24 Şubat 2020 Pazartesi

Bir Derbi Sonrası Yazısı: Kof Özgüven


Genelde maç veya sezon önü yazılar yazarım, takip edenler bilir. Sanırım ilk kez bir maç sonu yazısı yazıyorum bazı şeyler içimde kalmasın diye (zaten bu bloğun da amacı bu değil mi). Bununla birlikte bu yazı maç gecesi yazıldı diye fevrilik aramayın; son derece sakin, hatta biraz da mutluyum.
Bu maçta kadroları gördükten sonra hocaları dinlemek istedim. Önce Ersun Yanal çıktı yayıncı kuruluşa, “Kadıköy’de sonucu Fenerbahçe belirler” gibi yine kof özgüveni ile başladı sözlerine, sonra da “Takımı sadece ilk 11’le değerlendirmek hatadır, 90 dakika uzun bir süre, 11’e bakmayın, takıma bakın” dedi. Sonra Fatih Terim çıktı, neden böyle bir kadro ile çıktığını söyledi ve “Ümit ederim taktiksel manada tercih ettiğimiz 11 gereğini yapar” dedi. Yani Terim, çıkabileceği en iyi 11’le çıkma taraftarıydı; Ersun Yanal ise “Benim en iyi 11’im bu değil, ama duruma göre yerine birilerini alırız, çok da ş’apmayın” der gibiydi. Bu röportajlardan dahi kimin daha iyi hazırlandığı belliydi maça. Zaten ilk saniyeden de anlaşıldı bu durum.
Yukarıda neden “biraz da mutluyum” dedim, açıklayayım. Fenerbahçe’nin 2000’li yıllarda seri yapma nedeni, maçlara hem takımın hem de taraftarın rahat çıkmasıydı; baskıyı Galatasaray yaşıyordu. Son beş yıldır ise Galatasaray rahat başlıyor, Fenerbahçe “aman seri bozulursa” diye gergin ve sağlamcı oynamaya çalışıyor. Maçın sonunda örneğin Fenerbahçe berabere kalırsa, “hasret bilmem kaç yıl oldu” diye gönderme yapılıyor. Son beş Kadıköy derbisinin kaçını aldın veya kaçında oynadın da, koreografi ile bunun dalgasını geçiyorsun? 1999’dan 2009’a kadar 10 yıl üst üste galip gelmek tamam, bunu yaşadık. Bunların koreografisi de yapıldı, haklıydı. Ancak özellikle son beş yılda durum değişti, rüzgâr tersine döndü, Trabzonspor deplasmanlarında olduğu gibi. O nedenle saçma sapan oyunlardan sonra sırf yenilmediğimiz için “kaderinden kaçamazsın”, “en son yendiğinizde bilmem ne yoktu, şu icat edilmemişti” gibi gereksiz lafların son bulacak olması kuş gibi hafifletti hafif bünyemi. Bu maç öncesi, “Seni de Seni Seveni de Sevmiyoruz” pankartını açan tribünlerin, o maçta mağlubiyet tatması ise son derece hoş bir tesadüftü benim açımdan.
Yirmi yıldan fazladır bilinçli maç izlediğimi düşünen bir Fenerbahçeli olarak, Galatasaray karşısında en kötü Kadıköy performansı izlediğimizi rahatlıkla söyleyebilirim. Bundan sorumlu olanlar mutlaka bir veya birkaç kişi değil, hemen herkesin payı yüksek burada.
Sürekli alınan stoperler ve bu stoperlerin Jailson’u dahi kesememeleri hususu ise sadece bir cümle olarak kalsın: O zaman alma değil mi?
Ezcümle; bu maça yöneticisiyle, hocasıyla ve taraftarıyla kötü hazırlanan Fenerbahçe, daha da kötü sonucu hak etmişken, 1-3’le mağlup ayrıldı sahadan. Bundan sonraki maçlara yönetimiyle, hocasıyla, oyuncusuyla, taraftarıyla “Eski Fenerbahçe” gibi çıkması ümidiyle. Kof özgüvene yer yok.



3 Ocak 2020 Cuma

7188 Sayılı Kanunun Ceza Muhakemesi Kanunu’na Getirdikleri - I




(Yazı, “Hukuk Defterleri” dergisinin 2019 Kasım-Aralık sayısında yayımlanmıştır)

