30 Ocak 2024 Salı

Cürmü Kadar Vole

 

İmla hatalarını işlediğim epey yazım olmuş. Sırasıyla “Sirkü Evrakları”, “Bir Tık Keyfiyet”, “Keyfekeder Bir Tabiyet”, “21:15’te Kısa Özet” ve “Savunman ve Kastı” yazıları ile imla hatalarını işlemişiz. Şimdi ise atasözlerinin/deyimlerin yanlış kullanımı ile ilgili bir bölüm olacak. Bu kadar yazıyı ayrı bir etiket altında toplasak daha iyi olur gibi duruyor ve bu vesile ile artık, bu yazılar Sanat etiketinden kaldırılıyor ve Türkçe etiketi sitemize ekleniyor. Buyurun…

1. Ateş olsa cirmi kadar yer yakar deyimi doğru olup buradaki kelime “cürmü” değildir. Cürüm suç, yanlışlık, kusur, hata demektir; cirim hacim demektir. Ateş olsa hacmi, kendisi kadar yer yakar denmek isteniyor burada. “Suçu, günahı kadar yer yakar” düşüncesi zaten mantıksızdır. Ama maalesef, “cürmü kadar” kullanımı da “cirmi kadar” kullanımından daha fazladır.

2. Çevir kazı yanmasın deyimi doğru olup buradaki kelime “gazı” değildir. Herhâlde kaz çevirme kültürü çok yaygın olmadığından veya varsa bile zamanla terk edildiğinden, gaz çevirmeye dönmüş iş. Gaz çevirmek nedir, o da ayrı bir konu.

3. Voliyi vurmak/voli vurmak deyimi doğru olup buradaki kelime “vole” değildir. Tamam futbolla haşır neşir bir ülkeyiz; ancak burada, balıkçı kayıklarının balıkları çevirmek için denize fırdolayı (çepeçevre) ağ salmaları ve vurgun anlamlarına gelen voli kelimesi kastedilmiştir.

4. Bundan sonrakileri tek maddede yazayım, ayrıntıya girmeyeyim. Kanaatimce çok da önemli değil ve kelime gafları yok burada, ama doğru kullanımları “TDK’nin yalancısı” olarak yazalım.

Bardaktan boşalırcasına yağmak değil, bardaktan boşanırcasına yağmak doğrusu.

Günlük gülistanlık değil, güllük gülistanlık doğrusu.

Güllük güneşlik değil, günlük güneşlik doğrusu.

TDK amcam öyle diyor.

İlk üçü daha önemli tabii; yanlışlıkla vole vurmayalım.

Hayırlı şubatlar…

26 Aralık 2023 Salı

Tıkılak/Takılak I

 

Ön Not: Üniversite zamanında tekinaks.wordpress.com adında sitem/bloğum vardı. Orada Tıkılak ve Takılak bölümlerim vardı, yazılar yazardım parça parça. Belli bir konu yoktu, * işareti ile 1-2 paragraflık farklı farklı şeyler yazardım. Şimdi de öyle yapayım dedim. Net bir konu değil, öyle düşünceler, tweet’ler gibi.

* Twitter’la sohbeti kestiğimden bu tarafa sinir katsayımda ciddi düzelmeler oldu, “Aa öyle mi olmuş, haberim yok.” deyişlerim arttı ve bu “haberim olmamalar” gayet mutlu ediciydi.

Seçimler de mesela zerre umurumda değil artık. Kim aday çıkacak, kim kazanacak, Millet İttifakı bölündü ama birleşecek mi, şu bu parti aday çıkaracak mı? “Bu milletvekili şunu dedi”, “Niye o muhalif milletvekili öyle dedi ki, iktidarın ekmeğine yağ sürdü” vs. Rahmetli dedem Sebahattin Bey’in (Sebomuz) dediği gibi: “Nası bilüğsağaz öyle yapın”.

Bunları yazdıktan veya dedikten sonra da, “Ama sen de böyle yaparsan…”, “Asıl şimdi mücadele…” vs. vs. diyenler olabilir, desinler desinler. Komple bırakmadık tabii bu safları, sadece konunun Özgür Özelvari ve CHP’sel bir durumu var, o son derece gereksiz. CHP, CHP’liliğiyle kalsın, onlar iyi gayet.

Özgür Özel’le ilgili tek yorumum var bu arada. Kılıçdar’ın devamıymış, aynı şeymiş vs. değil. Yorumum şu; adamın tipi, eski fotoğraflarda çıkan, şu an ise 60-70 yaşını devirmiş amca değil mi? Yani Özgür Özel’in şu anki fotoğrafına baktığınızda otomatikman fotoğraf 90’lı, 2000’li yılların fotoğrafı gibi oluyor. Saçının siyah beyazlığından mı, tipinden mi, bakışından mı bilemedim. Adamın olduğu fotoğraflar; fotoğrafı eski, o anı nostaljik yapıyor, çok garip. Yani Özgür Özel, birinin 20-30 yıl önceki hâli gibi hep.

* Akademisyen meslektaşımız, “İbadethanenin kapısının önüne ayakkabılarınızı koyuyorsunuz, ayak kokunuzu almak zorunda mıyım, ayakkabılığa koyun.” diyor; meslektaşı çekiyorlar, görüntüsünü alıyorlar, tahrik ediyorlar, linç ediyorlar, sonra TÜGVA cemaati geliyor, okulu basıyor vs. vs… Videoda Müslüman şahıs, ayakkabı ile girilen yer için “psikolojik sınırım” diyor bu arada. Lan senin psikolojin ne ki sınırın ne olsun. Bir de Kuran’dan ayet okumaya çalışıyorlar hocaya, hoca istemiyor.

