7 Ekim 2018 Pazar

Hürriyeti Tahdit


Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 109. maddesinde düzenlenmiş; eski kanundaki adı ve avukat tabiri ile “hürriyeti tahdit” suçu bu. Yani kişinin bir yere gitmesini veya bir yerde kalmasını hukuka aykırı şekilde engellemek, bir kişiyi kilitlemek, zorla bir yere götürmeye çalışmak, kişinin seyahat hürriyetini, genel anlamda özgürlüğünü kısıtlamak bu suçun konusunu oluşturuyor.
Suçun basit halinin cezası bir ila beş yıl hapis. Suçun cebir, tehdit veya hile ile işlenmesi halinde ceza iki ila yedi yıla çıkacak; silahla, birden fazla kişi tarafından birlikte, kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle, kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, üstsoy, altsoy veya eşe karşı, çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı işlenmesi halinde de ceza bir kat artırılacak.
Sanırım hürriyeti tahdit suçu için bu kadar anlatım yeter; sonuçta şerh yazmıyoruz. Gelelim bu açıklamaları yapma nedenime.
İstanbul Barosu avukatlarından Ömer Kavili; Silivri’de bir mahkemede tutuklu müvekkili ile savunması öncesi görüşmek isterken mahkeme başkanı tarafından uyarıldı, bu görüşmenin bir hak olduğu Kavili tarafından hatırlatılmasına rağmen mahkeme başkanı bu hak ve görevi Kavili’ye tanımadığı gibi, kendisi yaka paça duruşma salonundan “sürüklenerek” ve “darp edilerek” çıkarıldı. Adalet Bakanlığı’ndan soruşturma izni alma usulü de izlenmeden hakkında soruşturma açıldı, savcı Kavili’nin tutuklanmasını talep etti ve sulh ceza hakimi Kavili’yi aynen şu gerekçelerle tutukladı:
“Şüpheli Ömer Kavili’nin eyleminin amacının kutsal savunma hakkı olmadığı, aksine ters psikoloji ile müvekkilini ve kendisini mağdur göstererek dosyada haklı çıkmaya çalıştığı, şüphelinin eyleminin müdafii olduğu davayı sulandırmaya çalıştığı, şüphelinin tüm bu eylemleri birlikte değerlendirildiğinde amacının halkın gözünde yargının ve mahkemelerin itibarsızlaştırılmak olduğu, adalete olan güveni sarsmayı amaçladığı, şüphelinin eylemlerinin haber niteliği taşıyarak toplumda infiale sebep olduğu, delillerin henüz toplanmamış olması, şüphelinin kaçma veya delilleri karartma ihtimalinin bulunması”.
Amaç savunma hakkı değilmiş, avukat “ters psikoloji” yapmış, sanığı ve kendisini mağdur göstermeye ve davayı sulandırmaya çalışmış, halkın gözünde yargıyı ve mahkemeleri itibarsızlaştırmaya çalışmış filan… Şüphesiz bunların hiçbiri suç değil ve suç olmadan tutuklamanın olamayacağı bir gerçek. Yine, bu gerekçeleri bir hukuk öğrencisi, hatta bir lise öğrencisi ortaya koysa sınıfını geçemeyeceği, hatta hocasından unutamayacağı fırçalar yiyeceği de bir gerçek. Ancak bu gerekçeler şanlı devletimizin bir hakimi tarafından ortaya koyuldu, bu gerekçelerle usule aykırı şekilde ve savcı ile hakimin kastı ile Kavili’nin hürriyeti tahdit edildi.
“Bana Bir Şeyhler Oluyor” oyununda Altan Erkekli’nin de dediği gibi, “bir insanı bir yere kapatmak suçtur; ama kapattığınız kişi bir suçluysa bu bir cezadır”. Peki kapattığınız kişi bir suçsuzsa ve bunu da hakimler savcılar gayet iyi biliyor, buna rağmen açık bir suç işleme kastıyla kişiyi bir yere kapatmakta ısrar ediyorlarsa? Kişinin özgürlüğü kısıtlanırken kişiye cebir uygulanıyorsa ve bu, kamu görevi nedeniyle ve kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle yapılıyorsa? Bir savcı ile hakimin; avukatın ters psikolojiyle haklı çıkmaya çalışmasının suç olmadığını ve avukatın soruşturması için Adalet Bakanı tarafından soruşturma izni verilmesi gerektiğini bilmemesi mümkün değil. Bu durumda, bir kişinin özgürlüğünün kasten kısıtlanması neye karşılık geliyor? Ben size söyleyeyim: dört ila on dört yıl hapis cezasına.
Geceyi tutukevinde geçirdikten sonra sabah “derhal” salıverilen Kavili’ye karşı suç işlenmeye devam ediliyor; zira kendisi hakkında bu kez yurt dışına çıkış yasağı koyuldu. Kavili’yi salıveren özgürlükçü (!) hakimin mantığı şu: kişinin kaçma şüphesi yok, bu durumda salıverelim, ama yurt dışına çıkamasın. Şüphesiz bu da bir hürriyeti tahdit.
İnsanlar suç işler, ne yapalım, Allah hukukumuza zeval vermesin.

