5 Aralık 2020 Cumartesi

Amarıga mı Burası

CMK m.201’de düzenlenen “doğrudan soru yöneltme” müessesesi, maddi hakikate ulaşabilmek adına son derece önemli. Maddenin 1. fıkrasına göre; “Cumhuriyet savcısı, müdafi veya vekil sıfatıyla duruşmaya katılan avukat; sanığa, katılana, tanıklara, bilirkişilere ve duruşmaya çağrılmış diğer kişilere, duruşma disiplinine uygun olarak doğrudan soru yöneltebilirler. Sanık ve katılan da mahkeme başkanı veya hâkim aracılığı ile soru yöneltebilir. Yöneltilen soruya itiraz edildiğinde sorunun yöneltilmesinin gerekip gerekmediğine, mahkeme başkanı karar verir. Gerektiğinde ilgililer yeniden soru sorabilir”. Nasıl, mis gibi hüküm değil mi?

Katılan vekili olarak yer aldığım, bir otobüs insandan müteşekkil örgüt dosyasında (“örgüt dosyası dediğin zaten kalabalık olur” demeyin, otobüste arka beşliyi dolduramayacak örgütlerimiz de mevcut), sanıklara peş peşe sorular sorduğum celse sonrası zaptı beklerken mahkeme başkanı, “Avgat Bey ne o kadar soru soryon, Amarıga mı burası” diye veryansın etmişti.

Celselerin celseleri kovaladığı, sanık ifadelerinin bir türlü tamamlanamadığı kalabalık dosyada bir sanığın müdafii, üç celse üst üste müvekkilinin “iş göremezlik” raporunu sununca maddi hakikat dediğimiz şey geç ortaya çıkıyor tabii. Çünkü üç celse dediğiniz, en az beş mevsim geçişine tekabül. Sanığımızın uzun süredir iş görememesinden dolayı son derece müteessiriz, ancak sorularımız da var, nasıl yapalım?

Esasında duruşmaya insan gelmemesi mahkemenin de işine geliyor. Çünkü az insan az ifade, az ifade az yaz kızım, az yaz kızım az zaman, az zaman çok boş zaman. Bense sanıklar her geldiğinde yaklaşık bir yıl önce hazırladığım soruları CMK m.201’in bana bahşettiği yetki uyarınca sanıklara tevcih ediyorum. 4-5 kişinin dinlendiği bir celsede peş peşe sorularım sanıklardan ziyade mahkeme başkanını rahatsız ediyor, o da “Amarıga mı burası?” diyor.

Sorular sorulsa ne olacak; sorular zapta geçmiyor, sadece cevaplar var, tanıkların veya tarafların sorulara cevap verip veremedikleri, verirlerse o sorunun ne kadarını yanıtlayabildikleri anlaşılamıyor. Tanıklar/taraflar belki de, “sınava çok çalışmış ancak hocasının sorusunun yanıtını bilmeyen, yazdıkça yazan, hatta ek kâğıt isteyen” öğrenci; otur, sıfır! Ancak bu durum sınav kâğıdından anlaşıyor; duruşma zaptından anlaşılamıyor. “Tanık ne kadar güzel konuşmuş” denebiliyor ancak.

Tanıkların çatır çatır yalan söyleyebilmeleri ayrı tabii. Yalan tanıklıktan hiç davam olmadı, rastlamadım. Kararı sonrası yalan beyanını tespit ettiği tanık hakkında suç duyurusunda bulunan hâkime de rastlamadım (bu da başka bir “Amarıga mı burası” hâli olabilir).

Ecnebi memleketlerde ise tanıkların ekseri doğru söylediklerini, en azından yüzlerinin kızardığını vs. görüyor, duyuyoruz. Bizde ise yalan söylemekten imtina etmiyorlar. Onlarda İncil veya kutsal sayılan şeyler üzerine yemin etme var; bizde ise sadece “namus ve vicdan üzerine” yemin var, ondan mı acaba? “Lan zaten namus ve vicdan diyor, çok şaapmıyor yani, at yalanı” mı?

“Paran varsa kefil ol, işin yoksa şahit ol” bizi anlatan atasözlerinden. Yine bu atasözünün son kısmı, “paran yoksa şahit ol” olarak da değiştirilebilir. Zamanının ataları daha iyi niyetliymiş veya o dönem tanıklık müessesesine ve tanıklara daha itibar edilebilirmiş herhalde. “Kaçın şahit yazarlar” da yeni atalarımızın sözü gibi duruyor.

Soru sormak haktır, soru sorulmalıdır ancak; soru sormaya çalışınca da başkan, “Amarıga mı burası” diyebiliyor. O hâkim aylardır dosyanın kapağını da açmıyor. “Amarıga mı burası, ne okuyaceük?”

Hatta büyük yüreklilikle, sanki eski usulle hâkimden havale alıyormuş gibi, “efendim dilekçe hazırladık, okur musunuz” diye yanına gittiğimizde hâkim hemen, “ön bürodan sunun avukat bey” diye sanki rüşvet vermek için gelmişim gibi, İlyas Salmanvari bir devlet memuru edasıyla kovabiliyor odadan. Tabii ki haklı, niye yüz göz olunuyor ki, duruşmada şaabarız. Ancak sorun şu; duruşmada ne biz şaababiliyoruz ne de hâkim şaaptırıyor. Şaapamadığımızla kalıyoruz.