Bir de bu var tabii; geçen aylarda kitapçıda görmüştüm, “Ateistlere cevaplar” gibi bir kitaptı. Cevapları Kuran’dan ayetlerle anlatmaya çalışıyor yazar. Lan zaten onu kabul etmiyor adam, oradan ne okuyorsun?

* Sevgili Arsız Ölüm - Dirmit oyununu tiyatroseverlere tavsiye ederim. Nezaket Erden’in tek kişilik oyunu, Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm kitabından uyarlanmış, uyarlayan da Nezaket Hanım’la eşi Hakan Emre Ünal. Gerçekten sahnede devleşip karakterden karaktere, duygudan duyguya giriyor Nezaket Hanım. Oyun sonrası selamında da adının hakkını veriyor, alkışı bol olsun.

Oyunu Ses Tiyatrosu’nda izlemek duygulandırdı tabii, ölümsüz Feranabi’nin her zerresinde emeği olan bu tiyatroda böyle güzel bir performansı görmek de mutlu etti öte yandan. Teşekkürler Nezaket Hanım, Hakan Emre Bey.

* Değerli ağabeyim Hasan Gören’in dördüncü kitabı Eşikteki Kadın da tarafımca tavsiye edilir. Kitabın anlatıcılığını sohbet havasında yaptığı (bu husus ayrıca hoşuma gitti) bu kitabında Hasan Ağabeyim sürüklüyor okuyucuyu. Okuyun, okutturun. İlk kitabı Zan’dan da başlayabilirsiniz okumaya, sonra Altı Yaprak Üstü Bulut, Balıksırtı, öyle gidersiniz…

* Bir arkadaşım paylaştı, rakı kokteyli varmış. “Yeni nesil rakı” herhâlde. Zaten “yeni nesil” olarak nitelendirilen şeylerin %99’una karşıyım (%1’lik pay bırakayım hadi), buna haydi haydi karşıyım. “Rakı içme adabı” geyiğinden bağımsız olarak -ki geyiktir o, o kadar da ciddiye almayalım, kutsamayalım rakıyı- rakının kokteyle konu edilmesi son derece üzdü. Yeni nesil tatlarınızı soğuk baklava gibi antin kuntin şeylerde deneyin sayın “gurmeciler”. İleriye açık olmamaksa ileriye açık olmamak, gericilikse gericilik. “Atatürk milliyetçiliği” gibi bir şey vardı değişik değişik söylemler vs., kokteyle karşıysam bu da “rakı gericiliği” olsun, haydi bakalım.

* Bir ara da 90’lar geyiği vardı tabii. Zamanında Okan Bayülgen bir programında işlemişti bunu, sonra tuttu, haydi 90’lar partisi yapalım vs. Bitmedi bu geyik, ülkenin bir yerlerinde 90’lar partileri yapılıyor hâlâ. Fetiştir, gereksizdir. 90’lar deyince akla Mansur Ark, Ragga Oktay, Grup Vitamin gelmesi de saçma; zira 90’larda çok az yer kaplar bu ağabeyler. Neyse; anlata anlata çok zaman yoruldum, yola geldim ben de sizin oldum.

* Son yıllarda baktım ki, Aralık sonunda yeni yıla yönelik yazılar yazmışım, dilek milek işine girişmişim. Acayip gereksiz olduğunu fark ettim, hem de çok acayip. İnsanın kendini düzeltmesi gerekir bazen. Düzelttim.

Okuyanlara teşekkürler…

10 Kasım 2023 Cuma

Ocu Bucu Bir Kısım Hukukçular

Yargı teşkilatı herhalde, laf olsun diye, “Burada bir Yargıtay mı olsa, yanlara da Anayasa Mahkemesi mi serpiştirsek?” diye şekillenmemiştir. Hepsinin bir özelliği, bir nedeni vardır ve tarafsız, bağımsız hâkimlerden müteşekkildir. Yine herhalde; bu yapılar yıllar yıllar önce şanlı dünyamızda kurulurken, “Şurada iktidara yakın bilmemne cemaatinden birileri olsun, şurada da ‘bilmemne şehri grubu’ olsun.” diye düşünülmemiştir.

Şimdi en son yaşadığımız, bu grupçuların birbirlerine yargı üzerinden laf sokma ve güç gösterisi yapma savaşı. Olan hukuka ve hepimize oluyor tabii. Can Atalay serbest kalmalıdır. Hem davanın esası yönünden hem AYM kararı yönünden. Özetle, haklılığı yönünden.

“Son olarak şunu da vurgulamak isterim ki, anayasa yapma yetkisi yüce meclisimizindir ve bu yetkisini devredemez. Kimse de milletin iradesi ile oluşmuş meclisin bu mutlak yetkisine el uzatamaz”.

