22 Haziran 2017 Perşembe

Cüret

Cürettir bunun tam adı, cüret. Ramazan ayında dondurma yiyen çocukların dondurmalarına karışabilme cüreti. Hiç tanımadığı bir kadına sırf kendi değerlerine aykırı giyiniyor/yaşıyor diye saldırabilme cüreti. Bu cüretler gösterilirken rahatlık da var tabii. “Bana ne olabilir ki? Dindar nesil istiyorum, o kadar!”

O sakallı dayının yanındaki şahıs olmasa, sakallı dayı çocuklara saldıracak, dövecek çocukları. Dayı “zor tutuluyor” yani. Minibüsteki kara yağız gibi yapacak yoksa. Gerekçe: Onlar gibi yaşamamaları. “Burası müslüman bir ülke, o kadar!”

Sakallı dayı ve kara yağız delikanlı tam olarak ne şekilde yaşıyor, ne yiyor ne içiyor, nelere ses çıkarıp nelere çıkarmıyor bilmiyor, ilgilenmiyorum. Yani “gerçek bir müslüman” gibi yaşıyorlar mı bilemem, ancak müslüman bir ülkede yaşamıyoruz onu söyleyeyim. Burası sadece, çoğunluğunu müslümanların veya kendilerine müslüman diyenlerin oluşturduğu bir ülke, o kadar. Ha müslüman ülkesi de olsak bu tip uyarılar sakallı dayıyla kara yağız delikanlıya düşmez, o başka tabii.

Ayrıca, müslüman bir ülkede yaşamak istiyorsan, videocu çocuğun dediği gibi, “Yallah Arabistan’a!” (akla gelen ilk tabir “yallah” değil tabii, orada arkadaş kapıyı kibarca göstermiş).

Kara yağızın ifadesi şaşırtmıyor bir yandan. İyi niyetle bir söz söylemiş de (sana mı kaldı), mübarek ay olduğu için düzgün giyinmesini istemiş de (sana ne ulan), elinin tersiyle yalnızca yüzünü itmiş de (yüzünü itmek nedir), kadın büyük bir cesaret ve hakaret ile üstüne saldırmış da (cesaret senin ona söz söyleyebilmen), kamera kaydına bakılırsa kendisinin saldırmadığı anlaşılacakmış da (saldırdığı net şekilde anlaşılıyor), kendisine saldıran ve hakaret eden bayandan şikayetçiymiş de (hakaretin daha fazlasını hak ettin, hem “bayan” nedir)…

Aslında kara yağızın ifadesi kötü, “fotoğraflarım ve ismim her yerde afişe oldu, can güvenliğim yok” da diyerek kendisine koruma filan tahsis edebilirdi. En azından ifadesinde “mağdurum” diyebilirdi, yanlış yapmış, hala öğrenememiş bu adliye karakol işlerini.

Sonuçta, hiçbir şey olmaz böyle tiplere. En fazla bi’ girer çıkarlar, önceden salıverilirler sonra itirazla tutuklanırlar, ilk celse salıverilirler, ikinci celse tutuklanırlar, hükümle tahliye edilirler. Sabıkaları kabarık da olsa, cezaevinde çok kalacak halleri yok; infaz kanunlarımızda müthiş “iyileştirmeler” mevcut. Hem onları yatıracak olanaklar da yok, şu an FETÖ’cüler bizim düşmanımız, onlara yer açtık. Onların da esaslılarına değil, çoğu gariban olanlarına yer açtık. Esaslı FETÖ’cülerin çoğu tespit edil(e)medi, yakalan(a)madı.

Neyse; sonuçta, yargımızda son 50 yılın altın çağını yaşadığımız bir gerçek, öyle değil mi Perinçek?

27 Mayıs 2017 Cumartesi

Afiyet Olsun

OHAL kararnamesi ile mesleklerinden ihraç edilen Nuriye Gülmen ve Semih Özakça; açlık grevleri sonrasında gözaltına alındı, daha sonra DHKP-C’li oldukları gerekçesi ile tutuklandı.