Giriş
7188 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun (kamuoyunda bilinen adıyla “1. Yargı Paketi” veya “Yargı Reformu Paketi”), 24.10.2019 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiş, Kanunun 31. maddesi ile 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’na eklenen geçici madde 5’te, seri ve basit yargılama usulüne ilişkin hükümlerin 01.01.2020 tarihinden itibaren uygulanacağı hüküm altına alınmıştır.
Bu yazımızda; 7188 sayılı Kanunla Ceza Muhakemesi Kanunu’nda (CMK) yapılan bir kısım değişikliklere değinecek, değişikliklerin “reform” niteliğinde olup olmadığını anlatmaya çalışacağız.
Tutuklama Tedbirinde Yapılan Değişiklikler
7188 sayılı Kanunla CMK m.102’ye iki fıkra eklenmiş; CMK m.102/4’te soruşturma evresinde tutukluluk süresinin ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işler bakımından altı ayı, ağır ceza mahkemesinin görevine giren işler bakımından ise bir yılı geçemeyeceği, ancak Türk Ceza Kanunu’nun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar[1], Terörle Mücadele Kanunu (TMK) kapsamına giren suçlar ve toplu olarak işlenen suçlar bakımından bu sürenin en çok bir yıl altı ay olacağı, gerekçesi gösterilerek bu sürenin altı ay daha uzatılabileceği, CMK m.102/5’te ise tutukluluk sürelerinin, fiili işlediği sırada on beş yaşını doldurmamış çocuklar bakımından yarı oranında, on sekiz yaşını doldurmamış çocuklar bakımından ise dörtte üç oranında uygulanacağı düzenlenmiştir.
Daha açık ifadeyle, tutuklamaya getirilen yenilik; soruşturma evresinde tutukluluk süresinin azami altı ay, ağır ceza mahkemesinin görevine giren, söz gelimi nitelikli dolandırıcılık, zimmet, öldürme suçlarında azami bir yıl, TCK m.302 ila 339 ile TMK kapsamına giren suçlar ve toplu olarak işlenen suçlarda ise azami iki yıl olacağıdır. Bu düzenleme sadece soruşturma evresi için geçerli olup, sanık hakkında CMK m.102/1 ve 102/2’de öngörülen toplam azami tutukluluk sürelerinde bir değişiklik yapılmamıştır.
Hukuk Defterleri’nin Temmuz-Ağustos 2017 sayısında yayınlanan “Ceza Muhakemesi Hukukumuzda Bir Uygulama Sorunu: Tutuklama” yazımızda[2]; basmakalıp gerekçelerle, ölçülülük ilkesine aykırı olarak ve tutuklamanın istisna olduğu kuralı göz ardı edilerek tutuklama ve tutuklamanın devamı kararı verildiğinin altını çizmiş, tutuklama tedbirinin daha sağlıklı şekilde uygulanabilmesi için katalog suç düzenlemesinin kaldırılması, CMK m.100/4’te düzenlenen tutuklama yasağının genişletilmesi, her ne kadar kanun lafzından anlaşılsa da, uygulamadaki müstakar hatanın önüne geçmek adına kanun yolu sürecinin de tutukluluk hesabında dikkate alınması gerektiğine işaret etmiştik.
Gelinen aşamada ise yukarıda bahsettiğimiz esaslı sorunlarla ilgili ilerlemenin yaşanmadığını, tutuklamanın gerekçesiz şekilde ve ölçülülüğe aykırı olarak tatbikinin önüne geçmek amacıyla herhangi bir çalışmanın yapılmadığını görmekteyiz.
Hâlbuki Barolar Birliği tarafından ülkemizdeki tüm avukatlara ayrı ayrı masraf edilerek gönderilen “Yargı Reformu Strateji Belgesi Neler Getiriyor?” konulu broşürün 14. maddesinde aynen, “Tutuklama kararlarının kes-yapıştır gerekçelerle verilmesini, önleyecek tedbirler öngörülüyor” ifadesine yer verilmişti (“verilmesini” kelimesinden sonraki virgülü Barolar Birliği koymuştur, görselde mevcuttur).


14. madde yönünden bir beklentimiz yoktu; zira 53 sayfalık Yargı Reformu Strateji Belgesinde dahi böyle bir vaatte bulunulmamış, sadece başta tutuklama olmak üzere, kararların gerekçelendirilmesi hususunda eğitim çalışmaları düzenleneceği ile yetinilmişti. Buna karşılık Barolar Birliği’nin broşüründe “stratejik eğitimin” ötesine geçilip, “tedbirler öngörülüyor” denilmesini Barolar Birliği’nin heyecanına vermekteyiz.
Esasında 7188 sayılı Kanunla getirilen yeniliğin de, 1412 sayılı Mülga Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nda (CMUK) yer aldığını, yeni düzenlemenin sadece 5271 sayılı Kanun düzenlemesindeki gerilemeden dönüş anlamı taşıdığını, hatta CMUK düzenlemesinin de, yedi sene ve daha fazla hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren suçlar hariç olmak üzere, 7188 sayılı Kanunla getirilen yeniliğe göre şüphelinin daha da lehine olduğunu ifade etmek isteriz[3].
Hâl böyle iken, tutuklama tedbirinde yapılan değişikliğin sırf soruşturmada azami tutukluluk süresinin azaltılmasından ibaret oluşunun bir reform olarak kabul edilemeyeceği açıktır. Kaldı ki uygulamada şüpheli veya sanıklara karşı bir baskı olarak kullanıldığı su götürmez tutuklama tedbirinin, devlete karşı suçlar açısından azami iki yıl süre ile uygulanması, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının tesisi olarak gösterilemez.
Bazı Suçlar Yönünden Temyiz Yolunun Yeniden Açılması
Temyiz kanun yolunu düzenleyen CMK m.286’ya 7188 sayılı Kanunun 29. maddesi ile bir fıkra eklenmiş; temyiz edilemeyecek kararlar kapsamında olsalar bile, Türk Ceza Kanunu’nda yer alan hakaret, halk arasında korku ve panik yaratmak amacıyla tehdit, suç işlemeye tahrik, suçu ve suçluyu övme, halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama, kanunlara uymamaya tahrik, cumhurbaşkanına hakaret, devletin egemenlik alametlerini aşağılama, Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, devletin kurum ve organlarını aşağılama, silahlı örgüt ve halkı askerlikten soğutma suçları, TMK m.6/2,4 ile m.7/2’de yer alan terör örgütlerinin bildiri ve açıklamalarını basma, yayınlama ve bunların propagandasını yapma suçları ile Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu m.28/1, 31 ve 32’de yer alan kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme, kanuna aykırı propaganda yapma ve direnme suçları yönünden temyize başvurulabileceği anlatılmıştır.
Düzenlemeye gerekçe olarak ise şu husus belirtilmiştir: “Belirtilen suçlarla ilgili olarak temyiz edilemeyen kararlara karşı temyiz kanun yolu açılarak, farklı uygulamaların önüne geçilmesi ve Ülke genelinde yeknesak bir uygulamaya ulaşılması hedeflenmektedir. Temyiz kanun yolu açılan suçlar belirlenirken, ifade özgürlüğü ile doğrudan etkili olan suçlar esas alınmıştır. Düzenlemeyle, hak ihlallerinin önüne geçilmesi amaçlanmaktadır”.
Bu gerekçe ile kanun koyucunun; ifade özgürlüklerinde hak ihlallerinin yaşandığını[4], farklı uygulamaların önüne geçilemediğini ve istinaf/temyiz ayrımının gereği gibi işletilemediğini itiraf ettiğini görmekteyiz. Yani bu gerekçe ile bölge adliye mahkemelerinin ifade özgürlüğünü ilgilendiren suçlarda sanık lehine yorum yapmadığı, amiyane tabirle ellerini taşın altına koymadığı; örtülü olarak da, kendilerini Yargıtay yerine koyarak sadece hukukilik denetimi ile yetindiği, etkin şekilde çalışmadığı, ilk derece mahkemelerince beş yıl veya daha az verilen hapis cezalarını da yeterli incelemeler yapmaksızın kesinleştirdiği itiraf edilmiştir.
Temyiz kanun yolunu tüm suçlar için açmak, istinafın amaçlarından olan Yargıtay’ın yükünü hafifletmekle bağdaşmayacağı ve bir anlamda “yargı sisteminde ‘U’ dönüşü” olacağı için, temyiz kanun yoluna sınırlı suçlar yönünden gidilmesinin hedeflendiği, bunun için de ifade özgürlüğüne vurgu yapan suçların seçildiği düşünülebilir. Bununla birlikte, gerekçeye göre “ifade özgürlüğünü ilgilendiren suçlarda yeknesak uygulamanın olmadığı, ifade özgürlüğünü ilgilendirmeyen suçlar açısından ise yeknesak uygulamanın var olduğu” gibi bir düşünceye sebebiyet veren bu düzenlemenin isabetli olmadığını, isabetli olduğunu düşünsek dahi bir “reform” olmadığını, zira bir itiraf ile “uygulama hatasını giderme” halinin reform olarak değerlendirilemeyeceğini kabul etmek gerekir.


