarihini de almışlar. Kararın sonunda iki tarih yazıyor, ilki eski kararın tarihi, ikincisi o kararın tarihi. Yani “Tutukluluğun devamına oybirliği ile karar verildi. 17.08.2020 27.09.2020”…

Yine tutuklama gerekçeleri öyle kopyala-yapıştır ki, Mahkeme “atılı suçun CMK m.100/3’te sayılan katalogda yer alması” diyor (hukukçu olmayanlara bilgi: ilgili suç katalogda yer alınca tutuklama nedeninin “var sayılabildiğine” yönelik abuk bir hükmümüz var); ancak suç, katalogda yer alan bir suç değil. Bu konu meslektaş tarafından ifade ediliyor, yine de aynı gerekçe koyuluyor: “atılı suçun CMK m.100/3’te yer alması”. Mahkeme de haklı; o kısmı çıkarsa, bundan sonraki tüm dosyalarda da onu kullanacağı için, katalogda olanlara da o suç katalogda yokmuş gibi muamele yapacak, kopyala-yapıştır eksik kalacak. Hâlbuki “vatandaşa cart curt yok”, herkese aynı gerekçe!

İşin bir diğer boyutu; tutuklu olanlar üzerlerine atılı suçlardan ceza alsalar ve bu cezalar kesinleşse bile yatmayacaklar; zira o kadar güzel “paketlerimiz” var ki, “ceza veriyor ama yatırmıyorlar”. Mesela Halil Sezai, cezası kesinleşse cezaevine girmeyecek; ancak “biz bir alalım bunu”. Halil Bey “isyan” demesin de kim desin.

Duruşma bitmiş bir dosyada, tutukluluğun devamına karar verilmiş. Hâliyle itiraz edilecek, celse zaptını alalım diyoruz; “zaptı yazarız bir ara” diyorlar. Yani neden tutukluluğun devamına karar veriliyor, belli değil; “onu bir ara yazarız, siz itiraz edin de, şaabarız yani, sonuçta tutukluluk devam, devam değil mi, adam dışarıda mı, hayır, içeride, ee edin bir itiraz, biz yazarız zaptı, amma uzattınız avukat bey”.

Bir soruşturma dosyasında tutuklama kararına itirazımı sulh cezaya götürmemişti savcılık. Haftalar geçti götürmedi, şikâyet ettik vs. Ancak öyle. Öyle yani…

Bu satırları yazarken aklıma gelen kelime “perva” oldu. Pervasız derler ya, neymiş perva? “Çekinme, sakınma, korku” imiş. Evet tam da öyle, Müslümanların “Be Allah’tan korkmaz, kuldan utanmaz” diye tabir ettikleri o hâl işte pervasızlık. “Ne olacak lan, hâkimiz işte. Kalacaksınız cezaevinde, yormayın bizi, yok gerekçeymiş, yok tutuklamanın şartlarıymış”…

Zaten dikkat edin (meslektaşlar dikkat etsin), yukarıda bahsedilenleri hâkime anlatınca hâkimin yüzü bi’ ekşiyor, sanki o sırada mübaşir limon sıkıyor hâkimin “özgürlükçü” diline: “Dillerimi hâkim bey”…

Yukarıda bahsedilenler, yargının sadece bir sorunu. Suavi’nin ak sakalından bir kıl yani. Dikkat ettiyseniz siyasi davalara, tutuklamanın esas amacına girmedim. Yazıya konu husus alelade; Manav Hüseyin’in, Doktor Ahmet’in, Terzi Naciye’nin başına gelebilecek hadiseler. Öyle yapıyor mahkemeler, bilin istedim.

Mahkemeler her türlü tutuk, okuyun istedim.

Son Not: Bu virüs yazın duruyordu ya bir ara, ne oldu ona?

 

6 Ağustos 2020 Perşembe

Benim Fenerbahçe'm



(…)

2 ay sonra

Herhangi bir gazete haberi:

“Fenerbahçe’nin A takımı ile yaptığı maçın 62. dakikasında kenardan Hakem B’ye sinkaflı sözler söyleyen Emre Belözoğlu’ya B, kırmızı kart gösterdi. Bunun üzerine Volkan Demirel, tribünden B’ye tükürdü. Caner Erkin’in ilk yarıda oyundan atılmasının da etkisiyle Fenerbahçe, 10. dakikasında 1-0 öne geçtiği maçı 3-1 kaybetti.”