18 Eylül 2018 Salı

Lefter Sezonu Yazısı: Hastayız!



Artık her futbol sezonunun başında yazı yazıyorum, malum. Bu sene de yazmasam olmazdı, ancak şimdi mümkün olabildi.

Geçen sene “Arkadaşlar Yine mi Hazır Değilsiniz?” yazımda Kasımpaşalı Trezeguet’den bahsetmiştim, transfer döneminin önemli isimlerinden biri oldu, özellikle Galatasaray bir ara çok istedi, ama Kasımpaşa’da kaldı. İkinci olarak yazıda, en iyi transferi Yalçın Çetin’i alarak Bein Sports’un yaptığını, sırada Ercan Taner’in olduğunu söylemiştim. Bu sene Ercan Taner de transfer edildi. O konuda da çok mutluyum, anlayacağınız yine akıllı işi Bein yaptı: “Bir kafa, dışarıya”…

Neyse bu seneye dönelim.

Transfer sezonu bu sene enteresan geçti. Büyük takımların en iyi oyuncuları olarak değerlendirebileceğimiz Gomis, Giuliano ve Talisca’dan biri Çin’e ikisi Arabistan’a gitti. BJK ve GS yerlerine forvet alamadığı gibi, lig başladı BJK bu kez adamakıllı tek santrforunu kaptırdı, yeni yuva yine İslamiyetin beşiği; GS Derdiyok’la, BJK Love’la idare edecek. Öyle ki, Love’a da son gün GS yavşamıştı. Takımlar bir an Kavak Yelleri’ne bağladı. Tabii bu takımlar, yani GS ve BJK; nasıl olsa Fener’den daha kötü olamayız deyip etkili oyuncularını gözden çıkarmış da olabilir, bilemiyorum.

Bir dönem Twitter'da TT'lere baktığımızda, transferler ve transfer söylentileri nedeniyle Al Hilal, Al Ahli, Al Nasr, Al Bayrak coşup gidiyordu farkındaysanız. Ayrıca o kadar bilinmedik adamlar da alındı veya alınmaya çalışıldı ki bu süreçte, Twitter’da her yabancı ismi görüp tıkladığımızda bazen 1950'li yıllarda dünya sinemasında boy göstermiş ve yeni vefat etmiş bir kişiyi de görmüş, öğrenmiş olduk. Rest in Peace!

Arap, İslamiyet demişken, son dönemde özellikle Fenerbahçe ve Galatasaray’ın aldığı oyuncuların da o coğrafyadan olduğunu gördük. Fenerbahçe’de ne işe yaramadığı anlaşılmayan iki Faslı olduğu gibi, yeni yönetim de Cezayir’den iki oyuncu transfer etti. Öyle ki, Fenerbahçe’nin en son Konyaspor maçında ileriye dönük 4 oyuncusu da yabancı olmakla birlikte mümindi (ikisi Cezayirli, biri Faslı, biri Ganalı). Herhalde Konya’yı İslamiyet silahı ile vurmak istediler; haticede değil, neticede başardılar.

Her zaman olduğu gibi Fenerbahçe’ye ağırlık vererek devam edelim.

Öncelikle yeni Fenerbahçe yönetiminin Altınordu adımları ve transferlerini genç oyunlardan seçmesi kutlanası, onu belirtelim. Cezayirlilere laf ettik ama, Slimani bitiriciliğini geliştirirse iş yapar, Jailson ve diğer Cezayirli Benzia’nın kumaşı iyi (tabii bunları Dinamo Zagreb ve Beşiktaş maçlarında daha iyi göreceğiz), gençlerden özellikle Barış’ın çok iyi yerlere geleceğini görüyor ve umuyorum, buradan da kendisine son maçlarda dakika vermeyip Aatıf’ı tercih eden Cocu’ya teessüflerimi sunuyorum. Bunun yanında yeni Aatıf’ımız, Dirar’ımız da oldu; Ayew biz Fenerlilerin sabrını zorlayacağa benziyor. Reyes’ten hiçbir şey anlamadık. O da anlamayalım diye, Kayserispor maçında okeye dördüncü gibi oynamayı, hatta okey masasında yancılığı tercih etti.

Şimdi diğer kısımlara gelelim.

Evet yeni yönetim, yeni heyecan, karizmatik başkan; ama kopyala-yapıştır hatalarla sezona başlangıç... Şampiyonlar ligi ön elemede oynadığımız Benfica maçları santrforsuz geçildi ve hasret kalınan Şampiyonlar Ligi'ne yine katılamadık. Bir rivayete göre, “elersek forvet alacağız” demiş bir yönetici. O yöneticinin mantığına göre bence hiç kasmasınlar transfer filan, şampiyon olursak alınırlar. Lige de hazır girmiyor takım, bariz. Ligin 5. haftası ve milli maç arası da yapılmış. Ekim ayına gireceğiz; sahaya çıkan takım, halı sahada takım denkleştirilemeyince sırf o maç için çağrılan adamlardan oluşuyor gibi. Maçın ortasında sol bek, sağ açığa “isim neydi birader” diyecek halde, öyle bir takım.