De facto bir “yazılı ceza yargılamamız” zaten var. “Dilekçeyi duruşma öncesi sunalım ki, okusun öyle girsinler duruşmaya” diyoruz. Duruşma geliyor, mahkemeye dilekçe hatırlatılıyor; “hee sunmuş muydunuz, hee” diyor başkan. Beklendiği üzere bihaber. “Hee başkanım, Amarıga mı burası?”

Size “Türk işi” yargınızda başarılar hakimler/savcılar. En yakın zamanda dosyalarınızın değil, mesleğinizin maddi hakikatine ulaşmanız temennisiyle…

28 Kasım 2020 Cumartesi

Dolandırılma Korkusu

Ön Bilgi: Bu yazı da; tıpkı 14 Aralık 2019 tarihli “Alınamayan Laptop” gibi ne ülke ile ilgili, ne sanatla, ne sporla, ne de hukukla. O nedenle bu da etiketsiz bir yazı oldu. Belki bundan sonra üst başlıklara “Sevgili Günlük” gibi bir şey eklemek mümkün olabilir. Bu yazı da “Alınamayan Laptop” benzeri, bir “sevgili günlük” yazısı…

 

Belki de meslekten kaynaklı olarak var bu dolandırılma korkusu bende. “Dolandırılmış lan, bir de avukat olacak” derler diye herhalde. Halbuki hocaların hocası Erdener Yurtcan dolandırıldı, yakın zamanda da hukukçu değil ama yine hocaların hocası Seyfettin Gürsel dolandırılmış. Dolandırılır insanlar, olur yani. Ama dolandırılma korkusu bende baki; fâni değil. Örneklendirelim.

* * *

Sonradan dâhil olduğum, on yıllardır futbol oynayan bir halı saha ekibinde yıllardır uygulama, bir takımın Dortmund, bir takımın Arsenal forması giymesi yönünde. Amaç ulvi; yelek giymemize gerek kalmayacak. Maç öncesi kimin hangi takımda oynayacağı belirlenecek, herkes ona göre o formayla gelecek maça. Ekipte benden başka neredeyse herkesin bir sarı Dortmund, bir de kırmızı Arsenal forması var. Neden Dortmund’la Arsenal? Sanıyorum Puma formaları daha ucuz diye. O dönem iki formayı birden Puma yapıyor. Herkeste de o forma var. Daha sonra alanlar formaların güncel hallerini alıyor tabii, ama formaların genel ve baskın renkleri belli. Daha sonraları sarı Fenerbahçe forması veya kırmızı Liverpool, Galatasaray formaları, hatta Arsenal’in sarı formaları da giyildi; ama genelde sistem belli. Dortmund’la Arsenal formaları olacak. Bir takım sarı ağırlıklı, bir takım kırmızı ağırlıklı giyecek. Kadrolar açıklanırken zaten Dortmund, Arsenal diye açıklanmıyor; sarı takım, kırmızı takım diye açıklanıyor.

Ben de o formaları almak istiyorum; malum, ekibe ayak uyduralım. Ancak son derece pahalılar. Outlet’lere bakıyorum, güncel olması şart değil çünkü formaların, ancak orada da pahalı. Bir site buluyorum, belli ki formaların orijinal hâlleri değil, ancak işçilik iyi gözüküyor. Formaların çakmasını giymeyi sevmem, ancak sonuçta Dortmund’la Arsenal formaları. Arsenal’i zaten pek sevmem (Bergkamplı, Henryli dönem hariç tabii), Dortmund’a sempatim var, ama “gerçeğini alayım Şanlı Dortmund para kazansın” derdinde değilim. Emine Erdoğanvari bir hareketle veriyorum iki çakma forma siparişini. En geç 4-5 güne gelir herhalde diyorum. 10 gün oluyor gelmiyor, sitede yer alan ve Whatsapp’ı olan numarayla yazışıyorum. “Bu hafta gelmez mümkün değil” diyor adam. O hafta geçiyor, “bu hafta da gelmez, bir sonraki haftaya kalır” diyor. Neden haftalık konuşuyor bilmiyorum, herhalde dolandırıcı diyorum. Arkadaşlarıma soruyorum, “dolandırıldın sen” diyorlar. “Vay be bu bana yapılır mı” diyorum, ama adamla yazışmaya da devam ediyorum ileride soruşturma dosyasına sunarım diye. O sonraki hafta dolandırıcı adama soruyorum, “herhalde bu haftaya yetişir, kargoya verilir bakayım” diyor. “Kargoya verildi mi” diye soruyorum sonra, “evet verildi” diyor. İkna olmuyorum, kargo bilgilerini istiyorum adamdan.

Gün gün, saat saat kargomun yolculuğunu takip etmek ayrıca keyif verir bu arada şahsıma. Hatta UPS’ten gelecek kargoma sokak sokak bakmışlığım bile vardır: “Hayda, niye Nuhkuyusu’na geçti ki bu, Oymacı Sokak’tan dönseydi Kuşbakışı’na, ne oluyor lan?”

