30 Ocak 2022 Pazar

Panel Notları

24-31 Ocak Adalet ve Demokrasi Haftası kapsamında Uğur Mumcu Araştırmacı Gazeteci Vakfı, Taşdelen ve Çankaya Belediyeleri tarafından sekiz gün boyunca tertiplenen paneller arasında, Yargıçlar Sendikası’nın düzenlediği 29 Ocak 2022 tarihli “Hukuk olmadan devlet olur mu, olursa adı ne olur?” konulu panel de vardı, panelde ben de Avukatlar Sendikası’nı temsilen konuşmacı olarak yer alacak, ağırlıklı olarak cumhurbaşkanına hakaret suçu ile ilgili sunum yapacaktım. Ancak sağlık nedenlerinden dolayı bu panel gerçekleşemedi. Ben de panel için aldığım notlara burada, içeriğini biraz da değiştirerek yer vereyim, bu notları sizlerle paylaşayım dedim. İyi okumalar… 


Panel için davet gelince (bırakınız konuşmayı, daveti bile onur verici, Yargıçlar Sendikası Başkanı Ayşe Sarısu Pehlivan’a, konuları istişare ettiğimiz Yargıçlar Sendikası Genel Sekreteri Enver Kumbasar’a ve konuşmacı olarak benim yer almamı isteyen Avukatlar Sendikası Başkanı Selin Aksoy’a şükranlarımı sunuyorum), cumhurbaşkanına hakaret suçu ile ilgili emsal Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararları üzerine çalışmalar yaptım. O dönemde henüz Sedef Kabaş tutuklanmamış, gözaltına da alınmamıştı. Ön çalışmamda da, cumhurbaşkanına hakaret suçunda tutuklama ve adli kontrol tedbirlerinin uygulanmasına odaklanmıştım. Burada da bu konuya yer vereceğim tabii ki. Zaten son gelişmeler, araştırdığım AİHM ve AYM kararlarının ne kadar önemli olduğunu da göstermiş oldu (aynı zamanda ne kadar önemsiz olduklarını da tabii).

Öncelikle bu gelişmelerin, yani cumhurbaşkanına hakaret ve benzeri suçların uygulamada bu şekilde soruşturulup kovuşturulduğunun insicam, yani tutarlık konusunda sıkıntı oluşturduğu, hukuk uygulamalarının ciddiyetsizliğine yol açtığı söylenebilir. Son dönemde de, bu ciddiyetsizliğin ve hukuka aykırılığın daha da ileriye gittiğini görüyoruz.

Örneğin bir yandan paketlerle, reform söylemleriyle, “yargı reformu strateji belgesi” gibi ağdalı isimli düzenlemelerle İnfaz Kanununda değişiklikler yapıyor, hükümlülerin cezaevinden çıkmalarının önünü açıyor ve 6 yıl hapis cezası alan şahısların hiç cezaevine girmeyeceği değişiklikler yapıyoruz veya 8 yıl hapis cezası alan bir şahsı 1 yıl yatırıp tahliye ediyoruz, hatta pandemi dolayısıyla onları da çıkarıyoruz; bir yandan ise 3, 4 yıllık hapis cezası gerektiren suçlarda şahısları, haklarında henüz dava açılmadan veya mahkumiyet kararı verilmeden tutukluyoruz.

Ancak tutuklamaların bu şekilde icra edilmesini doğrudan çelişki veya hata olarak görmek de bizatihi hata olur. Bu bir hata değil, bilakis tercih. Yoksa hâkimler ve savcılar cumhurbaşkanına hakaret suçundan bir kişinin tutuklanmaması gerektiğini, aksinin hukukumuza uygun olmadığını bilecek kapasitede insanlar. Biliyorlar, ama “hukukumuza uygun” dedim. “O hukuka” gayet de uygun; uygun ki, tutuklama gerekçesini Sedef Kabaş kararındaki gibi kurabiliyorlar: “Atılı suçun vasıf ve mahiyeti ile eylemin nitelikli hâl olarak düzenlenmiş olması karşısında kanunda öngörülen cezasının alt ve üst sınırı nedeniyle kaçma ve saklanma ihtimalinin yüksek olduğu”… Suçun alt sınırı 1 yıl, üst sınırı 4 yıl; nitelikli hâlde de, en az 2 ay, en fazla 8 ay artırım söz konusu, düşünün durumu.

Kişiyi hürriyetinden yoksun kılmak, Türk Ceza Kanunu’na göre suç. Ancak kişiyi bir adli kontrol veya tutuklama kararı ile hürriyetinden yoksun kılarsanız hukuka uygunluk nedeni var ve fiil suç değil, tamam. Ama bu kararlar keyfi ve kastiyse ve de hukuka aykırıysa, suç olmuyor mu? Oluyor. Bu karar suç değil mi, suç. O kadar.

O hukuka göre; tutuklama yasağı yoksa, yani suçun üst sınırı iki yıldan fazlaysa “demek ki tutuklanabilir” diye tutuklayabiliyor sulh ceza hâkimleri. Ölçülülüğe, tutuklamanın şartlarına, hangi hâllerde tutuklamanın olabileceğine, hatta o durumlarda bile tutuklamanın zorunlu olmadığına bakmıyor, “bu konuda AİHM ne diyor” diye de önemsemiyor hâkimlerimiz.

Sulh ceza hâkimleri dedim, o merciin getirilişi zaten ayrı bir konu ve o hukuka uygun. Sulh ceza hâkimliklerinin hangi dönem getirildiği de malum. 17-25 Aralık döneminden sonra böyle bir ihtiyaç hasıl oldu ve sulh ceza hâkimlikleri kuruldu. Tutuklamalar, salıvermeler, telefon dinlemeleri, telefon dinlememeleri, teknik araçlarla izlemeler, teknik araçlarla izlememeler, erişimin engellenmesi kararları, erişimin engellenmemesi kararları, takipsizliğe itirazlar hep bu makam tarafından inceleniyor. Bu da o hukukun bir tercihi.

Kişiye ve konjonktüre göre kanun hükümleri uygulanabiliyor. Cumhurbaşkanına hakarete tutuklama/adli kontrol; muhalefet liderine yumruklu saldırı, ortada bir şey yok.

Bu arada, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun, Türk Ceza Kanunu’nun esasında özgürlükçü olmadığı veya yetersiz olduğu da söylenemez. Hatta özellikle CMK gayet net, özgürlüklerin önünü açan, şüpheli ve sanık haklarını koruyan, hukuka aykırılığa müsamaha göstermeyen ilkeleri barındıran bir kanun. Anayasa m.38 yine şüpheli ve sanık hakları açısından önemli. Ancak uygulamada bunları göremiyoruz, en son Sedef Kabaş kararı bunun net göstergesi.

