10 Temmuz 2017 Pazartesi

Şu Kahrolası Adli Tatiller!

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi Başkanı Ömer Uğur Gençcan, facebook hesabından Tayyip Erdoğan’a hitaben bir yazı yazmış, KHK ile yapılacak düzenleme ile adli tatilin kaldırılmasını talep etmiş. Hukuki Haber sitesinde yer alan haberi ve Gençcan'ın yazısını buradan görebilirsiniz.

Sayın Gençcan, bu kadar yoğunluğa rağmen yaklaşık iki ay tatil yapılmasının adalet bekleyenlere yapılan açık bir haksızlık oluşturduğunu söylemiş. Geri kalan on ayda mahkemeler bilfiil adalet dağıtıyormuş gibi…

Yine Gençcan, iki ay zorunlu ara verme sebebiyle davalarının sonuçlanmasını bekleyen vatandaşların mağdur edildiğini belirtmiş. Mahkemeler bir sonraki celseleri iki, bazen de üç mevsim sonraya atmıyormuş, takip eden aya celse günü veriyormuş da, sadece şu iki aylık ara mağduriyete yol açıyormuş gibi; bunlara mütemadi hakim/savcı değişiklikleri eklenmiyormuş, dosyalarına hakim hakimler ve savcıların başka adliyelere (hatta cezaevlerine) gönderilmesi ile vatandaşlar dosyalarına ilk kez bakan ve yüz yüze gelmedikleri hakim ve savcı tasarrufları ile mağdur edilmiyormuş ve davaları uzamıyormuş gibi…

Genççan son olarak, KHK ile acilen düzenleme yapılması halinde, adalete ara vermelerin sonsuza kadar önüne geçilmiş olacağını söylemiş. Hukukumuzda her şey yoluna gitmekte iken şu elli günlük tatiller adaleti sekteye uğratıyormuş gibi… Söz de gayet iddialı öyle değil mi: “sonsuza kadar!”

Gençcan, cumhurbaşkanından KHK ile adli tatile son vermesini istemiş. KHK ile adli tatiller kaldırılabilirmiş gibi… Ama Sayın Gençcan haklı; KHK ile kış lastiği bile değişiyor, adli tatil mi değişmeyecek?

3-C’den Berkecan’ın “Örtmenim bu şekilde az öğreniyoruz, bize daha fazla ödev verin, hatta gerekirse pazarları da okula gelelim” çığlıklarını konu ettiğimiz bu sıcak 10 Temmuz günü Dünya Hukuk Günüymüş. Ne diyelim, varsa kutlu olsun.

8 Temmuz 2017 Cumartesi

Boz ve Yoz Tilki


Hadi diyelim ki Kılıçdaroğlu kafayı yedi, adalet için yola çıktığı yürüyüşünde bir yandan yürüyüp, bir yandan bira içmeye karar verdi. Peki adam Efes Pilsen’in mümessili mi oğlum, niye adalet şapkasını çıkarıp Efes Pilsen şapkası taksın?

Boz ve yoz tilkinin kindar, ırkçı ve bol imla hatalı söylemlerine girmiyor; bu yazı vesilesiyle sıcak hafta sonunuzu gündüz biralarıyla geçirmenizi salık veriyorum.

Nazdrovya!

22 Haziran 2017 Perşembe

Cüret

Cürettir bunun tam adı, cüret. Ramazan ayında dondurma yiyen çocukların dondurmalarına karışabilme cüreti. Hiç tanımadığı bir kadına sırf kendi değerlerine aykırı giyiniyor/yaşıyor diye saldırabilme cüreti. Bu cüretler gösterilirken rahatlık da var tabii. “Bana ne olabilir ki? Dindar nesil istiyorum, o kadar!”

O sakallı dayının yanındaki şahıs olmasa, sakallı dayı çocuklara saldıracak, dövecek çocukları. Dayı “zor tutuluyor” yani. Minibüsteki kara yağız gibi yapacak yoksa. Gerekçe: Onlar gibi yaşamamaları. “Burası müslüman bir ülke, o kadar!”