Bu sözlerin kime ait olduğunu üç aşağı beş yukarı biliyoruz. Onun değilse bile, “ocu” biri tarafından söylenecek bir söz olabilir zaten. Millet iradesiymiş. Can Atalay kimin iradesi ile seçildi? Ki Hatay’dan tek milletvekili olarak seçildi. Yani Hatay’dan tek milletvekili çıkacaktı TİP’ten, o çıktı. Yani halk Can Atalay’ı istedi ve seçti. Bitti. Sen saçma sapan iddianamelerle gerekçeli kararlarla tutukla, mahkum et, sonra milletvekili seçilsin, tahliye etme, bu husus AYM kararı ile hukuka aykırı görülsün, sonra bana İngiltere, ABD anlat, “Anayasayı öyle çok da şey yapmamak lazım” de. Haa bir de, hukukta yerli ve millilik anlatsın danışmanların, MHP’lilerin. Anlı şanlı Yargıtayımız ceza dairemiz de “yargısal aktivizm” desin. TCK m.217/A’yı bile iptal edemeyen, devletin para kazanma talebini bireyler üzerinden göstere göstere ilettiği ek MTV’yi bile uygun bulan, yine bir grubun elindeki AYM’ye diyor bunu dairemiz. Bir de şunu diyor: “Yargıdan beklenen, kanunlara, Anayasaya ve en önemlisi hukuka uygun kararlar alabilmesidir”. Bir de şunu diyor AYM için: “Anayasa ve kanunlardan üstün görmek suretiyle bir nevi Anayasa’yı uygulanamaz hale getirerek, kendisinin sorgulanmasına ve meşruiyetinin tartışılmasına yol açmıştır”. Bu “çözümlemeler” anlı şanlı dairemizin meşruiyetinin tartışılmasına yol açmıyor tabii.

Bir de koyu renkle şunu buyurmuş şanlı dairemiz; Can Atalay’ı meclise kabul edersek, Fethullah Gülen’in, Murat Karayılan’ın ve bilumum melun, bölücü, terörist insanın da milletvekili seçilmelerinin ve TBMM’ye girmelerinin önü açılırmış. Bir şey söylerdim de, neyse… Yargıtay 3. Kıraathanesi böyle diyor sonuçta.

 “AYM de denetlenebilmeli” demiş bir “ocu”, bir o kadar da “yerli ve milli” ağabeyimiz. Tabii, hemen kuralım AYM sulh ceza hâkimliklerini. Kararlarından işimize gelmeyenleri kaldıralım. “Devrim” niteliğinde bir değişiklik daha yapalım sistemde.

Neyse, sakinleşelim. Bugün Paşamın ölüm yıl dönümü. Saygıyla anıyoruz, her şeyin farkındayız. Ocu bucu değil, hukukçuyuz. Hukukun ve hukuk devletinin ihtiyaç olduğunun da farkındayız.


29 Ekim 2023 Pazar

Cumhuriyetin 100. Yılı

 



Klasiktir, her yıl cumhuriyet videoları paylaşılır televizyonlarda, sosyal medyada, gözlerden yaş gelir hatta bazılarında.

“Biz cumhuriyetimize, Atamızın mirasına sahip çıkıyoruz, onun içindir ki…”

“Biz, cumhuriyetle aynı yaştayız, 1923’ten bu yana, Türkiye’ye hizmet etmeye…”

“Bu toprakların kıymetini bilen, yıllardır ülkeye hizmet eden…”

“Cumhuriyetin emanet edildiği gençlere desteğimizi…”

“Atatürk’ün haklar verdiği kadınlarımıza, cumhuriyet ışıklarıyla…”

Hay maşallah!

Madem herkes bu kadar Atatürkçü, cumhuriyetçi, haklar hukuklar havada uçuşuyor. Bu ülke nasıl bu hâle geldi, bilen eden var mı? Ben anlamadım.

On yıllardır gericilikle, darbelerle, çıkarcı ve suçla bağlantılı hükümetlerle yaşamışız; ülke bir din devleti hâline gelmiş, şirketler de hükümetlere önayak olmuş veya destek atmış, herkes kendi menfaatinin peşinde, riyakârlık diz boyu; ama söze gelince Atam, cumhuriyet, bayrak vs. vs…

Herkesin daha da “cumhuriyetçi” olduğu şu günlerde, şu videolar bitsin de önümüze bakalım. Göremiyoruz gerçi önümüzü pek. Ama olsun.

Şimdi herkes bir özelliğinden bahsediyor Atatürk’ün veya Atatürk’e bir sıfat yakıştırıyor. Daha doğrusu herkes, kendine yakın gördüğü özelliğini ön plana çıkarıyor paşamızın. “Büyük milliyetçi Atatürk, “Bozkurt Atatürk”, “devletçi Atatürk”, “Mareşal Atatürk”, “Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni dualarla açan Atatürk”, Bırakınız…

Cumhuriyet, Atatürk’ün devrimci olmasından dolayı kuruldu, işbirlikçi otoriteye boyun eğmemesinden, işgalci devletlere karşı dik durmasından dolayı kuruldu. O kadar! Ne mutlu ki böyle bir devrimcimiz var ve cumhuriyetimiz var ve ne mutlu ki yine de her şeye rağmen yıkılmış değil. Yıkılmayacak da…

Cumhuriyetimizin 100. yılı kutlu olsun!

Not: Arkadaş 100. yılda 100 tane 100. yıl marşı yapıldı, bir tanesi mi güzel olmaz. Norm Ender’inki en güzeli, ona göre hesap edin.

21 Eylül 2023 Perşembe

Saatleri Ayarlama Enstitüsü

 


Uzun uzadıya yazmak istemiyorum. Eğer Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü okuduysanız ve sevdiyseniz veya roman ilginizi çekiyorsa, romandan uyarlama tiyatro oyununu mutlaka izleyin. Serkan Keskin’in sahnede harikalar yarattığı, sahne, kostüm ve (spoiler vermeden konuşayım) teknoloji, görüntü kullanımının fevkaladenin fevkinde olduğu oyunda Serkan Ağabeyimizin on bir ayrı karaktere büründüğünü (saymadım, yazılan o), kullanılmayan karakterler ve olaylar olmakla birlikte romana sadık kalındığını ifade edelim.

