30 Nisan 2019 Salı

Bir Tivit ve Akla Gelen Bir Kısım Düşünceler


Siyaset konularına elim gitmiyor malum, gerek yok. Dikkatimi çeken hususları kısaca paylaşmaya çalışıyorum, o kadar. Bizim şu futbol kültürü son dönemlerde kafama takılıyordu bir. Esasında yazmayı düşündüğüm çok da husus vardı, ama nereden başlasam bilememekteydim.
Derken bir tivite rastladım, basit de bir tivitti, ama bir tivitte aşağı yukarı her şey nasıl özetlenir, onu gördüm. Çok da takip etmediğim bir spor yorumcusundan geldi bu tivit, Mert Aydın’dan (Çok fazla yorumcu takip etmem. Futbolumuz o kadar kötü ki, bir de bunların yorumcular tarafından yorumlanmasına tahammülüm yok, Uğur Meleke’yi severim, o ayrı). Tivit bu:

Medyacı, yönetici, teknik adam, oyuncu, bunlardan vasatı görebilenlerine şapka çıkarır hale geldik. Ancak herhangi bir maçtan sonra twitter’a baktığımızda da, birtakım görüntü ve videolarla hakemleri eleştirip sırf hakemler yüzünden haklarının yenildiğini iddia eden saçma tipler görüyoruz. Ne güzel, herkes haklı, değil mi?
Durum böyle olunca, maçların hakemleri açıklandığında hemen o isimler “TT” oluyor tabii. “X Y’oğlu şu maça, A B’oğlu bu maça” verilmiş; “X Y’oğlu’yu yakından tanıyalım, 2016 yılının Nisan ayında Z takımın canını yakmıştı, federasyon ne hakla bu maça verir bu hakemi” değil mi?
Hakemler nasıl peki, vasatın fersah fersah altında, o ayrı. Ama tıpkı diğer futbol adamlarımız gibi, fazlası değil.
Alanyaspor kafilesinin deplasman dönüşünde hayatını kaybeden, güzeller güzeli iki kızın babası, henüz 29 yaşında Josef Sural için, futbol hayatımızın 15 yılından fazlasını bize zehir eden Volkan Demirel’in tiviti tabii ki olması gerektiği gibi.

Uzağa gitmeyelim, aynı Volkan, bu tivitinden bir buçuk gün önce kendisini tahrik ettiğini söylediği rakip takım görevlisini, bulunduğu takım otobüsünden “aldırıp” özür dileteceğini söyledi maç sonu röportajında. Takip edenler bilir, bu onun ilk “aldırma” isteği değil. Tivitteki “ortalama futbolcusu adamlık edebiyatı yapan” sözü aklıma bunları getirdi.
Bu arada, Volkan’ın tivitine yer verdiğim ekran görüntüsünde gördüğünüz 53 cevabın neredeyse tamamı, bu mesajı için kendisine “adamsın”, “büyüksün”, “kralsın” diyen vasat altı insanlarla dolu. Tivitin 633 kişi tarafından paylaşıldığını 13 bin küsur kişi tarafından beğenildiğini de hatırlatalım. Siz bunu okurken bu sayılar artmıştır tabii.
Her takımda, her mahallede, her sokakta, her işyerinde var ama böyleleri, Volkan ve onun gibileri. Artık böyle tipler makul, “akla uygun” yani. Nasıl bir döneme denk geldiysek…
Neyse, futbolumuza dönelim. Yeni Türkiyemizin medar-ı iftiharı Medipolcüğümüz son 4 haftaya lider girdi ve belki de birkaç yıl sonra esamesi okunmayacak bu takım Türk futbol tarihine adını altın harflerle yazdırmaya çok yakın. Helal olsun, ne diyelim.
Bu yazı, bir tivitin hatırlattığı küçük detayları kapsıyor sadece. Akla gelen her şey yazılsa kendimi ve sizi yorarım. “Bizim takıma” değinmem ise hiç olmaz, ordinaryüse yüzüm yok.
Üç takıma şampiyonluk mücadelesinde başarılar, bizlik bir şey yok, futbol kültürümüz için de…

6 Mart 2019 Çarşamba

Dünyada Karşılaşmış Gibi


Ön not: Bu yazıda geçen açıklamalar; “spoiler” olmasa da, anlatılan oyunun özelliği ile ilgili bazı bilgiler içerir. “Hiçbir şey bilmeden oyunu izleyeyim” diyenlere, en yakın çarpıyla sayfadan çıkmaları, bu yazıyı e-posta ile okuyanlara ise gelen kutularına dönmeleri önerilir.



