5 Eylül 2017 Salı

Ceza Muhakemesi Hukukumuzda Bir Uygulama Sorunu: Tutuklama



(Yazı, Hukuk Defterleri” dergisinin 2017 Temmuz - Ağustos sayısında yayınlanmıştır)

1. Giriş

Ceza Muhakemesi Hukukumuzda tutuklama müessesesinin tatbiki sürekli tartışılmakta, bazılarına cömert, bazılarına ise olması gerektiği gibi, yani son çare olarak uygulandığı, bunun da eşitsizlik oluşturduğu belirtilmektedir.

Bu yazıda tutuklamanın şartlarına değinilmeye, uygulamada yer alan sıkıntıların önüne geçmek adına, çözüm yolları gösterilmeye çalışılacaktır.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda (CMK) keyfi uygulamanın önüne geçmek amacıyla 5353, 6352, 6526 ve 6763 sayılı kanunlarla bazı değişiklikler yapıldığı, ancak bu değişikliklerin tatbikatta hiçbir iyileşmeye yol açmadığı görülmektedir. Yazıda bunun nedenlerine de yer verilecektir.

2. Tutuklamanın Şartları

Esasında tutuklamanın iki ana şartı vardır. Bunlardan ilki şüpheli veya sanığın suç işlediğine yönelik kuvvetli suç şüphesini gösteren somut delil bulunması, ikincisi ise bir tutuklama nedeninin varlığıdır. CMK m.100/1’in ilk cümlesine göre; “Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. “Verilebilir” kelimesinden de anlaşılacağı üzere bu iki şartın varlığı, doğrudan doğruya tutuklama kararını gerektirmez. CMK m.100/1’in ikinci cümlesi bu hususu açıklığa kavuşturur: “İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez”.

O halde; kuvvetli suç şüphesini gösteren somut delil ve tutuklama nedeninin varlığı halinde ve uygulanmasının ölçülü olacağı durumda (burada ölçülülüğü üçüncü bir şart olarak belirtebiliriz), hakim tarafından verilen tutuklama kararının hukuka uygun olacağı söylenebilir.
Şimdi bu üç hususa ve tatbikattaki yerine göz atalım.

a.      Kuvvetli Suç Şüphesini Gösteren Somut Delilin Varlığı
“Somut delil” ibaresinden ne anlaşılması gerektiğine değinmeden önce, 06.03.2014 tarihinde yürürlüğe giren ve özel yetkili savcılık ve mahkemeleri kaldıran 6526 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun öncesinde “somut delil” değil, “olgu” ibaresinin kullanıldığını belirtelim[1]. “Somut delil” kıstası ile tutuklama müessesesinin tatbikinin daha da zorlaştığı düşünülebilir; ancak “olgu” kelimesinin de varsayımlara, akıl yürütmelere izin vermediği ve tutuklamaya esas oluşturan şüphenin somut ve yaşanmış olaylara dayanmasını gerektirdiği tartışmasızdır[2]. Delilin olgudan farkı, delilin bir ispat aracı olmasından, bir olgunun/vakıanın ya da sonucun iddia edildiği gibi gerçekleşip gerçekleşmediğinin delil ile ispatlanmasından kaynaklanmasıdır. Olgu ise, birtakım olayların dayandığı sebep veya bu sebeplerin yol açtığı sonuç, vakıa anlamına gelmektedir[3]. Ancak kullanılan tabir “olgu” da, “somut delil” de olsa, tutuklama için kuvvetli suç şüphesinin varsayımlara, ihtimallere değil, elde edilen somut bulgulara dayandırılması gerektiğini belirtelim.

Tutuklamanın ön şartı olduğunu söyleyebileceğimiz, şüpheli veya sanığın suç işlediğine yönelik kuvvetli şüpheden ne anlaşılması gerektiği burada önem arz etmektedir. Kuvvetli suç şüphesi; failin suç işlediği yönünde, iddianame tanzimi için gereken yeterli şüpheden de fazla bir ihtimalin bulunduğu durumlar için geçerli olup, dosya kapsamında yer alan deliller ile orta zekalı biri tarafından failin suç işlediği konusunda yüksek ihtimal öngörülmekte ise, kuvvetli şüpheden söz edilir.

Soruşturma evresinde sulh ceza hakiminde oluşan kuvvetli şüpheyi gösteren somut delillerin varlığı halinde, tutuklamanın ilk şartının gerçekleştiği kabul edilir. Öldürme suçuna konu edilen bıçakta bulunan tek parmak izinin şüpheliye ait olması ve kamera kayıtlarında şahsın gözükmesi, çocukların cinsel istismarı suçunda mağdurun vücudu üzerinde şüphelinin kılına rastlandığının bilirkişi incelemesi ile sabit olması, şüpheliler arasında gerçekleşen telefon görüşmelerinde telaffuz edilen uyuşturucu madde miktarından hareketle şüphelinin evinde yapılan aramada telefon konuşmalarında bahsedilen miktarda uyuşturucu maddeye rastlanması; kuvvetli suç şüphesini gösteren somut delillerin varlığına örnek olarak gösterilebilir.