Memnuniyetsiz tayfa da vardı tabii. Oyun çıkışında önümde ben yaşlarda bir vatandaş acımasızca eleştirdi yanındakine oyunu ve Serkan Ağabeyimizin performansını. Yok romanda şöyle şeyler de varmış, onlar niye işlenmemiş, yok bu oyuncu için bu oyun fazla iddialıymış, oyunu tavsiye eden her kimse daha ondan tavsiye almayacakmış; öyle affedersiniz itin neticesine sokulacak bir oyun ve performans değildi bu. Benim de işlenmesini istediğim ve beklediğim hususlar ve karakterler vardı tabii. O konularda metni eleştirebilirim de; ancak oyunun verdiği şeyler daha büyük ve önemli.

Kitabı on iki yıl önce almış ve okumuştum. Ancak oyun için tekrar okudum, hazırlandım yani ben de. Kitap bitti, ertesi gün oyunu izledim. İyi ki okumuşum tekrar. O şekilde de tavsiye ederim.

Eğer her karakter ve konu işlensin isterse arkadaşlar, Storytel mtorytel kullanabilir. Her şeyi kullansa zaten 4 saat sürer oyun.

Neyse, Serkan Keskin ve Tanpınar sevenlerin üzülmeyeceği oyundur kanaatindeyim. İzleyin mutlaka, beğenmezseniz bana söversiniz, o önümdeki kıl saat müşterisi gibi.

Teşekkürler Yönetmen Serdar Biliş ve sevgili ağabeyimiz Serkan Keskin. Ve tabii ki Ahmet Hamdi Tanpınar…

Taraftarlar, Marşlar, Şarkılar

 

Blog açıldığından beri her ağustos sonu Fenerbahçe ile ilgili eleştirel bir yazı yazıyordum. Geçen sene biraz da totem olsun diye yazmamıştım. Bir halta yaramadı tabii; ama olsun, bu sene de yazmıyorum. Onun yerine taraftar tezahüratını yazıya konu edeyim dedim. Tezahürat esasında yapısı gereği çoğul bir kelime, tezahür kelimesinin çoğulu. O nedenle “tezahüratlar” demek doğru değil gibi ilk bakışta. Ancak tezahürat artık, taraftar tarafından söylenen bir şarkı hâline geldiği için, maçta söylenen örneğin 10 şarkı, “tezahüratlar” olarak nitelendirilebilir. Yine de “tezahüratlar” demeyeceğim.

Geçende aklıma geldi, taraftarların tezahürat için hangi şarkılardan, marşlardan alıntı yaptıklarına bir eğileyim dedim. Genelde çoğu eski yıllardan gelen, nostalji radyolarına konu olabilecek türde şarkılardı. Yeniler de var tabii. Onları bir dökelim ortaya istedim; ortaya karışık, müziksever ve futbolsever bir yazı olsun. Hoş, bunların birçoğu da küfürlü; o nedenle ne kadar futbolseverlik barındırıyor tartışılır. Ama olsun, başlayalım biz.

Bir kere, şu tezahürat meselesinde hece sayılarının kullanışı güzeldir. Örneğin Beşiktaşlıların dört hece gerektiren tezahüratının bazılarını “kara kartal” olarak uyarlaması veya Laylaylay ile başlayan o klasik, basit tezahüratta “aaa Beşiktaş” demeleri onların avantajına tabii.

Galatasaraylılar ise duruma göre Cimbom diyor, duruma göre Cimbombom diyor, Laylaylay’da “aaa Cimbombom” olabiliyor mesela. Böyle lehe durumlar var. Biz Fenerliler ise üç heceli durumlarda “Kanarya” diyoruz. Sistem oturmuş zamanla, güzel.

Tabii türkülerde olduğu gibi “de”, “da” bağlaçları da işleniyor araya. “Esbap serdim sicime de, uyma elin piçine” gibi…

Şimdi gelelim bu şarkıların kaynağına.

Klasik bir tezahüratla başlayalım, Pekkanların ve daha birçok nostaljik sesin (o ne demekse) seslendirdiği bir şarkı olsun: “Fenerbahçem/Cimbombomum/Beşiktaşım benim biricik sevgilim, söyle senden başka kimim var benim.” gayet basit, “Dert ortağım benim biricik sevgilim.”, gerisi aynen devam.

Yine Fenerbahçem/Cimbombomum/Beşiktaşım kalıbıyla “Sen çok yaşa, canım feda olsun sana, hiçbir şeye değişilmez, senin sevgin bu dünyada.” şarkısı için pek sevdiğimiz ağabeyimiz İlham İrem’e atıf yapalım, çaktırmasa da İşte Hayat şarkısından esinlenen bu tezahüratta ilgili yeri zikredelim: “Öyle uzak şimdi bana yaşadığım hatıralar, bir bulanık film sanki senle dolu dakikalar”.