Sipariş üzerinden bir ay geçiyor, bu arada başkalarının Arsenal veya Dortmund formalarını giyiyorum. Neyse kargo numarasını göndersinler, anlaşılır durum diyorum. Kargo numarası geliyor, bakıyorum formanın gönderildiği yer yurt dışı. Formalar Tayland’dan geliyormuş, ondan adam bilgileri haftalık veriyormuş. Haftalık toplu gönderiliyormuş formalar. 1,5 ay sonra kavuşuyorum formalarıma, dolandırılmamış, ucuza formaları almış oluyorum. Formalar da fena değil; ancak Arsenal’in malum kırmızısı takımdaşlarımdan farklı olarak bordoya yakın, onlar kırmızı ben bordo, çıkıyorum sahaya Elazığspor gibi. Olsun, yemişim Arsenal’i, dolandırılmıyorum.

* * *

Birkaç ay önce telefon operatörümden arıyor bir çalışan, “sizin taahhüdünüz bu ayın bilmem kaçıncı gününde bitiyor, şu paketlerimiz var şöyle şöyle, daha da avantajlı oluyor” diyor. Ben operatörle anlaştığım ayı hatırlıyorum, hiç de “güz” bir havası yoktu. “Ben öyle hatırlamıyorum” diyorum, “yanlış hatırlıyorsunuz” diyor görevli han’fendi. “Lan şimdi niye bana sert bir üslup takındı ki bu” diyorum içimden, kesin dolandırıcıdır diye düşünüyorum. “Tamam yenileyin kabul ediyorum” diyorum. Peşine kredi kartı bilgilerimi vs. sormalarını bekliyorum veya en azından “telefonunuza şifre gelecek onu söyleyin” diyecek, ben de küfredip “yemiyorum ulan numaralarınızı” diyeceğim, savcılığa şikâyet edeceğim. 10 saniyede aklımdan geçenler bunlar.

Sonra “tamam efendim paketinizi yeniledik, iyi günlerde kullanın” diyor han’fendi, sonra peş peşe 10 mesaj geliyor telefonuma. Biliyorsunuz bir paket yenilenince en az 10 farklı mesajla kutlanır bu mevzu. Acaba başka paketlere baksa mıydım diyorum; sonra diyorum ki, yemişim başka paketleri, dolandırılmıyorum.

* * *

Her fâni gibi bir Covid-19’luya temas ediyorum. Çok az temas ediyorum ama, aradan zaman da geçiyor hatta, yine de “Hayat Eve Sığar” diyor ki, sizi yakaladık, on dört gün evdesiniz, karantinadasınız. “Keşke Hayat Eve Sığar, sadece beni değil, diğer temaslıları da sığdırsa” diyorum, on dört günün tamamlanmasını bekliyorum.

Bu on dört günü beklerken test yaptırmam mümkün değil, zira test yaptırmam için evden çıkmam ve hastaneye gitmem lazım. Eve yakın hastaneye soruyorum, “evden çıkamazsınız, biz de evlere gelmiyoruz” diyor görevli abla. İnternetten uzun uzadıya araştırıyor ve bir yeri buluyoruz, kapıda test yapıyorlar. Önce telefonda konuşarak, sonra Whatsapp üzerinden yazışarak randevulaşıyoruz. Bir yandan da güvenilirliklerini sorguluyorum. Sağlık Bakanlığı’nın sitesinde yazılı test yapan yerler arasında yoklar. Soruyorum bu durumu ilgili adama, “Bilmemne Laboratuvarı olarak gözüküyoruz” diyor. Bakıyorum, o laboratuvar ismi de yok, bununla birlikte Sağlık Bakanlığı sitesindeki güvenilir liste güncel değil. Herhalde güncellenmedi diyorum. Bunalmışım tabii, “On dört gün çıkamazsın ama pozitif misin negatif misin bilemezsin” gibi bir durum olduğu için, “bir test yaptırayım da, yemişim Bakanlığı, zaten çıkamayacağım” diyorum kendime. Kendimi ikna ediyorum. Belirttikleri saatten de önce, “evde misiniz” diye arayarak geliyor bir çalışan. Evdeyiz, bakkala gidemiyoruz Sayın Testçi.

Çalışan geliyor kapıya, sandalyeye oturuyorum evin girişinde. Yapıyor testi, TC Kimlik numaramı alıyor, gidiyor. Ödeme? “Bilmemkim Bey’le halledersiniz” diyor. Soruyorum Bilmemkim Bey’e, IBAN veriyor. Gönderiyorum parayı, “e-nabızda çıkmadı yalnız testim” diyorum, “daha laboratuvara gitmedi” diyor, “tamam” diyorum.

Bir yandan evden çalışırken (kamu spotu: evde de olsanız çalışın), yarım saatte bir de e-nabzıma bakıyorum işlediler mi acaba diye, işlemiyorlar. Nabzım atıyor, e-nabzım atmıyor. “Bunların laboratuvarı nerede ki benim evimden laboratuvara götürüp kayda geçiremediler bir türlü” diye düşünüyorum (orada da hafiften takip ediyorum testçi ağabeyi).

Gece oluyor, yatmadan önce yine bakıyorum, yine e-nabızda tık yok. Sabaha karşı uyanıyorum, kısa uyanma hâli. Bakıyorum e-nabza, işlemişler. Huzur içinde uyuyorum. Test sonucu belli değil, ama en azından test yaptırdığım belli.