OHAL kararnamelerinin FETÖ ile mücadele için çıkarıldığını söylemeye gerek yok. Ancak tutuklama kararına göre Gülmen ve Özakça’nın DHKP-C adına faaliyet yürüttükleri “anlaşılmış”. Fotoğrafları, internet üzerindeki paylaşımları suç delili olarak gösterilmiş, “tutuklanmamaları halinde adaletin işleyişine zarar verecekleri”, Gezi benzeri bir kalkışmaya sebebiyet verebilecekleri tutuklamaya gerekçe edilmiş. “Siz insanları böyle böyle yanınıza çekiyorsunuz, gençler galeyana geliyor, iyisi mi sizi biz nezih kapalı cezaevimizde ağırlayalım, size uğrayamasınlar, hem iki lokma bir şeyler yersiniz” anlayışı bir nevi. FETÖ ile başlar, DHKP-C ile devam ettirir bu anlayış.

Ahmet Şık’ın tutuklama kararını hatırlayalım, o kararda da şunlar yazıyordu: “Şüphelinin PKK ve FETÖ/PDY silahlı terör örgütlerinin propagandası niteliğindeki açıklamalarının iki örgütün birbirinden farklı olması nedeni ile çelişki gibi görünse bile 15 Temmuz darbe girişimi sonrasındaki soruşturmalar ve kamuoyuna yansıyan bilgiler gözetildiğinde dış destekli bu örgütlerin birbiri ile darbe sürecinde ve sonrasında koordineli olarak hareket ettiklerinin ortaya çıktığı, bu nedenle şüphelinin her iki örgütün propagandası niteliğindeki açıklamalarının bir çelişki teşkil etmediği ve aynı amaca hizmet ettiği”…

Sulh Ceza Hakimliğinden politik analizler…


Cumhuriyet.com.tr’nin yayın yönetmeni Oğuz Güven, “İlk FETÖ iddianamesini hazırlayan Başsavcı Mustafa Alper’i kamyon biçti” tivitinden dolayı tutuklu. Tutuklama gerekçesinde, “söz konusu tweet ile FETÖ soruşturması dosyalarında görev yapan savcıların akıbetinin bu olacağının gösterildiği” yazıyor.

İşte size tutuklama için gerekli, kuvvetli suç şüphesini gösterir somut “yorum”.

Bir başka haber başlığı da Türkiye gazetesinden. Aynı konu ile ilgili “Kamyon kağıt gibi ezdi” cümlesini aşağıda sarı sarı görebiliyoruz.

kamyon kağıt gibi ezdi türkiye gazetesi ile ilgili görsel sonucu

Atıldıktan hemen sonra silinen “biçti” tiviti, tutuklama gerekçesi; “kağıt gibi ezdi” gazete başlığı, haber oluyor yeni “Türkiye”de.


Ülkemizde, evladını Fethullah’ın okullarında okutan ve bir dönem Bank Asya hesabı olan kişilerin hala tutuklu olduğunu görüyor, hatta Fethullah’ın şiirlerinin okunduğu kasetlerin de silahlı terör örgütü üyeliğine delil, tutuklamaya gerekçe oluşturduğuna şahit oluyoruz.

Kasetin geçmiş tarihli bir aygıt olduğunu, o zaman Fethullah’ın “hocaefendi” olduğunu bir tarafa bırakarak, bazı dosyalarda suç delili olarak gösterilen “Gurbet Ufukları / Ses Ver Yiğidim” kasetini ele almak istiyorum. İnternetten topladığım bilgilere göre kasette, Fethullah Gülen dışında 11 şahsın okuduğu şiirler yer alıyor. Kasette şiir okuyan şahısların isimleri ise; İbrahim Sadri, Cem Karaca, Uğur Arslan, Oya Seymen, İlkim Erkan, Yusuf Ziya Özkan, Nihat Nikerel, Hayri Küçükdeniz, Nedret Selçuker, Bedirhan Gökçe ve Yavuz Bülent Bakiler.

Şiirleri okuyan şahısların bir kısmı hayatlarını kaybetmiş, diğerleri de tutuklu değil, haklarında soruşturma bile yok.

Soru net: Kaseti dolduranlar bir örgüt yapılanmasına dahil edilmemişse, kaseti dinleyenler nasıl terör örgütü üyesi olabiliyor?


Garabet bunlarla sınırlı değil. Bank Asya Yönetim Kurulu Eski Başkanı Erhan Birgili tahliye edilmiş iken, Bank Asya’da hesabı olanlar silahlı terör örgütüne üyelikten tutuklu.