(…)

3 ay sonra

Herhangi bir gazete haberi:

“Maçın 73. dakikasında skor 1-1 iken, Erol Bulut’un hamlesi ile kulübeye gelen orta saha oyuncusu C, Erol Bulut’a el hareketleri ile tepki gösterdi. Oldukça sinirli olduğu görülen C’yi, Sportif Direktör Emre Belözoğlu teselli etti. Emre Belözoğlu’nun transferinde büyük pay sahibi olduğu C’nin, imza attığı ilk günden beri Erol Bulut’la yıldızı barışmıyor.”

(…)

6 ay sonra

Herhangi bir gazete haberi:

“(...) alınan kötü sonuçların da etkisiyle, takım içerisinde gruplaşmaların giderek arttığı, futbolcuların ‘Emreci’, ‘Erolcu’ olarak ikiye ayrıldığı, Volkan Demirel’in de Erol Bulut ile Emre Belözoğlu arasındaki tartışmalarda Emre Belözoğlu’ndan yana taraf tuttuğu, Erol Bulut’un getirdiği ekipteki antrenörlerin ise Erol Bulut’u destekledikleri, yeni transfer/eski oyuncular Gökhan Gönül ile Caner Erkin’in Erol Bulut’u değil, Emre Belözoğlu’yu dinledikleri, yönetimde de bir kısım üyelerin ‘Erol Bulut hocamızdır, onun sözü geçer’ şeklinde düşüncelerini belirttikleri, bir bölümün ise ‘Emre Belözoğlu bu takımın simgesidir, bir Emre’dir Fenerbahçe’ düşüncesinde olduğu (…)”

(…)

8 ay sonra

Herhangi bir gazete haberi:

“B takımına karşı alınan şok mağlubiyetin ardından Y tribününden ‘Kalmadı Bizde Umut, İstifa Et Erol Bulut’ şeklinde tezahüratlar yapıldı. Z tribününden ise Erol Bulut’a destek verilirken, maç sonunda bu tribünden bir grup ile Emre Belözoğlu’nun tartıştığı gözlemlendi. Emre Belözoğlu bu tribüne doğru kafa kesme işareti yaptı.”

(…)

Gözlerimi şöyle bir kapatıp takımı düşündüğümde, bu haberleri görmeden veya kafamda yaşamadan duramıyorum. İleride bu tür haberlerin rüyalarıma girmesi de muhtemel. Ancak bunlar rüya değil, gerçek olacakmış gibi bir hissiyat var içimde. En azından kimse, yukarıda yazanları “hadi be or’dan, olur mu hiç öyle?” diyerek karşılayamaz.

Aldığı aşağı yukarı her kararında bizleri biraz daha hayal kırıklığına uğratan yönetimimiz, Emre gibi birini sportif direktör, Volkan gibi birini de antrenör yaparak, bir de onlar yetmiyormuş gibi Caner’i takıma geri çağırarak gerçek vizyonunu daha da netleştirmiş oldu. Yani takımı değil, bir bütün olarak futbolu ve sporu bırakması gerekenler takıma döndüğü gibi, daha ciddi pozisyonlarda görev almaya başladılar ve/veya taraftarlara muştulandılar. Ne yapacaklarını, ne yapmayacaklarını CV’leri az çok belli ediyor bunların. Ama para yok, ne yapalım: “ruh geri gelsin!”

Taraftarlar için oyunculuğu efsane olmasa bile, sırf 95-96 sezonundaki o sihirli asist için bile özel bir yeri olan Erol Bulut, bir yangın yerinin ortasına düştü. Kendisine o yangın yerinde başarılar. Erol’un üzülmesini istemeyiz (en azından ben istemem). Kötü skorlar da bizi mutlu edecek değil, tabii ki başarı isteriz. Ama bu yolun yol olmadığını da söylemesem olmaz.

Ha benim düşüncem hiçbir yerde karşılık bulmaz, kimsenin umurunda da olmaz, ben şimdi “benim için büyük, Fenerbahçe için küçük” bir adım olarak, “taraftarlığımı askıya alıyorum” desem “kimsin ulan sen” der insanlar haklı olarak, ancak takıma emek verdiğini, en azından takım için kendi önemsiz iç dünyasında kafa patlattığını düşünen ve bunu keyifle yapan bir insan olarak, takımın bu yeni “omurgasının” bilakis omurgasızlık olduğunu belirtmem boynumun borcu.

Umarım takım başarılı olur, yukarıdaki haberler de bir paranoyağın serzenişi olarak kalır. Ancak bu Fenerbahçe, benim Fenerbahçe'm değil.

Maç öncesi köfte iyi gider, yiyin afiyetle; yeni formalar güzel olmuş, giyin afiyetle…


28 Temmuz 2020 Salı

Yürüyedur Kılıçdaroğlu!