Ertesi gün geliyor, sonuca bakmaya devam. Yine de içimde bir dolandırılma telaşı, çünkü Bilmemkim Bey’in bana söylediği laboratuvar ismi ile e-nabızda geçen laboratuvar ismi farklı. Sebat ediyor, yine yarım saatte bir kontrol ediyorum. Bir yerden duyuyoruz ki, gece 10.30 gibi yüklerlermiş sisteme. O nedenle akşam yemeğinden gece 10.30’a kadar bakmıyorum. Saat 10.30 oluyor, bakıyorum: test sonucum negatif!

Sonra Bakanlığın güncel test listesine ulaşıyorum, e-nabızda geçen laboratuvar ismi orada varmış zaten.

Hem negatifim hem dolandırılmıyorum.

* * *

Esasında ilk dolandırılma korkum, sanal âlemin hayatıma girdiği 1998, 1999 yılında filan oluyor sanırım. O zaman gireceğimiz site sayısı kısıtlı. “Number One” diye o dönemin meşhur bir dergisi var, onun web sitesine nedense abone olmak istiyorum. Oluyorum abone. Daha sonra “ben ne yaptım arkadaş” diye düşünerek onlara hayatımın ilk e-posta adresi olan fenerlierto@dostmail.com'dan (adres ismine gülmeyin) e-posta döşüyorum. Oradan yazıyorum Number One dergisinin iletişimindeki e-postaya, uzun uzun. Benim param yok da, öğrenciyim de, yanlışlıkla abone oldum da, derginizi ben zaten bulur okurum da… Sonra bir haber gelmiyor tabii.

Ama zaten nasıl para kaybedebilirim, ona kafa yoracak bilgi ve birikimde değilim. Sanal âlem bu, yeni hayatımıza girmiş. Ne kredi kartı bilgisi verdim, ne başka bir şey yaptım. Herhalde fatura yüklü gelecek, Number One’ın parasını bizim internet faturasından kesecekler, diye bir kafadayım. Olsun, hiç alakam yok ama, yine dolandırılmamışım işte.

* * *

Ülkemiz şartlarında dolandırılmadığımız gün yok gibi bir şey ama olsun, en azından Türk Ceza Kanunu’na göre dolandırılmıyorum, buna da şükür.

Evde kalın, valla…

24 Ekim 2020 Cumartesi

Hatipoğlu, Erbaş ve Öbür Dünya



Yazıya, Nihat Hatipoğlu’nun 23.10.2020 tarihli habere konu açıklamalarından iki paragrafa aynen yer vererek başlıyorum: “Bir ilimizdeki bir sokaktan hayretler içinde geçtim. Meğer o sokak genç kız ve erkeklerin daha yoğun geldikleri bir yermiş ve dışarıda, içeride doğrusu Avrupa’nın herhangi bir merkezindeki görüntüyü aksettiriyordu. Dışarıda dört genç kızımız bira içiyorlardı. Yüzümüzde maske vardı. Beni tanıdılar ve dördü birden biralarını sakladılar.

Mahcup bir gülümseme ile ‘Hocamız geçiyor çocuklar’ dediklerini işittim. Daha var. Edep, saygı elbet var. Ama oradakiler de bu ülkenin evlatları, çocukları. Onları yok saymak yerine var kabul edip, öyle hareket etmek lazım. Ve o gençlerimizi asli karakterine yönlendirecek bir yol takip etmeliyiz. Yoksa gelecekte köprü altlarında vücuduna zehir enjekte eden genç bedenlere şahit oluruz”.

Hatipoğlu’nun konuşmasında takıldığım hususlar;

- Kızlar için “edep, saygı elbet var” demesi,

- Kızlar için “oradakiler de bu ülkenin evlatları, çocukları” demesi,

- Kızlar için “onları yok saymak yerine var kabul etmek lazım” demesi,

- Kızlar için “o gençlerimizi asli karakterine yönlendirecek bir yol takip etmeliyiz” demesi,

- Kızlar için “yoksa gelecekte vücuduna zehir enjekte eden genç bedenlere şahit oluruz” demesi,

Değil. Zira bunların hepsi, Nihat Hatipoğlu’nun karakterine, düşünce yapısına, iç dünyasına uygun, burada problem yok.

Benim takıldığım, o dört kızın (doğruysa) biralarını saklaması. Ne saklıyorsunuz arkadaşlar, Nihat Hatipoğlu kim? İçtiğiniz şey bira, “şerefine hocam” deyin, dalganızı geçin, biranızı için, afiyet olsun.

Üzücü Not: Yukarıda cümleleri alt alta maddeler halinde ve sinir bozucu şekilde yazınca, kendimi bir an Ahmet Hakan’a benzettim. N’olur siz benzetmeyin ve bloğumu takip etmeye devam edin.

Mikrofonlarımı şimdi de Diyanetçi Erbaş’a çeviriyorum ve şahsın cümlelerini yine 23.10.2020 tarihli açıklamasından aynen iletiyorum: “Ahirete inancı olmayan insandan her türlü kötülük beklenir. Onu engelleyecek ne var ki başka? Bu dünyada yaptığı bir şeyin hesabını ahirette vereceğine inanmayan birisi hangi kötülüğü yapmaz ki bu dünyada?”