Sakallı dayı ve kara yağız delikanlı tam olarak ne şekilde yaşıyor, ne yiyor ne içiyor, nelere ses çıkarıp nelere çıkarmıyor bilmiyor, ilgilenmiyorum. Yani “gerçek bir müslüman” gibi yaşıyorlar mı bilemem, ancak müslüman bir ülkede yaşamıyoruz onu söyleyeyim. Burası sadece, çoğunluğunu müslümanların veya kendilerine müslüman diyenlerin oluşturduğu bir ülke, o kadar. Ha müslüman ülkesi de olsak bu tip uyarılar sakallı dayıyla kara yağız delikanlıya düşmez, o başka tabii.

Ayrıca, müslüman bir ülkede yaşamak istiyorsan, videocu çocuğun dediği gibi, “Yallah Arabistan’a!” (akla gelen ilk tabir “yallah” değil tabii, orada arkadaş kapıyı kibarca göstermiş).

Kara yağızın ifadesi şaşırtmıyor bir yandan. İyi niyetle bir söz söylemiş de (sana mı kaldı), mübarek ay olduğu için düzgün giyinmesini istemiş de (sana ne ulan), elinin tersiyle yalnızca yüzünü itmiş de (yüzünü itmek nedir), kadın büyük bir cesaret ve hakaret ile üstüne saldırmış da (cesaret senin ona söz söyleyebilmen), kamera kaydına bakılırsa kendisinin saldırmadığı anlaşılacakmış da (saldırdığı net şekilde anlaşılıyor), kendisine saldıran ve hakaret eden bayandan şikayetçiymiş de (hakaretin daha fazlasını hak ettin, hem “bayan” nedir)…

Aslında kara yağızın ifadesi kötü, “fotoğraflarım ve ismim her yerde afişe oldu, can güvenliğim yok” da diyerek kendisine koruma filan tahsis edebilirdi. En azından ifadesinde “mağdurum” diyebilirdi, yanlış yapmış, hala öğrenememiş bu adliye karakol işlerini.

Sonuçta, hiçbir şey olmaz böyle tiplere. En fazla bi’ girer çıkarlar, önceden salıverilirler sonra itirazla tutuklanırlar, ilk celse salıverilirler, ikinci celse tutuklanırlar, hükümle tahliye edilirler. Sabıkaları kabarık da olsa, cezaevinde çok kalacak halleri yok; infaz kanunlarımızda müthiş “iyileştirmeler” mevcut. Hem onları yatıracak olanaklar da yok, şu an FETÖ’cüler bizim düşmanımız, onlara yer açtık. Onların da esaslılarına değil, çoğu gariban olanlarına yer açtık. Esaslı FETÖ’cülerin çoğu tespit edil(e)medi, yakalan(a)madı.

Neyse; sonuçta, yargımızda son 50 yılın altın çağını yaşadığımız bir gerçek, öyle değil mi Perinçek?

27 Mayıs 2017 Cumartesi

Afiyet Olsun

OHAL kararnamesi ile mesleklerinden ihraç edilen Nuriye Gülmen ve Semih Özakça; açlık grevleri sonrasında gözaltına alındı, daha sonra DHKP-C’li oldukları gerekçesi ile tutuklandı.

OHAL kararnamelerinin FETÖ ile mücadele için çıkarıldığını söylemeye gerek yok. Ancak tutuklama kararına göre Gülmen ve Özakça’nın DHKP-C adına faaliyet yürüttükleri “anlaşılmış”. Fotoğrafları, internet üzerindeki paylaşımları suç delili olarak gösterilmiş, “tutuklanmamaları halinde adaletin işleyişine zarar verecekleri”, Gezi benzeri bir kalkışmaya sebebiyet verebilecekleri tutuklamaya gerekçe edilmiş. “Siz insanları böyle böyle yanınıza çekiyorsunuz, gençler galeyana geliyor, iyisi mi sizi biz nezih kapalı cezaevimizde ağırlayalım, size uğrayamasınlar, hem iki lokma bir şeyler yersiniz” anlayışı bir nevi. FETÖ ile başlar, DHKP-C ile devam ettirir bu anlayış.