Ancak uygulamada, tutuklamaya gerekçe olarak gösterilen “mevcut delil durumu” gibi basmakalıp sözlerle kuvvetli suç şüphesini gösteren olgu/somut delil kıstasının bertaraf edildiği görülmektedir. Bir anlamda uygulayıcılar, “dosyada kuvvetli suç şüphesini gösteren olgu vardır” cümlesini karar veya taleplerinde kullanmış ve tutuklamanın ilk şartını bu şekilde aşmışlardır. Bu durum da, kuvvetli suç şüphesinin varlığına kanaat getiren hakimlik ve mahkeme kararlarının keyfiliğine yol açmaktadır.

b.     Bir Tutuklama Nedeninin Varlığı
CMK m.100/2’ye göre tutuklama nedeninden iki durumda söz edilebilir. İlki, şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olgular bulunması; ikincisi, şüpheli veya sanığın davranışlarının delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme ya da tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı girişiminde bulunma hususlarında kuvvetli şüphe oluşturmasıdır. Her iki durumda da, “somut olgular bulunması” ve “davranışlarının kuvvetli şüphe oluşturması” ibarelerinden anlaşılacağı üzere somutluk aranmaktadır.

Buna göre, şüpheli veya sanığın kaçma ve delil karartma “ihtimali” bizatihi tutuklama nedeni olarak görülemez. Yine, şüpheli veya sanığın bir kısım tanıklar üzerinde baskı girişiminde bulunması “ihtimali” tutuklamaya konu edilemez. Tutuklama nedeninin varlığı için kaçma, delil karartma, tanık, mağdur veya bir başkasına baskı girişiminde bulunma şüphesini gösteren somut olgular gerekir. Örneğin şüphelinin, işlediği suçtan sonra yurt dışına uçak bileti alması, tanığın cumhuriyet savcısına verdiği ifadede şüpheli tarafından yanlış ifade vermesi için tehdit edildiğini söylemesi ve cep telefonundan buna ilişkin mesajları göstermesi somut tutuklama nedeni olarak görülebilir.

Bunların yanında CMK m.100/3’de düzenlenen bir hüküm vardır ki, yukarıda saydığım tutuklama nedenlerini bir anlamda önemsiz hale getirir. Hükümde katalog suçlara yer verilmiş, şüpheli veya sanığın bu suçların işlediği yönünde kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde tutuklama nedeninin varsayılabileceği hüküm altına alınmıştır[4]. Bu anlatıma göre, katalogda yer alan suçların işlendiği yönünde kuvvetli suç şüphesini gösteren somut delillerin varlığı halinde, CMK m.100/2’de sayılan tutuklama nedenlerinin varlığı ayrıca araştırılmayacak, şüpheli veya sanığın kaçma şüphesini, delil karartma ve tanıklara baskı yapma ihtimalini gösteren olgular olmasa bile, tutuklama nedeni olduğundan bahisle şahıslar tutuklanabilecektir.

Bu düzenleme, uygulayıcılara net şekilde keyfilik tanımakla, “suçun vasıf ve mahiyeti” veya “şüpheli üzerine atılı suçun katalog suçlar arasında yer alması” gibi gerekçelerle tutuklamaya veya tutukluluğun devamı kararlarına dayanak olmaktadır. Her ne kadar CMK m.100/3’te “var sayılabilir” ibaresi kullanılsa ve katalogda bulunan suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı doğrudan doğruya tutuklamaya gerekçe olmasa bile, bu suçların işlendiği yönünde kuvvetli suç şüphesi bulunmakta ise diğer tutuklama nedenleri aranmayacağından ve uygulamada da “atılı suçun CMK m.100/3’te sayılan katalog suçlardan olması” gerekçesi ile tutuklama cihetine gidildiğinden, keyfi kullanıma açık CMK m.100/3’ün kaldırılması isabetli olacaktır.

Sadece soruşturulan suçun ciddiyetine dayanılarak verilen tutuklama ve tutukluluğun devamı kararları, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi m.5/3’e ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına da aykırıdır.

1 Haziran 2006 tarihli Mamedova - Rusya kararında; tutukluluk durumunun, işlendiği iddia olunan suçun mahiyetine dayanılmak suretiyle uzatılmasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5. maddesinin 3. fıkrasını ihlal ettiği belirtilmiştir.

Yine, 22 Mayıs 2012 tarihli Idalov - Rusya, 6 Şubat 2007 tarihli Garycki-Polonya, 26 Ekim 2006 tarihli Chraidi-Almanya ve 26 Temmuz 2001 tarihli Ilijkov-Bulgaristan kararlarına göre; kanunda gösterilen olası cezanın ağırlığı, sanığın kaçma riski ile ilgili bir husus olsa da, tek başına tutukluluk süresinin uzatılması açısından yeterli bir sebep değildir[5].

Netice itibariyle; tutuklamada keyfiliğin ve hukuka aykırı tutuklamanın önüne geçilmesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uygun hareket edilmesi amacıyla CMK m.100/3’ün kaldırılması gerekmektedir.

c.      Ölçülülük/Oranlılık İlkesi
Ölçülülük ilkesine Anayasanın “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” başlıklı 13. maddesinin 2. cümlesi ile CMK m.100/1’in 2. cümlesinde yer verilmiştir. Buna göre; kişi temel ve hürriyetleri kanunla sınırlandırılabilir ve şahıslar şartları oluştuğu halde tutuklanabilir. Ancak bu kısıtlamanın ölçülü olmaması durumunda tutuklama kararı verilemez.

Ölçülülük, yalnızca tutuklama kararının verilmesinde değil, ayrıca bunun devamında da dikkate alınması gereken bir ilke olup[6], müdahale ile ulaşılmak istenen amaç ile müdahale neticesinde bireyin temel hak ve özgürlüklerinde meydana gelen sınırlama arasında makul bir oran bulunmasına işaret eder[7].