Erbaş’ın bu açıklamalarında veya buna benzer başka “ulvi” açıklamalarda, hukukçu diliyle bir “tevilli ikrar” var gibi geliyor bana. Yani esasında bu tür sözlerin sahipleri, kendi karakterlerini dolanarak kabul ediyor gibi: “Biz ahirete inandığımız için kötülük yapmıyoruz, yani bizi ahirete olan inancımız engelliyor, yoksa var ya, ortalığın …” düşüncesi.

Yazıyı Ferhan Şensoy’un “tseee tseee tseee” tepkisi ile bitirecektim ki, aklıma kendisinin Spotify’daki “Soru Cevap” başlıklı söyleşisinde din ve ahiretle ilgili verdiği cevap geldi. Esasında “tseee tseee tseee” bunlara verilecek en iyi cevap; ancak Ferhan Şensoy’un açıklamaları da okunası, dinlenesi.

Buradan söyleşiyi dinleyebilirsiniz. Hatta diğer bölümleri de dinlemenizi, hatta ve hatta Ferhan Şensoy’un yazdıklarını, özellikle otobiyografik “Kalemimin Sapını Gülle Donattım” ve “Başkaldıran Kurşunkalem” kitaplarını okumanızı tavsiye ederim.

Bu önemli tavsiyelerden sonra konumuza dönelim. Soru Cevap 7’de şunları diyor “Feranağbi”: “Öteki dünya konuları ilgi alanıma girmiyor. Cennet var mı, cehennem var mı, pek merak etmiyorum. ‘Din güzel bir şiirdir’ diye yazdım 2019 oyunumda. İnsanları iyiye, doğruya yönelten bir kavrama karşı durmak anlamsız. Ancak geldiğimiz noktada din kavramının iktidarların elinde oyuncak olduğunu görmemek de imkansız. Sahtekar Trump bile elinde İncil’le dolaşıyorsa, söyleyecek fazla bir şey yok. Sorun yine bu masallara inanan halklarda. Ben inançlı biri değilim. Dünyayı yönetenlerin iman sahibi olmadıklarından da eminim. Bakara makara sallıyorlar işte, hepsi kendi rantının peşinde. Dünyayı cehenneme çevirenlerin cennet peşinde koşması bana her daim gülünç gelmiştir. Bir cehennem varsa, eminim benden önce onlar gidecek oraya”.

Şimdi hangisine itibar edelim, Hatipoğlu’na mı, Erbaş’a mı, Feranağbi’ye mi?

Benim cevabım belli; size piyango günler!

28 Eylül 2020 Pazartesi

Tutuk

İlk Not: Yazıyı okuyacak avukatlar, “e bunları zaten biliyoruz, hepimizin başına geliyor” diyebilir, bu yazı onlara Amerika’nın yeniden keşfi gibi gelebilir. Olsun, dökelim biraz içimizi. Avukat olmayanlar da öğrensin az buçuk, “hâl-i pürmelalimizi”…

Ömrühayatımda ve “meslekihayatımda” tutuklama ve tutuklamanın devamı gerekçelerinin tarafları tatmin ettiği duygusunu hiç yaşamadım, o duyguyu çok merak ediyorum. Gerekçelerden “kopyala-yapıştır” olmayan yok. Hatta öyle bir kopyala-yapıştır yapılıyor ki imla hatalarına dahi sadık mahkemeler. Geçen meslektaşım paylaştı, kopyalarken önceki kararın tarihini de almışlar. Kararın sonunda iki tarih yazıyor, ilki eski kararın tarihi, ikincisi o kararın tarihi. Yani “Tutukluluğun devamına oybirliği ile karar verildi. 17.08.2020 27.09.2020”…

Yine tutuklama gerekçeleri öyle kopyala-yapıştır ki, Mahkeme “atılı suçun CMK m.100/3’te sayılan katalogda yer alması” diyor (hukukçu olmayanlara bilgi: ilgili suç katalogda yer alınca tutuklama nedeninin “var sayılabildiğine” yönelik abuk bir hükmümüz var); ancak suç, katalogda yer alan bir suç değil. Bu konu meslektaş tarafından ifade ediliyor, yine de aynı gerekçe koyuluyor: “atılı suçun CMK m.100/3’te yer alması”. Mahkeme de haklı; o kısmı çıkarsa, bundan sonraki tüm dosyalarda da onu kullanacağı için, katalogda olanlara da o suç katalogda yokmuş gibi muamele yapacak, kopyala-yapıştır eksik kalacak. Hâlbuki “vatandaşa cart curt yok”, herkese aynı gerekçe!

İşin bir diğer boyutu; tutuklu olanlar üzerlerine atılı suçlardan ceza alsalar ve bu cezalar kesinleşse bile yatmayacaklar; zira o kadar güzel “paketlerimiz” var ki, “ceza veriyor ama yatırmıyorlar”. Mesela Halil Sezai, cezası kesinleşse cezaevine girmeyecek; ancak “biz bir alalım bunu”. Halil Bey “isyan” demesin de kim desin.

