31 Ağustos 2019 Cumartesi

Beccaria vs. Erdoğan


“Egemenlik ve yasalar, her bireyin özel özgürlüğünün küçük parçalarının yalnızca bir toplamıdır. Egemenlik ve yasalar, bireylerin iradelerinin birleşmeleriyle oluşan genel iradeyi temsil eder. Böyle bile olsa, kendini öldürme yetkisini başka insanlara bırakmayı kim ister ve kim göze alır ki? Bütün değerler arasında en büyüğü, en kapsamlısı, en üstünü olan insan yaşamı, her insanın özgürlüğünün küçük bir özverisi olan küçük bir parçası içinde nasıl sığdırılabilir ki? Eğer bu böyle olsaydı, öbür ilkeyle, yani insanın kendini öldürme hakkı bulunmama ilkesiyle bu nasıl bağdaşabilirdi? Eğer başkasını öldürme hakkı, bir başkasına ya da bütün topluma tanınabilseydi, insanın kendini öldürme hakkının da olması gerekirdi”.
Cesare Beccaria[1] (1764)
“Sizinle bu meydanda, külliyede 15 Temmuz sonrası hani o 29 geceniz var ya... Son gece burada yine toplanmıştık değil mi? Burada konuşmuştuk, sizler 'İdam, idam, idam' demiştiniz. (…) Parlamentodan geçti benim önüme geldi, ben bunu onaylarım. Eğer olmadı bir halk oylaması da onun için yaparız. Öyle mi? Şehitlerimizin katillerini bizim affetme yetkimiz yoktur, karar merci millettir, inşallah bunu yapacağız”.
Recep Tayyip Erdoğan (2017)
"Ben kesin net bir şey söyledim. Eğer parlamentomuz bu konuyla ilgili kalkar da idam kararı verirse ben bunu onaylarım. Hiç düşünmem. Bu konuda vicdanım da rahattır. Çünkü yavrusunun gözleri önünde öldürülen bir annenin hakkı ağırlaştırılmış müebbetle ödenmez”. 
Recep Tayyip Erdoğan (2019)
Burada ölüm cezasının caydırıcı olup olmadığı, geri dönülemezliği, ülkemizde adaletli şekilde verilip verilemeyeceği vs. üzerine konuşmaya gerek yok. Yukarıdaki sözler, bu sözlerin yılları ve bu sözleri söyleyenler; bizlere yeterince fikir veriyor. Bu sitede de durmuş olsun bunlar, arada bakarız.


[1] Cesare Beccaria, Suçlar ve Cezalar Hakkında, 2. Baskı, Çeviren: Sami Selçuk, İmge Kitabevi, Ankara, 2010, s.135-136.