CMK m.100/4’te[8] düzenlenen tutuklama yasaklarına ve adli kontrole ilişkin düzenlemeler ölçülülük (oranlılık) ilkesinin yansımasıdır. Ancak oranlılık ilkesinin uygulama alanı yalnızca tutuklama yasakları ile sınırlı değildir. Tutuklamanın oranlılığı açısından tutuklama kararının somut olay göz önünde bulundurulduğunda ölçülü olması gerekir. Bunun için de bir taraftan sanığın kişi özgürlüğü, diğer taraftan olayın önemi ve beklenen ceza tartılmalı, şüpheli ya da sanığın yaşam ilişkileri, mesleki ve ailevi bağlantıları, sağlık durumu göz önünde bulundurulmalıdır.

Örneğin her ne kadar kanunda tutukluluk yasağı olmasa da, alt sınırı üç ila beş yıl olarak düzenlenen bir suçta tutukluluk kararı verilmesinin ölçülülük ilkesine aykırı olduğunu söyleyebiliriz. Şahsın mahkeme tarafından suçlu bulunması halinde dahi, ceza infaz kurumunda çekeceği ceza (hele ki kanunlar ve OHAL KHK’leri ile getirilen değişiklikler de düşünüldüğünde), infaz kurumunda kalmasını dahi gerektirmeyebilir. Son dönemlerde cumhurbaşkanına hakaret, halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama, basit yaralama gibi uzun süreli hapis cezasını gerektirmeyen suçlarda şahısların tutuklandığını görmekteyiz. Bu hususun ölçülülük ilkesine aykırı olduğu tartışmasızdır.

3. Gerekçesiz Şekilde Tutuklamaya veya Tutukluluk Halinin Devamına Karar Verilmesi

5 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe giren 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun’un 97. maddesi ile CMK m.101/1’de değişikliğe gidilmiş, “Tutuklama kararı” başlıklı maddenin ikinci fıkrasında; “Tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda hukuki ve fiili nedenler ile gerekçeleri gösterilir. Kararın içeriği şüpheli veya sanığa sözlü olarak bildirilir, ayrıca bir örneği yazılmak suretiyle kendilerine verilir ve bu husus kararda belirtilir.” şeklinde yer alan düzenleme; 6352 sayılı Kanunla “Tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda;

a) Kuvvetli suç şüphesini,
b) Tutuklama nedenlerinin varlığını,
c) Tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunu,
gösteren deliller somut olgularla gerekçelendirilerek açıkça gösterilir. Kararın içeriği şüpheli veya sanığa sözlü olarak bildirilir, ayrıca bir örneği yazılmak suretiyle kendilerine verilir ve bu husus kararda belirtilir.” şeklinde geliştirilmiştir.

CMK m.101/2’de yapılan bu değişiklik şüphesiz, tutuklamanın tatbikini daha da zorlaştıran ve bir ceza değil, tedbir olduğu gerçeğini gözeten bir metne sahip olmakla birlikte, uygulamada bu değişikliğe yine riayet edilmemiş, “mevcut delil durumu” gibi soyut bir gerekçe, yerini “iletişim tespit tutanakları, kamera görüntüleri, çek aslı, tanık beyanları” gibi öncekine göre daha belirgin olmasına rağmen yine soyut gerekçelere bırakmıştır.

Kaldı ki yukarıda yer verdiğimiz CMK m.100/1 hükmü de CMK m.101/2’nin yeni halini karşılamaktadır, zira hakim kararının gerekçeli olması gerekir (CMK m.34). Anayasa m.141/3 hükmü de, bütün mahkemelerin her türlü kararlarının gerekçeli olması gerektiğine işaret eder. Yine, CMK m.101/1’in ikinci cümlesindeki “Bu istemlerde mutlaka gerekçe gösterilir ve adli kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını belirten hukuki ve fiili nedenlere yer verilir.” ibaresi de, adli kontrolün tutuklama şartlarının bulunması halinde esas, tutuklamanın ikincil olduğuna ve adli kontrolün neden yetersiz kalacağının da somut şekilde açıklanması gerektiğine işaret etmektedir. Burada iş, uygulayıcıya düşmektedir.

Tutuklama ve tutukluluğun devamı kararlarındaki keyfilik, bilimsel araştırmalara da konu edilmiş, Prof. Dr. Feridun Yenisey ve Prof. Dr. Ayşe Nuhoğlu tarafından yürütülen “Türkiye’de Tutukluluk Uygulamaları ve Tutuklamada Savunmanın Rolü” başlıklı araştırma sonucunda; dava dosyalarının yalnızca yüzde 3’ünde savcıların gerekçe göstererek tutuklama talebinde bulunduğu, herhangi bir gerekçe göstermeden tutuklama talebinde bulunulan dosyaların oranının yüzde 97 olduğu, hakimlerin çok büyük oranda savcıların tutuklama istemini kabul ettiği, savcıların tutuklama talebinin reddedildiği dosya oranının yüzde 3 olduğu, yani savcıların tutuklama istemini hakimlerin yüzde 97 oranında kabul ettiği ifade edilmiştir[9].

4. Tutukluluk için Öngörülen Azami Süreler

CMK m.102’nin ilk iki fıkrasına göre; “(1) Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerekçe gösterilerek altı ay daha uzatılabilir.

(2) Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı geçemez”.

Özetle tutukluluk, asliye ceza mahkemelerinde en fazla 1 yıl+6 ay; ağır ceza mahkemelerinde ise 2+3 yıl süre ile uygulanabilir.