Pensilvanya’ya giden iş adamları tutuklu; iş adamlarının oraya gitmesine ön ayak olan siyasetçiler hakkında ise herhangi bir soruşturma vs. yok. Hatta bu iş adamları, ifadelerinde siyasetçilerin isimlerini veriyor, hukukumuzun yılmaz savunucusu kolluk görevlilerimiz bu beyanları zapta geçirmiyorlar. Bu siyasetçiler de gazetelerde FETÖ ile nasıl mücadele edilmesi gerektiğini anlatıyor bir yandan.

Fehmi Koru “the Taha Kıvanç Guy” FETÖ dosyalarında tanık oluyor, Hüseyin Gülerce FETÖ ile nasıl mücadele edilmesi gerektiğini anlatıyor, Reşat Petek darbe araştırma komisyonunun başında yer alıyor.


Bu örnekler pek tabii ki çoğaltılabilir, pilav üstü “kavurma” sonrası “baklava” yerken okunabilir.

Sindirebilenlere afiyet olsun.

6 Mayıs 2017 Cumartesi

Yargıtay’dan ve İstanbul Adliyelerinden Haberler

1. CMK m.308’de düzenlenen ve kısaca “Başsavcılık itirazı” olarak adlandırılan müesseseye göre, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, ceza dairelerinin kararlarına karşı itiraz hakkı vardır. Avukatlar da, özellikle aleyhlerine kesinleşen daire kararlarına karşı CMK m.308 dilekçesi hazırlayarak Başsavcılıktan karara itiraz etmesini talep eder. Sanığın lehine itirazda süre aranmayacağı gibi, itiraz talepli dilekçeleri sunma açısından herhangi bir kısıtlama yoktur.

Uygulamada son haber; Başsavcılık itirazı talepli dilekçelere üçten sonra bakılmadığı yönünde. Yani bir veya birkaç avukat, cezası kesinleşen sanıklarla ilgili Başsavcılık itirazı talepli toplamda üç kez dilekçe yazmışlar, üçü de Başsavcılık tarafından reddedilip itiraz yoluna gidilmemişse; dördüncü, beşinci, altıncı dilekçelere Başsavcılık hiç bakmaksızın talebi reddediyor. Yani sadece üç hakkınız var. Bu yönde uygulamaya “PIN Kodu kuralı” adını verebiliriz. Üç hak yitirilmişse bu durumda artık başka “hukuki” yollara başvurmak gerekiyor ki, o yolu da “PUK yolu” olarak adlandırabiliriz.

2. Duruşma savcıları tarafından verilen esas hakkında mütalaada sanığın mahkumiyeti istenmekle birlikte mahkeme sanığın beraatine karar vermişse; savcı bu kararı, mütalaasına aykırı olduğu için temyiz ediyor.

Duruşma savcıları sanığın beraatini talep etmekle birlikte mahkemelerin sanığa mahkumiyet kararı verdiği durumda ise, savcılar kararı “mütalaasına aykırı olmasına rağmen” temyiz etmiyor.

Yine savcılar, daha az cezayı gerektiren bir suçtan ceza talep etmekle birlikte mahkeme daha ağır cezayı gerektiren bir suçtan dolayı sanığa ceza vermişse, yine savcı kararı temyiz etmiyor, mütalaasına aykırı olsa da kararı bir anlamda kabul ediyor. Bu kurala bir adlandırma yapamadım ama, “mahkeme sanığa çakıyorsa elleme” düsturu denebilir.

3. Adliyelerde dilekçe vermek için ön bürolar kurulmuş durumda, bu vesile ile önce hakimden havale al, sonra dilekçeyi bilmem neredeki odada tarat, sonra kaleme ver gibi çilelerden kurtuluyor avukatlar; ön büroya dilekçeyi verip kurtuluyorlar.

Bunun nedeni, “avukatlarımızı yormayalım” anlayışı değil elbette. Amaç; avukatların hakim ve savcılarımızla konuşmalarını, hatta göz teması kurmalarını engellemek, dilekçeden havale alırken sinsi sinsi “efendim bizim bir dilekçemiz vardı, duruşması iki gün sonra, bir okursanız seviniriz” türü açıklamaların önüne geçmek.