“Son dakika bilgisine göre, Kemal Kılıçdaroğlu, tek aday olarak girdiği seçimde 1251 oy alarak genel başkanlığa seçildi. Teşekkür konuşması yapan Kılıçdaroğlu ‘Herkesi kucaklayacağız. Oy verdiniz sağ olun, teşekkür ederim. Verdiğiniz her oya layık olmaya çalışacağım. Hiçbiriniz unutmasın, yeri gelir 24 saat çalışırım. Bu ülkeyi huzura kavuşturmak için hiç kimseyi ötekileştirmeden 24 saat çalışacağım’ dedi...

Kılıçdaroğlu, ‘Bu ülkeyi huzura kavuşturmak için hiç kimseyi ötekileştirmeden 24 saat çalışacağım. Bu taahhütlerimizi dostlarımızla birlikte yerine getireceğimizi söyledik. Birlikte yapacağız.’ dedi. ‘Kavga zamanı değil, ayrışma zamanı değil, beraber olma zamanıdır.’ diyen Kılıçdaroğlu, her düşünceye saygı göstermenin görevleri olduğunu dile getirdi.

Farklı düşüncelerin dinlenmesi gerektiğini dile getiren Kılıçdaroğlu, hoşgörüyü toplumun her tabakasına ulaştırmanın şart olduğunu söyledi.

Kılıçdaroğlu, ‘Bu toprakların mayasında bereket, kardeşlik, sevgi, hoşgörü var. Ayrışma yok. Ayrıştırmak isteyenler kendi koltuklarını korumak isteyenlerdir, bölmek isteyenler kendi koltuklarını korumak isteyenlerdir. Biz bunlardan olmayacağız, bizim siyaset anlayışımız böyle olmayacaktır. Yeni bir siyaset anlayışını başlattık. Yeni siyaset anlayışıyla yola çıkacağız.’ şeklinde konuştu” (Cumhuriyet).

Bu haber, Kılıçdaroğlu’nun CHP’de ilk kez genel başkan seçildiği 22 Mayıs 2010 tarihine ait.

(miydi?)

(sanki)

(bir saniye)

(kontrol edeyim)

(arşiv tara)

(arşiv tara)

(arşiv tara)

…

…

…

Kılıçdaroğlu’nun bu konuşması 25 Temmuz 2020’a aitmiş. Yani ilk söylediğim tarihten 10 yıl 2 ay 3 gün sonra. Tam gün sayısı vereyim: 3.717 gün sonra. 12.000 günü aşkın ömrühayatımda böyle bir basiretsizliği çok az gördüm.

Son 18 yılda yaşananları bir tarafa bırakayım. En son havadisin, yani devlet katından Atatürk’e lanet okunmasının (Ahmet Hakan’ın diyanet işlerinin konuya ilişkin açıklamasını köşesinde yayınlaması ve açıklamaları temize çekmeye çalışması ile o lanetlemenin doğruluğu da tescillendi) üzerine coşkuyla, bol çalışma vaatli, “kucaklamalı” kurultay ve ardından diğer adaylara, söz gelimi İlhan Cihaner’e 68 (yazıyla “altmış sekiz”) imza verilmemesi, CHP’nin (neyse o kelimeyi kullanmayayım, daha kibar konuşayım) “durumunu” ortaya koydu.

Fikret Kızılok’un “Demirbaş” (Süleyman Hep Başbakan) şarkısında bir bölümdür: “Ecevit hep umuttu, Erdal (İnönü) bizi uyuttu”. Kılıçdaroğlu neydi ve ne yapmış oldu peki?

Neyse, açıklamanda yer verdiğin “yeni bir siyaset anlayışınla” başarılar Kılıçdaroğlu, hadi durma kutla bu zafer senin (Kızılok’tan Yalın’a düştük düşünün, Kılıçdaroğlu burada bile farkını belli ediyor).

Yürüyedur CHP, yürüyedur Kılıçdaroğlu…

28 Haziran 2020 Pazar

Çoklu Baro Üzerine: Sez Vekilim!

Diyelim ki avukata işiniz düştü. Dava açacaksınız veya hakkınızda dava açıldı. Ne yaparsınız? İşiniz çok da mühim değilse ucuz avukat bulmaya çalışırsınız herhalde, zaten yapılabilecek ekstra bir şey yoktur. Ama sizin için hayati bir işse gerçekten alanında iyi bir avukata ihtiyacınız vardır. Bu nedenle işi, tabii ki ehline vermek ister, herhangi bir yerden alışveriş yapıyor gibi fiyat/performans araştırmasına girişirsiniz.