CMK m.102’de dikkat çekici kullanım, her iki fıkrada da yer verilen “zorunlu hallerde” ibaresidir. Tutuklama zaten uygulaması zorunlu, en son çare olarak başvurulan bir tedbir iken, asliye ceza mahkemelerinde 1 yıllık, ağır ceza mahkemelerinde 2 yıllık tutukluluk süresinin geçmesi durumunda, tutukluluğun soyut şekilde kendiliğinden 6 ay/3 yıl uzatılmasının kabul edilir tarafı yoktur. Bu nedenle, CMK m.102’de yer verilen “zorunlu haller” kıstasının titiz şekilde uygulanması ve CMK m.100 ve 101 şartlarını da aşacak şekilde değerlendirilmesi gerekir.

Ayrıca 1 ve 2 yıllık tutukluluk sürelerinin “azami” olduğunu, şüpheli veya sanıklar hakkında tahliye kararı verilmesi için bu sürenin geçmesinin beklenmeyeceğini, CMK m.103/2 ve 104/1’in[10] de bu hususa işaret ettiğini, şartların oluşmadığı ve delil durumunun şüpheli veya sanık lehine değiştiği durumda şahısların derhal tahliye edilmesi gerektiğini yeri gelmişken belirtelim.

Uygulamada tutukluluk süresinde esas sorun, dosyanın kanun yolu aşamasında kendisini göstermektedir. Yargıtay veya bölge adliye mahkemeleri incelemesinde olan dosyalarda, tutukluluğunda azami süresi son bulan sanığın bu adli makamlar tarafından salıverilmesi mümkün müdür? Daha açık bir ifadeyle, kanun yolu aşaması tutukluluk süresinden sayılır mı?

Esasında CMK m.100 vd. hükümlerine, “Tanımlar” başlıklı CMK m.2’nin (e) ve (f) bentlerine, yani soruşturma ve kovuşturma tanımlarına bakıldığında, hükmün kesinleşmesine kadar geçen sürenin kovuşturma olduğu düşünülerek, bu sürenin tutuklamanın tatbiki yönünden yerel mahkeme aşamasından farklı değerlendirilemeyeceği açık şekilde görülmektedir.

Ancak Yargıtay Ceza Genel Kurulu; 12.04.2011 tarihli, 2011/1-51 E., 2011/42 K. sayılı kararında, sanığın “hükmen tutuklu” olduğu, yani mahkumiyet hükmü ile birlikte tutukluluğunun devam ettiği durumda temyizde geçen sürenin tutuklama hesabına dahil edilmeyeceğini belirtmekle, kanunda yeri olmayan değerlendirmede bulunmuştur.

Kararın ilgili yeri şöyledir: “(…) Tutukluluk sürelerinin hesabında yerel mahkeme tarafından hüküm verilinceye kadar geçen süre dikkate alınmalı, buna karşın yerel mahkeme tarafından hükmün verilmesinden sonra tutuklu sanığın hükmen tutuklu hale gelmesi nedeniyle temyizde geçen süre hesaba katılmamalıdır. Zira, hakkında mahkumiyet hükmü kurulmakla sanığın altılı suçu işlediği yerel mahkeme tarafından sabit görülmekte ve bu aşamadan sonra tutukluluğun dayanağı mahkumiyet hükmü olmaktadır. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de AİHS'nin 5. maddesinin uygulamasına ilişkin olarak verdiği kararlarda tutuklulukla ilgili makul sürenin hesabında, ilk derece mahkemesinin mahkumiyet hükmünden sonra geçen süreyi dikkate almamaktadır.

Somut olayda, 22.04.2005 tarihinde tutuklanan sanık D.’nin Ceza Genel Kurulu'ndaki inceleme tarihi itibarıyla CMK'nın 102/2. maddesinde belirtilen beş yıllık tutukluluk süresinin dolduğu ve bu nedenle tahliyesine karar verilmesi gerektiği ileri sürülebilecek ise de, yerel mahkemenin hüküm tarihi olan 22.03.2010 tarihinde henüz beş yıllık sürenin dolmamış bulunması ve temyiz aşamasında geçen sürenin maddede yazılı azami tutukluluk süresinin hesabında dikkate alınmayacak olması nedeniyle, yasal olarak tahliyesine karar verme zorunluluğu bulunmamaktadır.

Bu itibarla, hakkındaki hükmün aleyhe bozulmuş olması da göz önüne alındığında sanık D.’nin tutukluluk halinin devamına karar verilmelidir”.

Bu kararın ardından Yargıtay Ceza Genel Kurulu 18.09.2012 tarihli, 2012/1-941 E., 2012/1780 K. sayılı kararı ile de aynı yönde kanaat oluşturmuş, bu kararları Yargıtay ceza dairelerine de emsal teşkil etmiş; Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin 28.02.2017 tarihli, 2016/10994 E., 2017/721 K. sayılı, 27.12.2016 tarihli, 2016/9614 E., 2016/9958 K. sayılı, 07.12.2016 tarihli, 2016/10238 E., 2016/9577 K. sayılı, Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 23.11.2016 tarihli, 2016/8222 E, 2016/12939 K. sayılı, 21.10.2016 tarihli, 2016/7328 E., 2016/12072 K. sayılı, 17.02.2015 tarihli, 2014/12399 E., 2015/2784 K. sayılı, Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 30.06.2016 tarihli, 2016/2193 E., 2016/2078 K. sayılı kararlarında da, tutukluluk sürelerinin hesabında, yerel mahkeme tarafından hüküm verilinceye kadar geçen sürenin dikkate alınması, hükümden sonraki sürenin hesaba katılmaması yönünde kanaate varmıştır.