“Ne demek bir okursanız? Biz ne iş yapıyoruz? Tabii ki dilekçelerinizi okuyoruz, sohbet mi ediyoruz burada?”

Duruşma günü geldiğinde, “efendim biz celseden iki gün önce ön büroya dilekçe sunmuştuk” veya “efendim biz celseden iki gün önce dilekçemizi UYAP’tan sunmuştuk” dediğinizde, “hımm dosyaya almamışız, çıkar kızım UYAP’tan bakalım” denir ve erken sunulmasına rağmen dilekçeye duruşmada şöyle bir bakılır o ayrı tabii.

Neticede; hakim ve savcı yanlış anlar, fazladan göz temasını ve avukatların kendi odasına gelmesini istemez, kendisine rüşvet teklif edileceğini düşünür. Hamdolsun hakim ve savcılarımız o konularda son derece hassastır. Bu terbiyesizliklere pabuç bırakmaz, rüşvetlik bir durum olursa onlar zaten size ulaşır, avukatların işgüzarlığına gerek yok.

Ek Bilgi: Kimseyle görüşmek istemeyen, katipleri ile görüşmemiz için bile avukatların sıraya girdiği, yukarıda bahsettiğimiz tip savcılar, genelde FETÖ dosyalarına bakarlar ve bu savcıların odaları, kendilerini Allah gibi gördüklerinden olsa gerek, Allah’a daha da yakın olmaları için adliyenin en üst katındadır.

Yargıtay’dan ve İstanbul adliyelerinden haberler şimdilik bunlar, yaşasın adalet saraylarımız!

12 Nisan 2017 Çarşamba

Nazım Hikmet ve Necip Fazıl'ın Fezaya Çıkma Üzerine Yorumları


Bu yazıda, “Kafa” dergisi kadar olmasın, Nazım Hikmet ile Necip Fazıl’ı kıyaslama cüretini göstermiş olalım. Hem de somut bir konu üzerine…

Bugün Yuri Gagarin’in uzaya çıkışının 56. yıl dönümü. Bu müthiş olayın ertesi günü, yani 13 Nisan 1961’de Nazım Hikmet, “Kosmosun Kardeşliği Adına” adlı bir şiir yazmış. Bu şiire aşağıda yer verelim.

“Kosmosta bizden başka düşünen var mı
var
bize benzer mi
bilmiyorum
belki bizden güzeldir
bizona benzer mesela ama çayırdan nazik
belki de akarsuyun şavkına benzer
belki çirkindir bizden
karıncaya benzer mesela ama traktörden iri
belki de kapı gıcırtısına benzer
belki ne güzeldir bizden ne de çirkin
belki tıpatıp bize benzer
ve yıldızlardan birinde
hangisinde bilmiyorum
yıldızlardan birinde konuşacak elçimiz
hangi dilde bilmiyorum
yıldızlardan birinde konuşacak elçimiz onunla
Tovariş diyecek
söze bu sözle başlayacak biliyorum
Tovariş diyecek
ne üs kurmaya geldim yıldızına
ne petrol ne yemiş imtiyazı istemeğe
Koka-kola satacak da değilim
selamlamaya geldim seni yeryüzü umutları adına
bedava ekmek ve bedava karanfil adına
mutlu emeklerde mutlu dinlenmeler adına
‘Yarin yanağından gayrı her yerde her şeyde hep beraber’
diyebilmek adına
evlerin
yurtların
dünyaların
ve kosmosun kardeşliği adına

Paris - 13.04.1961”

Şimdi de “Üstad” Necip Fazıl’ın feza pilotlarını selamladığı “Feza Pilotu” adlı şiirle yazımıza devam ediyoruz.

“Yirminci Asrın ablak yüzlü feza pilotu!
Buldun mu Ay yüzünde ölüme çare otu?

Bir odun parçasına at diye binen çocuk!
Başında çelik külah, sırtında plastik gocuk.

Uzaklıkları yenmiş fatih edasındasın!
Dipsizliğin dibini bulmak sevdasındasın!..

Allah'a dil çıkarır gibi küstah bir yarış...
Farkında değilsin ki, Ay dünyaya bir karış

Fezada milyarlarca ışık, yol, mesafe;
Seninki, saniyelik zafer, ilmi hurafe!