Öngörülemezlik var, “gücü gücü yetene” hukuku. Belki bu, “hukuk olmadan devlet olur mu, olursa adı ne olur?” sorusuna bir cevap olabilir.

Az önce bahsettiklerimden de anlaşılmıştır, “kanunlar iyi, uygulayıcılar kötü” demek mümkün değil. Zaten bir hâkim/savcı güvencesi de yok. Kararına inanmayan, kararı ile aynı düşünmeyen, ama o şekilde karar vermesi gereken veya beklenen hâkimler/savcılar var.

Siyasi davalarda tahliye kararı verenler, cezalara, tutukluluğun devamı kararlarına muhalefet şerhi koyanlar, dava açmayanlar veya açanlar yerlerinde kalabiliyor mu, bir baskı var mı? Bu soruların cevaplarını hepimiz biliyoruz. Bu nedenle, güvencesi olmayan, büyük bir çoğunluğunu kendisini bağımsız hissedemeyen hâkim ve savcıların oluşturduğu meslektaşlarımıza kabahat bulmak, işin gerçeğini görmezden gelmek anlamına gelir.

Önceden, özellikle 2007 ila 2013 yıllarında bir gücün tahakkümü altında hâkim ve savcılar çoğunlukta idi; şimdi başka bir gücün tahakkümü altında hâkim ve savcılar çoğunlukta. “Gücü gücü yetene hukuku” tanımıma da uyuyor bu sanırım. Ayrıca tüm bunlara düşman ceza hukuku demek de mümkün.

Anayasa Mahkemesi için “saygı duymuyorum”lar, yine şahıslar için “öyle bırakmam onu”lar, “papazı bırakmayız”lar, “dilini koparırız”lar -ki minik serçeye değilmiş o, hangi serçeye bilmiyoruz- varsa; orada hukuk devleti olmaz zaten. Sedef Kabaş örneğinde Adalet Bakanının tweet’i mesela. Bir adalet bakanı böyle bir tweet atma gereğini neden bulur? Bu tweet’ten haberi olan bir hâkim ve savcı, inandığı gibi karar verebilir mi? (Bu arada Adalet Bakanımız da hakkın rahmetine kavuştu, Cumhurbaşkanımız taksiratını affetsin)

Ülke olarak cumhurbaşkanına hakaret suçlarında ne durumdayız, bakalım. Yargıtay’ın bir kararında (16. Ceza Dairesi), “paylaşımların genel kapsamı ve paylaşım zamanı nazara alındığında düşünceyi açıklama ve anlatma özgürlüğüyle ilgisinin bulunmadığı, paylaşımların içeriği itibariyle Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ve Hükümetinin şeref ve saygınlığını zedeleyici niteliğinin bulunduğu, bu anlamda bu ifadelerin düşünce özgürlüğü bağlamında hukuki koruma görmesinin mümkün olmadığı” geçiyor.

- Paylaşım zamanı ne demek? Sabah olunca suç, akşam olunca değil mi? Aç karnına/tok karnına paylaşım yapınca değişiyor mu?

- Devletin ve hükümetin şeref ve saygınlığını zedeleyici nitelik ne demek? Devlet ve hükümetin şeref ve saygınlığı zedelenir mi? Zedelenirse bir sosyal medya paylaşımı ile zedelenecek kadar narin midir bu şeref ve saygınlık? Zedeleyici niteliğin zedeleyeciliğini kim belirliyor?

- Zedeleyici nitelik olunca düşünce özgürlüğü sayılmıyor mu? Düşünce özgürlüğünde zedelememe kıstası varsa neden düşünce özgürlüğü var?

Davaya konu edilen söz de şu, “ülkenin ırzına geçmekle” itham edilmiş devlet büyükleri.

Yine cumhurbaşkanının kadın kılığında, Obama’nın sevgilisi gibi çizildiği olayda Yargıtay; paylaşımın cumhurbaşkanını küçük düşürücü, onur, şeref ve haysiyetini zedeleyecek nitelikte olduğu yorumunu yapmış.

Hırsızlık ve sevişme örneklerinin gösterildiği bir sosyal medya paylaşımında “hırsızlığın sevişmeden daha onurlu sayıldığı bir ülkede sevişin lan” cümlesi de Yargıtay’a göre hakaret.

“… On bir yıldır hep çaldım yine çalarım”, “rüşvetimi alır yaşarım”, “evde istiflemişim birkaç milyar dolar, onları sıfırlayacak Bilal gibi bir oğlum var”, “ulusun korkma Pensilvanya’daki canavar, çalsa da bir bildiği vardır diyen seçmenim var” yine Yargıtay’a göre hakaret.

Dosyaların Yargıtay’a taşınma usulü de birçok kararda, ilginçtir, kanun yararına bozma ile olmuş. Yani sanıkların cumhurbaşkanına hakaret suçundan aldıkları beraat kararları başta temyiz edilmemiş ve kesinleşmiş, sonra olağanüstü bir kanun yolu olarak Adalet Bakanlığı bu kararın kanun yararına bozulmasını Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan talep etmiş. Yargıtay da almış, bozmuş kararı.

Peki Anayasa’da, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nde güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklerin, bireyler hakkında hapis cezası verilmesi dolayısıyla ihlali bizatihi o bireyi küçük düşürücü değil mi? Burada bir, ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapma durumu yok mu?

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilen 19 Ekim 2021 tarihli Vedat Şörli - Türkiye kararı cumhurbaşkanına hakaret suçu açısından önemli. Sedef Kabaş’tan sonra da meşhur oldu zaten karar.

Vedat Şörli’nin paylaşımlarından dolayı 2 ay 2 gün tutuklu kaldığı ve hakkında 11 ay 20 gün hapis cezası verilip hükmün açıklanmasının geri bırakıldığı görülüyor. AİHM burada şu açıklamada bulunuyor: “Mahkeme (AİHM), mevcut davada hiçbir koşulun, başvurucunun polis tarafından gözaltına alınmasını ve hakkında verilen tutukluluk kararını veya hükmün açıklanmasının geri bırakılması ile sonuçlanan ceza infazının uygulanmasını haklı kılacak nitelikte olmadığı kanaatindedir. Doğası gereği böyle bir yaptırım, özellikle cezanın etkileri dikkate alındığında, ilgili kişinin kamu yararına ilişkin konularda kendini ifade etme istekliliği üzerinde kaçınılmaz olarak caydırıcı bir etkiye sahip olacaktır. (…) Sonuç olarak Mahkeme; suç teşkil eden konularda cumhurbaşkanına daha fazla koruma sağlayan özel bir hüküm kapsamında başvurucuya cezai bir yaptırım uygulanmasının Sözleşmenin ruhuyla bağdaşmayacağını ifade etmektedir. Bu nedenle Mahkeme, şikayete konu olan tedbirin meşru amaçlarla orantılı olmadığı ve Sözleşmenin 10. maddesi anlamında demokratik bir toplumda gerekli olma şartını karşılamadığı kanaatindedir”.