Ahmet Şık’ın tutuklama kararını hatırlayalım, o kararda da şunlar yazıyordu: “Şüphelinin PKK ve FETÖ/PDY silahlı terör örgütlerinin propagandası niteliğindeki açıklamalarının iki örgütün birbirinden farklı olması nedeni ile çelişki gibi görünse bile 15 Temmuz darbe girişimi sonrasındaki soruşturmalar ve kamuoyuna yansıyan bilgiler gözetildiğinde dış destekli bu örgütlerin birbiri ile darbe sürecinde ve sonrasında koordineli olarak hareket ettiklerinin ortaya çıktığı, bu nedenle şüphelinin her iki örgütün propagandası niteliğindeki açıklamalarının bir çelişki teşkil etmediği ve aynı amaca hizmet ettiği”…

Sulh Ceza Hakimliğinden politik analizler…


Cumhuriyet.com.tr’nin yayın yönetmeni Oğuz Güven, “İlk FETÖ iddianamesini hazırlayan Başsavcı Mustafa Alper’i kamyon biçti” tivitinden dolayı tutuklu. Tutuklama gerekçesinde, “söz konusu tweet ile FETÖ soruşturması dosyalarında görev yapan savcıların akıbetinin bu olacağının gösterildiği” yazıyor.

İşte size tutuklama için gerekli, kuvvetli suç şüphesini gösterir somut “yorum”.

Bir başka haber başlığı da Türkiye gazetesinden. Aynı konu ile ilgili “Kamyon kağıt gibi ezdi” cümlesini aşağıda sarı sarı görebiliyoruz.

kamyon kağıt gibi ezdi türkiye gazetesi ile ilgili görsel sonucu

Atıldıktan hemen sonra silinen “biçti” tiviti, tutuklama gerekçesi; “kağıt gibi ezdi” gazete başlığı, haber oluyor yeni “Türkiye”de.


Ülkemizde, evladını Fethullah’ın okullarında okutan ve bir dönem Bank Asya hesabı olan kişilerin hala tutuklu olduğunu görüyor, hatta Fethullah’ın şiirlerinin okunduğu kasetlerin de silahlı terör örgütü üyeliğine delil, tutuklamaya gerekçe oluşturduğuna şahit oluyoruz.

Kasetin geçmiş tarihli bir aygıt olduğunu, o zaman Fethullah’ın “hocaefendi” olduğunu bir tarafa bırakarak, bazı dosyalarda suç delili olarak gösterilen “Gurbet Ufukları / Ses Ver Yiğidim” kasetini ele almak istiyorum. İnternetten topladığım bilgilere göre kasette, Fethullah Gülen dışında 11 şahsın okuduğu şiirler yer alıyor. Kasette şiir okuyan şahısların isimleri ise; İbrahim Sadri, Cem Karaca, Uğur Arslan, Oya Seymen, İlkim Erkan, Yusuf Ziya Özkan, Nihat Nikerel, Hayri Küçükdeniz, Nedret Selçuker, Bedirhan Gökçe ve Yavuz Bülent Bakiler.

Şiirleri okuyan şahısların bir kısmı hayatlarını kaybetmiş, diğerleri de tutuklu değil, haklarında soruşturma bile yok.

Soru net: Kaseti dolduranlar bir örgüt yapılanmasına dahil edilmemişse, kaseti dinleyenler nasıl terör örgütü üyesi olabiliyor?


Garabet bunlarla sınırlı değil. Bank Asya Yönetim Kurulu Eski Başkanı Erhan Birgili tahliye edilmiş iken, Bank Asya’da hesabı olanlar silahlı terör örgütüne üyelikten tutuklu.


Pensilvanya’ya giden iş adamları tutuklu; iş adamlarının oraya gitmesine ön ayak olan siyasetçiler hakkında ise herhangi bir soruşturma vs. yok. Hatta bu iş adamları, ifadelerinde siyasetçilerin isimlerini veriyor, hukukumuzun yılmaz savunucusu kolluk görevlilerimiz bu beyanları zapta geçirmiyorlar. Bu siyasetçiler de gazetelerde FETÖ ile nasıl mücadele edilmesi gerektiğini anlatıyor bir yandan.

Fehmi Koru “the Taha Kıvanç Guy” FETÖ dosyalarında tanık oluyor, Hüseyin Gülerce FETÖ ile nasıl mücadele edilmesi gerektiğini anlatıyor, Reşat Petek darbe araştırma komisyonunun başında yer alıyor.


Bu örnekler pek tabii ki çoğaltılabilir, pilav üstü “kavurma” sonrası “baklava” yerken okunabilir.

Sindirebilenlere afiyet olsun.