“… sen çok yaşa, canım feda olsun sana, hiçbir şeye değişilmez, senin sevgin bu dünyada.” tezahüratının Mehter Marşına, hatta Vizontele’nin film müziği de olan, Kardeş Türküler’in Leyla’sına da uyarlandığını ekleyelim. Hatta ve hatta bu tezahüratın İbo’nun Ben de İsterem melodisi ile söylendiğini de belirtelim. Kısa sürdü ama o, neyse ki…

“Şampiyon Fenerbahçem/Cimbombomum/Beşiktaşım ne istersen iste benden” ile başlayan tezahürat yine çok net, Erol Evgin’den “Bir tanem söyle canım ne istersen iste benden” şarkısı.

Gülden Karaböcek’in (çocukluğumda da Harika Avcı’nın) söylediği Sürünüyorum şarkısı da “...’sın sen bizim canımız, (burada takımın renkleri belirtiliyor) akar kanımız, seviyoruz seni canıgönülden, ...’sın sen bizim canımız” şeklinde söylenmiştir. Şarkılar epey eskiden geliyor anlayacağınız.

“Ne Beşiktaş ne Cimbom ne de Trabzon, bu sene sensin şampiyon (pek tabii ki diğer takım versiyonları da var bunların, döndüre döndüre söylenebiliyor)” tezahüratı da Sezen Aksu’nun Olmaz Olsun şarkısından alıntıdır. Hatta bunu Galatasaray, when I was in highschool marş kasetine almıştı. Evet, o zaman kaset vardı.

Muazzez Abacı’nın söylediği “Bu akşam hüzünleri evde bıraktım, körkütük sarhoş oldum elimde değil.” de, neyse…

Those Were The Days ve Misirlou’yu da işlemeyelim, terbiyesizliğin lüzumu yok.

Gelelim, şahsa özel tezahürat olan “I love you Hagi”ye (sonrasında da “I love you Alex” dendi, ikisi de bu tezahüratı fazlasıyla hak etti). Bu şarkı, Ömür Göksel’in Sevemem Artık şarkısı: “Sana bağlandım yollara düştüm, gitme seninle gelemem artık, beni hiç eden sensiz hayatı, sevmek istesem de sevemem artık”. Bu cümleleri tamamen “I love you Hagi/Alex” olarak, yani dört kez üst üste söyledi taraftarlar.

Azıcık gayriciddi hâl bir alalım. Yukarıdaki sevgi tarifinin bir diğeri, Rizesporluların, Teknik Direktör Mustafa Denizli’yle anlaştıktan sonra taraftarların onu karşılarken söylediği, “Hey sexy lady, Mustafa Denizli.” ezgisi. Aslı Shaggy’den, sureti Rizelilerden; teşekkürler Rizeliler. Link ve video paylaşımı yapmıyorum, Google’a yazınca çıkıyor Rizelilerin tezahüratı. Bunun bir üstü, tezahürat değil ama, Sivasspor’un şampiyonluğa oynadığı 2007-2008 sezonunda Trabzonspor galibiyeti sonrasında röportaj veren Teknik Direktör Bülent Uygun’a bir taraftarın “.mına koduk Bülent Başgaan.” şeklinde gidişi ve diğer taraftarlarla beraber Laylaylay diye Bülent Uygun’u A noktasından B noktasına götürdükleri sahnedir. Onu da Google’dan “.mına koduk Bülent Başgan.” şeklinde aratabilirsiniz.

Siyasi şarkı ve marşların tezahürat hâlini almasına gelelim. Beşiktaşlıların Gündoğdu Marşı’ndaki “Gün doğdu, hep uyandık, siperlere dayandık, bağımsızlık uğruna da al kanlara dolandık.” kısmını “Gün doğdu, hep uyandık, statlara dayandık, Beşiktaş’ın uğruna biz bayraklara dolandık.” şeklinde söylemesi -ki devamı da var tezahüratın-, yine Fenerbahçelilerin Grup Yorum’un “Kuşandık genç öfkeni, taşların kucaklarımızda, bizlere öğrettiğin kavga, kavgamız, büyüyor omuzlarımızda.” şeklinde başlayan Haklıyız Kazanacağız marşını, “Kuşandık sarı laciyi, Saraçoğlu yokuşlarında, Siyah Çoraplılardan doğan bu sevda, büyüyor omuzlarımızda.” şeklinde uyarlaması güzeldir.

Galatasaray’ın Ali Sami Yen Stadı’nda oynadığı son maç olan 11 Ocak 2011 tarihli Galatasaray - Beypazarı Şekerspor maçında -ki ben de stattaydım- bir diğer Grup Yorum şarkısı olan Özgür Tutsak’ın uyarlanıp “Demir kapılar da yanar, adım özgürlük oldukça, yüreğimde köz oldukça, özgür tutsak oldukça.” kısmının “Seni yıkacak dozerin (üç kez söyleniyor), anasını s.keyim.” şeklinde söylenmesi de aklımdadır. Sonra o dozer stadı yıkmıştır ve bu sırada hiçbir dozer annesine zarar verilmemiştir. Biraz küfürlü oldu değil mi, üzgünüm, taraftarlar biraz kaba insanlar affedersiniz.

Suavi’nin sevdiğim Tükenme şarkısının “Gücüne güç katmaya geldik.” şeklinde Beşiktaşlılar tarafından uyarlanması da fena olmadı, onu da ekleyelim. Güneşimi Kaybettim’in Fenerliler, Sen Var Ya Sen’in Galatasaraylılar tarafından uyarlanarak söylenmesi de hoştur. Tabii tüm bu tezahüratın antitezi, daha doğrusu kelimeler değiştirilerek küfürlü şekilde karşılığı bulunuyor. Abacı örneğinde antitez, tezden daha ağır bastı örneğin.