Bu konuda son dönem, Anayasa Mahkemesi (AYM) kararları da var. 26.05.2021 tarihli Şaban Sevinç, 08.06.2021 tarihli Yaşar Gökoğlu kararları örneğin. Şaban Sevinç kararında şahıs 1 Kasım 2015 seçimi öncesi bir TV programında, “yani yolsuzluk tapeleri olan, ses kayıtları olan, oğluyla rüşvet konuşması olan, Cumhurbaşkanlığına aday bile olamaz diye düşünülmüş” diyor; Yaşar Gökoğlu kararında şahıs, 10.10.2015 olaylarından sonra 12.10.2015 tarihinde “kaçak saraydaki, iktidarını devam ettirmeye çalışmaktadır” diyor. Sevinç hakkında 11 ay 20 günlük, Gökoğlu hakkında 10 aylık hapis hükümlerinin açıklanmasının geri bırakılmasına karar veriliyor. AYM ise şahısların ifade özgürlüklerinin ihlal edildiğine karar veriyor.

Yine Şörli kararında olduğu gibi isabetli açıklama ve tespitler var kararlarda, olması gereken eleştiriler var.

Derken… Cumhuriyet’te bir haber çıktı, 14 Ocak 2022’de, Yargıtay Ceza Genel Kurulu bir cumhurbaşkanına hakaret dosyasında, “Demokratik bir toplumda siyasetçilere; diğer siyasetçileri, hükümet mensuplarını ve kamu görevlilerini eleştirme hakkı tanınmış olduğu, seçmenlerini temsil eden, onların taleplerini, endişelerini ve düşüncelerini politik alana aktaran ve çıkarlarını savunan seçilmiş kimseler için ifade özgürlüğünün özellikle değerli olduğu, bu sebeple müdahale eğer bir siyasetçinin ifade özgürlüğüne yönelik ise başvuruların çok daha sıkı bir denetimden geçirilmesi gerektiği” gerekçesi ile sanık hakkında verilen beraat kararını onadı. Karar güzel, karardaki sözler de, az önce söylediklerimden daha yumuşak değil, CHP Kayseri İl Başkanının “git ayakkabı kutularındaki parayı say”, “hangi projesin sen” cümleleri var. Esasında hiç tartışmamamız lazım bu sözleri; ama dosya Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na gitmiş. Tabii o da önemli. Mahkeme beraat veriyor, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tebliğnamesinde, yani Daire kararı öncesi kararın bozulmasını talep ediyor, Daire onuyor, karara karşı bu kez bir başka olağanüstü kanun yolu olan Başsavcı itirazı yoluna gidiliyor. Dosya ondan dolayı Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na gidiyor. Masrafa ve zamana yazık. Ancak “milletin adamına kimse bu sözleri söyleyemez, uğraştıralım vatandaşı” deniyor herhâlde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ve Başsavcısı tarafından. Kesin kararlar yeniden diriltilmeye çalışılıyor.

Bu karar tabii ki önemli; ancak Yargıtay Ceza Genel Kurulu gibi ciddi bir merciin böyle bir kararının pek bir anlam ifade etmediğini görmek açısından da önemli.

Bu arada; 2014 ila 2019 yıllarında 128 bin 872 kişi hakkında cumhurbaşkanına hakaret suçlarından soruşturma açılmış. Baktım, nüfusu 128 bin 872’den az olan kaç ülke var dünyada? 50’den fazla ülke var. Andorra, Faroe Adaları, Lihtenştayn nüfusundan daha fazla insan cumhurbaşkanına hakaret suçundan soruşturma geçirmiş.

Tabii şunu da eklemek lazım. Makamında oturup tonton bir şekilde görevini icra eden bir cumhurbaşkanımız yok. Bir kesime terörist diyen, tehditler savuran bir siyasi figüre karşı “sensin o” demek niye hakaret olsun? “Karşılıklı hakaret” diye bir düzenleme var kanunumuzda sonuçta. İki tarafa da ceza verilmeyebiliyor bir karşılıklı hakaret durumunda veya ikisi de hakaret suçunu işliyor ve ikisine de indirim uygulanıyor. Bana bir devlet büyüğü “teröristle iş birliği yapıyorsun” dediğinde “hayır asıl siz yapıyorsunuz” dediğimde veya “sen önce rüşvetin hesabını ver” dediğimde veya başka bir isnatta bulunduğumda sadece ben niye ceza alıyorum?

Bu aşamada Anayasa m.101-102’yi de belirtmek durumundayım. Cumhurbaşkanına hakaret suçu yürürlükte iken Anayasa m.101’de cumhurbaşkanı tarafsızdı, cumhurbaşkanı seçilenin de varsa partisi ile ilişiği kesilirdi. 2017’de bu madde değişti, o ibare kalktı, maddenin başlığı da değişti. Anayasa m.101’in başlığı “(Cumhurbaşkanının) Nitelikleri ve tarafsızlığı” idi, 2017’de “Adaylık ve seçimi” oldu. Ama “Türk işi kanun yapıcılığı” uyarınca, Anayasanın bir başkası maddesi olan 103. maddedeki yemin metninde geçen “görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için” ibaresi kalıyor.

Bunları niye söylüyorum. Artık cumhurbaşkanı tarafsız değil, partili olabilir, ki partili zaten. Bir siyasi parti lideri cumhurbaşkanımız. Bir başka siyasi parti lideri için ise böyle ayrıcalıklı bir hüküm yok, bu da bir adaletsizlik değil mi?

Esasında ifade özgürlüğünü koruma amaçlı düzenlemelerimizde ve paketlerimizde gerekçeler son derece güzel ve özellikli. O kadar güzel ki, ağlarsınız gerekçeleri okuduğunuzda, gerçekten. Ceza miktarına bakılmaksızın bazı suçlarda istinaf aşamasından sonra temyiz kanun yolları açıldı mesela. Gerekçe olarak da ifade özgürlüğü gösterildi, yani ifade özgürlüğünün tam olarak korunması için dosyaların temyiz aşamalarında da incelenmesi uygun görüldü. Ancak Yargıtay kararları da malum. Ne diyelim, “dostlar Yargıtay’da görsün”.