Transfer politikasını ve zamanını eleştiriyoruz. Buna karşı “yaa ama transfer o kadar kolay değil, siz anlamıyorsunuz, ekonomi vs. vs.” diyebilirler. Tamam biz anlamıyoruz, zaten o nedenle yönetime talip değiliz. Ama siz talip oldunuz, büyük farkla da başa geçtiniz, e siz de anlamıyormuşsunuz demek ki, aynı hataları devam ettiriyorsanız.

İlk haftalarda her mağlubiyet sonrası bir transfer açıklandı maşallah. En son mağlubiyette de (Kayserispor) transfer sezonu bitmiş oldu artık, yapacak bir şey yok.

Geçen seneki hatalardan bir tekrar daha: Fenerbahçe’ye maddi anlamda biraz olsun destek olacak forma sponsoru da yok henüz. Koç bulamayacaksa Aksüt mü bulacak sponsoru?

Takımlarda para pul yok anlıyoruz, buna mukabil takımların iskeleti komple yenileniyor. Fenerbahçe esas yapması gereken transferin kaleci olduğunu Şampiyonlar Ligi’nden elenip ligde ilk üç maçtan ikisini kaybedince anladı. Harun Tekin formayı Volkan Ağabeyinden alabilir mi diye düşünürken, hemen ilk maçında (Kayserispor) kadroya koydu Cocu. Harun ilk yarı gayet iyiydi, ama Kayseri Fener’den daha fazla pozisyona girdiği ve kaleciyi daha fazla zorladığı için ilk gün fazla mesaiye kaldı. Her şeyin aşırısı kötü olduğu gibi, özgüvenin aşırısı da kötü olduğu için, çok saçma bir üçüncü gol yedi. Neyse ki Konyaspor maçında iyilerden biri oldu da, karizmasını kurtardı genç kaleci. “Genç kaleci” diyorum ama, yaşı 29 olmuş. Çocuk büyük takımda oynayana kadar emektar oldu tabii. Sonuçta Fenerbahçe’nin Harun Tekin’le gidecek çok yolu var; “bütün dünya izler durur” umarım.

Fenerbahçe’de yapılması gereken ikinci hareket de defansı düzeltmekti. Kayserispor maçı da bunun en net göstergesiydi belki, Aykut Kocaman’ın geçen sene “olmadık şeyler üst üste geldi” dediği şeyler aslında o defanstan kaynaklıydı, ama anlamadılar tabii. Harun Tekin’den devam edelim: “hiç anlatamadım, hiç anlamadılar”…

11 transfer yapıldı, yine Roman-Skrtel ikilisi, yine sol bekte Hasan Ali veya İsmail, sağ bekte Isla veya Şener, yine sol açıkta Aatıf. Bu işte bir garabet var.

Bir de şöyle bir sıkıntı var; Fenerbahçe yetersiz deniyor, her sene bir kamyon adam alınıyor, bir kamyon adam gidiyor, yine yetersiz. Nasıl olacak? Kayserispor maçında Eljif’i de sayarsak beş yeni oyuncu var, takımın orta sahası yok. Konyaspor maçında yine beş yeni oyuncu var, takım ilk şutunu maçın 31. dakikasında sanki topa vururken küfrediyormuş hissi veren Mehmet Topal’la çekebildi. Cocucuğum da sağ olsun her maç 11’den 4-5 oyuncu değiştiriyor, herhalde doğruyu bulana kadar sezon bitecek. Birkaç maç direkt oynatılan Barış’a bakıyorsunuz, sonradan oyuna bile girmiyor. Sonradan oyuna alınması dahi ilk başlarda tercih edilmeyen Valbuena ve Aatıf’ı, sonraki maçta 11'de görüyorsunuz.

Neymiş, takım henüz hazır olmadığı için maçları kaybetmiş. Yeni Malatya, Göztepe ve Kayserispor da kurulduğundan beri 2018-2019 Fenerbahçe maçına hazırlanıyordu zaten. Burada Konyaspor maçını da net galibiyetmiş gibi görmeyelim tabii. Yukarıda hatice-netice tabirine değinmemin nedeni oydu. Fenerbahçe’nin farkı yok sahada. Fenerbahçe’nin tüm maçları “denk takımların kardeşçe mücadelesi” şeklinde geçeceğe benziyor bu sezon. Önümüzdeki Dinamo Zagreb ve Beşiktaş maçları bu nedenle çok önemli.