Yazıya son vermeden, Barolar Birliği broşürünün 19. maddesinde değinilen “yeniliğe” bir paragraf da olsa değinmek gerekir. Maddeye göre -ki bu husus, 53 sayfalık Yargı Reformu Strateji Belgesinde de işlenmişti- “Asliye Ceza Mahkemesinde duruşma savcısı uygulaması geri geliyor”muş. Bir şeyin geri gelmesi veya getirilmesinin reform olup olmayacağı sorusu bir yana, asliye ceza mahkemeleri duruşmalarında savcıların bulunmayacağına dair 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un geçici 9. maddesi düzenlemesinin[5] 2020 yılı itibariyle kendiliğinden ortadan kalkacağını, yani asliye ceza mahkemelerinde savcıların görev alması için bırakalım düzenlemeyi, kanun koyucunun öksürmesine dahi gerek olmadığını, özetle bunun stratejiye, reforma ve broşürlere konu edilmesini anlayamadığımızı son olarak ifade etmek isteriz.
7188 sayılı Kanunla getirilen seri ve basit yargılama usullerine bir sonraki sayıda değineceğiz.



[1] Bu suçlar; TCK m.302 ila 308’de düzenlenen “Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar”, TCK m.309 ila 316’da düzenlenen “Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar”, TCK m.317 ila 325’te düzenlenen “Milli Savunmaya Karşı Suçlar” ve TCK m.326 ila 339’da düzenlenen “Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk” suçlarıdır.
[2] http://hukukdefterleri.com/ceza-muhakemesi-hukukumuzda-bir-uygulama-sorunu-tutuklama/
[3] 1412 sayılı CMUK m.110’a göre; “Hazırlık soruşturmasında tutukluluk süresi azami altı aydır. Kamu davasının açılması halinde bu süre hazırlık soruşturmasında tutuklulukta geçen süre dahil iki yılı geçemez.
Soruşturmanın veya yargılamanın özel zorluğu veya geniş kapsamlı olması sebebiyle yukarıda belirtilen sürelerin sonunda kamu davası açılamamış veya hüküm tesis edilememiş ise, soruşturma konusu fiilin kanunda belirtilen cezasının alt sınırı yedi seneye kadar hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren suçlarda tutuklama kararı kaldırılır. Yedi sene ve daha fazla hürriyeti bağlayıcı cezaları gerektiren suçlarda tutuklama sebebine, delillerin durumuna ve sanığın şahsi hallerine göre tutukluluk halinin devamına veya sona erdirilmesine veya uygun görülecek nakdi kefaleti vermesi şartıyla sanığın tahliyesine karar verilebilir”.
[4] 7188 sayılı Kanunla TMK m.7/2’ye “Haber verme sınırlarını aşmayan veya eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.” cümlesinin eklenmesi de, ifade özgürlüğünün ihlal edildiğinin kanun koyucu tarafından kabul edildiğinin bir diğer göstergesidir.
[5] 5320 sayılı Kanun Geçici Madde 9 (Ek: 2/12/2014-6572/45 md.): “31/12/2019 tarihine kadar, asliye ceza mahkemelerinde yapılan duruşmalarda Cumhuriyet savcısı bulunmaz ve katılma hususunda Cumhuriyet savcısının görüşü alınmaz. Ancak, verilen hükümler ile tutuklamaya veya salıverilmeye ilişkin kararlara karşı Cumhuriyet savcısının kanun yoluna başvurabilmesi amacıyla dosya Cumhuriyet başsavcılığına gönderilir”.