Neyse; Türk işi yargı der, milletimiz, devletimiz der, geçeriz. Büyük oyun deriz, beka deriz, bir şekilde sıyrılırız. Ancak bunun devamlılığı olmadığını da biliriz. Hukuk devletinin gerçekten tüm unsurları ile yürürlükte olduğu, güzel günlerde görüşebilmek ümidiyle. Bu ümidi taşımamız için çok gerekçemiz var; yurtsever hâkimlerimiz, savcılarımız, avukatlarımız, akademisyenlerimiz var. Bu şahıslar hukuk devletini ayakta tutacak; zira Uğur Mumculara, Doğan Özlere borcumuz var.

29 Aralık 2021 Çarşamba

2022

 


2021 bitmek üzere. Diğer yıllara da hakkını vermekle birlikte, en az geçmiş yıllar gibi osuruktan biten bu yılımızla ilgili bir kısım tespitlere, yılın en iyi on albümüne/on dizisine/on filmine/on kitabına gerek yok. On’lar bilmez…

Her yıl biraz daha büyümenin (daha da önemlisi büyütmenin) verdiği haz dışında -ne demiş Doktor: “Güzellik önce gelir. Zafer onu takip eder. Asıl mühim olan ise hazdır”, o hazzı sonuna kadar yaşayacağız- ufak tefek mutlu olunabilecek anlar, değişimler yaşanmadı değil. Bakın, Feyzioğlu’nun gitmesi bile ayrı bir mutluluk kaynağı mesela. Durakoğlu’nu indiremedik, ama gidecek gitmekte olan; Feyzioğlu ise gidecekti, gitti.

Çok üzücü haberler de aldık, Ferhan Şensoy gitti, daha ne olsun?

Ali Erbaş korkusundan yeni araba alamıyor, Özkök yurt dışında gönül rahatlığıyla espresso içemiyor artık.

Bu arada bugün öğrendim; Fenerbahçe, İSKİ’ye karşı fazla fatura ile ilgili açtığı davayı kazanmış. Bir takım bu kadar “winner” olabilir mi?

Yine bu yılı da hamdolsun terörist bitirdik.

Bana göre, yeni yıl değişikliği sadece dosya numaraları için önemli sadece. Bir dava açılıyor, tak, “2021’e bilmem kaç”. Birkaç gün sonra “2022’ye bilmem kaç” olacak. Ajanda değişecek bir de, benim gibi takıntılılar için onun da pek önemi yok; zira aynı marka ve aynı renk ajanda; sadece kapağında yer alan sayının sonunda 1 değil, 2 olacak. Kalem desen aynı: “Uniball Signo UMN-207” (Reksan Reklam sunar, TRT Radyo 1). TRT demişken, elektrikte TRT katkı payı kalktı, artık cüzdanımızdan diriliş, diziliş ve çözülüş ertuğrullara mızrak alınmayacak. Herhalde konuşarak anlaşma cihetine girecek şanlı ecdadımız.

Yeni yıldan özel bir beklenti yok anlayacağınız. Hiçbir şey olmayacakken sırf dört haneli bir sayının en sağındaki rakam değişecek diye ekstra bir motivasyona gerek yok (Önemli bilgi; on yılda bir onun bir yanındaki, yüz yılda bir de onun iki yanındaki değişebiliyor, bin yılda bire girmiyorum, Sultan Süleyman mıyız?) Yeni yılın ilk pazartesisi şehir dışı duruşması zaten. Hadi beklentide bulunalım yeni yıldan: “Sayın 2022, kıymetli aylar; müdafii olduğum sanık hakkında beraat kararı verilmesini talep ediyorum”.

2022, 2023, … O kadar yani. Yaşıyor muyuz? Çok şükür.

“Masalların Masalı” şiirinin son kısmı ile bitirelim bu yazıyı madem:

“(…) Su başında durmuşuz / önce kedi gidecek / kaybolacak suda sureti / sonra ben gideceğim / kaybolacak suda suretim / sonra çınar gidecek / kaybolacak suda sureti / sonra su gidecek / güneş kalacak / sonra o da gidecek...

Su başında durmuşuz / çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz / su serin / çınar ulu / ben şiir yazıyorum / kedi uyukluyor / güneş sıcak / çok şükür yaşıyoruz / suyun şavkı vuruyor bize / çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze...”

 

 

Resim: Sedat Girgin (Nazım Hikmet, Üç Şiir - Yaşamaya Dair, Ceviz Ağacı, Masalların Masalı, 6. Baskı, Yapı Kredi Yayınları, 2019).

28 Kasım 2021 Pazar

Bir Dolmabahçe Hikâyesi



Açıkçası bu maça özel bir yazı yazmasam olmazdı: Giresunspor’un Dolmabahçe’de aldığı 4-0’lık galibiyet, yani 27 Kasım 2021 Beşiktaş - Giresunspor maçı. Öyle ki, Atatürk’ün Giresun’u ziyaret ettiği 19 Eylül (1924) gününden sonra Giresun tarihinde en önemli gün bile kabul edilebilir 27 Kasım (espri tabii). Neyse ki “ben de oradaydım”. Gittiği yeri kurutan, tuttuğu takımı batıran, oy verdiği partiyi seçtirmeyen, oy vermediği kişiye daha hayrı dokunan bendeniz, maç öncesi kartal pozu yapıp eşe dosta gönderdiğimden olsa gerek, pek de hayırlı gelmedim Şanlı Beşiktaş’a.