Halbuki bu sezona ismini veren futbolcu Lefter Küçükandonyadis. Yazının fotoğrafında olduğu gibi futbolu, sporu seven Lefter’in takımına yakışan, sahaya çıktığında “bu Fenerbahçe” dedirtecek, en azından “diğer takımdan daha iyi” (bu bile kabulüm) dedirtecek bir takım gibi oynaması. Bekleyecek ve göreceğiz. Cocu şimdiye kadar iyi sınavlar veremese de, sonrası için güvenmek istiyoruz. Yine Harun Tekin’den alıntı yapıp Cocu'ya “Uyan” diyelim: “Canım kardeşim, bak senin ellerinde hayatımız / Uçan kuştaki güzelliği kaybettik, hastayız”.

Bu uçan kuşu, pekala “sarı kanarya” olarak düşünebiliriz.

Lefter demişken, kendisi ile Cem Karaca’nın 1993 yılında yaptığı röportajla bitireyim yazıyı. Şu videodaki güzelliğe bakar mısınız?



Haydi Fener, Lefter için!

17 Ağustos 2018 Cuma

Milli Gemi


Bahis programlarından anlık maç takip eder gibi dolar kuru takip eder olduk.

“- Merhaba nasılsın?
- İyidir dolar 6,55 olmuş sen nasılsın?
- İyi ne olsun ya, şimdi 6,40’a indi”.

Türk Lirası değer kaybedince: “gelişmemizi istemiyorlar, onların doları varsa bizim Allah’ımız var”…
Değer kazanınca: “büyük oyunu bozduk, Allah kitap peygamber”…

Her iki durumda da siyasiler nezdinde sıkıntı yok; Allah stabil.

Gerçi bu satırları yazarken 6,05 TL olan dolarımız (kim bilir siz okuyunca kaç olacak), bundan bir ay önce 4,79’muş. O dönem gelişmememizi daha az istiyorlarmış demek ki.

“Beni seçin doların eridiğini göreceksiniz” ise siyasetçi masalı. Kimse inanmamıştı zaten. Olur da biri “neden dolar coştu” diye sorarsa cevap belli: “O Amerikalı köpek yüzünden”. O kadar…

Türk Lirasının değer kaybetmesinin iş dünyasında da önemi yok. Damadın açıklamalarından sonra Güler Sabancı’nın gereksiz jest ve mimiklerini görmediniz mi? Sanırsınız Berat’ı değil, Josh Holloway’i anlatıyor. Sabancı’nın üslubu salt korkudan değil tabii ki. Onlara hiçbir şey olmaz çünkü.

“Yerli ve milli” siyasilere ise hiçbir şekilde hiçbir şey olmaz. Neden açtıkları anlaşılamayan döviz hesaplarındaki tüm dolarları 7 TL’den bozan “milliyetçi” hareket mesela. Her konuda olduğu gibi, bu konuda da kazançlılar. Türkiye’nin yoluna baş koymak, düzlüğüne yokuşuna ölmek, anonim şirket gibi hareketleri gerektirebiliyor bazen.

En güzeli de “hepimiz aynı gemideyizciler”. Ne zaman “aynı gemi” edebiyatı duyarsanız, oradan kaçın. Çünkü “hepimiz aynı gemideyizciler” iktidar yanlılarının “bakın o da muhalif ama bize destek oluyor, siz vatan hainliği yapıyorsunuz, mesele ülkemiz, birlik ve bütünlüğümüz anlamıyor musunuz” sözleri ile destek verdiği, kof vatanseverlik kuşanmış, sözde demokratlar.

Mesela; görevleri arasında, “meslek onuru ve bağımsızlığı ile ilgili işlerde kanun ve meslek kurallarının gereğini her türlü organlara karşı savunmak” bulunan, ancak kendisi seyyah olup diyar diyar gezmekle ve özçekimli videolarını paylaşmakla meşgul Barolar Birliği Başkanı meslektaşımız Metin Feyzioğlu, sert bir dille “hepimiz aynı gemideyiz” açıklamaları yapıyor, doların yükselmesine sevinenleri “vatan haini” ilan ediyor.

“Birlik olursak bizi hiç kimse yıkamaz” cümlesini de kızgın bir ifadeyle söylüyor Feyzioğlu. Peki avukatlık onuru, hukuk güvencesi, yargı bağımsızlığı? Birlik olursak onu da yıkamazlar. Yıkan onlarsa? Yıkmazlar, yıkmazlar, aynı gemideyiz niye yıksınlar?

Hem birlik mi? Biz ne zaman birliğe dahil olduk ki? Hala inanıyor musunuz böyle kof sözlere? “Neden böyle olundu?” sorusu yasak. “Hükümetimizin yanındayız, birlik ve beraberliğimizi kimse bozamaz”, o kadar.

İş Bankası’nın kelli felli Genel Müdürü de, “Bu ülkenin sadece refahını paylaşmak için mi bir araya geldik biz? Sıkıntıları birlikte göğüsleyeceğiz” diyor. Refah paylaşmak mı?