Blogda bazı tiyatro oyunlarını, filmleri önerirken “Dünyada Karşılaşmış Gibi” oyununu atlamak, oyuna, bloğa ve size haksızlık olurdu.
Bu hafta içi Volkswagen Arena'da seyrettiğim, Berkun Oya’nın yazdığı ve yönettiği bu oyunun ayırıcı özelliği, oyunu iki perde iki farklı bloktan izlemeniz. İlk perdede sahnenin bir kısmını, ikinci perdede yer değiştirip sahnenin diğer kısmını izliyorsunuz. Oyuncular, iki perdede de aynı oyunu oynuyorlar; siz sadece kendi tarafınızdakilere şahit oluyorsunuz. Sahne de camla kaplı, kulaklıkta dinliyorsunuz oyunu.
Oyun karakolda geçiyor, bir sahne ifade odasının içini, diğer sahne ise o odanın dışını gösteriyor. Oyun karakolda geçtiği için tabii ki mevcut düzenle ilgili eleştiriler ve siyasi dokundurmalar da var, Türkiye’nin bir fotoğrafını da çekmiş diyebiliriz senaryo için.
Oyuncu seçimi ise kusursuz olmuş, yani “keşke bu oynamasaydı” dediğim, ne bileyim itici gelen (örneğin çok sevdiğim “Ölümlü Dünya” filminde birkaç oyuncu sırıtıyordu) hiçbir oyuncu yok. Oyuncular; Alican Yücesoy, Defne Kayalar, Fatih Artman, Okan Yalabık, Öner Erkan, Serkan Keskin ve Settar Tanrıöğen, “Allstar” gibi yani. Bu oyunculardan bazılarını daha önce de çeşitli oyunlarda izlemiştim. Serkan Keskin’i zaten ayrı bir yere koyarım, bu oyunda da yine orijinal bir karakterle çıkmış karşımıza ki, Serkan Keskin’i Serkan Keskin yapan da her rolün oyuncusu olması ve hakkını vermesi bana göre.
Diğer oyuncular da gayet iyi oynamış, bu oyunun parlayan yıldızı ise, aşağı yukarı tüm yorumlarda da görebileceğiniz üzere Öner Erkan olmuş. Tabii büründüğü karakterden de kaynaklı; ama müthiş performans sergilemiş. Alican Yücesoy’a Trabzonlu şivesi, Settar Tanrıöğen’e de babacan komiser rolü ayrıca yakışmış. Diğer oyuncular da oyunun hakkını vermiş. Var olsunlar.
Biletleri “mobilet” sitesinden bulabilirsiniz, tabii bakacağınız tarihler için biletler tükenmiş olabilir, biletlerin satışa çıkış tarihini kollamak ve yakın temasta bulunmak lazım.
Özetle oyun, sırf kadrosu ve orijinal sahne kullanımı nedeniyle dahi izlenmeyi hak ediyor.
“Yapımda ve yayında” emeği geçenlerin ellerine sağlık.
Gidiniz…

26 Şubat 2019 Salı

Tostçu Başkan


Gastronomi ile kültürün İpek Yolu’nda “dokuzlu” oynadığı Gaziantep gibi bir şehirde, son dönemde “Tostçu Erol” diye birinin meşhur olmasını oldum olası yadırgamışımdır. Hatta sonra bu tostçunun Karaköy’de şube açmasına da ayrıca şaşırmıştım. Ne bileyim tost sonuçta, ben bile yapıyorum öyle düşünün. “Ama onun tostu farklı” diyenler için de aynı cevabı vereceğim: tost sonuçta.
Tostçu Erol’un namının yayılmasından sonra bir tost yapım videosu daha çıktı karşımıza, burada “tost ustası” tostun nasıl yapılacağını anlattı bizlere. “Tosta kaşar peyniri konur, asla beyaz peynir konmaz” dedi mesela. Bir yaşıma daha girdim.
Düşünün ustanın yaptığı şey sadece kaşarlı ve sucuklu tost, yani şimdi Tostçu Erol, “bakın ben demedim mi benimki farklı diye” dese haklı, o derece. Ama ustamız bu tostu ballandıra ballandıra öyle bir anlatıyor ki, tostu bilmem ama cambazlık konusunda üst düzey olduğu su götürmez. Mesela bir püf noktası veriyor bizlere; “malzeme erken biterse şöhretin çabuk artar”. E kolay mı Türkiye gibi büyük bir ülkenin Barolar Birliği Başkanı olmak.
Videoyu aşağıda görüşlerine sunuyoruz (sevgili abonelerim e-postada göremiyor, onlar da linki tıklayarak tost videosunu izleyebilir https://www.youtube.com/watch?v=nscwUYquf8w).