4 Temmuz 2019 Perşembe

Belöz



Öncelikle, bir önceki internet sitem olan “tekinaks.wordpress.com” adresinde 2015 yazında yazdığım “Final” yazısını aynen paylaşarak başlayayım bu yazıya:
“20 Nisan 2000. Bugünden 15 yıl önce, hatta ondan da önce. UEFA Kupasının yarı finalinde Galatasaray, İngiltere’de Leeds United maçının rövanşını oynuyor. İlk maçı 2-0 kazanmış, İngiltere’de 1 tane atsa Leeds’in 4 tane atması gerekecek, öyle bir skor avantajı var Galatasaray’ın. Maça da gayet iyi başlamış, Arif net bir pozisyonu kaçırmış, akabinde Hakan Şükür’ün düşürülmesi ile kazanılan penaltıyı Hagi gole çevirerek daha 5. dakikada Galatasaray’ı 1-0 öne geçirmiş. Artık Leeds’e 4 gol lazım. Sonra Leeds 16’da skoru eşitlemiş.
42. dakikada, daha sonra Galatasaray forması giyecek Kewell’ın kırmızısı, aynı dakikada Hakan Şükür’ün 'çerçeveyi gördüğü’ en meşhur golden sonra artık Leeds’e mucizeler lazım. Leeds 10 kişi ve yeniden 4 gol atmaları gerekiyor. Artık bu saatten sonra, ayakları yere basan, kontrollü oynayan, sakatlanmamaya ve kart görmemeye çalışan oyuncular ordusu beklenirken; Galatasaray’ın ‘geleceği’, henüz 20 yaşındaki futbolcu rakibe gereksiz bir müdahale ile doğrudan kırmızı kart görüyor ve takımını 10 kişi bırakıyor. Skor gayet leheyken 10’a 10 oynamanın herhangi bir sıkıntıya sebebiyet vermeyeceği kesin. Ancak o, 20 yaşında UEFA finalinde oynama şansını kaybetmiş, torunlarına anlatacak çok önemli bir anıdan vazgeçmiş.
Futbolcu, bu olaydan iki yıl sonra, Dünya Kupası’na katılan Türkiye’nin kadrosunda yer buluyor. Haksızlığa uğrayarak kaybettiğimiz (Eduardo Galeano da bunu söylüyor) Brezilya maçından sonra 9 Haziran 2002’de Kosta Rika önündeyiz. Anılan futbolcu, takımımızı 1-0 öne geçiriyor. 86’da yediğimiz gol sonrası maç iyice sıkıntı giriyor. Takımda stres hakim. Maçın son anlarında top Kosta Rika yedek kulübesine ulaşıyor ve Kosta Rika antrenörü tam topu sahaya gönderirken, bizimki koşup antrenörü itiyor. Antrenör kulübeye tutunduğu için düşmekten son anda kurtuluyor. Antrenör neye uğradığını şaşırıyor tabii. Amaç topun erken şekilde oyuna sokulması iken, büyüyen olaylar ve iki tarafın yedek kulübesi ve oyuncularının itişmeleri sonucu oyun geç başlıyor. Maç da birkaç dakika içinde 1-1 sona eriyor. Burada futbolcu henüz 22 yaşında.
Sunay Akın veya Yılmaz Özdil gibi giriş yaptığımın farkındayım. Aslında onların hikayelerinde, anlatılan kişinin kim olduğunu ancak en sonunda anlayabiliyorsunuz. Burada az çok anlaşılmıştır aktörümüz. Evet o futbolcu Emre Belözoğlu.
Yukarıdaki iki örnekten sonra rahatlıkla söyleyebilirim ki; örneğin, Ben Emre’nin 20 yaşında torunu olsam, ‘Dede öğütler filan veriyorsun da, bizim yaşımızdayken mal gibi kırmızı görüp UEFA finalinde oynamamışsın’ veya ‘sevgi, saygı diyorsun da, daha 22 yaşında elin gariban antrenörünü ne itiyorsun sen, öğüdüne sokayım’ derim.
2000’li yıllarda Türkiye’nin yeni yıldızı gözüyle bakılan, tekniği güzel arkadaşımız üst düzey takımlarda da oynamadı değil. Ancak bu takımlarda ne kadar iz bırakabildi veya hangi eylemleriyle iz bırakabildi, bu soruların cevabı Emre’yi üzecek mahiyette.
Sol ayağını raket gibi kullandığı (o tabir de bir başka anormalliktir) söylenen bu futbolcu arkadaşımızın kariyeri sakatlık, cezalılık gibi nedenlerle öyle istikrarla açıklanacak gibi değil. İstikrar varsa da; sakatlanma istikrarı, kart istikrarı, küfür istikrarı, gerginlik istikrarı mevcut. İstikrarı da bir kenara bıraktım, oyunda olduğu her an, her saniye takımını yakabilecek, yalnız bırakabilecek bir şahıs olduğu ve huzurlu, eğlenceli futbolu katlettiği net. Her gittiği deplasmanda yuhalanan, kendi takım taraftarlarının da çoğunun nefret ettiği bir isim Emre.
‘Ama normalde çok iyi, çok efendi, çok düzgün, bal dök yala Emre’yi’ cümlelerini geçelim. Emre’nin yaptıklarının ‘hırslı oynama’ ile açıklanabilir tarafı yok.
Biliriz ki, bir futbolcunun oyun karakteri ile kendi karakteri paralellik gösterir. Oyun karakterini, iyi oynama, kötü oynama olarak değil; oyun içinde yaptığı tercihler ve rakibe, kendi takım arkadaşına davranışları olarak kabul edelim. Emre’nin kariyerine baktığımızda, bu açıdan sınıfta kaldığını açıkça görüyoruz.