Kavanozda, kendini deryada sanan balık;
Ne acı vahşet, mağrur ilimdeki kabalık;

Fezada ‘Allah diye bir şey yok’  iddiası!!!
Gel gör, kaç füzeye denk, bir müminin duası;

Rafa kaldırmak için ruhlarını dürdüler;
Güneş diye kalpteki güneşi söndürdüler.

Bilmediler; kalptedir, kalptedir asıl feza;
Kalptedir, ölümsüzlük kefili kutsi imza.

Sayıdan sonsuzluğa sınıf geçirtecek not;
Bizdedir, ve bizdedir Arş'a giden astronot,

Ve mekandan arınmış ve zamandan ilerde,
Fezayı teslim alma sırrı bizimkilerde.

Bizimkiler ışığa gem vurur da binerler;
Yerden göğe çıkmazlar, gökten yere inerler... 

1972”

Yazı bu kadardı, selametle…

31 Mart 2017 Cuma

Kemal Sunal - Halit Akçatepe - Tarık Akan

Hiçbir şey demeyecek, sadece şunu söyleyeceğim: Şu fotoğraftaki güzelliğe bakar mısınız?

29 Mart 2017 Çarşamba

Kararımız Evet


Milliyetçiler merhaba...

Atatürk, Başbuğ Türkeş, Muhsin Yazıcıoğlu, Nihal Atsız ve milliyetçi olarak bildiğiniz herkes, yaşasaydı “evet” derdi, bakın Devlet Bahçeli “evet” diyor, Akşener’i filan geçin, onlar FETÖ’cü. “Evet” iyidir, siz de “evet” deyin.

Müslümanlar merhaba…

Başta kurban olduğumuz Hz. Muhammed (sav) olmak üzere, dindar olarak bildiğimiz Mehmet Akif, Necip Fazıl, Erbakan tereddüt etmeden “evet” derdi, “evet” ibadettir, siz de “evet” deyin, Allah’a emanet olun.

Aleviler merhaba…

Hz. Ali yaşasaydı kesin “evet” derdi, Hacı Bektaş Veli’nin, Pir Sultan Abdal’ın “hayır” demesi mümkün değildi. Sizler de “evet” deyin.

Kürtler merhaba…

Şeyh Said yaşasaydı “evet” derdi, her “evet” Şeyh Said ve arkadaşlarına bir Fatiha’dır, “evet” deyin. Sayın Öcalan da “evet” derdi, PKK da “evet” derdi. Pardon, bunlar bölücü, bunlar “hayır” der; gerçek Kürtler/Zazalar “evet” der.

Barzani’yle aramız iyiyse Barzani “evet” der, kötüyse “hayır” der. Esad Esad’sa “evet” der, Esed’se “hayır” der, Putin eğer kardeşimizse “evet” der, uçağı düşürülürken “hayır” der, Böyle de b.k huyları vardır bunların.

CeHaPeliler merhaba…

Atatürk “evet” verirdi dedik, daha ne diyelim? Kılıçtar’a beş koyun emanet etsen, beşini de kaybeder, bunların ülkede dikili ağacı yok. “evet” deyin dikili ağacınız olsun.

Ülkemizin bölünmesini isteyen herkes ve her ülke “hayır” için propaganda yapıyor, “evet” deyin, büyük oyunu bozun. İstikrarımız için “evet”.

Kimler “hayır” diyor? Bölücüler ve FETÖ’cüler, bize hain darbe girişimi yapanlar, tanklarla milletimize kurşun sıkanlar “hayır” diyor. Siz 2010 referandumunda yaptığınız gibi darbelere karşı “evet” deyin, ülke bir daha darbe yüzü görmesin.

Ayrıca “evet” derseniz, sıkıyönetim uygulaması son bulacak. Biliyorsunuz şu anda ülkemiz KHK'larla, OHAL'le yönetiliyor, “evet” derseniz bitireceğiz bu dönemi; sıkıyönetimi, OHAL'i getirenlerden hesap soracağız.