Tabii çıktığından yedi sene sonra, sırf memleketimin takımı Süper Lig’e çıktığından dolayı da olsa, Passolig denen saçmalığı edindiğim için kendimi kirlenmiş hissettiğimi de söylemem lazım. Yine de almasaydım diyorum hâlâ, ancak Giresunspor Süper Lig’e çıkmış, anılar biriksin dedik, mesele toruna anlatılacak hikâye tabii. Zaten torun için yaşıyoruz biraz da, almış bulunduk. Umarım torun bu tür maçsal konulara önem atfeder, yoksa Aktif Bank üyeliği olmuş oldu bu tonton dedesinin. Yani ileride “Aktif Bank üyeliğinizi sonlandırın” diye mitinglerde konuşulur da, ben haberlere bakmadığım için bu üyeliği sonlandırmazsam, pekâlâ ağır ceza mahkemesinde yargılanabilirim. Savunmam da şöyle olur: “Efendim yıllar sonra Giresunspor Süper Lig’e çıkınca, bir Giresunlu olarak…”

Neyse anı biriktirmiş olduk diyoruz, tıpkı 2006 Şubatı’nda Galatasaray - Giresunspor Türkiye Kupası maçını Ali Sami Yen Stadı’nda izlediğimiz gibi. Onun güzelliği, yıllar sonra üç büyüklerden biriyle maç yapmasıydı takımın ve kale arkası hıncahınç Giresunlulardan oluşuyordu. O maç 5-0’dı ama, bu ise 0-4. Ne güzel değil mi? Beşiktaş’a en son kendi sahasında 4 golü, 2010-2011 sezonunda Fenerbahçem atmış, o maç da ne maçtı ama... Sonra o sezonu burnumuzdan getirdiler, malum. Umarım Beşiktaş’a 4 atmak kötüye işaret değildir de Giresunspor ligde kalır.

Tabii 4. gole çok takıldım ben, keşke o golü atmasaydı takım dedim. Hatta bir BJK’li gibi maç sonunda sözde renktaşlarımla bu konuyu tartıştık. “Hiç sorma abi yaa filan” dedim. Ancak görüşlerine çok değer verdiğim Hasan Gören Ağabeyim, golde Giresunspor’un hatası olmadığını, sakatlığın ikili mücadeleden de kaynaklanmadığını, böyle pozisyonlar centilmenlik diye bırakılsa, kötüye kullanımının da yaygınlaşacağını, hatanın kaleciyi çıkarmayan kulüpte olduğunu söyledi. Doğru, makul; ama yine de içime sinmedi ne bileyim. Neyse maçta sırf 4. golü konuşmak, “Çotanaklarımızın” emeğine saygısızlık olur.

Ne demişti Terzi Hüseyin: “Şanlıdır çotanaklar / İçer kafayı bulur / Kimse merak etmesin / Takım şampiyon olur”.

Şampiyonluk değil mesele, birkaç sene kümede kalalım. Çok Giresunlu var şehrimizde. “Ay em van of dem”… 

29 Ekim 2021 Cuma

Güller, Dudaklar ve Rüzgârda Savrulan Saçlar

Gelmişiz 2021 yılının sonuna, cumhuriyetin malum odak tarafından nereye getirildiği ortada; ancak hâlâ Abdullah Gül güzellemesi yapılıyor arkadaş. Cumhurbaşkanlığı döneminde her 29 Ekimde hasta olan bu adamla artık neden hasta olmadığı ile ilgili dalga geçiliyor; “adama yüklenmeyin” filan diyen oluyor Twitter’da. Bunu diyenin ismi cismi de çakma tabii, Hayrünnisa Gül de olabilir yazan. Şöyle diyor mesela, Gül’den sonra AKP’nin nereye evrildiği ortadaymış. Bu şu demek, Abdullah Gül AKP’de iken AKP “bal dök yala” idi, ondan sonra bozdu. Tabii sorsak “devamız” da öyleymiş, “geleceğimiz” de.

AKP 2002’de iktidar olmuştur ve o günden bugüne kim onlardan yana olmuşsa bu tablodan sorumludur. Davutoğlusu Babacanı Gülü mülü, bizim zamanımızda çok iyiydi, sonra bozdu ayakları yapmasın, yemezler. Meşhur bir tweet var ya hani, “uçarken gölgesi bu iktidardan yana düşen kuşun kanadını” ile başlayan (sonrasında da bir kelime geliyor zaten, tahmin etmek zor değil), hah aynen öyle işte.

Tabii büyük (!) şirketlerimiz de 29 Ekimlerde 1-2 dakikalık videolarla cumhuriyet güzellemesi yapmasın bir zahmet. Hele ki Berat Albayrak’la yaptıkları toplantı sonrasında, rüzgârda savrulan saçlarıyla, parmak da sallayarak Berat Albayrak güzelleyen ve kendisi için “bizeee orta ve uzun vadedeee, yeni döneminnn, dönüşüm dönemininnn, neler yapılacağınınnn ana hatlarını verdi” diyen Güler Hanımefendi hiç yapmasın. Cumhuriyetin bu hâlinde sizin ana hatlarınız da sorumlu pek değerli Güler Teyze ve ondan da değerli rüzgârda savrulan saçları.

Cumhuriyet yıkılmış, sadece Anayasamızın 1 ve 2. maddelerinde öylece duruyor. Tek adamın hükmettiği, şahsım devleti kurulmuş, dinî esaslara göre yönetiliyor. Bu güller ve dudaklar da şimdi, ne kadar acı ve açık şekilde ilmek ilmek bitirdiler cumhuriyeti. Yoksa şu anda Diyanet İşleri Başkanı denen şahıs bu denli, densiz şekilde konuşabilir miydi? Veya televizyonlardan “Şimdi biz yeni bir devlet kuruyoruz, beğenin beğenmeyin bu yeni devletin kurucu lideri Tayyip Erdoğan’dırdenebilir miydi? Dört bir yanımızı İmam Hatipler, TÜGVA’lar mügvalar, ilim yaymalar milim yaymalar, Hakyollar b.kyollar doldurabilir miydi? İlerinin TÜTÖ’sü olabilecek yeni yapılanmalar bu kadar göstere göstere boy gösterebilir miydi?

Neyse, 29 Ekim işte böyle, kutlayalım, bayrak filan sallayalım, kırmızı giyinelim, video filan paylaşıp beğenelim, güllere, devalara, geleceklere filan da ses etmeyelim, hatta onlarla ittifakların yollarını arayalım. Çatı aday filan gösterelim hatta onlardan. Güzeller içinden bir onları seçelim. Rüzgârda savrulan saçlara taç yapalım çiçeklerden.

Çığıktık ağçık ağlınlağa…

29 Eylül 2021 Çarşamba

Keyfekeder Bir Tabiyet

“Sirkü Evrakları” ve “Bir Tık Keyfiyet” yazılarında kelime kullanımlarında sıkça yapılan hatalara yer vermiştim. Şimdi üçüncü kez siz sevenlere sesleniyorum.

1. İlk kelimemiz “keyfekeder”. Kelimenin anlamı, tahmin edildiğinin aksine “keyfine göre hareket eden”, “keyfine düşkün” vs. değil. Keyfekeder; pek üzerinde durulmayan, önem verilmeyen anlamına geliyor.