Avukatlık Kanunu’nun kendisine verdiği yükümlülükler uyarınca seyyah olup diyar diyar dolaşan, esnafların daima yanında olan, partilerin il başkanlıklarını ziyaret eden, dosta güven düşmana korku veren, dertli gönüllere giren Barolar Birliği Başkanımıza, işgal ettiği koltukta başarılar diliyoruz.
Videonun bir yerinde, “valla herkese hizmet etme imkanımız keşke olsa” diye bir cümle kuruyor başkan. Herkese değil ama, biz avukatlara hizmet etsin yeter; tostları ben yaparım.

29 Ocak 2019 Salı

Manevi Torunlar



Kazım Karabekir’in vefatının 71. yıl dönümünde, Karaman’ın Kazımkarabekir ilçesinde “Kazım Karabekir Paşayı Anma Programı” yapıldı.
Programa konuşmacı olarak katılan Çevre ve Şehircilik Bakanı, Kurtuluş Savaşından bahsettikten ve Mustafa Kemal’le Kazım Karabekir’i birlikte andıktan sonra, sözü her “yerli ve milli” insandan bekleneceği gibi 15 Temmuz’a getirdi.
Bu kıyasa tepkiyi de, Kazım Karabekir’in o sırada salonda bulunan torunu Ferhan Ayasbeyoğlu gösterdi. Bu sırada kendisini, en az bakan kadar “yerli ve milli” olan bir görevli salondan çıkarmaya çalıştı (aşağıdaki fotoğrafta o ağabeyin sevecenliği ve vatanseverliği gözlerinden okunuyor). Neyse ki bakanımızın “bırak otursun” söylemi ile Ayasbeyoğlu özgürlüğüne kavuştu.

Ayasbeyoğlu’yu oturtan bakanımız sözlerine şöyle devam etti: “Biz 15 Temmuz’da vatanın, milletin bütünlüğü için bu mücadeleyi verdik. O gün de birçok şehidimiz, birçok gazimiz oldu. Dolayısıyla onlar da vatanın birliği, bütünlüğü, beraberliği için mücadele etmiştir (salondan alkışlar)”. Bu sözden sonra ayağa kalkan Ayasbeyoğlu’yu, bakan “milli eli” ile yine oturttu.
Sonuçta Ayasbeyoğlu tepki gösterilen, salondan atılmak istenen, bakanın daha sonra “otur, otur, otur”larına muhatap kalan ve sonra o salonu terk eden kişi oldu.
Toplantının özeti şu: “Kurtuluş Savaşı tamam iyidir, ama bizim de Kurtuluş Savaşımız var. Şşşt uzun saçlı, otur yerine, dedeni biz senden iyi biliriz, onu en iyi biz anarız, otur, otur, otur lan”.
Tam da yukarıdaki örnek cümlelere yer verirken, salonda bulunanlardan birinin tepkisine rastladım, ne kadar da güzel vermiş cevabı bakın: "O torunuysa, biz de manevi torunuyuz". Hah, işte böyle: “Sen torunsan biz de torunuz ulan”.
Çevre ve Şehircilik Bakanı’nın Kazım Karabekir’i anmada işi ne, o ayrı konu. Kazım Karabekir modern şehirciliğin öncüsü bir paşa mıydı ki, bu milli bakanımızı yorduk Karaman’lara kadar? 15 Temmuz’u daha iyi anlatır, o nedenle çağrıldı desek, vatan, millet, birlik, beraberlik dışında sözü yok. Bıyığı yerli ve milli desek, aşağı yukarı herkesinki öyle. 17-25 Aralık döneminde tapesi çıktı “FETÖ mağduru” oldu desek, neredeyse tüm bakanlarımız birer “FETÖ mağduru” zaten. Neyse, herhalde diğerlerinin de söyleyecek başka bir şeyi yoktu ve çevre ve şehircilik o sıralar meşgul değildi.
Bu arada malum basının yukarıdaki gelişme ile ilgili başlıkları da şu şekilde: “Kazım Karabekir’in torunundan 15 Temmuz şehitlerine saygısızlık”, “Kazım Karabekir’in torunundan 15 Temmuz ayıbı”, “15 Temmuz konuşması Kazım Karabekir’in torununu rahatsız etti”. Malum basın da manevi torun anlaşılan.
Neyse ki, Kurtuluş Savaşı’nın ne olduğu belli, 15 Temmuz’un ne olmadığı da; Kazım Karabekir’in ne olduğu belli, bakanın ne olmadığı da…