Nazım Hikmet’in “Çocuklar inanın, inanın çocuklar, güzel günler göreceğiz, güneşli günler, motorları maviliklere süreceğiz, güzel günler göreceğiz, güneşli günler.” dizelerinde, “motorları maviliklere süreceğiz” kısmı “Fenerbahçe düşmanlarını yeneceğiz” şeklinde değiştirilmiştir.

Göztepe’nin geçen sezon İstiklal Marşı öncesinde Levent Yüksel’den Med Cezir’i söylemesi tüyleri diken diken etmiştir, seneye ligimizde bekliyoruz kendilerini. Bizim Haluk Levent’in (Beni Biraz) Anlasana şarkısını aynen söylememiz de mistir.

Kalinka’yla bitirelim. Evet Kalinka. En çarpıcısı da bu bence. Affınıza sığınıyorum, “İii.ne ... olamazsın şampiyon” tezahüratı bir kalinkadır. İii.ne kaaalindir, duruma göre o takım, örnek vermeyelim linç yemeyelim, o takım da kakalindir.

Aklıma gelenler bunlar. İyi seyirler, Fener olsun şampiyon: Çocuklar inanın!

26 Ağustos 2023 Cumartesi

Marmara'da Bir Gün


 

Hemen ön bilgi: “Marmara’da” değil, “Silivri’de Bir Gün” olacaktı başlık; ama Silivrililer incinmesin diye Marmara yazdım. Silivri’de bulunan ceza infaz kurumuna Silivri adı verilmesine içerleyen yurttaşlarımız, cezaevinin adı Marmara olarak değiştikten sonra, bu başlık sayesinde bir rahat nefes daha alır diye düşünüyorum. Biz de şimdi cezaevine giderken, “Marmara’ya gidiyorum.” diyoruz, Silivri çıkmıyor ağzımızdan. Çünkü 1,5 saat yol da gitsek, orası Marmara, gitmesek de Marmara’dayız tabii; ama olsun. Olması gereken, Silivrililerin cezaevi ile anılmamaları. Mesela Silivri Cezaevinin adı en baştan Marmara olsaydı, hiç Silivri demeyecektik, hep Marmara diyecektik oraya. Esasında keşke cezaevini Marmara Denizi’nin tam ortasına koysaydık da, gönül rahatlığıyla Marmara Cezaevi diyebilseydik. Olsun, yine de diyeceğiz, ağzımızdan kaçsa da. Çünkü mesela “Duruşma hangi adliyede?” diye sorulduğunda, Çağlayan demeyiz biz, çünkü adliyenin adı Çağlayan değildir. İstanbul’dur. Nereye yolculuk dendiğinde, “İstanbul’a gidiyorum.” deriz. Burada da artık aynı durum oldu neyse ki, Silivrililer rahat etti. Evet, “Marmara’da Bir Gün” yazı başlığımız. Hukuku tam da ilgilendiriyor mu bu yazı, emin değilim. “Öyle” kısmına daha da yakışır gibi, o nedenle “öyle” bir yazı oldu bu. Başlıyoruz.

 

Müdafii olduğum bir tutukluyu ziyaret için Marmara’ya doğru yola çıktım (Bakın nasıl Marmara diyorum). Gitmeden önce ofisten bana, “Şu kişileri de görür müsün, şu şu havadisleri iletir misin?” dediler, “Görürüm, iletirim.” dedim, görmemek, iletmemek mümkün değildi. Hazır o kadar gitmişken Marmara’ya.

Kendi görüşmemi yaptım bilmem kaç no’lu infaz kurumunda. Sonra da ana yere döndüm, bu kez başka bir bilmem kaç no’lu infaz kurumunu görebilmek için. Cezaevini bilmeyenler için söylüyorum (Şey gibi, radyoda maç anlatan spikerler eskiden, stadı bilenler için söylüyorum derlerdi): Cezaevinde otoparktan sonra biraz yürünür, ortak bir yerde baro servisi beklenir, servis de sizi kaç no’luya gitmek isterseniz oraya götürür. Çok no’lu birim vardır çünkü cezaevinde. Çoğu zaman, hangi no’luya giderseniz gidin, çok beklenir servis. Daha da çoğu zaman, siz o no’luda yaptığınız görüşme sonrası ana yere yürümek zorunda kalırsınız. Ama bazı no’lulardan veya bazı no’lulara yürümek mümkün olmaz.

Neyse kendi no’lumda görüşmemi yaptım, girişe döndüm. Araya öğle arası girdiğinden ve servisler ara verdiğinden, öğle arasının bitmesini bekledim. Ara bitince otoparktan ana yere geri döndüm ve baro servisine binerek başka bilmem kaç no’luda şahısları görmek için yola koyuldum. O başka bilmem kaç no’luda “Ziyaretçi Kabul Merkezi” olarak adlandırılan yerde kayıt işlemlerimi yaptırdım, bana orada avukat görüşme odalarının dolu olduğu, biraz beklemem gerektiği söylendi. 1 saate yakın meslektaşlarımızı bekledim, sonra tutukluların/hükümlülerin kaldığı yere aldılar beni.

Yine stadı bilmeyenler için söylüyorum; kayıt yaptırdıktan sonra, ceza infaz kurumuna, yani tutukluların hükümlülerin kaldığı yere geçersiniz, oraya geçmek için de bir müddet yürürsünüz. Yani iki ayrı binadır o.