Buna mukabil Yargıtay 20. Ceza Dairesi, 2015/15899 E. sayılı dosyasında 2015/2 ara karar numarası ve oybirliği ile verdiği 23.11.2015 tarihli ara kararında; 07.08.2010 tarihinde yakalanıp 11.08.2010 tarihinde tutuklanan, 04.12.2013 tarihinde haklarında mahkumiyet kararı verilen sanıkların CMK m.102/2 uyarınca 5 yıllık azami tutukluluk süreleri dolduğundan tahliyelerine karar vermiş, bu karar uygulamada bir istisna olarak yer almıştır.

Gerek kanuni ve gerekse vicdani kanaat, azami süreye ulaşıldığı durumda tutuklu sanığın tahliyesine karar verilmesi gerektiğidir. Yargılama süreleri sanık tarafından değil, yargı makamları tarafından titizlikle uygulanması gereken bir mefhum olmakla, burada yapılan gecikme ve hatalar sanığa yüklenemez.

5. Sonuç ve Öneri

Kanun lafzında açık ve somut gerekçe gösterilmesi gerektiği belirtilse de, mahkemelerin bir şekilde bu gerekçeleri aştığı, soyut gerekçeleri bir derece daha somutlaştırmakla birlikte CMK’nın aradığı anlamda somutlaştıramadığı ve katalog suçların keyfi tutuklamaların önünü açtığı, kanun değişiklikleri ile Yargıtay kararlarının da tutuklu sanıklar lehine uygulanamadığı sistemimizde; tutuklama tedbirinin daha sağlıklı şekilde uygulanabilmesi için katalog suç düzenlemesi kaldırılmalı, CMK m.100/4’te düzenlenen tutuklama yasağında “2 yıldan fazla olmayan” şeklinde hüküm altına alınan üst sınır artırılmalı, her ne kadar kanun lafzından anlaşılsa da, uygulamadaki hatanın önüne geçmek adına Yargıtay sürecinin de tutukluluk hesabında dikkate alınması gerektiğine işaret eden hüküm getirilmelidir.

Esasında CMK m.100 veya 101’e, “şüpheli veya sanığın suç işlediğine yönelik kuvvetli suç şüphesini gösteren somut delillerin neler olduğu kararda net ve her türlü şüpheden ari şekilde açıklanması” gibi bir ibare eklenmesi de isabetli olur ki, bu hususun yine uygulayıcılar tarafından keyfi kullanıma açık olduğu, daha önce “mevcut delil durumu”, 6352 sayılı Kanun sonrası sözgelimi “kamera kayıtları” olarak gösterilen gerekçenin, yeni düzenleme sonrasında “kamera kayıtlarında şüphelinin görülmesi” gibi soyut gerekçe ile bertaraf edilmesi de mümkündür. Bu nedenle, bir önceki paragrafta yer verdiğimiz kıstaslar daha sonuç doğurabilir niteliktedir.