24 Aralık 2018 Pazartesi

Meçhul Paşa



“Tiyatroadam’ın alıştığınız şenlikli tarzını konuşturduğu yeni oyunu Meçhulpaşa, efsanevi mizah gazetesi Markopaşa’nın masalsı günlüğünü tutan hınzır bir ortaoyunu…
‘Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz ve Mustafa Mim Uykusuz’un birlikte çıkardıkları efsanevi haftalık siyasi mizah gazetesi: Markopaşa… Mevzumuz bu…’
Markopaşa’nın 1946’da başlayıp meçhule doğru giden serüveni, ‘bir cılız kalemden dile gelen hakikat’in peşinden gitmiş. Toplam 7 isim, 8 sahip, 10 yazı işleri müdürü, 9 matbaa, 10 adres değiştirerek dönemin çetin koşullarında ‘devleri bile korkutan’ ve ‘fırsat bulabildiği zamanlarda’ her şeye rağmen çıkan 77 sayı kalmış geriye. Bu sayılar aleyhine açılan 16 dava sonucu yazarlarının yattığı toplam 8 yıl, 2,5 aylık mahpusluk da cabası…
Meçhulpaşa, işte bu serüveni anlatan hem şenlikli hem hüzünlü masalsı bir ortaoyunu… Gökten düşen üç ilham perisi elmalarını yazarlarına paylaştırmış; muratlarına ermişler mi bilinmez, kerevete çıkmadan görülmez”.
Yukarıdaki metin, Tiyatroadam’ın internet sitesinden aynen alıntı. Bundan daha güzel tanıtım yazısı yazılamayacağı için aynen yer verdim.
Son dönemde izlediğim en güzel oyunlardan Meçhul Paşa. Oyuncular Erdem Akakçe, Bülent Çolak ve Fatih Koyunoğlu; oyunun konusu da, bir döneme damga vuran Markopaşa gazetesi. Alkışlar önce o dönemi bizlere son derece güzel bir şekilde anlatan, oyunun yazarı Ahmet Sami Özbudak’a, daha sonra oyunda emeği geçen herkese.
Oyuncuların da oyunun ve gazetenin hakkını verdiğini belirtelim. Karakterden karaktere giriyorlar, Akakçe Aziz Nesin ve Mustafa Mim Uykusuz’u, Çolak Rıfat Ilgaz’ı ve Koyunoğlu Sabahattin Ali’yi canlandırıyor; ayrıca üçlü, gazetenin dizgicisini, baskıcısını, çaycısını, okurlarını da oynuyor. Karakterlerden karaktere geçişlerde oyuncuların performansı, şapka çıkartılacak cinsten. Bülent Çolak'ın bazen ne dediği anlaşılmıyor, ama az çok tahmin ediyoruz. Ayrıca oyunda, dönemin fotoğrafçıları, meyhaneleri de işleniyor.
Biraz da gazetemizden bahsedelim. Ülkece Amerika’ya iyice yöneldiğimiz ve buna “yakışır” bir şekilde “komünist avcılığına” başladığımız dönemde çıkan Markopaşa nice kapatmalar, yasaklar görüyor, yazarları tutuklanıyor, sürgüne gönderiliyor, mahkum ediliyor, gazete matbaa bulamıyor, en son, Rıfat Ilgaz’ın fikri ile gazete, Markopaşa çalışanları tarafından teksir makinesinde, nam-ı diğer “Gutenberg Matbaası’nda” basılıyor.
Yasaklar sonucu Markopaşa, birçok kez isim değiştiriyor, Merhumpaşa, Malumpaşa, Ali Baba vs. isimleri alıyor, sonra ismine “tekrar” kavuşuyor, fakat Markopaşa bu kez Orhan Erkip’in gazetenin imtiyazını sahte olarak ele geçirmesi ile “komünist avcılığı yapan gazete” haline geliyor. Hikâye uzun anlayacağınız; uzun, ama maalesef bizden.
Oyunda Markopaşa gazetesi de bolca kullanılıyor; sayfaları gerek fiili, gerekse mizahi gerekçelerle paramparça ediliyor. Aşağıdaki parça da oyun sonrası şahsımca sahneden alınmış bir “kar tanesi”; parçalar da, tıpkı kar taneleri gibi muntazam ve tertemiz.