Yani “işimi şu avukata verirsem ne kadara mal olur” ve daha da önemlisi “bu avukat işimi çözebilir mi?” Eğer avukatla müvekkil yüksek bir ücrette anlaşırsa ve o avukat işi halledemezse, sonunda “keşke başkasına işi verseydim, o da çözemezdi belki ama en azından şu kadar param ‘boşa’ gitmezdi” düşüncesi… Bir nevi, “parayı Güiza’ya değil de bizim Ahmet’e vereyim, o da en fazla Güiza kadar gol kaçırır zaten” mantığı…

Şöyle düşünen potansiyel müvekkiller de vardır: “Ben işi ehline vereyim, kafam rahat etsin. Artık o da çözemezse, yapılacak bir şey hakikaten yoktur. En azından kafamı duvarlara vurmam, ‘başka avukata verseydim işi’ demem” (bunlar genelde zengin olurlar).

Potansiyel müvekkil adaylarının kafalarındaki bir kısım sorular bunlardır ve bu sorular pek tabii ki kendi içlerinde makuldür.

Şimdi bu soruların yanına biri daha eklenecek. Alanında uzman, hukuki sorunun üstesinden gelmesi kuvvetle muhtemel bir avukatla anlaşacaksınız. Ancak o avukat, İstanbul’daki C Barosu’na kayıtlı. “Hayda! Ne güzel anlaşıyorduk, konuya da vakıftı. E hâkimi de öğrendik, badem bıyık. Hatta geçen Twitter’da, ‘heybetini gizli tut Reis, duruşun çakalları korkutuyor’ paylaşımını beğenmiş; 2 Mayısta da ‘Vatanına göz dikeni ez oğlum! Dostun kim düşmanın kim sez oğlum’ tweetini de retweet etmiş. Nasıl olacak? Bizimkine kıl kapmasın mı? İyisi mi ben A Barosu’ndan bir avukat bulayım”.

Bunların hepsi olur, her şey olur. Sadece bu değil, daha neler olur? Neden böyle bir düzenlemeye başvurma gerekliliği varsa, o gereklilik bu barolar ve mensubu avukatların aleyhine sirayet edecek her şeye gebe olur. Anayasa m.135/6’ya göre bir kısım baroların sorumlu organlarının görevine “amaçları dışında faaliyet gösterdikleri için” son da verilir. Önemli olan “bekaysa”, “milletse”, “vatansa”, demokratik bir seçimle gelen barolar da parçalanır, onların içinde bazı barolar da ayıklanır, bir kısım “hukukçular”, kendi mahallesindeki örnekleri hiçe sayarak ve o örnekleri demokrasiyle bağdaştırarak, baro seçimleri için “ne yani şu kadar oyla şu kadarlık avukatlara hükmetmek demokratik mi” de der. Olur yani bunlar. Nasıl olsa biz hukuku rafa kaldırmaya teşneyiz.

Belli bir avukatı bu barolardan birine üye olmaya “hukuken” zorlamak de işin ayrı bir baskı unsuru. İşinin görülmesi, parasını kazanması, “yolunu bulması” için kendisini “Hak Yol Barosuna”, ne bileyim “Pelikan Barosuna” kaydolmak zorunda hisseden avukatları da düşünelim. Şiddet mutlaka vurmayla, kırmayla olmaz; böyle de olur. Olacak da…

Bu teklifi düşünelim; avukatı, hâkimi, savcısı, vatandaşı, iktidarı, muhalefeti, Reisçisi, (d)evletçisi, laiki, İslamcısı, hep birlikte düşünelim. Kritik bir dönemeç bu. Herkesin avukata ihtiyacı olur. Onların da…

23 Mayıs 2020 Cumartesi

Süs

“Ceza ve ceza muhakemesi hukukunda insana değer veren düşüncenin etkinlik kazanmasıyla birlikte sadece hapis cezası vererek bunu infaz etmenin her zaman iyi sonuçlar vermediği, hükümlünün toplumla bütünleşmesini gerçekleştirmede yeterli etkiyi yapmadığı, infaz rejimlerinde hükümlünün iyileştirilmesi ve topluma yeniden kazandırılmasına imkân sağlayacak değişiklikler yapılması gerektiği yönündeki görüşler, 19 uncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren tartışılmaya başlanmıştır. Cezanın amacı ve nitelikleri konusundaki bu görüşler, güvenlik tedbirleri, özel infaz usulleri ve denetimli serbestlik gibi yeni yöntem ve kurumların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Yapılan kriminolojik araştırmalar da, failin kişiliğine bilimsel yöntemlerle yaklaşılması ve klasik ceza ve infaz uygulamalarında değişiklikler yapılması gerektiği düşüncelerini doğrulayıp, desteklemiştir.