14 Aralık 2019 Cumartesi

Alınamayan Laptop




Ön Bilgi: Bu yazı; ne ülke ile ilgili, ne sanatla, ne sporla, ne de hukukla. O nedenle etiketsiz bir yazı oldu ve ilk kez bir yazıma hangi etiketi yerleştireyim, karar vermek mümkün olmadı. Zaten yazıda da bir karar verememe hali var.

Efendim bendenizin en önemli hobilerinden biri, laptop bakmak. Sürekli olarak laptop bakıyorum, çok da anladığımdan değil aslında ama, onun şu özelliği varmış, bunun bu özelliği varmış, o iyi ama RAM’i düşük, bu kötü ama çözünürlüğü çok iyi, yok SSD, yok HDD derken, kendi çapımda bu konularda kafa yoran biri haline geldim.
Son dönemde bu uğraşın artmasının sebebi de, beş buçuk yıldır kullandığım, aynı zamanda tablet olarak da kullanılabilen, ama benim hiçbir zaman tablet gibi kullanmadığım laptopun iyice yaşlanmasıydı. Yüksek lisans tezime evde iyice yoğunlaşmam gerektiğinde, laptopum iyice hantallaştı ve sonrasında yeni laptop acil ihtiyaç haline geldi. Neredeyse teze her ekleme için ekstra 10-15 saniye laptopun kafasının gelmesini bekledim.
Beş buçuk yıldır kullandığım bilgisayarın özelliklerini yazmayacağım. Ancak beni beş buçuk yıl götürmesine rağmen çok özellikli bir bilgisayar değildi. Sadece ben, diğer kişisel eşyamda olduğu gibi, bunu da hor kullanmamaya gayret ettim, hepsi bu. Mesela beyaz bir halı saha kramponum vardı, sol tekini neredeyse hiç topla buluşturmadığımı, o tekin sağa göre daha beyaz olduğunu söyleyebilirim (esasında burada hor kullanmamadan ziyade özeleştiri var da, neyse).
Diyeceğim o ki; beni herhangi bir laptop en az 4-5 yıl götürür, özelliği pek de mühim değil. Ama “bu kez iyi olsun, şusu şöyle olun, busu böyle olsun” diye uğraştığımdan, yaklaşık iki yıldır değişik yoğunluklarla laptop bakmakta ve o laptopu alamamaktayım.
Teze yoğunlaşma dönemimdeyken, ofisimin yakınında bulunan bilgisayarcıya gittim, “bana bir laptop” dedim. Baktık, ettik derken, birinde karar kıldım. Dedim herhalde haftaya alırım. Bu arada internetten laptop araştırmaya, özelliklerine, fiyat/performans dengesine bakmaya devam ediyordum. Bir cuma akşamı evimde otururken, karar kıldığım laptopun 600 TL indirime girdiğini gördüm. Hemen verdim siparişi.
Laptopum geldi, gayet nazik, klavye sesi tatlı, gülüşü ince, kıvrak, şen bir laptoptu. Hatta ofiste kullandığım sessiz faremi, ev için de satın aldım ki, yeni laptopa yeni sessiz fare eşlik etsin. Laptopu birkaç gün kullandım, kullanımında sıkıntı yok, gayet iyi; ancak enteresan bir şekilde laptopun, kapalıyken şarj yediğini gördüm. Bu yeme, öyle “%75’ken kapattım, açtığımda %73-74’tü” değil. Sabah evden çıkıyorsun %60, akşam eve geliyorsun %50. Ben de tabii, laptopu tamire verdim. O tamirat üç hafta sürdü. Hatta tamiratın bittiği haberi gelmeden ben gittim bilgisayarcıya, hayırdır diye. “Gelen bilgi, donanımdan kaynaklı sorun olmadığı yönünde, ama tekrar sorduk cevap bekliyoruz” dediler. Yani bilgisayar markasının teknik servisi, “sorun yok, kullanıcı şaabıyo” demiş. Ben de madem öyle, süre de kaçmadı, cayma hakkımı kullanıyorum dedim ve caydım. Param iade edildi. Hatta internette de şikayet ettim firmayı. Firma, sizi arayacağız dedi, aramadı. Tamirattı, caymaydı derken bir ay gitti.
Neyse, yeni laptopsuz hayatıma devam ettim. Yanlış anlaşılmasın, yeni ve laptopsuz hayat değil; yeni laptopsuz hayat. Yani laptopum var, ama yeni laptopum yok. Yeni laptopum olmayalı da çok oldu. Zaten o sürede tezi bitirdim bir şekilde. Ancak yalan yok, o yeni laptopla, daha doğrusu, artık eski olan yeni laptopla teze birkaç ilavem oldu. Yaklaşık 50-60 vuruşum olmuştur.
Şimdi tez de bittiği için acil bir laptop ihtiyacım yok, ama aramaya devam ediyorum. Arada ofisin yakınındaki bilgisayarcıya uğruyorum. Hatta bana bilgisayarcı ağabeyler, o artık eski olan yeni laptopumu öneriyorlar. “O laptop ne diye soran olursa, eski bir tanıdık dersin ağabeyim” diyorum, ilgilenmiyorum. Sağda solda gördüğüm laptopları tutup kaldırıyorum, bu hafifmiş, bu ağırmış diye. Park eden araca bakıp, “kaç basıyo bu” diye hız göstergesine bakan velet gibiyim.
Aklıma yatan laptopların kodlarını kopyalıyorum. Telefonumdaki not defterim kodlardan oluşan bilgisayar modellerinden müteşekkil: CORE i5’ler, MX150’ler, W10’lar, 8565U’lar… “Şunun şu özelliği olsaydı kesin alırdım” diyorum, sonra bakıyorum, o özellikli olanını da buluyorum; ama o zaman da, “biraz fiyatı insin” diyorum. “Şarjı çabuk bitmesin”, “hafif olsun”, bunlar da gayet önemli benim için. Hafif olmasının aslında pratikte çok bir faydasını da görmeyeceğim, çünkü genelde evde takılıyorum. Ama olsun, hafif olsun. Şarjı da hemen bitmesin, çok önemli.
İnternette bazı laptoplar için siteye not düşüyorum, “fiyatı düşünce haber ver” ve “stoğa gelince haber ver” şeklinde. Eminim ki, o laptopun fiyatı da düşse, diğeri stoğa da gelse, o laptopları almayacağım.
Bende laptop iflah olmaz bir arayış haline geldi. Ben laptop almayı değil, laptop bakmayı seviyorum. Bana laptop baktırın, gideyim, “aa bunun tipi ne güzelmiş, kaç RAM diye” sorayım. Laptopun RAM’i iyi, çözünürlüğü kötü olduğunda, “çözünürlüğü iyi olsaydı alırdım” diyeyim. Çözünürlüğü iyi olanı çıksın, almayayım.
Başta yazdığım gibi karar verememe de değil sanki bu durum, karar vermeyi istememe. Bir akşam gaza geldik, indirimdi şuydu buydu diye. Aldık, ne oldu. Demek ki karar verince de olmuyor.
Sonuç olarak aklımda 5-6 laptop. Duruma göre almayı düşüneceğim. Alacağım demiyorum, almayı düşüneceğim. Elimde beş buçuk yıllık laptop, arada takılıyorum, bloğa yazı yazıyorum, Twitter, YouTube takılıyorum.
Öte yandan, salondaki sehpanın altında sessiz farem sessizce kullanılmayı bekliyor, halinden pek de memnun görünmüyor. Yedek kulübesindeki potansiyelli sağ açık gibi görev için can atıyor. Ama görev vermiyorum, yeni laptopu alınca görev vereceğim ona. Ferdi Kadıoğlu muamelesi yapıyorum yalnız ve güzel fareme.
Umarım bu satırları, bir ruh hastasının abuk sabuk takıntısı olarak yorumlamamışsınızdır. Anlayışınız için teşekkürler…
Bu yazıya fotoğraf olarak ancak Dijital Binali ve Laptop Recai yakışırdı. Baykal Kent’i saygıyla anıyor, VJ Bülent’e uzun ömürler diliyoruz.