Markopaşa’nın hikâyesini, sadece o gazete gibi mizahi bir dille anlatmak, ülkemiz gerçekleri karşısında mümkün olamıyor tabii. Hele ki son sahneyi müteakip oyuncuların seyircileri selamlamaları sırasında, o son sahneyi oyuncularla birlikte yaşıyorsunuz (edepsizlik yapmamak için son sahneyi söylemeyeceğim tabii ki, ama tahmini mümkün, tamiri değil).
Tam da oyuna gittiğim gün Birgün Pazar’da Güray Öz tarafından “Markopaşa Zamanıdır” yazısı kaleme alındı. Bu “nokta atışı” yazıda yer alan ve Markopaşa’nın 10. sayısında büyük harflerle yapılan duyuruyu paylaşayım sizlerle, o duyuru bir özettir adeta: “BU GAZETE CUMA GÜNLERİ SAAT SEKİZDE ÇIKAR. SEKİZLE DOKUZ ARASINDA FIRSAT BULURSA SATILIR. DOKUZDA TOPLATILIR. SAAT ONDA MUHARRİRLERİ SORGUYA ÇEKİLEN BASIN HÜRRİYETİNİN KURBANI FELAKETZEDE BİR GAZETEDİR”.
Gazetede daha önce “pazartesi günleri çıkar”, “cuma günleri çıkar” şeklinde ibareler varken, örneğin 12. sayıda gözümüze şu uyarı çarpıyor: “Toplatılmadığı zamanlarda çıkar siyasi mizah gazetesi”.
Sonra 16. sayıda, yukarıda büyük harflerle belirtilen duyurunun şu hali aldığını görüyoruz: “Ne gün fırsat bulursa o gün çıkar. Çıktığı gün 8 ile 9 arasında satılır. 9’da toplamaya başlarlar. Türkiye’deki demokrasinin ve basın hürriyetinin miyarı (ölçütü) olan, işte böyle bir acayip siyasi mizah gazetesidir”.
Basın hürriyetinin miyarı malum, ülkemizin ayarı malum; örneği, mağduru, şahidi çok, derdimizi anlayan yok, Markopaşa dışında!
Okuyamıyorsunuz, ama izleyiniz…

23 Kasım 2018 Cuma

Bir Trabzon - Fener Maçı Öncesi



Fenerbahçe ve Trabzonspor arasındaki rekabet malum ve bu rekabet, artık düşmanlık derecesinde. Önce, bu düşmanlığın nedenlerine kısaca değinmekte fayda var.

Trabzonspor’un Trabzonspor olduğu 1970’li ve 1980’li yıllarda, şampiyonluk yolunda mücadele ettiği takım genelde Fenerbahçe olmuş. Öyle ki; Trabzonspor’un şampiyon olduğu 6 sezonun 4’ünde Fenerbahçe ikinci olmuş, 1976 ila 1981 yıllarında Trabzonspor’un şampiyon olamadığı tek yıl olan 1978’de Fenerbahçe şampiyon olmuş. Fenerbahçe maçı için okuldan kaçan Hababam Sınıfı’nda Kemal Sunal’ın “biz zaten hayatta iki şeyden çekiyoruz; bir Mahmut Hoca, bir de Trabzonspor” repliğinden de rekabet anlaşılıyor.