Bir futbolcu, ‘futboldan kovulmak’ için başka ne yapabilir, onu bilemiyorum. Rakip futbolcuya boğaz kesme işareti, tribündeki meçhul gazeteciye el hareketi, kendi taraftarına küfür, rakip taraftara dayak, rakip futbolcuya ırkçı söylem, kendi takım arkadaşlarıyla kavga… Hakeme el kol, rakiplerle itişmeleri saymıyorum. Kariyerinde 9 kırmızı kart varsa, 99 da gösterilmeyen kırmızı kart var abimizin.
Yurt dışında ciddi takımlarda da oynamış Emre, özellikle bu son dönemlerinde neden böyleydi peki? 1. Böyle görmüştü, 2. Ne yaparsa yapsın hiçbir şey olmayacağını, kovulmayacağını, atılmayacağını gayet iyi biliyordu. Sonuçta onu kaptan yapan ve ona hala kaptanlık görevi veren var, niye böyle olmasın ki? Onun için kendisini sorumlu hissettiği tek kişi varsa, o da başkanı. Başkan da, Emre de bu hallerinden memnundu mutlaka. ‘Oyunu kuralına göre oynayan futbolcu ve başkan’ onlar.
Ancak sevinerek görüyorum ki, bizim 7 yıldır Emre ile ilgili söylediğimiz anlaşılamamakla veya önemsenmemekle birlikte; elin Portekizlisi, yeni teknik direktör abimiz 7 günde, Emre’nin maç kasetlerini izleyerek anlamış ve göndermiş Emre’yi. Başkan da ‘karışmayalım artık’ demiş herhalde hocalara. Eminim hocanın bu hareketi, başkanın defterine ‘eksi’ olarak yazılmıştır ve gün gelince başkan hesap soracaktır. Başkanla eski kaptan; Fenerbahçe’nin sarı-lacivertine değil, aynı b.kun lacivertine mensup zira.
Yalnız Emre’nin ve Emrelerin sadece Fenerbahçe’den değil, futbolumuzdan gitmesi gerek. ‘Yetmez ama evet’ yani.
Başka insanların yerine konuşmak istemem ama; futbolseverler olarak, ‘adam gibi’ futbol ve huzur isteyen insanlar olarak, seni futbolumuzda istemiyoruz Emre. Futbolumuza huzur ver, 2000’deki gibi finallerde yine oynama; finalini yap”.
Yazıyı aynen alıntıladığım için bazı kelimeleri değiştirmedim; ama dört sene önce biraz daha agresifmişim, onu gördüm. Yıllar biraz daha sakinleştirmiş demek ki.
“Final” yazısından sonra dört senelik zaman zarfında, Emre hakkında görüşüm değişmedi. Emre de Emreliğine devam etti.
Tabii “Final” yazısından sonra 15 Temmuz yaşandı, Emre hakkında FETÖ soruşturması açıldı, söylenene göre devam da ediyor. Tabii Emre’ye itirazımın nedeni sırf FETÖ olamaz, yani burada Oda TV gibi “FETÖ Şüphelisi Resmen İmzaladı” türünden açıklama yapacak değilim. Çünkü Tayyip Erdoğan ve Cem Küçük dışında hepimiz elhamdülillah FETÖ’cüymüşüz, orada sıkıntı yok. Ama tabii şunu eklemek lazım, FETÖ’den kaynaklı olarak Bekir İrtegün’ün futbol hayatı bitmişken, Emre neden hayatını güzel güzel idame ettiriyor, bir de eski takımı Fenerbahçe’ye kaptan olabiliyor, ileride de bu takımda uzun yıllar görev alması planlanabiliyor, bu soru not düşülebilir. Bekir maklubelerin pilavından bolca tadarken, Emre maklubeyi köşesinden köşesinden mi yedi yoksa?
Konumuz bu değil; konu, göreve gelir gelmez kendisine yöneltilen Ersun Yanal sorusuna “siz benim vizyonumu anlayamamışsınız” cevabını veren, henüz ilk senesinin ortasında bu lafını afiyetle yiyip Ersun Yanal’la anlaşan, başkan seçilişi de esasında, bir başkasının gidişine sebebiyet vermesi yönüyle pek de iyi olan Ali Koç’un, vizyonunu 1980 doğumlu Emre’yi takıma getirerek ispatlamış olması. Biz de ona göre beklentiye gireceğiz haliyle.
Tabii bu transferle ilgili şu söyleniyor: Emre’nin takımın dinamosu ve tecrübesi olarak seneye damga vurması değil, takıma “ağabeylik” yapması planlanıyormuş, yoksa futbolculuğu değilmiş mesele.
Demek ki Fenerbahçe o kadar kötü durumda ki, toparlanması için takımı ve ligi bilen, zamanında da takımda çalışmış Türk hoca (Yanal), yine zamanında takımda başarılı olmuş ve herkesin takdirini kazanmış idari menajer (Ballı), zaten ağabeylik dışında hiçbir vasfı kalmamış yılların eskitemediği kaleci (Demirel), Fener Ol’lar vs. derken, yine bir ağabeye daha ihtiyaç duydu takım. Halbuki Ali Koçlar, Volkanlar, Acunlar, Cem Yılmazlar yerine, “Cihatlar, Lefterler, Canlar, Fikretler” vizyonu yeter takım için. Hem bu takım afacanlar ordusu mu ki bu kadar ağabey lazım oluyor bir takıma, onu da anlamak mümkün değil.
Neyse, verilen krediler çok hızlı tükendi. Takım özüne döneceğine, “Belözüne” döndü.
Sonumuz hayrolsun.
Not: Belöz ne lan bu arada, bilen var mı?