29 Kasım 2019 Cuma

Kocaman Yanalım, Kocaman Yalanım


Uzun zamandır yazmayı düşündüğüm bir Ersun & Aykut yazısını yazmanın zamanı geldi, hatta geçti bile. Keşke o kadar gecikmeseydim de, Ersun Yanal için işler kötü giderken yazan biri olmasaydım diye de hayıflanıyorum bir yandan. Çünkü Ersun Yanal & Aykut Kocaman mukayesesi ile ilgili birkaç şeyi önceden söylemek daha muteber olurdu benim açımdan. Olsun, söz uçar yazı kalır, geç de olsa başlayalım.
Öncelikle Ersun futboluyla Aykut futbolu arasındaki farkı, 2012-2013 ve 2013-2014 sezonlarını tribünde, hem de aynı yerden takip ettiğim için gayet iyi biliyorum. Zaten o iki yıla ait lig puan tablolarından ve sonucundan da anlaşılıyor bu fark. 2012-2013 sezonundaki ile aşağı yukarı aynı kadronun 2013-2014 sezonunda Ersun Yanal’la şaha kalktığını, ondan dolayı taraftarların kendisine ayrı bir sempati beslediğini, hatta benim de onlardan biri olduğumu söylemem yanlış olmaz. Ancak bazı abartılardan da uzak durmak lazım.
Tu kaka edilen 2012-2013 sezonunda Fenerbahçe, UEFA Avrupa Ligi’nde yarı final oynamış ve türlü şanssızlıklarla (sakatlık, ilk maçta farkın ve penaltının kaçması vs.) finali kaçırmış takımdı. “Gönüllerin şampiyonu”, “gönüllerin finalisti” gibi kavramların futbolda yeri yok; ancak o sene, Avrupa’da başarısı sınırlı takımımızın kıl payı o finali ve kupayı kaçırmasının takım ve taraftarları için bir anlamı olmalı. Nasıl ki 2007-2008 sezonunda Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final oynadığımız ve efsane olarak görülen takım, o sene şampiyon olamamasına rağmen taraftarlarca iyi hatırlanıyorsa (şampiyon olamaması sonucu hocamız Zico kovulmuştu); 2012-2013’te Avrupa’da başarılı olan takımın yerin dibine sokulması ve 2013-2014 için methiyeler düzülmesi pek mantıklı gelmiyor.
2013-2014 için bir hususu daha eklemek lazım: “Nisanda şampiyon olduk” geyiğinin yegâne sebebi, ligi o sene ikinci bitiren Galatasaray’ın 34 maçta sadece 18 galibiyetinin ve 65 puanının olması. O sene rakiplerinden farklı olarak, Avrupa’da mücadele de etmeyen ve kutsanan Fenerbahçe’nin ise o sene attığı gol sayısı 74, topladığı puan da 74.