Artık di’li geçmiş zamana geçebilirim. Trabzonspor 1983 yılında 6. kez şampiyon olduktan sonra, şampiyonluğa en çok 1995-1996 sezonunda yaklaştı. Şotalı, Hamili, Tolunaylı, Ünallı, Ogünlü, Abdullahlı takım ligin sondan üçüncü haftasında, 1 puan da önünde olduğu Fenerbahçe’yi sahasında ağırladı. Maçın ilk yarısında Abdullah’la 1-0 öne de geçti. Yani bu maç bu şekilde bitse, puan farkı 4’e çıkacaktı. Ligin bitmesine de iki hafta kaldığı düşünüldüğünde, Trabzonspor “Şampi” olacaktı. Ancak ikinci yarı önce Oğuz’un, sonra Aykut’un golleriyle (Aykut’un golünde asisti yapan, Yeni Malatya’nın hocası Erol’u da saygıyla selamlayalım) Fenerbahçe maçı kazandı ve o sene şampiyon oldu. O maç sonrası Trabzon’u bir düşünün. Maç sonrası kendi takım otobüslerini taşlayanlar mı dersiniz, intihar edenler mi dersiniz…

Üçüncü kırılma dönemi malum, olaylı 2010-2011 sezonu. Bu üç kritik dönem Trabzonspor ile Fenerbahçe arasındaki rekabeti düşmanlık haline getirdi. Mutlaka sair nedenler de vardır. Ancak 2011 yılından sonra, bu düşmanlığın tamirinin de mümkün olmadığı görülüyor.

İşin enteresanı, 2010-2011 sezonundan bu tarafa Trabzonspor bizi (artık biz diyelim değil mi) yenememiş, ancak son üç maçtır biz de onları yenememişiz, berabere bitmiş hep. En son galip geldiğimiz maç da 26.12.2016’da Trabzon’u Trabzon’da 3-0 yendiğimiz maç.

2011’den bu tarafa bazı maçlara baktığımızda; 2013-2014 ve 2015-2016 sezonlarında Trabzon’da oynanan maçların yarıda kaldığını, ilkinde henüz 45. dakikada Fenerbahçe 1-0 öndeyken maçın sahaya ve özellikle kalecimiz Volkan’a atılan yanardönerli maddeler nedeniyle tatil edildiğini, ikincisinde de Fenerbahçe 4-0 öndeyken ve maç bitmek üzere iken sahaya taraftarların girdiğini, bir taraftarın çizgi hakemini döverek düşürdüğünü ve sonrasında kafasını tekmelediğini ekleyelim.

Ancak bu yazıyı yazma nedenim bunlar değil; 25 Kasım Pazar akşamı Trabzon’da oynanacak Trabzonspor-Fenerbahçe maçı öncesi Trabzon İl Spor Güvenlik Kurulu’nun aldığı karar. Kurul, Fenerbahçe taraftarlarının “güvenlik nedeniyle” stada alınmayacağına karar verdi. Bir güvenlik kurulu, olası bir sıkıntı öncesi güvenliği sağlamakla yükümlüdür herhalde. Ancak “kimse gelmezse, güvenliği sağlamaya da gerek kalmaz” anlayışını benimseyen, “ben güvenliği sağlayamam, gelmesinler” diyen bir güvenlik kurulu mevzubahis. Bundan sonra, “rakip takım gelmezse maç da kaybetmeyiz” düşüncesini bekliyoruz.

Bu tedbirin kalıcı olmayacağı, ileride Fenerbahçeli taraftarların o statta maç izleyeceği kesin. Yani bundan örneğin 5 yıl sonra veya daha da erken dönemde, belki de seneye bu yasak kalkacak ve Fenerbahçe taraftarları stada alınacak. Peki bu 5 senede veya bir sonraki sene ne değişecek? Artık taraftarlar birbirlerine sıcak bakmaya, “hepimiz aynı gemideyiz” demeye mi başlayacaklar? Veya Trabzon şehrine ve ülkemize bir evliya gelip tüm kente ve ülkeye sevgi, saygı, hoşgörü ve nezaket mi aşılayacak? Veya Trabzon İl Spor Güvenlik Kurulu şimdi olmayan güvenlik anlayışında fevkalade çığır açıcı bir yeniliğe mi gidecek? Bu yazıda bahsettiklerimden de anlaşılacağı üzere, maçların olaysız geçmesi ile rakip taraftarların pek ilgisi gözükmüyor da; nasıl çözülecek bu iş? Nasıl çözülmeyeceğini anladık sonuçta.