2. “Tabii” kelimesinin çoğu zaman “tabi” olarak kullanıldığını görüyorum. Tabiinin çok anlamı var; elbette, doğada olan, olağan, alışılmış, mantığa uygun olan, doğal, katıksız, saf, bunlardan bazıları. Tabi kelimesinin anlamı ise bağımlı. Bir de basıcı, yayımcı anlamı var tabinin.

Yani “tabi ki gelebilirsin” kullanımı yanlış; “hocam ben sana tabiyim, nereye gidersen gelirim” doğru. Bu arada bağımlı “tabi”, ama bağımlılık “tabiyet” değil “tabiiyet” demek onu da ekleyeyim. Tövbe estağfurullah…

3. “İla” kelimesini yazmaya gerek yok aslında. “3 ila 20 arasında” yanlış, ya “3 ile 20 arasında” olacak ya da “3 ila 20” olacak, ila kelimesindeki a, o arasındakini veriyor bize ve tüm İslam âlemine.

İla demişken; gölgelemedim bağını bahçesini, günü güneşi örtmedim.

4. Diğerleri kadar kesin çizgilerle çizmek istemesem de, yukarıda “yayımcı” kelimesi geçtiği için yayın/yayım konusuna da gireyim istiyorum.

Türk Dil Kurumu’na göre yayın; basılıp satışa çıkarılan kitap, gazete vb., neşriyat demek. İkinci anlamı da; radyo ve televizyon aracılığıyla halka sunulan, duyurulan, iletilen eser, program, neşriyat olarak belirtilmiş. Yayım ise yayım işi (ilk anlam), kitap, gazete vb. okunacak şeylerin basılıp dağıtılması, neşir (ikinci anlam) ve herhangi bir eserin radyo ve televizyon aracılığıyla dinleyiciye, seyirciye ulaştırılması, neşir (üçüncü anlam) olarak tanımlanmıştır. Özetle; o elinizde tuttuğunuz veya izlediğiniz şey “yayın”, bunların bizlere ulaştırılması ise “yayım” gibi duruyor. Buraya kadar tamamız.

Peki doğrusu “yayınlama” mıdır “yayımlama” mıdır yoksa ikisi de olur mu? Burada yayınlama diye bir kelimenin olmadığını, sadece yayımlamanın doğru olduğunu görüyoruz. Ancak her fışkıya maydanoz olan, “cümle biraz uzun olmadı mı kardeşim” diye beni uyaran Word bile “yayınlama” kelimesine ses etmedi mesela. Ama doğrusu her türlü yayımlamaymış, bilginize…

Üç yazıdır böyle atıp tutuyoruz da, biz de dikkatimizi çeken kelime kullanım hatalarına değiniyoruz sadece. Bazı yaygın kullanımlar var ki, onların bir kısmını hem yeni öğrendim hem de ben bilerek kullanmıyorum bazen. “Hoş geldiniz” ve “sağ ol” kelimelerini birleşik yazan insandım ki, oralar da karışık şanlı Türkçemizde. Yani birleşik yazana niye yazdın demem. Bu biraz, “bence penaltı değil ama verene de niye verdin demem” gibi bir şey oldu. Yayınlama örneği de kanaatimce biraz bu şekil.

5. Tabii bir de şapka konusunda şehir efsanesi, daha doğrusu “kurum efsanesi” var. Şapka hiçbir zaman tamamen kalkmadı. Bazı kelimeler açısından kullanılmamaya başlandı sadece, onun dışında şapka devam. 1925 yılında Kastamonu’dan bu yana aynı yani.

Türk Dil Kurumu’nu dikkate almaya çalışıyorum; ama bilinçli tercihler de oluyor (mesela bakın, Türk Dil Kurumu’nu derken kesme işareti koymamam lazım, ama koyuyorum, kafama olmuyor o, demek ki çok da dikkate almıyormuşuz). “İtibarıyla” yerine “itibariyle” yazıyorum ki, o da zaten “itibarı ile” den türüyor. Ama sonuçta ben “umarsız” kelimesini “çaresiz” değil de, “umursamaz” anlamında kullanacağım derseniz o net hata olur. Yine, ben “keyfekeder” kelimesini “keyfine düşkün” olarak kullanıyorum derseniz o da olmaz. İncinirim, yine de siz bilirsiniz.

Bu arada aklıma geldi söyleyeyim, ortaokulda Türkçe öğretmenimiz Nihat Kalafat bize “götürmek” kelimesinin kökünü anlatırken, kelimenin esasında “gittirmek” olduğunu, o gitin de zamanla göt olduğunu tam söylerken kalmıştı, “o git …” deyip gülmüştü. Bu da bir anımdır.

Sizlere “keyfeketmeyen” bir hayat dilerim.

20 Ağustos 2021 Cuma

FeNer'de Kalmıştık?

 


Geçen sene “Benim Fenerbahçe’m” yazısından sonra madem dörtlü çete (Emre, Volkan, Caner, Gökhan) dağıldı, kaldığımız yerden devam edelim. Tamam çete dağıldı, neşemiz yerine geldi, kulübe destek olmaya, maçları izlemeye başladık da, en ufak bir ilerleme veya ileriye yönelme var mı?

Takım, biri Avrupa Ligi ön elemesi olmak üzere iki ciddi maç oynadı şu ana kadar, sahaya bu sene transfer edilen kimse çıkmadı. Sadece lig maçında (o da ikinci yarıda) Serdar Dursun girdi, o da sağ olsun sakatlandı çıktı. Helsinki maçında yeni transferlerden sahaya giren olmadı, gençten iki çocuk sonradan girdi oyuna (iyi ki de girdiler, o ayrı). Yani Ağustos ayı bitiyor, senin transfer edip de ilk 11’e koyacağın oyuncun yok. Takımda eksikler ve eksiklikler bağırıyor, maçlara çıkmaya devam ediyorsun, hâlâ transfer yok. Şu günlerde açıkladığın kim varsa da ligin ikinci maçına ve Helsinki’deki rövanş maçına çıkamayacak. Herhâlde biz şampiyon olduk geçen sene, kazanan kadroyu bozmuyoruz diyeceğim de; kazanma gibi bir durum yok ve ha bire de adam gönderiyoruz bir yandan. Yani kadro zaten bozulmuş, buna mukabil tamir yok. Umut Sarıkaya’nın karikatüründe geçtiği gibi, bu ne bilimsizliktir?