[1] 6526 sayılı Kanunun; 17-25 Aralık süreci olarak da bilinen yolsuzluk/rüşvet soruşturmalarına bir reaksiyon olarak çıkarıldığını, bu kanunla 17-25 Aralık soruşturmalarında rol oynayan özel yetkili savcılık ve mahkemeler kapatıldığı gibi, iletişimin denetlenmesi, teknik araçlarla izleme ve elkoyma gibi koruma tedbirlerinin daha sıkı şartlara tabi tutulduğunu, dosyalarda “gizlilik kararı” olarak da bilinen kısıtlama kararını düzenleyen CMK m.153/2-4’ü kaldırması ve o dönem “şüpheli” sıfatı ile yer alan şahısların müdafilerinin dosya içeriklerine erişebilmesinin önünü de açtığını, daha sonra bu “özgürlüğe”, 17-25 Aralık dosyaları kapanmasını müteakip 12.12.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6572 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’la son verilip, dosyada kısıtlama kararının yeniden tesis edildiğini, farklı olarak CMK m.153/2’de katalog suçlara yer verilip sadece bu suçlar yönünden kısıtlama kararının verilebileceğini belirtmeden geçmeyelim.
[2] Bahri Öztürk, Durmuş Tezcan, Mustafa Ruhan Erdem, Özge Sırma, Yasemin F. Saygılar, Esra Alan, Nazari ve Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2009, s.405.
[3] Veli Özer Özbek, Mehmet Nihat Kanbur, Koray Doğan, Pınar Bacaksız, İlker Tepe, Ceza Muhakemesi Hukuku, 7. Baskı, Ankara, 2015, s.313.
[4]  CMK m.100/3: Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama
nedeni var sayılabilir:
a) 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda yer alan;
1. Soykırım ve insanlığa karşı suçlar (madde 76, 77, 78),
2. Kasten öldürme (madde 81, 82, 83),
3. Silahla işlenmiş kasten yaralama (madde 86, fıkra 3, bent e) ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış kasten yaralama (madde 87),
4. İşkence (madde 94, 95),
5. Cinsel saldırı (birinci fıkra hariç, madde 102),
6. Çocukların cinsel istismarı (madde 103),
7. Hırsızlık (madde 141, 142) ve yağma (madde 148, 149),
8. Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti (madde 188),
9. Suç işlemek amacıyla örgüt kurma (iki, yedi ve sekizinci fıkralar hariç, madde 220),
10. Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar (madde 302, 303, 304, 307, 308),
11. Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar (madde 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315),
b) 10.7.1953 tarihli ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunda tanımlanan silah kaçakçılığı (madde 12) suçları.
c) 18.6.1999 tarihli ve 4389 sayılı Bankalar Kanununun 22 nci maddesinin (3) ve (4) numaralı fıkralarında tanımlanan zimmet suçu.
d) 10.7.2003 tarihli ve 4926 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanununda tanımlanan ve hapis cezasını gerektiren suçlar.
e) 21.7.1983 tarihli ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 68 ve 74 üncü maddelerinde tanımlanan suçlar.
f) 31.8.1956 tarihli ve 6831 sayılı Orman Kanununun 110 uncu maddesinin dört ve beşinci fıkralarında tanımlanan kasten orman yakma suçları.
g) 6.10.1983 tarihli ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununun 33 üncü maddesinde sayılan suçlar.
h) 12.4.1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 7 nci maddesinin üçüncü fıkrasında belirtilen suçlar”.
[5] Ersan Şen, “Tutuklama Kriterleri”, Yorumluyorum 10, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2015, s.73.
[6] Bahri Öztürk, Durmuş Tezcan, Mustafa Ruhan Erdem, Özge Sırma, Yasemin F. Saygılar Kırıt, Özlem Özaydın, Esra Alan Akcan, Efser Erden, Nazari ve Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, 9. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2015, s.468.
[7] Erdal Yerdelen, Yavuz Selim Değerli, “Ceza Muhakemesi Koruma Tedbirlerinde Ölçülülük”, Prof. Dr. Feridun Yenisey’e Armağan, Cilt I, Beta Yayıncılık, İstanbul, 2014, s.1345.
[8] CMK m.100/4: “Sadece adli para cezasını gerektiren suçlarda veya vücut dokunulmazlığına karşı kasten işlenenler hariç olmak üzere hapis cezasının üst sınırı iki yıldan fazla olmayan suçlarda tutuklama kararı verilemez”.
[9] http://www.bahcesehir.edu.tr/icerik/2266-turkiyede-tutukluluk-uygulamalari-ve-tutuklamada-savunmanin-rolu-arastirmasi
[10] CMK m.103/2: “Soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısı adli kontrol veya tutuklamanın artık gereksiz olduğu kanısına varacak olursa, şüpheliyi re’sen serbest bırakır. Kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildiğinde şüpheli serbest kalır”.
CMK m.104/1: “Soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında şüpheli veya sanık salıverilmesini isteyebilir”.

12 Ağustos 2017 Cumartesi

Slavya Kahvesi



“Slavya kahvesinde oturan dostum Tavfer'le,

Vıltava suyuna karşı oturup,

tatlı tatlı yarenliği severim

hele sabahları hele baharda.

 

Hele sabahları hele baharda

Konuşurken dalar dalar gideriz

Bir yitirir bir buluruz birbirimizi.

Hele sabahları hele baharda.

 

Pırağ şehri yaldızlı bir dumandır

Ve kızıl, kocaman bir elma gibi.

Nezval geçer taze çıkmış kabrinden

param parça yüreği de elinde

ve Orhan Veli'yle karşılaşırlar

Urumeli Hisarından gelir o

ve telli kavağa benzer Orhanım

Yüreciği delik deşik onun da.

 

Biz de aynı loncadanız biliriz Tavfer

zanaatların en kanlısı şairlik

sırların sırrını öğrenmek için

yüreğini yiyeceksin, yedireceksin.

 

Pırağ şehri yaldızlı bir dumandır

Vıltava suyunun köpüklerine

martı kuşlarıyla gelir İstanbul...

Lejyonerler köprüsüne gidelim Tavfer 

martı kuşlarına ekmek verelim.”

 

“Slavya Kahvesinde Şair Dostum Tavfer’le Yarenlik” adlı bu şiirini 26 Nisan 1958’de Prag’da yazmış Nazım Hikmet. Otobiyografisinden, daha doğrusu, “Otobiyografi” adlı şiirinden anladığımız üzere, 1961 yılında da Prag’dan Havana’ya uçmuş.

 

 “… otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu

elli dokuzumda on sekiz saatta uçtum Pırağ’dan Havana’ya…”

 

Nazım Hikmet’in Prag üzerine yazdığı nice şiirleri var. Slavya Kahvesi de (Cafe Slavia) Nazım Hikmet’in sürekli gittiği, kahve içtiği, şiirlerini yazdığı, içi o kadar etkileyici olmasa da, bulunduğu yer ve tarihi itibariyle görülesi bir yer.

Cafe Slavia’da Nazım Hikmet’in fotoğrafı da var. Şimdi gittiğinizde, o fotoğrafın internette gördüklerinizden farklı olduğunu anlayacaksınız. Şahsen ben, “Bir tane daha mı var acaba” dedim, ki niye olsun? Birçok şair ve yazarın burada fotoğrafı var, Nazım Hikmet’in de bir tane var tabii. “Değiştirdiler herhalde fotoğrafı” dedim içimden. Niye değiştirirler o ayrı mesele de, değiştirmişlerdir herhalde.

Sonra çözüldü olay. Haberden anlaşılacağı üzere (tıklayınız) bir Türk turist, Nazım Hikmet’in fotoğrafını çalmış. Bunun üzerine Slavia çalışanları da yenisini koymuş.