Daha önce de Trabzon İl Spor Güvenlik Kurulu, üç büyük takım taraftarlarının stada alınmayacağını açıklamıştı. Daha sonra örneğin Nisan 2017’de Trabzonspor, Beşiktaşlılara açtı kapısını. Beşiktaş’ın hocası Şenol Güneş iken, Beşiktaşlıların Şenol Güneş Kompleksine girmesine kim karışabilirdi zaten? (Orada da ayrı bir garabet var tabii. Trabzonspor’un stadına adını veren Şenol Güneş, Beşiktaş’ın halihazırdaki hocası; “yeni büyük” takımlarımızdan Başakşehir’in stadına adını veren Fatih Terim, Galatasaray’ın halihazırdaki hocası). Trabzonspor’un Erwin Koeman Spor Kompleksi değil, bizatihi “Fenerbahçe Kompleksi” olduğuna göre, taraftarların alınmaması şartlara uygun galiba. Bu arada, Trabzonspor’un yeni sahasını görmeyen tek taraftar grubu Fenerbahçeliler. Hak etmiyoruz Şenol Güneş Kompleksini, doğaldır diyelim.

Öte yandan; Trabzon İl Spor Güvenlik Kurulu, güvenliği sağlamaktan acizliğini ve sorumluluk almama isteğini söylemeye devam etsin, bir Rize deplasmanı dönüşü Trabzon’da Fenerbahçe otobüsüne av tüfeği ile ateş edilmesinin üzerinden üç buçuk sene geçti (sadece tribünlerde olmuyormuş yani olay). Pek tabii ki, soruşturmada gelişme yok. Orada da sorumluluk alınmamış anlaşılan. Hatta o dönem, saldırının olduğu yere 50 metre mesafede görev yapan bekçinin FETÖ’den alındığı, fiilde “FETÖ izi” olduğu da söylendi. Bir yargı meselesi varsa bir FETÖ izi gelir sizi bulur.




Bu “öldürmeye teşebbüs” niteliğinde fiille ilgili sadece iki kişinin gözaltına alındığını, sonra bu şahısların adli kontrol tedbiri ile salıverildiğini, onları karşılayan ve o iki kişinin masum olduklarını iddia edenlerin “utanmayın, Trabzon sizinle gurur duyuyor” tezahüratında bulunduklarını da belirtmeden geçmeyelim (haber için https://tr.eurosport.com/futbol/super-lig/2014-2015/surmene-adliyesi-nde-gerginlik_sto4669630/story.shtml).

Bu iki şüpheli vatandaş aracı kurşunlamamışsa, neden Trabzon onlarla durduk yere gurur duyuyor, onu anlayamadım. “Masum oldukları için onlarla gurur duyuyoruz” mu demek istiyorlar? Yoksa, “onlar yaptı ama masumlar” mı demek istedikleri? Masumiyet böyle bir şey mi?

Neyse, umarım bu hafta sonu galip filan gelmeyiz de, Trabzon İl Spor Güvenlik Kurulu’na mahcup olmayız; zira daha çok maçımız var!