Duruşma bitmiş bir dosyada, tutukluluğun devamına karar verilmiş. Hâliyle itiraz edilecek, celse zaptını alalım diyoruz; “zaptı yazarız bir ara” diyorlar. Yani neden tutukluluğun devamına karar veriliyor, belli değil; “onu bir ara yazarız, siz itiraz edin de, şaabarız yani, sonuçta tutukluluk devam, devam değil mi, adam dışarıda mı, hayır, içeride, ee edin bir itiraz, biz yazarız zaptı, amma uzattınız avukat bey”.

Bir soruşturma dosyasında tutuklama kararına itirazımı sulh cezaya götürmemişti savcılık. Haftalar geçti götürmedi, şikâyet ettik vs. Ancak öyle. Öyle yani…

Bu satırları yazarken aklıma gelen kelime “perva” oldu. Pervasız derler ya, neymiş perva? “Çekinme, sakınma, korku” imiş. Evet tam da öyle, Müslümanların “Be Allah’tan korkmaz, kuldan utanmaz” diye tabir ettikleri o hâl işte pervasızlık. “Ne olacak lan, hâkimiz işte. Kalacaksınız cezaevinde, yormayın bizi, yok gerekçeymiş, yok tutuklamanın şartlarıymış”…

Zaten dikkat edin (meslektaşlar dikkat etsin), yukarıda bahsedilenleri hâkime anlatınca hâkimin yüzü bi’ ekşiyor, sanki o sırada mübaşir limon sıkıyor hâkimin “özgürlükçü” diline: “Dillerimi hâkim bey”…

Yukarıda bahsedilenler, yargının sadece bir sorunu. Suavi’nin ak sakalından bir kıl yani. Dikkat ettiyseniz siyasi davalara, tutuklamanın esas amacına girmedim. Yazıya konu husus alelade; Manav Hüseyin’in, Doktor Ahmet’in, Terzi Naciye’nin başına gelebilecek hadiseler. Öyle yapıyor mahkemeler, bilin istedim.

Mahkemeler her türlü tutuk, okuyun istedim.

Son Not: Bu virüs yazın duruyordu ya bir ara, ne oldu ona?

 

6 Ağustos 2020 Perşembe

Benim Fenerbahçe'm



(…)

2 ay sonra

Herhangi bir gazete haberi:

“Fenerbahçe’nin A takımı ile yaptığı maçın 62. dakikasında kenardan Hakem B’ye sinkaflı sözler söyleyen Emre Belözoğlu’ya B, kırmızı kart gösterdi. Bunun üzerine Volkan Demirel, tribünden B’ye tükürdü. Caner Erkin’in ilk yarıda oyundan atılmasının da etkisiyle Fenerbahçe, 10. dakikasında 1-0 öne geçtiği maçı 3-1 kaybetti.”

(…)

3 ay sonra

Herhangi bir gazete haberi:

“Maçın 73. dakikasında skor 1-1 iken, Erol Bulut’un hamlesi ile kulübeye gelen orta saha oyuncusu C, Erol Bulut’a el hareketleri ile tepki gösterdi. Oldukça sinirli olduğu görülen C’yi, Sportif Direktör Emre Belözoğlu teselli etti. Emre Belözoğlu’nun transferinde büyük pay sahibi olduğu C’nin, imza attığı ilk günden beri Erol Bulut’la yıldızı barışmıyor.”

(…)

6 ay sonra

Herhangi bir gazete haberi:

“(...) alınan kötü sonuçların da etkisiyle, takım içerisinde gruplaşmaların giderek arttığı, futbolcuların ‘Emreci’, ‘Erolcu’ olarak ikiye ayrıldığı, Volkan Demirel’in de Erol Bulut ile Emre Belözoğlu arasındaki tartışmalarda Emre Belözoğlu’ndan yana taraf tuttuğu, Erol Bulut’un getirdiği ekipteki antrenörlerin ise Erol Bulut’u destekledikleri, yeni transfer/eski oyuncular Gökhan Gönül ile Caner Erkin’in Erol Bulut’u değil, Emre Belözoğlu’yu dinledikleri, yönetimde de bir kısım üyelerin ‘Erol Bulut hocamızdır, onun sözü geçer’ şeklinde düşüncelerini belirttikleri, bir bölümün ise ‘Emre Belözoğlu bu takımın simgesidir, bir Emre’dir Fenerbahçe’ düşüncesinde olduğu (…)”

(…)

8 ay sonra

Herhangi bir gazete haberi:

“B takımına karşı alınan şok mağlubiyetin ardından Y tribününden ‘Kalmadı Bizde Umut, İstifa Et Erol Bulut’ şeklinde tezahüratlar yapıldı. Z tribününden ise Erol Bulut’a destek verilirken, maç sonunda bu tribünden bir grup ile Emre Belözoğlu’nun tartıştığı gözlemlendi. Emre Belözoğlu bu tribüne doğru kafa kesme işareti yaptı.”

(…)

Gözlerimi şöyle bir kapatıp takımı düşündüğümde, bu haberleri görmeden veya kafamda yaşamadan duramıyorum. İleride bu tür haberlerin rüyalarıma girmesi de muhtemel. Ancak bunlar rüya değil, gerçek olacakmış gibi bir hissiyat var içimde. En azından kimse, yukarıda yazanları “hadi be or’dan, olur mu hiç öyle?” diyerek karşılayamaz.