15 Haziran 2019 Cumartesi

Okul Öğle Bir Yuvadır Ki...




Yukarıda gördüğünüz cümle, herhangi bir yere, ne bileyim bir emlak bürosuna veya bir “millet” kıraathanesine değil; genç dimağları geleceğe hazırlayan, bu dimağlara en azından cümle kurmayı, kendini ifade etmeyi öğretmek mecburiyeti olan bir eğitim-öğretim yuvasının, bir lisenin anlı şanlı duvarına çakılan bir yazı: “Merhamet ‘öğle’ bir dildir ki, ‘sağırda’ işitebilir, kör de okuyabilir”.
Bu sözü söylediği iddia edilen Mark Twain’in bu dönemde yaşasaydı ve kendisine yazın Türkiye’de bir hafta Türkçe öğretselerdi daha iyisini yazabileceği bir cümleyi, sırf o kendi dilinde söylediği ve bu yazıyı oraya çakanlar Türkçe bilmediği için oraya nakşetmek kendisine yapılan en büyük haksızlık.
Okul görevlilerinin, mesela müdürünün Türkçe bilmediği veya “biz bu yazıyı buraya koyduk da, acaba Türkçe öğretmenimize bunu bir göstersek mi?” diye düşünmediği, daha kötü ihtimalle, Türkçe öğretmeninin bu yazıyı görüp de mini mini birlere ders vermeye devam ettiği Türkiye Cumhuriyeti’nin okulunda eğitim sistemimizi “iyi midir, kötü müdür” diye tartışmaya devam edelim.
Bugün yarın üniversiteye girmek, geleceklerini kazanmak için soğuk terler döken pırıl pırıl çocuklarımız var. O sınavları öğrencilerimiz geçer; peki ya üniversiteye öğrencilerini sözde hazırlayan okullarımız, o sınavı geçer mi, yoksa öğlesine eğitim mi verir?

Takdir sizin, iyi tatiller...

13 Mayıs 2019 Pazartesi

O Kadar!