Perinçek de iki gemiden söz etmiş; birinci gemi ABD’nin gemisi, ikinci gemi de ABD karşıtı Erdoğan’ın gemisiymiş. Okyanusu yüzerek geçmek bu iki ihtimalden daha uzun ömür vadediyor sanki.

Bir de Erdoğan, 2015’ten bu yana ABD’ye karşı duruyormuş. ABD-Türkiye ilişkilerinin hiç olmadığı kadar iyi olduğundan gururla bahseden medyamızı unutmadık halbuki. Neyse, “Erdoğan hep ABD karşıtı bir antiemperyalistti, dik duruyor, gerisini karıştırmayın”.

Dış politikamız, üç gün öncenin “hain ve nankörü” Katar Emirinin, bu hainlik ve nankörlükten üç gün sonra “işte dostluğun fotoğrafı” başlığı altında Reise sarılması gibi... 15 milyar dolar gelmeseydi Reisimiz sıkı bir Katar karşıtı olacak, “Yavru Katar” Trabzon’da karışıklık filan çıkacaktı. Neyse “dolarlar” geldi ya, önemli olan o; şeyhimiz din kardeşimizdir. Ya Allah Bismillah Allahu Ekber!

Hükümetin hiçbir zaman yanında yer almayan, hiçbir şekilde iktidarın nimetlerinden nemalanmayan ve hiçbir zaman da ABD’ye sempati beslemeyen milyonlara teessüflerimle, tüm müslümanların, daha da önemlisi Katar Emirinin bayramını kutlarım. “Milli gemimiz” ona minnettardır.

24 Temmuz 2018 Salı

Alpay ve Tercihleri




Tarihimizde ilk kez Avrupa Kupası finallerine katıldığımız 1996 yılında ilk maçımız, daha sonra da defalarca maç oynayacağımız Hırvatistan takımıylaydı. Fena da oynamadığımız maçın 86. dakikasında kullandığımız kornerden dönen topta müthiş bir kontratak yakalayan Hırvatlar Vlaovic’le 1-0 öne geçti. Golden çok konuşulan husus, Vlaovic’le karşı karşıya kalan Alpay Özalan’ın ellerini kaldırarak kendisine geçit vermesi ve herhangi bir müdahalede bulunmamasıydı. Alpay topu kazanamasa bile faul yapabilirdi, kırmızı kart da görebilirdi. Dakika olmuş 86, kırmızı kart görmek çok da mantıksız görünmüyordu. Alpay tercihini “faulsüz temiz futboldan” yana kullandı ve Alpay’ı geçen Vlaovic’in attığı o golle Hırvatlara 1-0 yenildik, daha sonra Portekiz’e 1-0, Danimarka’ya 3-0 yenilerek puansız ve golsüz şekilde evimize döndük.

Alpay da, yapmadığı faulden dolayı “fair play” ödülü aldı.

Aşağıdaki ise, Alpay’ın 1996 yılındaki tercihinin videosu…





Katılamadığımız 1998 Dünya Kupasından sonra ligimizde 23.08.1998 tarihinde oynanan Beşiktaş - Gaziantepspor maçında Alpay, rakibine yaptığı müdahale sonrası Hakem Ali Uluyol tarafından kırmızı kartla oyun dışında kaldı. Burada konumuz Ali Uluyol’un maçta verdiği kararlar ve Alpay’ı oyundan atması değil, Alpay’ın hakeme karşı hareketleri. Şimdi, Alpay’ın 5.07’den başlayan hareketlerine ve koca ağzından çıkan cümlelere odaklanalım…





Fransa 98'e gidemesek de, 2000 Avrupa Kupasına katılmaya hak kazandık; İtalya, İsveç ve Belçika’dan müteşekkil rakiplerimizden 4 puan çıkararak grubu 2. bitirdik ve çeyrek finalde Figo’nun Portekiz’i ile eşleştik.

Maçın 29. dakikasında, oyun henüz sıfır sıfırken, rakip kaleye yaptığımız orta sonrasında Alpay, Portekizlilerin başarılı stoperi Fernando Couto’ya yumruk attı ve kırmızı kart gördü. Maçın üçte ikisini 10 kişi oynayan takımımız, Nuno Gomes’in golleriyle sahadan 2-0 mağlup ayrıldı ve kupaya veda etti.

Aşağıda ise, Alpay’ın 2000 yılındaki tercihinin videosu (dk 1.28)…



Alpay 1999 yılında Beşiktaş’tan Fenerbahçe’ye geçmişti, oradan da 2000 yılında Aston Villa’ya gitti, derken Köln’de futbol hayatını 2008 yılında sonlandırdı. Gurbet ellerde oynarken pek ilgilenemedik ama, 2006 Dünya Kupası öncesi baraj maçında İsviçre’ye İsviçre’de 2-0 yenildikten sonra rakibimizi kendi evimizde ağırlarken Alpay’ı “özlediğimizi” anladık. Milli maçlar öncesi okunan İstiklal Marşında Alpay zaten gerekli sinyali vermişti, ama sırf İstiklal Marşı okumasından kaynaklı olarak oyuncu değiştirme hakkını kullanmak, teknik direktörden beklenmezdi. Daha iyi anlaşılmak için, Alpay’ın maç öncesi marş okumasını ve “lardaa yüzeen al sancaağını” dikkatinize sunayım (dk 1.47).