Örneğin, “defansçı”, “yan pasçı” Aykut Kocaman’ın Fenerbahçe’de son dönemi olan ve yerden yere vurulduğu 2017-2018 sezonunda takımın attığı gol sayısı 78, topladığı puan 72.



Ersun önce hücumcu, Aykut önce savunmacıdır tamam, bunu bir an için kabul edelim; ama “Nisanda şampiyon”, “Fener Ersun’la uçuyor” vs. bunlar işin magazinsel tarafı. 2013-2014 sezonunda Fenerbahçe 23 galibiyetle şampiyon olmuş, yani öyle bir sürklase durumu yok ortada (ondan sonraki sene Galatasaray 24, sonra Beşiktaş 25 galibiyetle şampiyon olmuşlar).
Madem “yaldır yaldır” şampiyonluk örneği verilmek isteniyor, o halde yine Aykut Kocaman’ın çalıştırdığı dönem olan 2010-2011 sezonundan bahsedelim: Atılan gol sayısı 84, puan 82, galibiyet sayısı 26.



Yine Fenerbahçe’nin Avrupa’da mücadele etmediği Mustafa Denizlili 2000-2001 sezonunda da (“Mustafa Denizli, rezil ettin sen bizi” tezahüratından 1 sene önce), takım 82 gol atmış, 76 puan toplamış ve 24 galibiyetle şampiyon olmuş.
Tabii bunlar Ersun Yanal’ın 2013-2014 sezonunda oynattığı güzel ve heyecan verici futbolu ve seyir zevki açısından 2012-2013’ü geride bıraktığını gölgelemesin, benim de amacım bu değil zaten. Ama 2013-2014 şampiyonluğu yukarıda bahsettiğim kadardır, fazlası değildir.
Peki, yukarıdaki bilgilere niye yer verme ihtiyacı hissettim. Şu Twitter ve yorumcu kirliliğinden gına geldi artık, ondan. Bir dönem Sabri tu kaka edilirdi, bir dönem Selçuk Şahin, biliyorsunuz. Bu “popüler geyikleri”, “yan de yanalım”ı, Aykut Kocamanlı yıllarda geçen “Kocaman çöküş”, “Kocaman dert” veya “Kocaman galibiyet” vs. haberleri bırakalım.
Bu sene Ersun Yanal’ın oyun anlayışı ile 2013-2014 oyun anlayışının Allah’ı bir. “Kadro bu, ne yapayım” değil mesele, takım gerideyken sahaya ofansif oyuncu yerine, defansif oyuncu süren hocanın, takımı bir “ön libero takımı” haline getirmesi, hem kendini, hem de kendisini takıma neredeyse transfer eden taraftarı inkar etme anlamını taşıyor. Yine Aykut Kocaman’ın sözde Valbuena ve Alex takıntısı ve sahaya sürekli Aatıf’ı sürmesinin benzeri, Ersun Yanal’da da var (örneğin Zajc ve Ferdi’nin hiçbir surette oynatılmaması; yedekte o kadar adam dururken sürekli Alper’e yer verilmesi ve Tolga Ciğerci’nin başka oyuncular varken kanatta oynatılması).
Günümüze bakalım, Fenerbahçe’nin bu sezonki durumu şu şekilde: 12 maç, 6 galibiyet, 21 puan. Zaten güzel ve hak edilen olmakla birlikte fazla abartılan bir şampiyonlukla bu takıma geldi Ersun Yanal, ona uygun hareket etmeli. Yoksa ikinci bir veda uzakta değil.
Peki veda durumunda, çare kimde? Çare; futbol dünyasında saygı ile karşılanan, futbol görüşü ve kültürü olan, olgun, komplekssiz ve kaprissiz, kucaklayan bir teknik direktörde. Tıpkı Zico gibi. Zico ki, takımda tüm futbolcuları babacanlığıyla bir arada tutabilmeyi başardı, belki de en önemli meziyeti oydu. Yoksa ne çok iyi bir taktisyen, ne çok iyi bir oyun okuyucuydu.
Hadi Zico demişken bir bilgi daha vereyim. Fenerbahçe o bahsettiğim 2007-2008 sezonunda 02.04.2008 tarihinde Chelsea’yi Kadıköy’de yenerken, ilk 11’inde Vederson, Önder Turacı, Uğur Boral ve taraflı tarafsız herkesin dalga geçtiği Maldonado vardı. Chelsea’nin kadrosunu ise aşağıda görebilirsiniz.



Şampiyonlar Ligi’nde o sezon, gruplardaki ilk maçımız olan ve Kadıköy’de 1-0 kazandığımız Inter maçında da, rakip forvet Ibrahimović’ti, takımın yedeklerinde de Figo ve Crespo vardı.
Sonuç olarak; internet geyikleriyle, Ersun/Aykutla, Nisan/Mayısla, hakem/VAR’la zaman kaybedecek lüksümüz yok. Olumluları baz alalım, ama abartmayalım, vasata da sırf çevirelim (vasat oyuncu/iyi niyetli oyuncu/kaliteli oyuncu konularını bir ara işleyeceğim). Bizi kalitesiyle ileriye taşıyacak futbolculara, bu mümkün olamıyorsa, kalitesiyle ileriye taşıyacak hocalara ve futbol insanlarına ihtiyacımız var; geyiklere yok.
Özetle; heyecan, keyif ve başarı o 7140 metrekarelik alanda, oraya odaklan. Zor, ama imkansız değil.