Aldığı aşağı yukarı her kararında bizleri biraz daha hayal kırıklığına uğratan yönetimimiz, Emre gibi birini sportif direktör, Volkan gibi birini de antrenör yaparak, bir de onlar yetmiyormuş gibi Caner’i takıma geri çağırarak gerçek vizyonunu daha da netleştirmiş oldu. Yani takımı değil, bir bütün olarak futbolu ve sporu bırakması gerekenler takıma döndüğü gibi, daha ciddi pozisyonlarda görev almaya başladılar ve/veya taraftarlara muştulandılar. Ne yapacaklarını, ne yapmayacaklarını CV’leri az çok belli ediyor bunların. Ama para yok, ne yapalım: “ruh geri gelsin!”

Taraftarlar için oyunculuğu efsane olmasa bile, sırf 95-96 sezonundaki o sihirli asist için bile özel bir yeri olan Erol Bulut, bir yangın yerinin ortasına düştü. Kendisine o yangın yerinde başarılar. Erol’un üzülmesini istemeyiz (en azından ben istemem). Kötü skorlar da bizi mutlu edecek değil, tabii ki başarı isteriz. Ama bu yolun yol olmadığını da söylemesem olmaz.

Ha benim düşüncem hiçbir yerde karşılık bulmaz, kimsenin umurunda da olmaz, ben şimdi “benim için büyük, Fenerbahçe için küçük” bir adım olarak, “taraftarlığımı askıya alıyorum” desem “kimsin ulan sen” der insanlar haklı olarak, ancak takıma emek verdiğini, en azından takım için kendi önemsiz iç dünyasında kafa patlattığını düşünen ve bunu keyifle yapan bir insan olarak, takımın bu yeni “omurgasının” bilakis omurgasızlık olduğunu belirtmem boynumun borcu.

Umarım takım başarılı olur, yukarıdaki haberler de bir paranoyağın serzenişi olarak kalır. Ancak bu Fenerbahçe, benim Fenerbahçe'm değil.

Maç öncesi köfte iyi gider, yiyin afiyetle; yeni formalar güzel olmuş, giyin afiyetle…


28 Temmuz 2020 Salı

Yürüyedur Kılıçdaroğlu!


“Son dakika bilgisine göre, Kemal Kılıçdaroğlu, tek aday olarak girdiği seçimde 1251 oy alarak genel başkanlığa seçildi. Teşekkür konuşması yapan Kılıçdaroğlu ‘Herkesi kucaklayacağız. Oy verdiniz sağ olun, teşekkür ederim. Verdiğiniz her oya layık olmaya çalışacağım. Hiçbiriniz unutmasın, yeri gelir 24 saat çalışırım. Bu ülkeyi huzura kavuşturmak için hiç kimseyi ötekileştirmeden 24 saat çalışacağım’ dedi...

Kılıçdaroğlu, ‘Bu ülkeyi huzura kavuşturmak için hiç kimseyi ötekileştirmeden 24 saat çalışacağım. Bu taahhütlerimizi dostlarımızla birlikte yerine getireceğimizi söyledik. Birlikte yapacağız.’ dedi. ‘Kavga zamanı değil, ayrışma zamanı değil, beraber olma zamanıdır.’ diyen Kılıçdaroğlu, her düşünceye saygı göstermenin görevleri olduğunu dile getirdi.

Farklı düşüncelerin dinlenmesi gerektiğini dile getiren Kılıçdaroğlu, hoşgörüyü toplumun her tabakasına ulaştırmanın şart olduğunu söyledi.

Kılıçdaroğlu, ‘Bu toprakların mayasında bereket, kardeşlik, sevgi, hoşgörü var. Ayrışma yok. Ayrıştırmak isteyenler kendi koltuklarını korumak isteyenlerdir, bölmek isteyenler kendi koltuklarını korumak isteyenlerdir. Biz bunlardan olmayacağız, bizim siyaset anlayışımız böyle olmayacaktır. Yeni bir siyaset anlayışını başlattık. Yeni siyaset anlayışıyla yola çıkacağız.’ şeklinde konuştu” (Cumhuriyet).

Bu haber, Kılıçdaroğlu’nun CHP’de ilk kez genel başkan seçildiği 22 Mayıs 2010 tarihine ait.

(miydi?)

(sanki)

(bir saniye)

(kontrol edeyim)

(arşiv tara)

(arşiv tara)

(arşiv tara)

Kılıçdaroğlu’nun bu konuşması 25 Temmuz 2020’a aitmiş. Yani ilk söylediğim tarihten 10 yıl 2 ay 3 gün sonra. Tam gün sayısı vereyim: 3.717 gün sonra. 12.000 günü aşkın ömrühayatımda böyle bir basiretsizliği çok az gördüm.

Son 18 yılda yaşananları bir tarafa bırakayım. En son havadisin, yani devlet katından Atatürk’e lanet okunmasının (Ahmet Hakan’ın diyanet işlerinin konuya ilişkin açıklamasını köşesinde yayınlaması ve açıklamaları temize çekmeye çalışması ile o lanetlemenin doğruluğu da tescillendi) üzerine coşkuyla, bol çalışma vaatli, “kucaklamalı” kurultay ve ardından diğer adaylara, söz gelimi İlhan Cihaner’e 68 (yazıyla “altmış sekiz”) imza verilmemesi, CHP’nin (neyse o kelimeyi kullanmayayım, daha kibar konuşayım) “durumunu” ortaya koydu.