İstiklal Marşı okunduktan birkaç dakika sonra, marşta verdiği mesajı hemen yerine getirdi Alpay: Maçta henüz 1 dakika dolmamışken penaltı yaptırdı. Geriden gelip maçı 4-2 kazanmamıza rağmen, Dünya Kupasına gidemedik.

Aşağıda Alpay’ın penaltı tercihi, videonun henüz başında…




Aslında Alpay’ın milli formayla Beckham’a ve Aston Villa formasıyla Owen’a hareketleri de var; ancak bence bu kadar anlatmak yeter. Anladınız, Alpay hayatında kritik tercihlerini hep yanlış yaptı. Ta ki 2018’e kadar…

Milli formayı en fazla giyen futbolcularımızdan olan Alpay, kendisine uygun şekilde “yerli ve milli” partimize geçerek en kârlı transferini yaptı ve 24 Haziran seçimlerinde İzmir milletvekili seçildi.

Mecliste kayıt işlemlerini yaparken Alpay aynen şunları söyledi: “Fair play alınması gerekiyorsa alırım, mücadele edilmesi gerekiyorsa, karşı koyulmak gerekiyorsa karşı da koyarım. Ben Meclise, ülkeme hizmet etmeye geldim. Böyle bir düşüncem (kavga, yumruk) yok. Ama şunu çok net söylüyorum, sayın cumhurbaşkanımıza yapılacak olan en ufak bir hakarette karşılarına benim çıkacağından da kimsenin şüphesi olmasın”.

Sözünün eri olmak böyle bir şey. Alpay’ın 23.07.2018 tarihinde Mecliste verdiği fotoğraflar, vaatlerini gerçekleştirecek denli delikanlı bir milletvekili olacağını ortaya koyuyor.

Kendisine vekillik hayatında başarılar. Ne diyorduk: “Lardaa yüzen al sancaaak…”

11 Temmuz 2018 Çarşamba

Lay Lay Lom !



Bu yazıyı okurken, yukarıdaki videoya tıklamanızı ve aşağıda sözleri yer alan şarkıyı dinlemenizi salık veririm (aboneler, e-posta ile gelen yazılarda videoyu göremiyor, onları siteye davet edeyim, yıl olmuş 2018, böyle sıkıntılarımız var).

Dedim yatsam şöyle, tok niye tok?
Dedim yazsam sorsam açlar var, niye var?
Benim halkım bu yapmaz hesap
Memnun olmam ki bunları yazıp
Hep sapıttık, örselendik
“De get lan!” deme bana endişem bu
Bana ne ki lan, bi’ bok mu var sonra
Bana ne ki lan bu manyaklardan
Dedim koyver, havalandır, at flow
Hem sevmez ahali ve bi’ de hep solo olmuyor
Dedim koyver, havalandır, at flow
Hem sevmez ahali ve bi’ de hep solo olmuyor
Bi’ akıllı ben mi? Bana n’oluyo?
Bi’ akıllı ben mi?
Lay lay lom, lay lay lom…

Birileri çıkıp yazdı korkmadan
Hep acısını çekip durdu kaçmadan
Bunu yazdılar olmadı, bunu çizdiler olmadı
Birileri gözü kapar korkudan ve payını alır bu pis pastadan
Bunu yazsak olmazdı, bunu çizsek olmaz
Dedim koyver, havalan sen at flow
Hem sevmez ahali ve bi de hep ciddi olmuyor
Dedim koyver havalan sen at flow
Hem sevmez ahali ve bi de hep solo bu olmuyor
Bir akıllı ben mi? Bana n’oluyor? Ve de harbi salla
Lay lay lom…

Dolar ve Euro kokar soluğu
İnsanlar arası uçurumlar oluşur
Herkes bir şey der, en çok o konuşur
Peşkeş çekilen emek tanker dolusu
Karakterini sıfırladın mı oğlum?
Manitalar akar her daim şahsiyete doğru
Kime göre, neye göre, iyi ya da kötü
Parayı basınca uygun yere açılır önün
Telafisi yoktur bazı hataların
Her şeye rağmen ıhı göz yummaktır
Arşa kafa tutma yanımdasın artık
Kader ağlarını örse bile onu yırtmaktır
Ayaz gibi Peyk’le çökeriz geceye
Kekeler acemi anlamsız heceye
Bu yolu sensiz yürümem sen nereye
Laylaylom gelir şimdi ya da seneye

Birileri satar yanmaz kefen
Hepsi esnaftır satsın yesin
Bu dünyada hiçsin, ötekini dener
Paraları gömer buna, yine vermez aça
Şimdi ben, bu birileri için
Şarkı yazsam ne ki yavrum kimin şeyindeki
O yüzden, at flow, harbiden
Lay lay lom…

Yukarıdaki sözler Peyk’in, albümüne de adını veren “Lay Lay Lom” şarkısına ait. Lay Lay Lom’un müziği ayrı güzel; sözleri zaten yukarıda, en son “Lay Lay Lom” diyorsun işte. Tabii bu şarkıyı ararken ve “Lay Lay Lom” ifadesini kullanırken devamında “… galiba sana göre sevmeler, hopa şinanay galiba sana göre sevilmeler” çalınabilir kulağınıza, onun müsebbibi ben değilim. “Dolar ve Euro” ile başlayan bölümde Rapçi Fuat’ın devreye girdiğini belirtelim.