31 Ekim 2019 Perşembe

The Kominsky Method



Uzun uzadıya, hatta hiç uzadıya yazmayacağım. “The Kominsky Method” dizisi önerimdir.
Her bölümü yaklaşık 25 dakikadan oluşan, orta yaşı geçkin, hatta ileri yaşı da geçkin iki dostun hikayesi anlatılan. Kara delikler, tanımlanamayan canavarlar vs. yok; son derece hayattan, son derece içten. Netflix’in, biyografik diziler dışında belki de en gerçekçi dizisi. İkinci sezonu da Netflix’e koyuldu. Çerez gibi izlenir.
Michael Douglas ve Alan Arkin başroldeki delikanlılar. İzlerken, bizimkilerin yaşı daha genç ama; olur da Türkiye’de çekilirse Haluk Bilginer’le Mazhar Alanson ne iyi gider diye düşünmedim değil. İkisi de, karakterlerin özelliklerine uyuyor zira. Zaten bana göre Haluk Bilginer tip olarak da bir Douglas.
Neyse izleyin, pişman olacağınızı sanmıyorum.

27 Eylül 2019 Cuma

Bir Derbi Öncesi Yazısı: Bizim Güzel Ön Liberolarımız



Bu kez sezon başı yazısı yazmadım; ama malum derbi öncesi yapacağım açıklamalar da, bir nevi sezon başı dertlerimin bir tezahürü olacak.
Derbi maçından futbol kalitesi açısından beklentim olmadığını, yukarıda yer alan fotoğraftaki gibi maçta kaosun hakim olacağını ve maçın sonunda verilen verilmeyen kararların, gidilen gidilmeyen VAR’ların konuşulacağını tahminim olarak belirteyim.
Gelelim derbi öncesinde takımımızın (bilgisayarlarını yeni açanlar için söylüyorum, Fenerbahçe’mizin) durumuna… Maçta kimlerin oynayıp kimlerin oynamayacağına değinmeden önce, sakat oyuncularımızın son durumlarına göz atmak gerekecek.
Biliyorsunuz (veya bilmiyorsunuz) takımımız, bundan önceki maçlarında ideal beklerinden yoksun ve en az bir stopersiz çıktı maçlarına.
Yönetimimiz geçen sene iki sol bekli kadrosunda bir sol bekle yollarını ayırdıktan sonra başka bir sol bek transfer etmediğinden ve ideal sol bekimiz de sakat olduğundan, sol bekimiz esas yeri sol bek olmayan bir başka oyuncudan seçildi sezon başında.
O devşirme sol bek de, geçen sene genelde sağ açıkta oynayan, sağ bekte de oynayabilen oyuncuydu. İlk sağ bekimiz de sakat olduğundan ve ikinci sağ bekimiz olan esasında sağ açık oyuncuyu yukarıda anlattığımız üzere sol bekte kullandığımızdan, sağ bek pozisyonunda da bu kez, esas yeri ön libero olan ve geçen senenin yarısında bir Anadolu takımına kiralık verdiğimiz bir oyuncu oynadı. Esasında üçüncü bir sağ bek de vardı, ama genç ve tecrübesiz olduğundan bu maçlarda onu değil, bu ön liberoyu tercih etti hocamız. Böylelikle takımın sol bekinde esas yeri sağ açık/sağ bek olan, sağ bekinde de esas yeri ön libero olan oyuncu oynadı. Sakat sağ bekin derbiye yetişip yetişmeyeceği belli olmamakla birlikte oynaması bekleniyor; sol bekte ise ikinci sağ bek (esasında sağ açık oyuncu) oynayacak gibi duruyor. Esasında bir anlamda "dominospor" gibiyiz; sol bek iyileşse sol bekte sol bek özellikli oyuncu oynayacak, sol bekte emaneten oynayan sağ bek/sağ açık oyuncu da, sağ bekte, yani kendi yerinden birinde oynayabilecek, sağ bekteki ön libero da ön liberoda oynama şansını elde edebilecek. Şimdi bu ihtimal gözükmüyor, devam edelim...
Stoper mevkiinde kimlerin oynayacağına gelince; takımımızda geçen sene üç stoperimiz vardı. Ancak bu arkadaşlardan birini (o da yeni transferdi) geçen sene devre arasında kiralık verdiğimizden, ikisinin sözleşmeleri de geçen sezon sonunda bitecek olduğundan ve bu üçünden verim alınamadığından, geçen sezonun devre arasında iki yerli stoper de alındı. Yani geçen sezonun ikinci yarısı itibariyle, biri kiraya verilen beş stoperimiz olmuş oldu, ancak sezon sonunda o iki stoperin sözleşmelerinin bitmesiyle, o kiralık da yeniden kiralanınca halihazırda iki stoperimiz kalmış oldu. Ancak kalan stoperlerden biri yetersiz, diğeri de müzmin sakat olduğu için ve bu ikiliyle bir sezon bitirilemeyeceği için, iki yabancı ve kaliteli stoper alınması yönünde kanaat oluşturuldu. Bunlardan biri önce alındı ve oynayabilecek tek stoper olduğu için direkt kadroya girdi (ondan henüz verim alınamadı); diğeri ise hiç hazır olmadığı için oynatılamadı (sadece geçen hafta ilk yarıyı oynadı ve golü yediren de o oldu, zaten ligin ikinci haftasından sonra transfer edildi o arkadaş). Öyle olunca o (sözde) hazır stoperin yanı boş kaldı ve oraya da bir ön libero koyuldu. Ancak o ön libero da hatalı goller yedirdiği için soru işareti olmakla birlikte, onun yerine oynayacak stoperler de kötü olduğundan, o ön liberonun yeri artık stopermiş gibi oldu. Derbide de o ön liberonun stoperde oynaması bekleniyor.
Bu arada geçen sezon hiç oynamamış, ancak fizik gücü ve koşu mesafesi açısından yeterli olan, hafta sonu maç yapacağımız takımda bir dönem oynamış ön liberomuz iyileşti, bu sene maçlarımızda oynuyor. Geçen sezonun ikinci yarısında bir Anadolu takımına kiralık verdiğimiz ve yukarıda sağ bekte kullandığımızı söylediğimiz ön liberomuz takımda. Yine geçen sezonun devre arasında bir başka büyük takımdan transfer ettiğimiz bir ön liberomuz daha var. Bunun yanında, takıma ağabeylik yapmasını istediğimiz ve eski kaptanımız olan ön liberomuzla tekrar anlaşıldı. Bu arada transfer sezonu bitmeye yakın bir ön libero daha alındı (hatta bu ön libero, eğer diğer ön libero derbide stoperde oynamazsa, onun yerine stoper oynayacak ön libero).
Gelelim açık kanat oyuncularına. Sağ kanatta etkili olduğu, adam geçebildiği söylenen fuleli arkadaşımız, ligin ilk haftasında; sol kanatta etkili olduğu, adam geçebildiği söylenen bir diğer fuleli arkadaşımız ise bir önceki hafta sakatlandı. İlk oyuncumuz derbiye yetiştirilmeye çalışılıyor. Ancak sol kanattaki arkadaşın, eski takımına karşı oynayamayacağı kesin. Bununla birlikte sol açıkta da alternatif yok. Hocamızın geçen sene oynayamayan, sakatlıktan yeni çıkmış o güçlü ön liberoyu sol açıkta eski takımına karşı sahaya sürmesi muhtemel. Yani stoper ve ilk sağ bek iyileşmezse sağ bekte oynayacak ön liberoların yanında, sol açıkta da ön liberonun oynama ihtimali var.
Bir ihtimal daha var: Sol açıkta ön libero özellikli o arkadaş tercih edilmezse, 10 numara pozisyonunda oynayan arkadaş sola geçebilir, o 10 numaranın yerine de bir ön libero koyulabilir.
Santrforumuz hamdolsun kendi yerinde oynayacak; o da sakatlanır veya cezalı duruma düşerse, transfer sezonunun son günlerinde alınan yerli veteranın ne yapacağı belli değil. Bir de kendi yerinde oynadığı söylenen genç kalecimiz var. Nasıl bir performans sergileyeceğini merak ediyorum.
Şampiyonluk hedefleyen ve hedeflemek zorunda olan takımın Eylül sonu, zorlu deplasman öncesi durumu bu.
Sakat oyuncuların kaçı iyileşir, kaçı hazır olur, kaçı oynar ve sahaya kaç ön libero menşeli oyuncu çıkar, bekleyip göreceğiz. Hayırlı derbiler…