Yazıyı burada bitirelim mi? Bence bitirelim.

3 Ağustos 2017 Perşembe

DÇLV Alternatif Haberler

Daha Çok Lafımız Var (DÇLV) Alternatif Haber Merkezinin sunduğu alternatif haberlerle karşınızdayız.


15 Temmuz hain darbe girişiminde tank kullandığı tespit edilen ve üç kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile yargılanan B.Ç., M.A., M.M. ve E.Ö.’nin kirli sakallı imajlarını değiştirerek gözlük takıp bıyık bıraktıkları ve duruşma salonuna bu şekilde geldikleri görüldü.

Adalet Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada; bundan böyle tüm tutukluların sinekkaydı tıraş olacakları ve gözlerinin çizdirileceği, göz muayene masraflarının da FETÖ yöneticilerinden tahsil edileceği kaydedildi.

Öte yandan Amasya’nın Suluova ilçesinde gözlüklü ve bıyıklı şekilde kolluk ekiplerince yakalanan K.T., FETÖ kapsamında gözaltına alındı. K.T., sosyal medya hesabından gösterdiği, 15 Temmuz 2016 tarihi öncesinde de gözlüklü ve bıyıklı olduğuna ilişkin fotoğrafları Savcılığa ibraz ettikten sonra serbest bırakıldı.


Bir diğer FETÖ davası haberi Muğla’dan. Çocuklarını FETÖ okullarında okuttukları ve Bank Asya hesapları bulunduğu gerekçesiyle 17 aydır cezaevinde olan A.Y. ile M.G.’nin ilk duruşmalarına “güneş” figürlü tişörtlerle çıkmaları üzerine, “güneşli günler yakın” mesajı vermeye çalıştıkları anlaşıldı. Sanıklar, adliye girişinde görevliler tarafından güneş figürünün üstüne “rabia” işaretli çıkartma yapıştırılması üzerine duruşma salonuna alındı.

Duruşmanın olduğu gün Muğla’nın Bodrum ilçesinde tatil yapan ve sırtında güneş figürlü dövme olduğu anlaşılan Ukraynalı turist O.A. hakkında Move Bitch Get Out The Way Oteli çalışanlarının ihbarı üzerine soruşturma başlatıldı. Yüz üstü güneşlenirken gözaltına alınan O.A.’nın FETÖ’nün Kiev okullarında okuma ihtimali araştırılıyor.


15 Temmuz hain darbe girişimine, 15 Temmuz hain darbe girişimi demeyen muhalif gazeteci E.A. hakkında soruşturma açıldı. Bizim TV’de 02.08.2017 tarihinde yayınlanan “Tetikçi” programında konuşan E.A.’nın birçok kez “15 Temmuz darbe girişimi” tabirini kullanıp, hiçbirinde “hain” kelimesine yer vermemesi üzerinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı düğmeye bastı. E.A.’nın, gazetesinde ve evinde yapılan aramada bulunamadığı, ancak gazetede çaycı olarak çalışan K.Ç.’nin “E. Ağabeyi 15 Temmuz darbe girişiminden kaynaklı mı arıyorsunuz” sorusunu yöneltmesi üzerine K.Ç. gözaltına alındı.


İktidar partisinin bir dönem Adalet Bakanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı görevini üstlenen B.A.’nın, 15 Temmuz 2016 hain darbe girişimi öncesinde Fethullah Gülen’i öven veya ülkemize davet eden hiçbir açıklaması bulunmaması üzerine düğmeye basıldı. Fethullah Gülen’le ilgili tek bir kelime etmediği, “hocaefendi” bile demediği tespit edilen B.A.’nın kripto FETÖ’cü olması ihtimaline binaen B.A. ile ilgili araştırmalar sürüyor. B.A.’nın avukat oğlu M.A.’nın Batum’da bir kumarhanede görüntülerinin çıkması üzerine B.A.’nın Sarp Sınır Kapısı üzerinden Gürcistan’a kaçma ihtimali üzerinde duruluyor.


Bizi izlemeye devam edin, daha çok lafımız var efendim…

10 Temmuz 2017 Pazartesi

Şu Kahrolası Adli Tatiller!

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi Başkanı Ömer Uğur Gençcan, facebook hesabından Tayyip Erdoğan’a hitaben bir yazı yazmış, KHK ile yapılacak düzenleme ile adli tatilin kaldırılmasını talep etmiş. Hukuki Haber sitesinde yer alan haberi ve Gençcan'ın yazısını buradan görebilirsiniz.

Sayın Gençcan, bu kadar yoğunluğa rağmen yaklaşık iki ay tatil yapılmasının adalet bekleyenlere yapılan açık bir haksızlık oluşturduğunu söylemiş. Geri kalan on ayda mahkemeler bilfiil adalet dağıtıyormuş gibi…

Yine Gençcan, iki ay zorunlu ara verme sebebiyle davalarının sonuçlanmasını bekleyen vatandaşların mağdur edildiğini belirtmiş. Mahkemeler bir sonraki celseleri iki, bazen de üç mevsim sonraya atmıyormuş, takip eden aya celse günü veriyormuş da, sadece şu iki aylık ara mağduriyete yol açıyormuş gibi; bunlara mütemadi hakim/savcı değişiklikleri eklenmiyormuş, dosyalarına hakim hakimler ve savcıların başka adliyelere (hatta cezaevlerine) gönderilmesi ile vatandaşlar dosyalarına ilk kez bakan ve yüz yüze gelmedikleri hakim ve savcı tasarrufları ile mağdur edilmiyormuş ve davaları uzamıyormuş gibi…

Genççan son olarak, KHK ile acilen düzenleme yapılması halinde, adalete ara vermelerin sonsuza kadar önüne geçilmiş olacağını söylemiş. Hukukumuzda her şey yoluna gitmekte iken şu elli günlük tatiller adaleti sekteye uğratıyormuş gibi… Söz de gayet iddialı öyle değil mi: “sonsuza kadar!”