Fuat’la hikayesini 24 Haziran Birgün Pazar röportajında şöyle anlatmış İrfan Alış: “Fuat’la yolda karşılaştık. Sarıldık öyle. Köleler ve Kilitler’i çok sevmiş. ‘Abi elinize sağlık’ dedi gözleri buğuluydu. Öyle tanıştık. Tertemiz biri o. İlk bakışta anladım. Çocuk gibi temiz ruhlu. Müzisyen olarak da zaten Hassicktir ve Batı Berlin’den beri takip eder, severdim. Onu düşünerek son kıtayı yazdım. Ve ayrıca ona da bir bölümü bu şarkıya yazmak isteyip istemediğini sordum. O da ‘seve seve’ dedi. Sıfır kapris adam. Geldi o gün stüdyoya, elinde kartonlara yazılmış şarkı sözleri. Girdi yardırdı. Son kıtada tekrar ‘lay lay lom’a dönüyoruz. O kıtayı ona göre yazmıştım. Nasıl olacağını sordu. Ben de aynen onun ‘Batı Berlin’ şarkısında söylediği şekilde taklidini yaparak söyledim. Güldük. İçeri girdi önce yazdığı sözleri söyledi. Yardırdı adam. Ve sonra çıktı, ‘Oldu mu?’ diye sordu bize. Dedim abi ‘Şaka mı yapıyorsun? Yardın bizi.’ Dinledik ve sonra sevindik güzel bir şarkı yaptığımız için”.

Yeri gelmişken “Köleler ve Kilitler” şarkısını ve Fuat’ın Ceza ve Funky C ile “Pardon” filmi için yaptığı şarkıyı da tavsiye edelim. E hazır demişken Pardon’u izlemeyen izlesin, izleyen bir daha izlesin, Bülent Kayabaş’ı da saygıyla ansın (çok severdim).

Peyk’in yeni albümü çıktı. İlk kez denk geleniniz varsa youtube size yardımcı olur. Bu dördüncü albümleri. “Denizdeyim” şarkısı defalarca dinlenesi. Yunan Halk şarkısı “To Minore Tis Avgis”in Türkçe versiyonu olan “Uyan” şarkısı da öyle. Uyan’ı, Giresun’un Şebinkarahisar ilçesinin Balcana köyünden ataları Evasiye ve Korti için söylemiş İrfan Alış. Bu konuda ayrıntı isteyen buraya tıklayabilir.

Ülkede zaten güzel gelişmelere rastlayamıyoruz, “Lay Lay Lom” diyerek başlayın, sonra da diğer şarkılarına dalın Peyk’in, ben öyle yapıyorum.

Hem belki ben de şarkı sözleri yazıp öyle para kazanmaya bakarım, avukatlık için ruhsat gerekmeyebilir yakında, aç kalırım.

Neyse, başa dönelim, ne diyorduk: Lay Lay Lom !

13 Haziran 2018 Çarşamba

Road to World Cup



Dünya kupaları güzeldir; futbolda olduğu kadar, futbolseverlerde de bir döneme tanıklık eder.

1994 Dünya Kupası’nda Roberto Baggio’dur aklıma tek gelen. Dünya kupalarına gerçek anlamda sirayetim ise 1998 yılına denk gelir.

1998 Zidane, 2002 “bir oluruz yolunda, hadi bastır gönüller coşsun”, 2006 yine Zidane (malum kafası), 2010 Vuvuzela, 2014 Almanya’nın 7-1’lik Brezilya galibiyetidir benim için.

1998’in bir döneminde Akçaabat Karayolları Lojmanlarında ilkokul yaz tatili, final maçının yakınımızın sünnet düğününe denk gelmesi (ben baba olsam çocuğumun sünnet düğününü dört yılda bir yapılan dünya kupası finaline denk getirmem), henüz tanıştığımız bilgisayarda “Fifa 98 - Road To World Cup” oyununu oynama, Blur’un “yii huu” şarkısı (canınız çeker diye şarkıyı koyuyorum aşağıya; yazıları e-posta ile okuyan aboneler videoları göremiyor, siteye girmeleri lazım, bilgilerine),


2002’de Giresun Yoma’da futbol, köfte, fındık bahçesi üçgeni (yine Fifa’nın “Dünya Kupası Özel” oyununu ve şutlarda ateş saçan abuk topları analım),

2006’da bir üniversite öğrencisinin ilk memleket tatili, Brezilyalı gençler gibi plaj futbolu,

2010’da üniversite mezuniyeti telaş ve heyecanı,

2014’te de meslekte birkaç yılın doldurulması, elin az biraz ekmek tutması.