(…)

Ceza adalet sistemini tamamlayan ve bütünün bir parçası olarak kabul edilen penoloji biliminin niteliği gereği, infaz makam ve mercilerince yapılacak işlem ve faaliyetlerin ayrıntılı olarak düzenlenmesi gerekmektedir. Maddî ceza hukuku anlamında işlenen bir suç karşılığı uygulanacak yaptırımın ne şekilde yerine getirileceği, infazla görevli makam ve mercilerce bilinecek ve dikkate alınacaktır. Ancak, belirtmek gerekir ki infaz yetkisi ve görevi, sadece kesinleşmiş hükümlerle sınırlı değildir. Örneğin, ceza muhakemesinde soruşturma veya kovuşturma evrelerinde şüpheli veya sanığın özgürlüğünü kısıtlayan nitelikteki koruma tedbirleri bakımından da aynı esaslar uygulanacaktır”.

Okuduğunuz bu satırlar; bilimsel bir makaleden veya bir hukuk filozofunun kaleminden çıkan cümlelerden müteşekkil değil. Bu satırlar, 7242 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un genel gerekçesinden bazı cümleler. Kulağa, göze ne kadar hoş geliyorlar değil mi?

Camiden çalan “Çav Bella”yı sadece paylaştığı için tutuklanan insan var bu ülkede. Tabii bu yazdığım “sadece paylaştığı” ibaresi için hicap duyuyorum; sanki bu paylaşımın ardından “helal sana bu şarkıyı çalan insan” dese, hatta bizzat camiden bu şarkıyı yayınlasa tutuklanması doğru imiş gibi.

Tutuklama kararının gerekçesinin bir kısmı şu: “(…) ezan yerine yabancı bir şarkının çalınması anını sosyal medya hesabı üzerinden 4 kez paylaştığı, bu anlamda kastının yoğunluğu, paylaşımların kutsal değerlere dönük olması nedeniyle toplum/kamuoyu nezdinde önemli ölçüde tepkilere neden olduğu (dosya içeriğinden bunun anlaşıldığı) bu durumun ise kamu güvenliği ve kamu düzeni açısından yakın bir tehlike oluşturduğu, tüm bu hususlar dikkate alındığında şüpheli …’nın üzerine atılı halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme suçunu işlediğine dair kuvvetli şüphe sebeplerinin var olduğu, yine atılı suçun niteliği ile yukarıda açıklanan nedenlerle kamu düzeni ve kamu güvenliğinin korunması, yeni bir suç işlenmesinin önüne geçilmesi için tutuklama tedbirinin şu aşamada gereklilik arz ettiği ve adli kontrol tedbirlerinin yetersiz kalacağı”...

Sadece paylaşım suç olarak kabul edilse bile bunun tutuklamayı gerektirmediğini söylemeye gerek yok. Paylaşımda bulunan kişinin halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme suçunu işlemediğini anlatmak ise ayrı bir hicap nedeni.

Ancak şunu söylemek zorundayım: 7242 sayılı Kanuna göre 6 yıl ceza alan şahıs cezaevine girdi-çıktı yaparken, camiden çalan Çav Bella’yı paylaşan ve suç işlemeyen ve suç işlese bile ceza miktarı en fazla 3 yıl olacak kişinin tutuklanması “kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma/hürriyeti tahdit” suçudur. Kararın gerekçesi de suçun tevilli ikrarıdır, hatta gerekçede geçen “yeni bir suç işlenmesinin önüne geçilmesi için tutuklama tedbirinin şu aşamada gereklilik arz ettiği” açıklaması hâkimin hukuk fakültesi diplomasının yırtılma sebebidir.

Hâlbuki ne güzel başlamıştık değil mi, “hükümlünün iyileştirilmesi ve topluma yeniden kazandırılması”, “şüpheli veya sanığın özgürlükleri”, “penoloji”, “bilimsel yöntemler” filan… Niye böyle oldu ki?

Neyse, sokağa çıkma yasağı var, evde okuyacağınız bir sürü kitap, izleyeceğiniz bir sürü dizi/film sizi bekliyor; kendi lakırtılarımla sizi daha fazla yormayayım. Ancak şunu söylemek zorundayım: Biz bu kadar kanunsuzluğu gözümüze sokula sokula yaşamaya mecbur değiliz. Ya farklı bir dilin mensuplarıyız ve hiçbir şey anlamıyoruz ya da bize göre yürürlükte olan kanun/kitap farklı.

Hâkimlerimiz “Biz başka kanuna/kitaba inanıyoruz” diyorsa, o inandıkları kanunda da şu yazıyormuş mesela:

“Bugün (hiçbir şey) size fayda vermez. Çünkü zulmettiniz. Hiç kuşkusuz, azapta da ortaksınız (Zuhruf Suresi 39. Ayet)”.