Gençcan, cumhurbaşkanından KHK ile adli tatile son vermesini istemiş. KHK ile adli tatiller kaldırılabilirmiş gibi… Ama Sayın Gençcan haklı; KHK ile kış lastiği bile değişiyor, adli tatil mi değişmeyecek?

3-C’den Berkecan’ın “Örtmenim bu şekilde az öğreniyoruz, bize daha fazla ödev verin, hatta gerekirse pazarları da okula gelelim” çığlıklarını konu ettiğimiz bu sıcak 10 Temmuz günü Dünya Hukuk Günüymüş. Ne diyelim, varsa kutlu olsun.

8 Temmuz 2017 Cumartesi

Boz ve Yoz Tilki


Hadi diyelim ki Kılıçdaroğlu kafayı yedi, adalet için yola çıktığı yürüyüşünde bir yandan yürüyüp, bir yandan bira içmeye karar verdi. Peki adam Efes Pilsen’in mümessili mi oğlum, niye adalet şapkasını çıkarıp Efes Pilsen şapkası taksın?

Boz ve yoz tilkinin kindar, ırkçı ve bol imla hatalı söylemlerine girmiyor; bu yazı vesilesiyle sıcak hafta sonunuzu gündüz biralarıyla geçirmenizi salık veriyorum.

Nazdrovya!

22 Haziran 2017 Perşembe

Cüret

Cürettir bunun tam adı, cüret. Ramazan ayında dondurma yiyen çocukların dondurmalarına karışabilme cüreti. Hiç tanımadığı bir kadına sırf kendi değerlerine aykırı giyiniyor/yaşıyor diye saldırabilme cüreti. Bu cüretler gösterilirken rahatlık da var tabii. “Bana ne olabilir ki? Dindar nesil istiyorum, o kadar!”

O sakallı dayının yanındaki şahıs olmasa, sakallı dayı çocuklara saldıracak, dövecek çocukları. Dayı “zor tutuluyor” yani. Minibüsteki kara yağız gibi yapacak yoksa. Gerekçe: Onlar gibi yaşamamaları. “Burası müslüman bir ülke, o kadar!”

Sakallı dayı ve kara yağız delikanlı tam olarak ne şekilde yaşıyor, ne yiyor ne içiyor, nelere ses çıkarıp nelere çıkarmıyor bilmiyor, ilgilenmiyorum. Yani “gerçek bir müslüman” gibi yaşıyorlar mı bilemem, ancak müslüman bir ülkede yaşamıyoruz onu söyleyeyim. Burası sadece, çoğunluğunu müslümanların veya kendilerine müslüman diyenlerin oluşturduğu bir ülke, o kadar. Ha müslüman ülkesi de olsak bu tip uyarılar sakallı dayıyla kara yağız delikanlıya düşmez, o başka tabii.

Ayrıca, müslüman bir ülkede yaşamak istiyorsan, videocu çocuğun dediği gibi, “Yallah Arabistan’a!” (akla gelen ilk tabir “yallah” değil tabii, orada arkadaş kapıyı kibarca göstermiş).

Kara yağızın ifadesi şaşırtmıyor bir yandan. İyi niyetle bir söz söylemiş de (sana mı kaldı), mübarek ay olduğu için düzgün giyinmesini istemiş de (sana ne ulan), elinin tersiyle yalnızca yüzünü itmiş de (yüzünü itmek nedir), kadın büyük bir cesaret ve hakaret ile üstüne saldırmış da (cesaret senin ona söz söyleyebilmen), kamera kaydına bakılırsa kendisinin saldırmadığı anlaşılacakmış da (saldırdığı net şekilde anlaşılıyor), kendisine saldıran ve hakaret eden bayandan şikayetçiymiş de (hakaretin daha fazlasını hak ettin, hem “bayan” nedir)…

Aslında kara yağızın ifadesi kötü, “fotoğraflarım ve ismim her yerde afişe oldu, can güvenliğim yok” da diyerek kendisine koruma filan tahsis edebilirdi. En azından ifadesinde “mağdurum” diyebilirdi, yanlış yapmış, hala öğrenememiş bu adliye karakol işlerini.

Sonuçta, hiçbir şey olmaz böyle tiplere. En fazla bi’ girer çıkarlar, önceden salıverilirler sonra itirazla tutuklanırlar, ilk celse salıverilirler, ikinci celse tutuklanırlar, hükümle tahliye edilirler. Sabıkaları kabarık da olsa, cezaevinde çok kalacak halleri yok; infaz kanunlarımızda müthiş “iyileştirmeler” mevcut. Hem onları yatıracak olanaklar da yok, şu an FETÖ’cüler bizim düşmanımız, onlara yer açtık. Onların da esaslılarına değil, çoğu gariban olanlarına yer açtık. Esaslı FETÖ’cülerin çoğu tespit edil(e)medi, yakalan(a)madı.

Neyse; sonuçta, yargımızda son 50 yılın altın çağını yaşadığımız bir gerçek, öyle değil mi Perinçek?