2018’e de “yeni medeni hal”de birkaç yılın doldurulmasını ekleyelim yeri gelmişken.

2022, 2026 ve müteakip yılların hatırı sayılı değişiklikler getireceği muhakkak. Malum, dört yıl az buz değil.

Özetle dünya kupaları, bu yukarıda saydıklarım; akılda kalan enstantane veya oyuncular ile hayatınızın bir dönemidir.

Üçüncü olarak dünya kupaları Panini’dir, çıkartmalarla Panini Dünya Kupası Albümünü tamamlamaya çalışmaktır, arkadaşına fazla çıkartmalarını vermelerindir, ondan fazla çıkartmalar beklemendir, “sende çıktı mı lan Griezmann”dır, “arkadaş ne Matuidi’ymiş her pakette çıkıyor şerefsiz”dir. Ve tabii ki, ilerleyen yaşına rağmen Panini’nden utanmamaktır (gerçi yalan yok, geçen hafta akranlarımla dolu D&R kuyruğunda bir kutu Panini çıkartmasını gizlemeye çalışmış olabilirim: “ne yani, yeğenime alamaz mıyım”).

Dördüncü olarak dünya kupaları, kupalara özel üretilmiş toplardır. Bu seneki “düşük çözünürlüklü görünümlü” Telstar 2018 epey hoşuma gitti (yazının fotoğrafında gördüğünüz top). “Telstar” da dekoder ismi değil mi bu arada?

İlk cümleme döneyim, “dünya kupaları güzeldir”. 2018 güzel maçlara sahne olsun.

Not: Tamam dünya kupaları, anılar, Panini’ler iyi de, Hollandasız İtalyasız kupa mı olur lan?

İyi seyirler…

2 Haziran 2018 Cumartesi

Haziran Güneşi



Nasıl ki Hicri Takvime göre on bir ayın sultanının ramazan olduğu söyleniyorsa, Miladi Takvime göre “sultan ay” hazirandır benim nezdimde. Tabii benim nezdim ne kadar önemli, o ayrı konu.

Haziranın sultan olması; okulların tatile girmesi, yazın başlaması, gündüzlerin uzunluğu, Dünya/Avrupa kupalarının başlaması gibi nedenlerle olabilir. Bundan beş yıl önce Gezi dönemi de, haziran aylarını ayrıca güzelleştiren ve önemlileştiren bir hadise tabii.

Bu senenin Haziranı ise bir başka önemli. Önce Aziz Yıldırım - Ali Koç seçimi olacak, ay sonunda da milletvekilleri ve cumhurbaşkanı seçilecek.

Cumhurbaşkanı adayları şimdilik mühim değil; derdimiz, 20 yıldır koltuğa zamk gibi yapışan ve 20 yılda takımı 6 sene şampiyonluk gören bir başkanın gidip gitmeyeceği.

Kendisi oy beklerken FETÖ ile mücadele, “Fenerbahçe için” yatma, cumhuriyetin kalesi olma başarılarını anlatadursun; Ali Koç altyapıdan, ekonomiden, scouttan, vizyondan bahsedip huzur vadediyor. Tabii bir yandan da FETÖ’cü ilan ediliyor. FETÖ ile “mücadele eden” birine karşı aday olursanız, FETÖ’cü olursunuz tabii. Televizyonda kendisini görmeye tahammül edemediğimiz, “haaa, hooo” türü vurgularından bıktığımız, tehditlerinden usandığımız, her şeyi bildiğini iddia eden başkanın miadı çoktan doldu. Bundan sonra, yerine geçen her kim olursa önü açılmalıydı ki, Ali Koç başkanlık yapacak karizma ve vizyona sahip kişilerdendir, hatta belki de onların başında gelmektedir.

Öte yandan, Aziz Yıldırım’a “vefa borcu” olanlardan Yıldırım’a ciddi oylar gelecektir; meselenin bir şahsa vefa borcunun ötesinde, tuttuğu takımın başarılı olmasını isteyip istememesinden ibaret olduğu aşikardır. Onlar vefa borçlarını hobi olarak yine ödesin, Fenerbahçe’nin önünde gölge yapmasınlar.

3 Haziran Pazar günü Fenerbahçe kongre üyeleri ya yeni başkanlarını seçecek ya da Aziz Yıldırım istikrarından memnun olduklarını deklare edecek. İlk ihtimalde çubuklumu giyerim, ikinci ihtimalde kendilerine, FETÖ ile “mücadelelerinde” mutluluklar dilerim.

Haziranın İlk Pazarı’nın güneşli geçmesi dileğiyle…

Bir Fenerbahçeli