6 Mayıs 2017 Cumartesi

Yargıtay’dan ve İstanbul Adliyelerinden Haberler

1. CMK m.308’de düzenlenen ve kısaca “Başsavcılık itirazı” olarak adlandırılan müesseseye göre, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, ceza dairelerinin kararlarına karşı itiraz hakkı vardır. Avukatlar da, özellikle aleyhlerine kesinleşen daire kararlarına karşı CMK m.308 dilekçesi hazırlayarak Başsavcılıktan karara itiraz etmesini talep eder. Sanığın lehine itirazda süre aranmayacağı gibi, itiraz talepli dilekçeleri sunma açısından herhangi bir kısıtlama yoktur.

Uygulamada son haber; Başsavcılık itirazı talepli dilekçelere üçten sonra bakılmadığı yönünde. Yani bir veya birkaç avukat, cezası kesinleşen sanıklarla ilgili Başsavcılık itirazı talepli toplamda üç kez dilekçe yazmışlar, üçü de Başsavcılık tarafından reddedilip itiraz yoluna gidilmemişse; dördüncü, beşinci, altıncı dilekçelere Başsavcılık hiç bakmaksızın talebi reddediyor. Yani sadece üç hakkınız var. Bu yönde uygulamaya “PIN Kodu kuralı” adını verebiliriz. Üç hak yitirilmişse bu durumda artık başka “hukuki” yollara başvurmak gerekiyor ki, o yolu da “PUK yolu” olarak adlandırabiliriz.

2. Duruşma savcıları tarafından verilen esas hakkında mütalaada sanığın mahkumiyeti istenmekle birlikte mahkeme sanığın beraatine karar vermişse; savcı bu kararı, mütalaasına aykırı olduğu için temyiz ediyor.

Duruşma savcıları sanığın beraatini talep etmekle birlikte mahkemelerin sanığa mahkumiyet kararı verdiği durumda ise, savcılar kararı “mütalaasına aykırı olmasına rağmen” temyiz etmiyor.

Yine savcılar, daha az cezayı gerektiren bir suçtan ceza talep etmekle birlikte mahkeme daha ağır cezayı gerektiren bir suçtan dolayı sanığa ceza vermişse, yine savcı kararı temyiz etmiyor, mütalaasına aykırı olsa da kararı bir anlamda kabul ediyor. Bu kurala bir adlandırma yapamadım ama, “mahkeme sanığa çakıyorsa elleme” düsturu denebilir.

3. Adliyelerde dilekçe vermek için ön bürolar kurulmuş durumda, bu vesile ile önce hakimden havale al, sonra dilekçeyi bilmem neredeki odada tarat, sonra kaleme ver gibi çilelerden kurtuluyor avukatlar; ön büroya dilekçeyi verip kurtuluyorlar.

Bunun nedeni, “avukatlarımızı yormayalım” anlayışı değil elbette. Amaç; avukatların hakim ve savcılarımızla konuşmalarını, hatta göz teması kurmalarını engellemek, dilekçeden havale alırken sinsi sinsi “efendim bizim bir dilekçemiz vardı, duruşması iki gün sonra, bir okursanız seviniriz” türü açıklamaların önüne geçmek.

“Ne demek bir okursanız? Biz ne iş yapıyoruz? Tabii ki dilekçelerinizi okuyoruz, sohbet mi ediyoruz burada?”

Duruşma günü geldiğinde, “efendim biz celseden iki gün önce ön büroya dilekçe sunmuştuk” veya “efendim biz celseden iki gün önce dilekçemizi UYAP’tan sunmuştuk” dediğinizde, “hımm dosyaya almamışız, çıkar kızım UYAP’tan bakalım” denir ve erken sunulmasına rağmen dilekçeye duruşmada şöyle bir bakılır o ayrı tabii.

Neticede; hakim ve savcı yanlış anlar, fazladan göz temasını ve avukatların kendi odasına gelmesini istemez, kendisine rüşvet teklif edileceğini düşünür. Hamdolsun hakim ve savcılarımız o konularda son derece hassastır. Bu terbiyesizliklere pabuç bırakmaz, rüşvetlik bir durum olursa onlar zaten size ulaşır, avukatların işgüzarlığına gerek yok.