Kılıçdaroğlu şehit cenazesinde saldırıya uğruyor, saldırgan serbest kalıyor. İmamoğlu’na destek verenlerin saldırıya uğramaları, bıçakla, sopayla dövülmeleri de aynı hesap.
Cenaze saldırısından önce saldırgan grubun “Bay Kemal dışarı” sözlerindeki “Bay Kemal” hitabının kime ait olduğunu biliyoruz; o hitabın sahibinin 31 Mart seçimi öncesi zillet ittifakı olarak nitelediği grupla ilgili olarak twitter'da paylaştığı, “gizli pazarlıkların, siyaset mühendisliklerinin, çıkar hesaplarının ürünüdür”, “Kandil’in ve Pensilvanya’nın güdümündedir”, “yalan, iftira, hakaret ve inkar dillerinden düşmez”, “mazluma hoyrat, zalime müşfiktir”, “kirli işler bitene, çıkar çatışana kadardır”, “amacı da terör örgütlerinin uzantılarını belediye meclislerine ve bürokrasisine taşımaktır” sözlerini de. Bu ittifak neymiş yahu, değil mi?
O paylaşıma göre cumhur ittifakı ise mazlumların yanında, hak ve hakikatin savunucusu vesaire vesaireymiş bu arada. Yukarıda tam hali var. Başlığa ay yıldız da eklemişler, hey yavrum be!
Sonuçta en tepedeki adam, diğer grupla ve mensuplarıyla ilgili bunları söylüyorken, cenazede yaşananların ve saldırganların akıbetinin neler olabileceği sır değildi, neticede de olan oldu, salınan salındı. Buna karşı devletimizin mümtaz bir diğer şahsiyeti de, Kılıçdaroğlu için “orada ne işi vardı” dedi. O kadar!
Hak ve hakikatin savunucusu olanlar şimdi de 31 Mart seçimlerinin İstanbul Büyükşehir Belediyesi kısmını kabul etmiyor, oylar çalındı diyorlar. Ancak tarihin asla unutmayacağı bir karara imza atan YSK dahi, sırf sandık kurullarının teşekkülünden kaynaklı olarak seçimi iptal ediyor. Yani çalma, çırpma yine yok. Ama ısrarla devlet kanadında “oylar çalındı”, “hırsızlık yaptılar” denmeye devam ediliyor (“hem de Ramazan ayında” gibi komik bir açıklama yapmayacağım, o ne lan öyle).
Ortada hile yok, olsa bile kimin yapacağı belli. Zaten bu husus, malum tarafın “kesin bir şey oldu”, “ben hayatımda böyle hile görmedim”, “öyle böyle hile yapmamışlar ki anlayamadık” türevi soyut ve saçma açıklamalarında dahi saklı. Öte yandan, kanun açıkça ihlal olarak nitelendirmesine rağmen, mühürsüz oylar sırf sonuç onların lehine çıktığı için birkaç seçim önce kabul edildi.
31 Mart gecesi hatırlarsınız, bundan sonra icraat zamanıydı, 4,5 yıl seçim olmayacaktı, canım şimdi kravatın sırası mıydı… Sonuç: Dört hafta zor sabrettiler, yeniden seçim kararı alındı. O kadar!
Yine, seçimler sonuçlanır, sandığa saygı duyulurdu, yoksa o demokrasi Sisi’nin demokrasisi olurdu. Şimdi de, seçimin yenilenmesi bir ileri demokrasi örneği oldu. O kadar!
Hukuki bir açıklama yapmaya gerek yok, sadece şu soruyu soruyor ve huzurlarınızdan ayrılıyorum: Bu yaşananların mağduru “zillettekiler” değil de “cumhurdakiler” olsaydı, aynı neticeler oluşur muydu? Mesela saldırgan Kılıçdaroğlu’na değil de, (bırakalım reisi) Süleyman Soylu’ya saldırsaydı, oy farkı ile İmamoğlu değil de, Yıldırım kazansaydı, cumhur destekçileri bu desteklerini paylaştıkları için dövülselerdi, nasıl kararlar alınırdı? Hepimiz cevap anahtarını biliyorsak dağılabiliriz.
Şunu da ekleyeyim: Kitleleri sürükleyen “Her Yer Taksim, Her Yer Direniş” sloganı bu şahıslar tarafından “Her Yere Metro, Her Yerde Metro” olarak kullanıldı; “Her Şey Çok Güzel Olacak” sloganı ise “Daha Güzel Olacak” oldu; yaratıcılıkları da bu kadar, bunlardan korkulacak şey o kadar yok yani.
Neyse, her şey gayet açık ve her şey gayet iyi biliniyor, sonlarının yaklaştığı gibi. O kadar!

30 Nisan 2019 Salı

Bir Tivit ve Akla Gelen Bir Kısım Düşünceler


Siyaset konularına elim gitmiyor malum, gerek yok. Dikkatimi çeken hususları kısaca paylaşmaya çalışıyorum, o kadar. Bizim şu futbol kültürü son dönemlerde kafama takılıyordu bir. Esasında yazmayı düşündüğüm çok da husus vardı, ama nereden başlasam bilememekteydim.
Derken bir tivite rastladım, basit de bir tivitti, ama bir tivitte aşağı yukarı her şey nasıl özetlenir, onu gördüm. Çok da takip etmediğim bir spor yorumcusundan geldi bu tivit, Mert Aydın’dan (Çok fazla yorumcu takip etmem. Futbolumuz o kadar kötü ki, bir de bunların yorumcular tarafından yorumlanmasına tahammülüm yok, Uğur Meleke’yi severim, o ayrı). Tivit bu:

Medyacı, yönetici, teknik adam, oyuncu, bunlardan vasatı görebilenlerine şapka çıkarır hale geldik. Ancak herhangi bir maçtan sonra twitter’a baktığımızda da, birtakım görüntü ve videolarla hakemleri eleştirip sırf hakemler yüzünden haklarının yenildiğini iddia eden saçma tipler görüyoruz. Ne güzel, herkes haklı, değil mi?
Durum böyle olunca, maçların hakemleri açıklandığında hemen o isimler “TT” oluyor tabii. “X Y’oğlu şu maça, A B’oğlu bu maça” verilmiş; “X Y’oğlu’yu yakından tanıyalım, 2016 yılının Nisan ayında Z takımın canını yakmıştı, federasyon ne hakla bu maça verir bu hakemi” değil mi?
Hakemler nasıl peki, vasatın fersah fersah altında, o ayrı. Ama tıpkı diğer futbol adamlarımız gibi, fazlası değil.
Alanyaspor kafilesinin deplasman dönüşünde hayatını kaybeden, güzeller güzeli iki kızın babası, henüz 29 yaşında Josef Sural için, futbol hayatımızın 15 yılından fazlasını bize zehir eden Volkan Demirel’in tiviti tabii ki olması gerektiği gibi.

Uzağa gitmeyelim, aynı Volkan, bu tivitinden bir buçuk gün önce kendisini tahrik ettiğini söylediği rakip takım görevlisini, bulunduğu takım otobüsünden “aldırıp” özür dileteceğini söyledi maç sonu röportajında. Takip edenler bilir, bu onun ilk “aldırma” isteği değil. Tivitteki “ortalama futbolcusu adamlık edebiyatı yapan” sözü aklıma bunları getirdi.
Bu arada, Volkan’ın tivitine yer verdiğim ekran görüntüsünde gördüğünüz 53 cevabın neredeyse tamamı, bu mesajı için kendisine “adamsın”, “büyüksün”, “kralsın” diyen vasat altı insanlarla dolu. Tivitin 633 kişi tarafından paylaşıldığını 13 bin küsur kişi tarafından beğenildiğini de hatırlatalım. Siz bunu okurken bu sayılar artmıştır tabii.
Her takımda, her mahallede, her sokakta, her işyerinde var ama böyleleri, Volkan ve onun gibileri. Artık böyle tipler makul, “akla uygun” yani. Nasıl bir döneme denk geldiysek…
Neyse, futbolumuza dönelim. Yeni Türkiyemizin medar-ı iftiharı Medipolcüğümüz son 4 haftaya lider girdi ve belki de birkaç yıl sonra esamesi okunmayacak bu takım Türk futbol tarihine adını altın harflerle yazdırmaya çok yakın. Helal olsun, ne diyelim.
Bu yazı, bir tivitin hatırlattığı küçük detayları kapsıyor sadece. Akla gelen her şey yazılsa kendimi ve sizi yorarım. “Bizim takıma” değinmem ise hiç olmaz, ordinaryüse yüzüm yok.
Üç takıma şampiyonluk mücadelesinde başarılar, bizlik bir şey yok, futbol kültürümüz için de…

6 Mart 2019 Çarşamba

Dünyada Karşılaşmış Gibi


Ön not: Bu yazıda geçen açıklamalar; “spoiler” olmasa da, anlatılan oyunun özelliği ile ilgili bazı bilgiler içerir. “Hiçbir şey bilmeden oyunu izleyeyim” diyenlere, en yakın çarpıyla sayfadan çıkmaları, bu yazıyı e-posta ile okuyanlara ise gelen kutularına dönmeleri önerilir.