7 Ekim 2018 Pazar

Hürriyeti Tahdit


Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 109. maddesinde düzenlenmiş; eski kanundaki adı ve avukat tabiri ile “hürriyeti tahdit” suçu bu. Yani kişinin bir yere gitmesini veya bir yerde kalmasını hukuka aykırı şekilde engellemek, bir kişiyi kilitlemek, zorla bir yere götürmeye çalışmak, kişinin seyahat hürriyetini, genel anlamda özgürlüğünü kısıtlamak bu suçun konusunu oluşturuyor.
Suçun basit halinin cezası bir ila beş yıl hapis. Suçun cebir, tehdit veya hile ile işlenmesi halinde ceza iki ila yedi yıla çıkacak; silahla, birden fazla kişi tarafından birlikte, kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle, kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, üstsoy, altsoy veya eşe karşı, çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı işlenmesi halinde de ceza bir kat artırılacak.
Sanırım hürriyeti tahdit suçu için bu kadar anlatım yeter; sonuçta şerh yazmıyoruz. Gelelim bu açıklamaları yapma nedenime.
İstanbul Barosu avukatlarından Ömer Kavili; Silivri’de bir mahkemede tutuklu müvekkili ile savunması öncesi görüşmek isterken mahkeme başkanı tarafından uyarıldı, bu görüşmenin bir hak olduğu Kavili tarafından hatırlatılmasına rağmen mahkeme başkanı bu hak ve görevi Kavili’ye tanımadığı gibi, kendisi yaka paça duruşma salonundan “sürüklenerek” ve “darp edilerek” çıkarıldı. Adalet Bakanlığı’ndan soruşturma izni alma usulü de izlenmeden hakkında soruşturma açıldı, savcı Kavili’nin tutuklanmasını talep etti ve sulh ceza hakimi Kavili’yi aynen şu gerekçelerle tutukladı:
“Şüpheli Ömer Kavili’nin eyleminin amacının kutsal savunma hakkı olmadığı, aksine ters psikoloji ile müvekkilini ve kendisini mağdur göstererek dosyada haklı çıkmaya çalıştığı, şüphelinin eyleminin müdafii olduğu davayı sulandırmaya çalıştığı, şüphelinin tüm bu eylemleri birlikte değerlendirildiğinde amacının halkın gözünde yargının ve mahkemelerin itibarsızlaştırılmak olduğu, adalete olan güveni sarsmayı amaçladığı, şüphelinin eylemlerinin haber niteliği taşıyarak toplumda infiale sebep olduğu, delillerin henüz toplanmamış olması, şüphelinin kaçma veya delilleri karartma ihtimalinin bulunması”.
Amaç savunma hakkı değilmiş, avukat “ters psikoloji” yapmış, sanığı ve kendisini mağdur göstermeye ve davayı sulandırmaya çalışmış, halkın gözünde yargıyı ve mahkemeleri itibarsızlaştırmaya çalışmış filan… Şüphesiz bunların hiçbiri suç değil ve suç olmadan tutuklamanın olamayacağı bir gerçek. Yine, bu gerekçeleri bir hukuk öğrencisi, hatta bir lise öğrencisi ortaya koysa sınıfını geçemeyeceği, hatta hocasından unutamayacağı fırçalar yiyeceği de bir gerçek. Ancak bu gerekçeler şanlı devletimizin bir hakimi tarafından ortaya koyuldu, bu gerekçelerle usule aykırı şekilde ve savcı ile hakimin kastı ile Kavili’nin hürriyeti tahdit edildi.
“Bana Bir Şeyhler Oluyor” oyununda Altan Erkekli’nin de dediği gibi, “bir insanı bir yere kapatmak suçtur; ama kapattığınız kişi bir suçluysa bu bir cezadır”. Peki kapattığınız kişi bir suçsuzsa ve bunu da hakimler savcılar gayet iyi biliyor, buna rağmen açık bir suç işleme kastıyla kişiyi bir yere kapatmakta ısrar ediyorlarsa? Kişinin özgürlüğü kısıtlanırken kişiye cebir uygulanıyorsa ve bu, kamu görevi nedeniyle ve kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle yapılıyorsa? Bir savcı ile hakimin; avukatın ters psikolojiyle haklı çıkmaya çalışmasının suç olmadığını ve avukatın soruşturması için Adalet Bakanı tarafından soruşturma izni verilmesi gerektiğini bilmemesi mümkün değil. Bu durumda, bir kişinin özgürlüğünün kasten kısıtlanması neye karşılık geliyor? Ben size söyleyeyim: dört ila on dört yıl hapis cezasına.
Geceyi tutukevinde geçirdikten sonra sabah “derhal” salıverilen Kavili’ye karşı suç işlenmeye devam ediliyor; zira kendisi hakkında bu kez yurt dışına çıkış yasağı koyuldu. Kavili’yi salıveren özgürlükçü (!) hakimin mantığı şu: kişinin kaçma şüphesi yok, bu durumda salıverelim, ama yurt dışına çıkamasın. Şüphesiz bu da bir hürriyeti tahdit.
İnsanlar suç işler, ne yapalım, Allah hukukumuza zeval vermesin.