Neye “evet” diyeceğiniz için Anayasa teklifine bakmaya, bunları yorumlamaya gerek yok, halk Anayasa filan anlamaz, hizmet bekler; hizmeti biz veriyoruz. Yollar yaptık, Marmaray’ı yaptık, Avrasya Tüneli’ni yaptık, havaalanları yaptık; bunlar camileri ahır yaptılar. O nedenle Anayasa teklifimize “evet” verin, daha da hizmet edelim.

Ah değerli kardeşlerim; 15 yıllık iktidarımızda parlamenter sistem olmasaydı, cumhurbaşkanlığı sistemi olsaydı neler yapardık neler. Terörü bitirirdik mesela. Parlamenter sistem bize yük, verin “evet” oyunu, bakın nasıl bitireceğiz terörü. Yargı bağımsız olacak, 2010’da yargı bağımsızlığı için verdiğiniz “evet” oylarını şimdi de verin, çifte kavrulmuş bir yargı bağımsızlığımız olsun. Yerli araba yapalım bir de, parlamenter sistem yüzünden yerli araba yapamıyoruz, Kılıçtar da yapamadı hiç yerli araba, yaptı mı? Bunlar yapamaz. Biz yaparız, “evet” deyin bakın neler yapıyoruz.

Haydi Türkiye, “evet” de.

4 Mart 2017 Cumartesi

Yargılamanın Yenilenmesi Başvurularında Yeni Moda: Hakim/Savcı İhraçları

(Yazı, Hukuk Defterleri” dergisinin 2017 Mayıs - Haziran sayısında yayımlanmıştır)

Siyasi ve toplumsal gelişmelere göre kanunlarda yapılan değişiklikler ülkemizde olağanlaştığı gibi, bireylerin hak arama yollarının da bu gelişmelere göre şekillendiği görülüyor.

Son dönemlerde akla ilk gelen başvuru, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 311. ve devamı maddelerinde tanımlanan, kesinleşmiş kararlara karşı başvurulması nedeni ile bir olağanüstü kanun yolu olarak düzenlenen hükümlü lehine yargılamanın yenilenmesidir.

Her türlü hukukilik denetiminden geçtiği düşünülen kararlara karşı dosyanın yeniden görülmesi doğal olarak istisnai şartlara bağlıdır. Bu şartlara CMK m.311/1’de bentler halinde yer verilmiştir. Özetle; Anayasa Mahkemesi veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından hak ihlali tespit edilmesi, belge sahteliği, yalan tanıklık veya bilirkişilik, hakimin suçluluk derecesinde kusuru, yeni olay/delilin ortaya çıkması CMK m.311 müessesesine konu edilebilir. Bu olgular başlı başına yargılamanın yenilenmesi için yeterli olmayıp, mahkumiyet hükmünü etkileyecek, davanın seyrini değiştirecek kabiliyette olmalıdır.

Peki, yargılamanın yenilenmesi başvurularına konu edilen, (son dönem tabiriyle) FETÖ’cü hakim, savcı ihraçları konumuzun neresindedir? Sözgelimi, dosyaya bakan hakimlerin, dosyadan elini çektikten ve dosya kesinleştikten sonra FETÖ’cü olduğu iddiası ile açığa alınması, meslekten ihraç edilmesi ve/veya tutuklanması, bizatihi yargılamanın yenilenmesi başvurusuna dayanak teşkil edebilir mi? Bu soruların cevapları için CMK m.311/1’in (c) ve (e) bentlerine bakmak gerekir[1].

Bir habere göre[2]; hakkında verilen hapis cezası kesinleşen hükümlünün, kendisine mahkumiyet kararı veren hakimin 15 Temmuz’dan sonra tutuklandığını gerekçe göstererek CMK m.311/1-c uyarınca yaptığı infazın durdurulması ve yargılamanın yenilenmesi başvurusunun Kandıra Asliye Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildiği anlaşılmaktadır.