Zuhruf “süs” demekmiş, kararlara “hukuk süsü” verilmesinin anlatıldığı bu yazıda hoş bir rastlantı olmuş.

“DÇLV- Bayrama Özel Muhafazakâr Yazı” ile sizlerle birlikte olduk. İyi bayramlar Sayın Hâkim; inandığınız tanrı, günahlarınızı bağışlasın.


7 Nisan 2020 Salı

İnfaz Sisteminde Yapılan Değişiklikler Üzerine Değerlendirmeler


Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi; adı üzerinde, başta 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun (kısaca İnfaz Kanunu) ile birlikte başkaca kanunlarda değişiklik yapmayı öngörüyor. Bu değişikliklerden en önemlileri, infaz hakimliği müessesesini genişletmesi ve koşullu salıverme ve denetimli serbestlik yönünde hükümlü lehine düzenlemeler içermesi olarak gözüküyor. Burada koşullu salıverme ve denetimli serbestlik konularında yapılan ve yapılmayan değişiklikler son derece önem arz ediyor.
Bilindiği üzere; Nisan 2012’de yürürlüğe giren 6291 sayılı Kanunla, hükümlülerin koşullu salıverilmelerine bir yıl kala denetimli serbestlik tedbiri ile salıverilmeleri İnfaz Kanunu m.105/A’da düzenlenmiş, en son 15 Temmuz sonrası 671 sayılı Olağanüstü Hâl Kanun Hükmünde Kararnamesi ile İnfaz Kanunu’na geçici 6. madde eklenerek, 01.07.2016 tarihine kadar işlenen suçlar yönünden, bir kısım suçlar istisna bırakılmak suretiyle koşullu salıverilme oranı 2/3’ten 1/2'ye, denetimli serbestlik süresi de 1 yıldan 2 yıla çıkarılmıştı. Yeni düzenleme ise, hem geçici hem kalıcı infaz değişikliği öngörüyor.
Kalıcı düzenlemeye göre, İnfaz Kanunu m.107’de hapis cezasının 2/3’si olarak belirlenen koşullu salıverilme oranı 1/2 olarak değiştiriliyor; kasten öldürme suçlarından (madde 81, 82 ve 83) süreli hapis cezasına mahkûm olanlar, işkence suçundan (madde 94 ve 95) ve eziyet suçundan (madde 96) süreli hapis cezasına mahkûm olanlar, cinsel saldırı (madde 102, ikinci fıkra hariç), reşit olmayanla cinsel ilişki (madde 104, ikinci ve üçüncü fıkra hariç) ve cinsel taciz (madde 105) suçlarından süreli hapis cezasına mahkûm olanlar, cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlardan (madde 102, 103, 104 ve 105) hapis cezasına mahkûm olan çocuklar, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçundan (madde 188) hapis cezasına mahkûm olan çocuklar ve devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk suçlarından (madde 326 ila 339) süreli hapis cezasına mahkûm olanlar açısından ise koşullu salıverilme oranı 2/3 olarak belirleniyor. Ayrıca suç örgütü kurmak veya yönetmek ya da örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlar ile Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlardan mahkum olan çocuklar hakkında koşullu salıverilme oranının 2/3 olacağı belirtiliyor.
Yine İnfaz Kanunu m.108/1’e göre tekerrür hâlinde işlenen suçlar ile İnfaz Kanunu m.107/4’e göre suç işlemek için örgüt kurmak veya yönetmek ya da örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen suçtan dolayı, önceden 3/4 olarak belirlenen koşullu salıverilme oranı 2/3’ye çekiliyor. Terör örgütleri açısından oran, Terörle Mücadele Kanunu m.17’ye getirilen düzenleme ile 3/4 olarak kalıyor.
İnfaz Kanunu m.108/9’a göre TCK m.102/2’de tanımlanan cinsel saldırı suçundan, TCK m.103’te tanımlanan çocukların cinsel istismarı suçundan, TCK m.104/2-3’te tanımlanan reşit olmayanla cinsel ilişki suçundan ve TCK m.188’de tanımlanan uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçundan dolayı hapis cezasına mahkûm olanlar hakkında ise oran 3/4 olarak kalıyor. Bunlar koşullu salıverilmeye yönelik kalıcı düzenlemeler.
Denetimli serbestlik açısından getirilen kalıcı düzenlemeye göre ise; İnfaz Kanunu m.105/A uyarınca daha önce bir yıl olarak belirlenen süre, “koşullu salıverilme için ceza infaz kurumlarında geçirilmesi gereken sürenin beşte dördü” olarak değiştiriliyor. Koşullu salıverilme süresinin beşte dördünün, üç yıldan fazla olamayacağı, bu durumda koşullu salıverilmesine en fazla üç yıl kalan hükümlünün denetimli serbestlik tedbirinden faydalanabileceği belirtiliyor.