Ziyaret gerçekleştireceğiniz o binaya girmeden önce kemer çıkarılır, ötüyorsa ayakkabı çıkarılır, ayrıca orada araba anahtarı, güneş gözlüğü, sigara paketi, dolma kalem vs. maddeler bırakılır. Ben de araba anahtarımı -ki kendisine, neye benzediğini göstermek için yazı başlığının altında yer verdim (Şimdiye kadar, “Araç anahtarı ne alaka lan?” demiş olabilirsiniz)- görevliye verdim, görevli de X-Ray cihazının bulunduğu yerin üstüne bıraktı.

Beni görüşme odasına aldılar, görüşme odasında da ayrıca, yaklaşık 45 dakika bir tutukluyu, sonrasında 15 dakika başka bir tutukluyu bekleyerek, toplasanız 15-20 dakika süren görüşmeleri gerçekleştirdim ve yaklaşık 1,5 saat o bina içerisinde, toplamda 2,5 saat de başka bilmem kaç no bünyesinde kalmış bulundum.

Çıktığımda araç anahtarımı almaya yeltenirken, baktım üç tane aynı tip, Renault marka araçlara ait anahtar. “Hangisi benimki?” diye sordum; “Vallahi şimdi şöyle söyleyelim”, “Bilemedik”, evele gevele vs. vs. 1-2 dakikalık gerilim yaşandı. Solda bir araç anahtarı, sağda bir araç anahtarı, ortada bir araç anahtarı. Yalnız ortadaki anahtarın hemen sağına ve soluna bitişik şekilde güneş gözlüğü ve sigara paketi konuşlandırılmış; bu iki madde, araç anahtarını korumaya almış yani. Demek ki o saf dışı. Yani ortadaki araç anahtarının sahibi kimse, aynı zamanda sigara paketi ile güneş gözlüğünün de sahibi. Ya soldaki benim bu durumda ya sağdaki. Koyan da ben olmadığım için, hatta koysam da yerini değiştirebilecekleri için, net bir şey söyleyemedim. Anahtarım için “Nasıl bir şeydi?” diye sordular, “Böyle bir şeydi.” diye üçünü birden gösterdim. “Yani var mıydı belli bir çiziği?” vs. diye sordular, “Hiç o gözle bakmadım.” diye yanıtladım. Bir yandan da baktım, “Hakikaten var mıydı onun belli bir defosu?” diye, ama o defolar bana tanıdık gelmedi. Sonra aklıma bir fikir geldi, araç anahtarlarının pillerine bakmak. Burada soldaki araç anahtarının pili Duracell, sağdaki araç anahtarı hiç bilmediğim bir markaya ait. Evreka şeklinde aldım Duracellli, soldaki anahtarı. Zaten diğerine hiç ısınamadığımı söyledim içimden. Duracellliye de, “Bu kadar çizik yoktu yahu benimkinde.” diyerek şüpheyle baktım bir yandan. Bu arada o başka no’lu ikinci binadan çıkarken görevliler bana, benim anahtarımın hangisi olduğunu tespit için kamera kayıtlarına bakacaklarını da söylediler servis gelene kadar. “İyi bari.” dedim. Ziyaretçi Kabul Merkezine döndüm, servis bekledim. O başka no’ludan ana yere yürümek mümkün değil bu arada. Diğer başka no’lular daha yakın ve yürünesi. Derken servis geldi, tam bineceğim, bana dediler ki Ziyaretçi Kabul Merkezinden: “Binmeyin, sizin anahtar o değilmiş”. Koşarak indim avukat görüşmelerinin yapıldığı binaya. Oradaki görevliler “Biz öyle bir şey demedik, sadece kamera kayıtlarına baktık, sizin anahtarınızın nereye koyulduğunu tespit edemedik, siz vermişsiniz, biz koymuşuz, ama sırtınız dönük, nereye koyulduğu belli değil, koyulup koyulmadığı bile anlaşılmıyor.” dediler. Hatta pişkince “Anahtarı vermemiş olabilir misiniz?” diye sordular. “Ne münasebet!” dedim. O zaman ortada dört farklı Renault anahtarı olacak. Renault Kapalı Cezaevi mi orası?

“Neyse tamam.” diyerek çıktım servis bekleme yerine. Önceki servis de kaçmış bulundu tabii o sırada. Bu sırada güzel haber geldi; diğer, yani sağdaki anahtarın sahibi de görüşmesini bitirmiş, servis bekleme yerine geliyormuş. Dedim “Tamam o zaman, bitti bu iş”.

Yüzü Tarık Akan’ın yaşlılığına, “Koçum Benim” zamanından bi’ 10 yıl sonraya benzeyen, uzun boylu, saygıdeğer olduğu hâlinden tavrından belli meslektaşım bana doğru yürüyüp, “Renault sahibi siz misiniz?” diye sordu. Bugüne kadar hiçbir meslektaşım bana, “Renault sahibi siz misiniz?” diye sormamıştı. “Evet benim.” diye gülümsedim. “Tamam o zaman.” dedi, “İşi garantiye aldık”. “Araçtan memnun musunuz?” diye sordu, “Memnunum ancak kilometresi biraz fazla oldu, değiştirmeyi düşünüyorum artık.” diye yanıtladım. “Ben çok memnunum.” dedi, baro servisi geldi, bindik. Bir an için anahtarlarımız tutmasa bile; en kötü onunki benimdir, benimki onundur. Pil teorimi anlattım, takdir etti Tarık Akan meslektaşım. Bununla birlikte “Bana kalırsa benim anahtarım elimdeki değil, benimkinde bu kadar çizik yoktu.” dedi.