Kaptanlık konusu gözüme çarptı, o da ayrı saçmalık. Adana Demirspor’la lig maçında kaptan Özil; Gustavo değil. Özil hayatında ne zaman kaptan olmuş, kaptanlık vasfı var mı, hayatında takım arkadaşlarını yönlendirmiş mi, bırakın yönlendirmeyi onlara “haydi beyler”, “come on guys” veya “komm schon” demiş mi? Ayrıca adam yedi aydır Fener’de, hâlâ hazır değil, iki metreye koşamıyor. Kendine bakamayan adam, takıma nasıl bakacak, bilmiyoruz. Gustavo’dan kaptanlık niye alınmış, bunu da bilmiyoruz. Adana Demirspor maçında oyundan çıktı Özil, Gustavo sahada. Bir baktık Özil’in pazubendi Ozan’da, Ozan gidecek üç gün sonra biliyoruz (nitekim gitti), adamı Gustavo’nun üstüne kaptan yaptılar lig maçında. Adana Demirspor maçından dört gün sonra Helsinki maçı, Özil de ilk 11’de, bu kez kaptan Gustavo. Ne oldu da oradan oraya verildi pazubent? “İyi iyi sen ol” mu dendi Gustavo’ya? Bu ne ciddiyetsizliktir?

Takıma gelince; önceden takımın yarısı ön liberoydu, şimdi takımın %45’i 8 numara, %45’i stoper. Kanat yok, sisteme uyan kanat zaten yok, santrfor yok. İki stoper daha alındı şimdi, biri hocadan önce geldi, hoca onu kadroya almadı, “bana mı sordunuz?” dedi. “Caulker yen içinde kalır” esprisi yapacaktım, daha önce yapıldı. Bir de Kim alındı. Kim’in çok iyi olduğu söylendi, bekliyoruz. “Kim” esprisi de yapmıyorum dikkat ettiyseniz. İleride gazeteler yapar.

Ön libero demişken, o özellikte de tek oyuncu Gustavo şu an. Ona bir şey olsa, son derece yumuşak bir göbek olacak ortada. Zaten yarı yumuşağız. Bir ara takım ön libero kaynıyorken, şimdi tek ön liberomuz var.

Pereira’ya da iki laf edelim. İlk döneminde kendisine çok da tepki gösteren biri değildim. Şimdi de daha ortada bir şey görmediğim ve takım şekillenmediği için bir şey demem. Hatta kendisine karşı olumlu ön yargım da var, çünkü her geldiğinde safraları atıyor. Bu iyi bir şey. Şimdi de gelmesiyle dörtlü çete dağıldı, hoca onlara yakın Ozan’ı istemedi, Sinan’ı gönderdi, yani huzur bozacak tipleri uzaklaştırdı kendine göre. Buraya kadar tamam; ancak gidenlere karşı bir şeyler de getirebilmen lazım arkadaş. “Bu kanepe salona olmamış” deyip kaldırıyorsun, “evet yahu o ne biçim kanepeydi” filan diyoruz. Sonra salonda oturacağın iskemle dahi yok, ne anladım o işten? Bir de tutturmuşsun 3’lü savunma, kanat bekleri filan, oralarda da Osayi ile Ferdi’yi oynatıyorsun. Osayi ile Ferdi geriye gelmeyi düşünmüş mü hayatlarında? Şimdi kerhen bir bakıyorlar duruma, sevmedikleri akrabalarının düğünündelermiş gibi takılıyorlar geride öyle.

Tüm bunlardan bağımsız, Pereira’nın getirilmesi yönetimin ayrı fiyaskosu. Dediler “şöyle hoca getireceğiz, Bielsa gibi olacak, tadından yenmeyecek” filan; sonra Aziz Yıldırım döneminin hocasını getiriyorlar. Neden? Bulamadılar çünkü. Gelişiyle de 3 sayfa açıklama yayımladılar. Şöyle hocaymış da, sistemi şuymuş da, daha önce bunları başarmış da… Böyle uzun uzun açıklama yapma gereği duyuyorsan, bir halt yemişsin demektir zaten. Bugüne kadar kimi getirdiğinde uzun uzun hocayı/oyuncuyu anlatmış yönetim? Getirdiğin dört hoca var, biri vizyonluyum deyip getirdiğin Cocu, o da hemen gitti. Sonra eski hocan Ersun, sonra eski futbolcun Erol, sonra eski hocan Pereira. Bunlar için mi yönetime talip oldunuz? Ben de Fenerbahçe’ye başkan olsam bunları getirebilirdim herhâlde. Erol Bulut bana, “yok kardeşim, hocalık yapmam Fenerbahçe’de” demezdi. Bu ne basiretsizliktir?

Son sözüm Puma’ya. Çocuk (Muhammed) hayatında unutamayacağı bir gol attı, golden sonra öpecek arma bulamadı. Çünkü yoktu, rezil oldunuz dünyaya Sayın Puma. Beyaz yakalı tabiriyle “inovatif” üçüncü forma yaptınız aklınız sıra; fakat amblem yok, Fenerbahçe yazı olarak var, Avis ondan da büyük yazıyor. Yok efendim, takım ismi şu puntoda olacakmış, yok reklamda şöyleymiş böyleymiş, ben anlamam. Amblemsiz forma giydirdiniz güzelim takımlara, Milan’ı, City’si, Valencia’sı nasıl kabul etti bunu, o da garip; federasyonlar nasıl kabul ediyor bunu, o daha da garip. Öte yandan, ilk iki formamız da hikâye. “Bu ilk senemiz, güzel bir şeyler yapalım” demez mi yahu bir firma? Zaten futbolcuların giydiği kaliteli formaları satışa çıkartamıyorsunuz, onu anladık. Satışa çıkardığınız formalar taraftar formaları, yani daha kalitesiz formalar, takımın amblemi işlemeli filan değil mesela, yapıştırma. Onlar da 300 küsur lira. Kalitelileri satışa çıkartsan 1000 küsur liraya satacaksın. Bizde öyle bir döviz kuru yok, satışa çıkartamıyorsun. Tamam bu senlik bir durum değil Puma, ancak formaları biraz güzel yap birader, sor insanlara ne bileyim, senin için de iyi olur bak milyonlarca taraftarı var bu kulübün, yürüyelim seninle mutlu yarınlara (evet, bu yazıda Puma’ya da seslendik).

Bu arada transfer eksikliği, hoca tercihleri ile ilgili yukarıda yönetime filan giydirdiğim sanılmasın. Öyle bir şey yok, yönetime laf etmek haddimize değil, onların vizyonuna erişemeyiz biz. Ne vizyonsa anasını satayım üç senede takıma bulabildikleri bir forvet yok, stoper çöplüğüne dönmüşüz, Ekonomi Bakanı gibi hoca değişiyor takımda, ilk kez Avrupa’ya katılmaya hak kazanacağız, bir Avis, bir Beko, bir Aygaz ayağına armasız takım tutuyoruz. “Bu benim Fenerbahçe’m değil” demiştim geçen sene; dörtlü çete dağıldı, yine Fenerbahçe’min F’si yok ortada.