İnfaz Kanunu’na getirilmesi beklenen bu kalıcı düzenlemenin dışında, 671 sayılı OHAL KHK’si ile getirilen geçici madde 6’da da değişiklik yapılmasının teklif edildiği anlaşılıyor. Yani geçici maddede değişiklik yapılıyor. Buna göre; 30.03.2020 tarihine kadar işlenen suçlar yönünden (kasten öldürme suçları, üstsoya, altsoya, eşe veya kardeşe ya da beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı işlenen kasten yaralama ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçları, neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçu [madde 87, fıkra iki, bent d], işkence suçu [madde 94 ve 95], eziyet suçu [madde 96], cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlar [madde 102, 103, 104 ve 105], özel hayata ve hayatın gizli alanına karşı suçlar [madde 132, 133, 134, 135, 136, 137 ve 138], uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçu [madde 188] ve İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar ile 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar hariç olmak üzere) denetimli serbestlik süresinin 3 yıl olarak uygulanacağı öngörülüyor. Örneğin yağma suçunu işlemek üzere oluşturulmuş bir suç örgütünden hapis cezası alan hükümlülerin 3 yıllık denetimli serbestlik tedbiri ile salıverilmesi mümkün hâle geliyor.
Burada cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlarla uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçunun kapsam dışı bırakıldığı görülmekle birlikte, İnfaz Kanunu’na getirilmesi teklif edilen geçici madde 9’un 4. fıkrasına göre; TCK m.102, 103, 104, 105 ve 188’de düzenlenen suçlardan 6545 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 28.06.2014 tarihinden önce işlenmiş olanlar için verilen süreli hapis cezaları bakımından koşullu salıverilme oranının 2/3 olarak uygulanacağı görülüyor. Bu da, 28.06.2014 tarihinden önce işlenen cinsel suçlar ile uyuşturucu madde imal ve ticareti suçu yönünden verilen sözgelimi 6 yıllık cezada 6 aylık indirim demek.
Bunun yanında teklifle, Türk Ceza Kanunu’nda bazı suçların cezalarında da artırıma gidildiği anlaşılıyor. Örneğin suç işlemek amacıyla örgüt kurma cezasının alt ve üst sınırı iki ila altı yıl yerine dört ila sekiz yıl olarak; örgüte üye olmanın cezası ise bir ila iki yıl yerine, iki ila dört yıl olarak belirleniyor. Ancak terörle ilişkisi olmayan suç örgütleri yönünden getirilen infaz iyileştirmeleri yanında, bu ceza miktarı artırımının bir önemi de bulunmuyor. Yani TCK m.220 anlamında bir suç örgütünün cezası artırılırken, infazı iyileştiriliyor.
Covid-19 salgınından sonra çalışmaları daha da hızlandırılan bu pakete göre özetle, hükümlü açısından geçici ve kalıcı “iyileştirmeler” yer buluyor. Birçok suç yönünden (sade vatandaş tabiriyle) “yatar hesabı”, hapis cezasının yarısından üç yıl çıkartılarak, bazıları yönünden de hapis cezasının üçte ikisinden üç yıl çıkartılarak yapılıyor ki, bu durumda yeni ve geçici düzenleme de dikkate alınarak hükümlülerin derhâl tahliyeleri, hüküm bekleyen sanıkların ise cezaları kesinleştiğinde cezaevine hiç girmeden veya girdi-çıktı yaparak derhâl tahliyeleri mümkün oluyor. Söz gelimi devlete karşı suçlar ile Terörle Mücadele Kanunu kapsamında giren suçlar yönünden ise hapis cezasının dörtte üçünden bir yıl çıkarılması suretiyle yatar hesabı yapılıyor.
Burada esas soru; İnfaz Kanunu dışında “bazı” kanunları da değiştirdiği anlaşılan bu paketle, henüz haklarında mahkûmiyet kararı verilmeyen tutuklular lehine bir düzenleme yapılıp yapılmadığıdır ki, bu sorunun yanıtı olumsuzdur.