31 Ağustos 2019 Cumartesi

Beccaria vs. Erdoğan


“Egemenlik ve yasalar, her bireyin özel özgürlüğünün küçük parçalarının yalnızca bir toplamıdır. Egemenlik ve yasalar, bireylerin iradelerinin birleşmeleriyle oluşan genel iradeyi temsil eder. Böyle bile olsa, kendini öldürme yetkisini başka insanlara bırakmayı kim ister ve kim göze alır ki? Bütün değerler arasında en büyüğü, en kapsamlısı, en üstünü olan insan yaşamı, her insanın özgürlüğünün küçük bir özverisi olan küçük bir parçası içinde nasıl sığdırılabilir ki? Eğer bu böyle olsaydı, öbür ilkeyle, yani insanın kendini öldürme hakkı bulunmama ilkesiyle bu nasıl bağdaşabilirdi? Eğer başkasını öldürme hakkı, bir başkasına ya da bütün topluma tanınabilseydi, insanın kendini öldürme hakkının da olması gerekirdi”.
Cesare Beccaria[1] (1764)
“Sizinle bu meydanda, külliyede 15 Temmuz sonrası hani o 29 geceniz var ya... Son gece burada yine toplanmıştık değil mi? Burada konuşmuştuk, sizler 'İdam, idam, idam' demiştiniz. (…) Parlamentodan geçti benim önüme geldi, ben bunu onaylarım. Eğer olmadı bir halk oylaması da onun için yaparız. Öyle mi? Şehitlerimizin katillerini bizim affetme yetkimiz yoktur, karar merci millettir, inşallah bunu yapacağız”.
Recep Tayyip Erdoğan (2017)
"Ben kesin net bir şey söyledim. Eğer parlamentomuz bu konuyla ilgili kalkar da idam kararı verirse ben bunu onaylarım. Hiç düşünmem. Bu konuda vicdanım da rahattır. Çünkü yavrusunun gözleri önünde öldürülen bir annenin hakkı ağırlaştırılmış müebbetle ödenmez”. 
Recep Tayyip Erdoğan (2019)
Burada ölüm cezasının caydırıcı olup olmadığı, geri dönülemezliği, ülkemizde adaletli şekilde verilip verilemeyeceği vs. üzerine konuşmaya gerek yok. Yukarıdaki sözler, bu sözlerin yılları ve bu sözleri söyleyenler; bizlere yeterince fikir veriyor. Bu sitede de durmuş olsun bunlar, arada bakarız.


[1] Cesare Beccaria, Suçlar ve Cezalar Hakkında, 2. Baskı, Çeviren: Sami Selçuk, İmge Kitabevi, Ankara, 2010, s.135-136.