Şimdi Helsinki maçında elde ettiğin 1-0’lık galibiyet yeni düzende çok da işe yaramıyor, onu da hatırlatayım. Yani 1-0’ın üstüne deplasmanda 2-1 mağlup olursan tur atlama filan yok, uzatmaya gidiyorsun, hem de o yarım saati deplasmanda oynuyorsun hâliyle. Ama olsun, elenirsen Konferans Ligi’ne gidiyorsun, üçüncü bir kupa icat edildi. Her türlü Edirne’nin ötesindeyiz yani bu sene. Bol bol maç oynansın tabii ki. Dördüncü, beşinci kupalar da olsun. Küme düşenler dışında herkes Avrupa’da maç yapsın, boş durmayalım.

Takıma, hocaya, Puma’ya, UEFA’ya giydirdiğim bu yazıda, bana ayrılan sürenin sonuna geldik. Geçen sene ara vermiştik, şimdi sinir sahipliğine devam. Hayırlısı olsun…

   

 

(Not: Abonelere e-posta gelmeye devam ediyormuş, boşuna gerilim verdik, onu da anlamadım. Blogger’a da buradan selam olsun, Pumacı mıdır nedir?)

10 Ağustos 2021 Salı

Sorum

Bir bakanımız geçenlerde görevinden affını istedi. Ne diyelim, Allah taksiratını affetsin. Hâlbuki ne kadar umutluyduk değil mi, farklı biriydi tipiyle, sürekli gülümsemesiyle. Yuvarlak gözlük taksa Nuri Bilge Ceylan olacak adam, bakanlık geri dönüşüm kutusunun en üstünde yerini aldı. O geri dönüşüm kutusunda damada, “bir g.tlük kay” dedi. Yeri gelecek, o da “müstakbel müstafi”, pardon “müstakbel görev afçısı” bakanlarımıza yer açacak. Şimdi eğitimimizden bir başkası sorumlu. Bu yenisinden umutluyuz ama, o iyi birine benziyor. Aferin ona.

Tabii kabahat bizde, bende değil de, genel olarak bizde. Bizi fırçalamayan bakana iyi diyoruz, o hâle geldik. Orman Bakanına bakalım, en son olaylar olmasa muhtemelen ona da iyi demişizdir ülkece. Ama ne oldu; 83.000 futbol sahası büyüklüğündeki alanda yangın çıktı, kalbimiz soğudu, bu bakan da bizi fırçaladı. Ormanda çıkan yangını söndürme onun sorumluluğunda değilmiş, onu da öğrendik. Ormanla ilgili sorunda Orman Bakanının sorumluluğu yoksa Orman Bakanı niye var, o da ayrı soru.

Gerçi doğru soru şu: Bakanlar niye var?

Çünkü bir örgütte liderdir esas olan, yöneticilerin liderden ayrı iş yapmaları mümkün değildir. Suç örgütünde misal, “örgüt lideri çok kötü ama yöneticileri Allah nazardan saklasın tertemiz, bal dök yala” diyebilir misiniz? Diyemezsiniz. Bunlar suç örgütü değil tabii, yanlış olmasın. Zaten hem halkımız hem Allah tarafından seçilmiş liderimize öyle bir yakıştırma yapamam. Sadece Burhan Kuzu’yu sevmezdim ben; o da kuzu kuzu gitti, zebanilerle pazarlık yapıyor. Bu da şaka, Burhan Hoca cennetlik; Zindaşti işi bitti, kentaçdis şarkısıyla oynuyor hurilerle.

Sorumlu ve sorumluluk diyoruz da; “sorum” ne demek diye baktım anlamına, tek kelimelik açıklama çıktı karşıma: sorumluluk. TDK maşallah çok iyi, aradığımız birçok kelimede cevap başka bir kelime. Devlet dairesi gibi dolanıyoruz TDK sitesinde. Sorum madem sorumluluk demek, biz niye her kullanışta boşuna “luluk” ekliyoruz; çok mu meraklı insanımız “luluk” demeye? Bu da başka soru.

“Sorum” madem bizi sorumluluk birimine sevk etti. Biz de sorumluluk neymiş ona bakalım: “Kişinin kendi davranışlarını veya kendi yetki alanına giren herhangi bir olayın sonuçlarını üstlenmesi, sorum, mesuliyet”.

Helal olsun (ve tabii ki hamdolsun), bu ülkede 19 yıldır gerçekleşen hiçbir musibetten hükümet kanadı sorumlu olamadı. Hep başkaları oldu, yeri geldi Cehapeli belediyeler oldu, yeri geldi Hedapeli belediyeler oldu, eğer o belediyeler Cehapesiz veya Hedapesiz belediyeler olsaydı muhtemelen FETÖ METÖ, PKK MKK, DHKP-C MHKP-C filan sorumlu olacak, illaki başka bir sorumlu bulunacaktı. Hatta malum haberlerde ilk başlarda yangın söndürme destanlarından bahsedilirken, bakıldı ki o iş öyle değil, söndürme destanı değil de, başkalarının söndüreme skandalına döndü mevzu; sorum(luluk) da el değiştirdi. Sonra Yunanistan’a uçak gönderen ülke de olabildik bir yandan, bir anda tekrar destan yazmış olduk.

Sorumluluk tanımında şu var gerçi, “kendi yetki alanına giren” diyor. Yani şunu diyeceklerdir: “her sonucu üstleniriz evelallah da, konu bizim yetki alanımızda değil”. Neyse ki 19 yıldır lehe giden her şey onların yetkisinde, aleyhe giden hiçbir şey onların yetkisinde değil. Rabbim öyle denk getiriyor, “bikoğuz of analarımızın duası”. Bu arada Yunanlılardan da istifa filan eden olmuş, demek ki görev dağılımları bizim gibi değil, onlarda luluklu veya luluksuz sorum var veya Yunanlı anaların duası eksik (Bu arada Yunan mı Yunanlı mı diye bakayım dedim TDK’da. Yunanlı yazdım, cevap: Yunan. Te Allah’ım).

Neyse; bakanlarımızı peş peşe, sebilhane bardağı gibi dizilerek yaptıkları açıklamalarıyla yorduk bu aralar, özür dileriz. Yol yorgunu olabilirler, iyi uykular dileriz, başka “sorum” yok.