Keyfi şekilde tutuklananların, tutuklu veya hükümlü olup da yaptıkları haber, üstlendikleri avukatlık faaliyeti dolayısıyla terör örgütleri ile ilişkilendirilen gazetecilerin ve avukatların bu ayrıntılı pakette yer bulmadığı, hükümlülerin tutuklulardan üstün tutulduğu, yine hükümlüler arasında da eşitsizliklerin yer aldığı rahatlıkla görülmektedir. Teklifte yer verilen geçici madde 9’un 5. fıkrasında da bu husus net bir şekilde anlaşılmaktadır. Düzenlemeye göre; Covid-19 salgın hastalığı nedeniyle, açık ceza infaz kurumlarında bulunanlar, kapalı ceza infaz kurumunda bulunup da açık ceza infaz kurumlarına ayrılmaya hak kazananlar ile 105/A maddesi kapsamında denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak cezasının infazına karar verilen ve 106. madde veya diğer kanunlar uyarınca denetimli serbestlik tedbirinden yararlanan hükümlülerin 31.5.2020 tarihine kadar izinli sayıldığı, bu haktan tutukluların yararlandırılmadığı anlaşılmakla, bir bütün hâlinde yeni düzenlemenin, sırf “cezaevlerini bazı hükümlüler lehine boşaltalım, ancak bazı suçlar yönünden ‘mücadelemiz’ devam etsin, tutuklular da ceza infaz kurumlarında kalmaya devam etsin” anlamını taşıdığı bir gerçektir.
Tabii yazıya konu edilen “iyileştirmeler” sadece İnfaz Kanunu ile sınırlı olmayıp Açık Ceza İnfaz Kurumuna Ayrılma Yönetmeliği’nde yapılması beklenen değişikliğe göre; toplam cezası on yılın altında olanların bir ayını, on yıl ve daha fazla olanların üç ayını kapalı kurumda geçirmesi hâlinde hükümlünün açık ceza infaz kurumuna geçmesi bekleniyor ki, burada koşullu salıverilme tarihine yedi yıldan az kalma şartı da aranmıyor. Bu düzenleme ile hükümlülerin kapalı ceza infaz kurumlarında geçirecekleri sürenin bir hayli azalacağı söylenebilir.
Öte yandan tutukluların tahliye edilinceye veya haklarında hüküm verilmişse bu hüküm kesinleşinceye kadar kapalı ceza infaz kurumlarında kalacaklarını, açık ceza infaz kurumlarına geçme haklarının olmadığını belirtmek gerekiyor. Yani bu sistemde şahıs bir anlamda, “tutuklu değil hükümlü olayım da, yani mahkumiyet kararım bir an evvel kesinleşsin de açığa geçeyim” düşüncesinde oluyor. Bu husus da tutukluyu kanun yoluna başvurmama, yani hak arama hürriyetini kullanmama tercihine kadar götürebiliyor. Bireyleri bu düşünceye iten sistemin sakat olduğu bir gerçek.
Bunun yanında salgınla mücadelenin sırf hükümlü sayısını azaltma yöntemi ile eşitlik ilkesine uygun olmayacağı, suçla tam manasıyla mücadele edilmesinin ve suçun önüne geçecek tedbirlerin alınmasının elzem olduğu, salgınla da topyekûn mücadele ederek tutuklu/hükümlü arasında ayrımda bulunulmaması, eğer ayrımda bulunulacaksa da bu düzenlemenin tutuklu lehine yapılması gerektiği bir gerçek olup, bunlardan ayrı şekilde sırf af benzeri düzenlemelerle, yani kolaya kaçılmak suretiyle cezaevlerinin boşalmayacağı gerçektir. Bireyleri cezaevlerinden yasa değişiklikleri ile çıkartan değil, cezaevlerine “son çare” olarak yerleştiren bir düzendir olması gereken.
İfade özgürlüğünü güvence altına alamadığınız, keyfi tutuklulukların önüne geçemediğiniz, hatta tutuklamayı bazı suçlar yönünden bir kural gibi kabul ettiğiniz anda, bugün İnfaz Kanunu’nda başka paket açıklarsınız, yarın başka paket açıklarsınız; aynı sorunlar artarak devam eder.
Olması gerekenler ise; “yaşam hakkı” gözetilerek tutukluları kapsayacak şekilde düzenleme yapılması, keyfi tutuklulukların önüne geçilmesi, af benzeri bir iyileştirme yapılacaksa da bunun eşitlik ilkesine uygun düşecek şekilde hazırlanması, bu konuda tarafsız hukukçulardan da destek alınması ve tüm sonuçlar düşünülerek bir metin ortaya koyulmasıdır.
Cezaevi doluluğunu önlemek, keyfi tutuklama/mahkûmiyet kararlarının önüne geçmek ve ifade özgürlüğünü sağlamakla; salgınla mücadele ise, salgın riski bulunan tüm tutuklu ve hükümlüler yönünde bir düzenleme ile mümkündür.