Servisten inip otoparka yürüdük, aracını bize oldukça yakına çekmiş Tarık Akan meslektaşım, elindeki anahtara davrandı, “tık” diye sesle aracının anahtarının kendi elindeki olduğunu teyit ederek “Hah, tamam, benimkiymiş!” dedi. Bu kadar çiziği varmış demek ki. Meslektaşımız adına sevindim, o da bana bol şans diledi. Ben de kendi aracıma doğru yürümeye devam ettim. Aracım görüş açıma girince açma düğmesine bastım, “tık” diye ses geldi, yürümeye devam ettim. Bu kez kapamaya bastım, yine “tık” diye ses. Yalnız bir yanlışlık var gibi, zira aracın lambaları yanmadı o sırada. Hatta araca iyice yaklaşınca “tık” sesi de çıkmaz oldu. Evet, anahtar benim değilmiş. Otopark girişine yakın, Renault Captur’a ait olduğunu anlaşıldı anahtarın. Captur’dum o araca doğru. Aç düğmesine bastım, “tık”, kapa düğmesine bastım, “tık”. Yani benim anahtarım; ortadaki, bir başka meslektaşın sigara ve güneş gözlüğü markajına girenmiş.

O sırada Tarık Akan meslektaşım otopark bariyerinden çıkarken, durumuma üzüldü ve “Sizin için yapabileceğim bir şey var mı?” diye sordu. Yüzü olduğu kadar, yüreği de Tarık Akan’a benzeyen meslektaşıma, telefonundan ofisi aramam ricasında bulundum, telefonunu verdi, ofisi arayıp, esasında makul bir zamanda gerçekleşmesi beklenen toplantımı ertelemelerini talep ettim. Bana tekrar şans diledi meslektaşım ve ofisine doğru yol aldı.

Otopark girişindeki kulübede bulunan görevli ağabeylere durumu açtım. Bana üzüntülerini ilettikten sonra, kendilerinden o başka no’lu yeri aramalarını istedim, telefon numaralarını, yani dahili numarayı zoraki bulup aradılar (Stadı bilmeyenler için söylüyorum, dahili numaraları bulmak çok zordur), kendilerine o başka no’ludan, dönüş yapacakları söylendi. Ben de “Tamam, bekleyelim bir süre.” moduna girdim. Oraya gitmeye kalksak, yürü, et, servis bekle, servisle oraya git, servisle oradan dön, epey sürecek. Yarım saat bekledik, ses yok. Ben de kulübenin orada oturdum ağabeylerle. Çay teklif edildi; içmedim çünkü açım, sabahtan beri bir şey yememişim (Beni bilmeyenler için söylüyorum, aç karnına çay içmem). Bu arada saat 15.00 suları. “Su alabilirim.” dedim, su verildi. Kayısı geldi, yedim, yerken kayısıdan “captur” diye ses geldi.

Canım da iyice sıkıldı tabii, yanımda hiçbir şey yok. Bir şey okuyamıyorum, telefonum yok zaten. Can sıkıntısından, yüzünü hiç görmediğim, adını da bilmediğim meslektaşımın Captur’unu açıp açıp kapattım bir süre: “tık”, “tık”; “tık, “tık”. Baktım o başka no’ludan haber gelecek gibi değil, tekrar arayın dedim. “Dahilisi neydi yahu?” oranın diyerek, tekrar o dahiliyi bulmaya koyuldular; bir şekilde ulaşıldı oraya ve üzücü haber geldi o başka no’ludan: Avukat, “Benim işim uzun, beklemesin beni.” demiş benim için. Tabii paşam.

Yola koyuldum o başka no’lu için tekrar. Baştan başlayacağız yani anlayacağınız. Baro servisini bekledim epey, gittim o başka no’luya, servis şoföründen 1 dakika beni beklemesini rica ettim, yoksa bir sonraki ringi bekleyeceğim. “Anahtar alıp geleceğim hocam.” dedim. Anahtarı alıp, meslektaşımızınkini bıraktım. Meslektaşımın bu mücadelelerden haberi yok tabii. Görüşmesini yaptıktan sonra hemen çıkıp, kendi anahtarına kavuşacak paşam.

Döndüm ana yere, yürüdüm aracıma, bastım düğmeme: “tık”, “tık”. Işık da yandı, konu da kapandı. Amaç neydi, 15-20 dakika, dosyası hakkında hiçbir şey bilmediğim iki kişi ile görüşmek. Zaman kaybı ne, yaklaşık 5 saat. Bir de yıpranma payını ekleyelim. Üstüne de dönüş trafiğini…

Bu arada araba anahtarıma baktım, pil Duracell, evet. Çiziklerine baktım. Anahtarımın daha da çizikli olduğu ortaya çıktı. Benim ilk aldığım yanlış anahtardaki çizikler, benimkinden azmış yani anlayacağınız. İnsanın yüzündeki benleri inceler gibi, araç anahtarımın çiziklerini not aldım kafama. Peki gün? Bitti.

Bu olaydan yaklaşık iki hafta sonra satışa çıkardım aracımı ve bir süre sonra da sattım. Tabii ki bu nedenle değil; kilometresi fazla, biraz yıprandı, benim gibi.

 

Hemen son bilgi: Tutukluluk istisnadır ve en son uygulanacak koruma tedbiridir. Bu nedenle ceza gibi tatbik edilmemelidir. Ceza infaz kurumlarında bu kadar tutuklu olmamalıdır.