Blogda bazı tiyatro oyunlarını, filmleri önerirken “Dünyada Karşılaşmış Gibi” oyununu atlamak, oyuna, bloğa ve size haksızlık olurdu.
Bu hafta içi Volkswagen Arena'da seyrettiğim, Berkun Oya’nın yazdığı ve yönettiği bu oyunun ayırıcı özelliği, oyunu iki perde iki farklı bloktan izlemeniz. İlk perdede sahnenin bir kısmını, ikinci perdede yer değiştirip sahnenin diğer kısmını izliyorsunuz. Oyuncular, iki perdede de aynı oyunu oynuyorlar; siz sadece kendi tarafınızdakilere şahit oluyorsunuz. Sahne de camla kaplı, kulaklıkta dinliyorsunuz oyunu.
Oyun karakolda geçiyor, bir sahne ifade odasının içini, diğer sahne ise o odanın dışını gösteriyor. Oyun karakolda geçtiği için tabii ki mevcut düzenle ilgili eleştiriler ve siyasi dokundurmalar da var, Türkiye’nin bir fotoğrafını da çekmiş diyebiliriz senaryo için.
Oyuncu seçimi ise kusursuz olmuş, yani “keşke bu oynamasaydı” dediğim, ne bileyim itici gelen (örneğin çok sevdiğim “Ölümlü Dünya” filminde birkaç oyuncu sırıtıyordu) hiçbir oyuncu yok. Oyuncular; Alican Yücesoy, Defne Kayalar, Fatih Artman, Okan Yalabık, Öner Erkan, Serkan Keskin ve Settar Tanrıöğen, “Allstar” gibi yani. Bu oyunculardan bazılarını daha önce de çeşitli oyunlarda izlemiştim. Serkan Keskin’i zaten ayrı bir yere koyarım, bu oyunda da yine orijinal bir karakterle çıkmış karşımıza ki, Serkan Keskin’i Serkan Keskin yapan da her rolün oyuncusu olması ve hakkını vermesi bana göre.
Diğer oyuncular da gayet iyi oynamış, bu oyunun parlayan yıldızı ise, aşağı yukarı tüm yorumlarda da görebileceğiniz üzere Öner Erkan olmuş. Tabii büründüğü karakterden de kaynaklı; ama müthiş performans sergilemiş. Alican Yücesoy’a Trabzonlu şivesi, Settar Tanrıöğen’e de babacan komiser rolü ayrıca yakışmış. Diğer oyuncular da oyunun hakkını vermiş. Var olsunlar.
Biletleri “mobilet” sitesinden bulabilirsiniz, tabii bakacağınız tarihler için biletler tükenmiş olabilir, biletlerin satışa çıkış tarihini kollamak ve yakın temasta bulunmak lazım.
Özetle oyun, sırf kadrosu ve orijinal sahne kullanımı nedeniyle dahi izlenmeyi hak ediyor.
“Yapımda ve yayında” emeği geçenlerin ellerine sağlık.
Gidiniz…

26 Şubat 2019 Salı

Tostçu Başkan


Gastronomi ile kültürün İpek Yolu’nda “dokuzlu” oynadığı Gaziantep gibi bir şehirde, son dönemde “Tostçu Erol” diye birinin meşhur olmasını oldum olası yadırgamışımdır. Hatta sonra bu tostçunun Karaköy’de şube açmasına da ayrıca şaşırmıştım. Ne bileyim tost sonuçta, ben bile yapıyorum öyle düşünün. “Ama onun tostu farklı” diyenler için de aynı cevabı vereceğim: tost sonuçta.
Tostçu Erol’un namının yayılmasından sonra bir tost yapım videosu daha çıktı karşımıza, burada “tost ustası” tostun nasıl yapılacağını anlattı bizlere. “Tosta kaşar peyniri konur, asla beyaz peynir konmaz” dedi mesela. Bir yaşıma daha girdim.
Düşünün ustanın yaptığı şey sadece kaşarlı ve sucuklu tost, yani şimdi Tostçu Erol, “bakın ben demedim mi benimki farklı diye” dese haklı, o derece. Ama ustamız bu tostu ballandıra ballandıra öyle bir anlatıyor ki, tostu bilmem ama cambazlık konusunda üst düzey olduğu su götürmez. Mesela bir püf noktası veriyor bizlere; “malzeme erken biterse şöhretin çabuk artar”. E kolay mı Türkiye gibi büyük bir ülkenin Barolar Birliği Başkanı olmak.
Videoyu aşağıda görüşlerine sunuyoruz (sevgili abonelerim e-postada göremiyor, onlar da linki tıklayarak tost videosunu izleyebilir https://www.youtube.com/watch?v=nscwUYquf8w).


Avukatlık Kanunu’nun kendisine verdiği yükümlülükler uyarınca seyyah olup diyar diyar dolaşan, esnafların daima yanında olan, partilerin il başkanlıklarını ziyaret eden, dosta güven düşmana korku veren, dertli gönüllere giren Barolar Birliği Başkanımıza, işgal ettiği koltukta başarılar diliyoruz.
Videonun bir yerinde, “valla herkese hizmet etme imkanımız keşke olsa” diye bir cümle kuruyor başkan. Herkese değil ama, biz avukatlara hizmet etsin yeter; tostları ben yaparım.