Ek Bilgi: Kimseyle görüşmek istemeyen, katipleri ile görüşmemiz için bile avukatların sıraya girdiği, yukarıda bahsettiğimiz tip savcılar, genelde FETÖ dosyalarına bakarlar ve bu savcıların odaları, kendilerini Allah gibi gördüklerinden olsa gerek, Allah’a daha da yakın olmaları için adliyenin en üst katındadır.

Yargıtay’dan ve İstanbul adliyelerinden haberler şimdilik bunlar, yaşasın adalet saraylarımız!

12 Nisan 2017 Çarşamba

Nazım Hikmet ve Necip Fazıl'ın Fezaya Çıkma Üzerine Yorumları


Bu yazıda, “Kafa” dergisi kadar olmasın, Nazım Hikmet ile Necip Fazıl’ı kıyaslama cüretini göstermiş olalım. Hem de somut bir konu üzerine…

Bugün Yuri Gagarin’in uzaya çıkışının 56. yıl dönümü. Bu müthiş olayın ertesi günü, yani 13 Nisan 1961’de Nazım Hikmet, “Kosmosun Kardeşliği Adına” adlı bir şiir yazmış. Bu şiire aşağıda yer verelim.

“Kosmosta bizden başka düşünen var mı
var
bize benzer mi
bilmiyorum
belki bizden güzeldir
bizona benzer mesela ama çayırdan nazik
belki de akarsuyun şavkına benzer
belki çirkindir bizden
karıncaya benzer mesela ama traktörden iri
belki de kapı gıcırtısına benzer
belki ne güzeldir bizden ne de çirkin
belki tıpatıp bize benzer
ve yıldızlardan birinde
hangisinde bilmiyorum
yıldızlardan birinde konuşacak elçimiz
hangi dilde bilmiyorum
yıldızlardan birinde konuşacak elçimiz onunla
Tovariş diyecek
söze bu sözle başlayacak biliyorum
Tovariş diyecek
ne üs kurmaya geldim yıldızına
ne petrol ne yemiş imtiyazı istemeğe
Koka-kola satacak da değilim
selamlamaya geldim seni yeryüzü umutları adına
bedava ekmek ve bedava karanfil adına
mutlu emeklerde mutlu dinlenmeler adına
‘Yarin yanağından gayrı her yerde her şeyde hep beraber’
diyebilmek adına
evlerin
yurtların
dünyaların
ve kosmosun kardeşliği adına

Paris - 13.04.1961”

Şimdi de “Üstad” Necip Fazıl’ın feza pilotlarını selamladığı “Feza Pilotu” adlı şiirle yazımıza devam ediyoruz.

“Yirminci Asrın ablak yüzlü feza pilotu!
Buldun mu Ay yüzünde ölüme çare otu?

Bir odun parçasına at diye binen çocuk!
Başında çelik külah, sırtında plastik gocuk.

Uzaklıkları yenmiş fatih edasındasın!
Dipsizliğin dibini bulmak sevdasındasın!..

Allah'a dil çıkarır gibi küstah bir yarış...
Farkında değilsin ki, Ay dünyaya bir karış

Fezada milyarlarca ışık, yol, mesafe;
Seninki, saniyelik zafer, ilmi hurafe!

Kavanozda, kendini deryada sanan balık;
Ne acı vahşet, mağrur ilimdeki kabalık;

Fezada ‘Allah diye bir şey yok’  iddiası!!!
Gel gör, kaç füzeye denk, bir müminin duası;

Rafa kaldırmak için ruhlarını dürdüler;
Güneş diye kalpteki güneşi söndürdüler.

Bilmediler; kalptedir, kalptedir asıl feza;
Kalptedir, ölümsüzlük kefili kutsi imza.

Sayıdan sonsuzluğa sınıf geçirtecek not;
Bizdedir, ve bizdedir Arş'a giden astronot,

Ve mekandan arınmış ve zamandan ilerde,
Fezayı teslim alma sırrı bizimkilerde.

Bizimkiler ışığa gem vurur da binerler;
Yerden göğe çıkmazlar, gökten yere inerler... 

1972”

Yazı bu kadardı, selametle…

31 Mart 2017 Cuma

Kemal Sunal - Halit Akçatepe - Tarık Akan

Hiçbir şey demeyecek, sadece şunu söyleyeceğim: Şu fotoğraftaki güzelliğe bakar mısınız?