Fikret Kızılok’un “Demirbaş” (Süleyman Hep Başbakan) şarkısında bir bölümdür: “Ecevit hep umuttu, Erdal (İnönü) bizi uyuttu”. Kılıçdaroğlu neydi ve ne yapmış oldu peki?

Neyse, açıklamanda yer verdiğin “yeni bir siyaset anlayışınla” başarılar Kılıçdaroğlu, hadi durma kutla bu zafer senin (Kızılok’tan Yalın’a düştük düşünün, Kılıçdaroğlu burada bile farkını belli ediyor).

Yürüyedur CHP, yürüyedur Kılıçdaroğlu…

28 Haziran 2020 Pazar

Çoklu Baro Üzerine: Sez Vekilim!

Diyelim ki avukata işiniz düştü. Dava açacaksınız veya hakkınızda dava açıldı. Ne yaparsınız? İşiniz çok da mühim değilse ucuz avukat bulmaya çalışırsınız herhalde, zaten yapılabilecek ekstra bir şey yoktur. Ama sizin için hayati bir işse gerçekten alanında iyi bir avukata ihtiyacınız vardır. Bu nedenle işi, tabii ki ehline vermek ister, herhangi bir yerden alışveriş yapıyor gibi fiyat/performans araştırmasına girişirsiniz.

Yani “işimi şu avukata verirsem ne kadara mal olur” ve daha da önemlisi “bu avukat işimi çözebilir mi?” Eğer avukatla müvekkil yüksek bir ücrette anlaşırsa ve o avukat işi halledemezse, sonunda “keşke başkasına işi verseydim, o da çözemezdi belki ama en azından şu kadar param ‘boşa’ gitmezdi” düşüncesi… Bir nevi, “parayı Güiza’ya değil de bizim Ahmet’e vereyim, o da en fazla Güiza kadar gol kaçırır zaten” mantığı…

Şöyle düşünen potansiyel müvekkiller de vardır: “Ben işi ehline vereyim, kafam rahat etsin. Artık o da çözemezse, yapılacak bir şey hakikaten yoktur. En azından kafamı duvarlara vurmam, ‘başka avukata verseydim işi’ demem” (bunlar genelde zengin olurlar).

Potansiyel müvekkil adaylarının kafalarındaki bir kısım sorular bunlardır ve bu sorular pek tabii ki kendi içlerinde makuldür.

Şimdi bu soruların yanına biri daha eklenecek. Alanında uzman, hukuki sorunun üstesinden gelmesi kuvvetle muhtemel bir avukatla anlaşacaksınız. Ancak o avukat, İstanbul’daki C Barosu’na kayıtlı. “Hayda! Ne güzel anlaşıyorduk, konuya da vakıftı. E hâkimi de öğrendik, badem bıyık. Hatta geçen Twitter’da, ‘heybetini gizli tut Reis, duruşun çakalları korkutuyor’ paylaşımını beğenmiş; 2 Mayısta da ‘Vatanına göz dikeni ez oğlum! Dostun kim düşmanın kim sez oğlum’ tweetini de retweet etmiş. Nasıl olacak? Bizimkine kıl kapmasın mı? İyisi mi ben A Barosu’ndan bir avukat bulayım”.

Bunların hepsi olur, her şey olur. Sadece bu değil, daha neler olur? Neden böyle bir düzenlemeye başvurma gerekliliği varsa, o gereklilik bu barolar ve mensubu avukatların aleyhine sirayet edecek her şeye gebe olur. Anayasa m.135/6’ya göre bir kısım baroların sorumlu organlarının görevine “amaçları dışında faaliyet gösterdikleri için” son da verilir. Önemli olan “bekaysa”, “milletse”, “vatansa”, demokratik bir seçimle gelen barolar da parçalanır, onların içinde bazı barolar da ayıklanır, bir kısım “hukukçular”, kendi mahallesindeki örnekleri hiçe sayarak ve o örnekleri demokrasiyle bağdaştırarak, baro seçimleri için “ne yani şu kadar oyla şu kadarlık avukatlara hükmetmek demokratik mi” de der. Olur yani bunlar. Nasıl olsa biz hukuku rafa kaldırmaya teşneyiz.

Belli bir avukatı bu barolardan birine üye olmaya “hukuken” zorlamak de işin ayrı bir baskı unsuru. İşinin görülmesi, parasını kazanması, “yolunu bulması” için kendisini “Hak Yol Barosuna”, ne bileyim “Pelikan Barosuna” kaydolmak zorunda hisseden avukatları da düşünelim. Şiddet mutlaka vurmayla, kırmayla olmaz; böyle de olur. Olacak da…

Bu teklifi düşünelim; avukatı, hâkimi, savcısı, vatandaşı, iktidarı, muhalefeti, Reisçisi, (d)evletçisi, laiki, İslamcısı, hep birlikte düşünelim. Kritik bir dönemeç bu. Herkesin avukata ihtiyacı olur. Onların da…