Mahkeme kararında ise şu ifadeler yer alıyor: “15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimi sonrası silahlı terör örgütüne mensubiyet (haberde 'mahsubiyet' ifadesi kullanılmış) iddiası ile hükümlünün yargılandığı dava dosyasında yargılama aşamasında hükme tesir eden yargı mensuplarının görevinden alınarak bir kısmının tutuklanmış olması durumunun, hükümlünün vicdanında oluşturduğu gibi umumun vicdanında da adalete olan güveni sarstığı, Türk milleti adına bağımsız karar veren mahkemelerin ve yargı mensuplarının itibarlarının kazanılmasının yine yargı mensuplarının yapacağı işlemler ile sağlanabileceği gözetilerek ve yeniden yapılacak bir yargılama ile hükümlünün ve toplumun nazarında adalete olan teveccühün arttırılacağı, neticede çıkabilecek her türlü kararın aynı nazarda daha makbul olacağı göz önünde bulundurularak, hükümlünün talebinin kabulü ile infazın durdurulmasına, CMK’nın 311/1-c maddesi (haberde CMK m.3/1-c ifadesi kullanılmış) gereğince yargılamanın yenilenmesine ilişkin karar verilmiştir”.

Haberin sonunda bir de hukuki görüş var. Buna göre; “Karar vermiş olan hakimin FETÖ soruşturmasında tutuklanmış olmasının, daha önce vermiş olduğu mahkumiyet hükümlerini güvenilir olmaktan çıkaracağı açıktır. Hüküm giymemiş olsa bile soruşturmaya konu olmuş bütün hakimlerin vermiş olduğu kararların gözden geçirilmesi adalete olan güveni yeniden tesis edebilir”.

Uzatmadan söyleyelim; hakimin FETÖ’cü olmasını ve/veya bir nedenle açığa alınmasını bizatihi, CMK m.311/1-c kapsamında hakimin hükümlünün mahkumiyetini gerektirecek biçimde “görevlerini yapmada kusurlu hareket etmesi” olarak yorumlamak isabetli değildir; zira yeniden yargılama için hakim hakkında ceza kovuşturması gerektiren veya hakimin mahkumiyetini gerektiren eylem ile karar verdiği dosya arasında illiyet bağı olması gerekir. Örneğin hakimin, şikayetçiden aldığı rüşvet karşılığında sanığa mahkumiyet kararı vermesi durumunda CMK m.311/1-c hükmü tatbik alanı bulacaktır.

Yine, lehine yeniden yargılama kararı verilen Emekli Albay Ahmet Zeki Üçok, Hürriyet gazetesinde verdiği demeçte[3]; “FETÖ’nün kumpas davalarını kamuoyunda herkes biliyor. Ancak bunların dışında milyonlarca insanla ilgili karar verdiler. Sivil yargıda 7 bin hakim FETÖ’den meslekten atıldı. Sanki o davalarda çok adil karar vermişler gibi... Sadece adli yargıda 1 milyon 100 bin davada FETÖ’den meslekten ihraç edilen 7 bin hakimin imzası var. Mahkemelerin bu kararları yeniden ele almaları gerekir. Bu dosyalar kapsamında tutuklu bulunanlar seri şekilde tahliye edilmeli.” ifadelerini kullanmıştır.

Demece konu habere göre Askeri Yargıtay Daireler Kurulu, FETÖ ihraçlarını “yeni delil” saymıştır. Ancak karar veren hakimin FETÖ’cü olduğu iddiasında esas olan, bu durumun “hakimin karar verdiği dosya yönünden” yeni delil veya yeni olay teşkil edip etmemesidir. Sırf mahkumiyet kararı veren hakimin FETÖ’cü olmasını, sözgelimi, alt komşusunu tehditten mahkumiyet kararı alan apartman sakininin dosyasında yeni olay sayarak davanın yeniden incelenmesinin kabul edilebilir yanı yoktur.

Tozlu raflarda bekleyen, (demece göre) 1 milyon 100 bin dosyanın sırf dosyaya bakan hakimler/savcıların FETÖ’cü olduğu iddia edildiği için ister CMK m.311/1-c ve ister CMK m.311/1-e açısından olsun, yeniden ele alınması isabetli olmayıp; “siz o dönem Türk Milleti adına değil, FETÖ adına karar veriyordunuz, tüm dosyalarınızı inceleyelim” gerekçesinin kanuni ve mantıklı hiçbir tutar yanı yoktur.

Mesele yargıçların o dönem “Türk Milleti adına” karar vermemesi ve yargının bağımsız olmamasıysa; bu anlayışla, şimdi (veya bundan 10-20 yıl sonra) görev yapan hakimlerin bir kısmı için bundan yıllar sonra “siz Türk Milleti adına değil, şu görüş veya siyasi parti adına karar vermiştiniz” diyerek kararlarını yeniden incelemeye tabi tutmak da mümkün hale gelebilecek, bu durumda yargı kararları uygulanamaz hale gelecektir. Yargı bağımsızlığı ülkemizde yıllardır tartışılan bir konudur.

Özetle; sanığın mahkumiyetine karar veren asliye ceza hakiminin FETÖ’den açığa alınması, dosya ağır ceza mahkemesi tarafından görülmüşse, mahkumiyet kararını onayan heyeti oluşturan hakimlerin bir kısmının FETÖ’den soruşturulması veya kovuşturulması, sanık hakkında iddianame düzenleyen veya sanık aleyhine esas hakkında mütalaa veren savcının FETÖ’nün “bölge imamı” olması belki hükümlüler nezdinde yeni bir hukuki fırsat olarak görülebilir; ancak tüm bu gelişmelerin yargılamanın yenilenmesine konu edilebilmesi için CMK m.311 kapsamında bir karşılığının olması gerekir.

Nitekim İzmir 2. Ağır Ceza Mahkemesi, bir örgüt dosyasında verdiği 14.02.2017 tarihli karar ile yargılamanın yenilenmesi talebini reddetmiş; gerekçe olarak, karar ile kusurlu eylem arasında illiyet bağı bulunmamasını göstermiştir. Karara göre; "Çeşitli nedenlerle disiplin cezası alan, görevden uzaklaştırılan, meslekten ihraç edilen veya hakkında ceza soruşturması ya da kovuşturması başlatılan hakim ve savcıların baktıkları davalar ile verdikleri tüm yargı kararlarının otomatik olarak şüpheli ve hukuka aykırı sayılması ya da yok kabul edilmesi mümkün değildir.

Kesinleşmiş bir kararın yeniden yargılama nedeni olarak kabul edilmesi için hakkında adli ve idari soruşturma yapılan hakim veya savcının yargısal olarak katılıp karar verdiği davalar ile kusurlu eylemleri arasında illiyet bağı bulunması gerekir".

Bununla birlikte, özel yetkili savcılık ve mahkemeler döneminde yapılan hak ihlallerinin Anayasa Mahkemesi veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde tespiti, CMK m.311/1-f uyarınca yargılamanın yenilenmesine konu edilebilir; yazıya konu örneklerin ise hukuka uygun tarafı bulunmamaktadır.

Ayrıca, dosyanın Yargıtay veya bölge adliye mahkemelerinde bulunup kesinleşmediği durumda CMK m.311’in tatbik alanı bulamayacağı açıktır. Bu “izahtan vareste” bilgiye yer vermemin nedeni; bir sanık müdafiinin, temyiz başvurusuna, kararı veren yerel mahkeme hakiminin FETÖ’den ihracını konu etmesi ve Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin, 23.01.2017 tarihli, 2016/6878 E., 2017/506 K. sayılı kararında, CMK m.311/1’e göre ancak kesinleşmiş kararlara karşı yargılamanın yenilenmesi talebinde bulunulabileceğini ve kararın da henüz kesinleşmediğini hatırlatmasıdır. Yargıtay 3. Ceza Dairesi; kararında CMK m.311’nin usul şartlarının bulunmadığını ifade etmiş, FETÖ iddiası ile meslekten ihraç edilen hakimin verdiği kararı hukuka uygun bularak onamıştır.



[1] CMK m.311/1: “Kesinleşen bir hükümle sonuçlanmış bir dava, aşağıda yazılı hallerde hükümlü lehine olarak yargılamanın yenilenmesi yoluyla tekrar görülür: (…)
c) Hükme katılmış olan hakimlerden biri, hükümlünün neden olduğu kusur dışında, aleyhine ceza kovuşturmasını veya bir ceza ile mahkumiyetini gerektirecek biçimde görevlerini yapmada kusur etmiş ise. (…)
e) Yeni olaylar veya yeni deliller ortaya konulup da bunlar yalnız başına veya önceden sunulan delillerle birlikte göz önüne alındıklarında sanığın beraatini veya daha hafif bir cezayı içeren kanun hükmünün uygulanması ile mahkum edilmesini gerektirecek nitelikte olursa”.