21 Mayıs 2021 Cuma

Pekmez Ama Evet

Paylaşılan malum videolardan sonra Google’a girelim ve yazalım: “Susurluk olayı nedir, Susurluk olayında neler olmuştur?” Hemen tartışalım bir de peşinden; “ikinci bir Susurluk mu bu” vs. diye.

Susurluk 1996’da, “when I was in elementary school” yaşanmış bir hadise. Aradan geçmiş yirmi beş yıl, schoollar schoolları kovalamış, iş aş eş virüs Haydar Baş derken ilk kez yeni bir olay yaşanmış öyle mi?

Bir çırpıda çıkar şimdi burada 17-25’ler, arkada Türk bayraklı A Haberli Zarrablar, Mit Tırları, 2015 seçimleri, “400’ü verin bu iş huzur içinde çözülsün”ler, “istikşafî”ler, mühürsüz oylar, pusulalar, Fethullah Enişte ile bağlantılar, tarikatlarla ilişkiler, vakıflar, dernekler, yurtlar, müteahhitler, milletin malına, arsasına çökmeler vs. vs.

Ama hayır; biz “Susurluk’tan sonra Peker” diyelim. Pekmez sayın arkadaşlar…

Tabii açıklama sahibi Peker şimdi beğenilmediği için hemen karşı açıklamalar yapıldı; suç örgütü liderliği, mafyalığı, pisliği, FETÖ’cülüğü kalmadı. Zamanında aynı mahallede onunla neler yapıldığı, ona neler yaptırıldığı malum, kanda duşları vs. de unutmuş değiliz, esasında oralarda da fetösel bir “ne istediler de vermedik” var ama konu o değil; “o zaten şöyleydi, böyleydi” türü açıklamalar kestirme yol.

Yahu güzel kardeşim (Altan Erkekli gibi söyledim, “radyoda Zeki Müren şarkı söylemiyor mu” şeklinde devam edebilir); CHP’li yapsa “o zaten cehapeli”, İyi Partili yapsa, “o zaten Meral Ablacı, proje, FETÖ METÖ”, MHP’li yapsa “Meral Ablacı olmuş, D’si büyük ve küçük devlete hıyanet”, eski AKP’li yapsa, “o zaten davamıza ihanet mihanet”, yeni AKP’li yapsa “gereken yapılır, FETÖ yanı başımızdaymış”, HDP’li yapsa “o zaten PKK’lı”, HDP’siz yapsa “o zaten milletin değerleri meğerleri bilmemneli”. E kim yapacak o zaman? Herhâlde bir Erdoğan derse kabul edeceğiz bu açıklamaları. O zaman da “kandırmışlar benim güzel reisimi” deyip başa döneceğiz. Yine kötü cehape olacak, hepsi HDPKK’lı vs. olacak.

Bir bilmemnere atasözü der ki, “bir dönem iyi geçinen iki insan kanlı bıçaklı olduktan sonra, birinin diğeri aleyhine söylediği her şey doğrudur” (var mı böyle bir atasözü bilmiyorum, ama bence olmalı, milyarlarca yıllık bir dünya kültürü sonuçta).

Gerçekleri biliyoruz hâlbuki. Gerçekler; Dubai’den, üzeri kitaplı, tespihli, zülfikarlı masalara, kafam kadar yüzüklü parmaklara muhtaç değil. O nedenle “aaa”lık durum yok. Sadece “şu da varmış” diyoruz o kadar. “Suavi de amma sakal yaptı bu hafta” demiyoruz sonuçta. Bir etki yok anlayacağınız.

O mahalleyi de pek etkilemez bunlar tabii; vatan, millet, beka, terörle mücadele densin, “öyle ya” der o mahallenin muhtarları. Sonuçta genel olarak etki diye bir şeyden bahsedemeyiz. Sadece keyifli oluyor o mahalleden insan sinirlenince, hoşumuza gidiyor herhâlde naçizane. TRT’de özel program yaptırmışlar adama baksanıza, etki o. TRT de bizim TRT’miz zaten. Elektrik faturasında 1, 2 liracık veriyoruz, olacak o kadar.

Susurluk’la başlayıp “olacak o kadar” da demişken, aklıma Olacak O Kadar’ın bilgi yarışması skeci geldi. İnternette bulamıyorum, bulursam sevineceğim, siz bulup da bana gönderirseniz daha fazla sevineceğim (niye “daha fazlaysa”). Biri genç biri yaşlı iki çift bilgi yarışmasında. Sunucu Ali Sürmeli diye hatırlıyorum; yaşlı çift Levent Kırca ve muhtemelen Zeynep Tedü’den, genç çift de Ahmet Çevik ile hatırlayamadığım bir genç kadından oluşuyor, Ebru Kural olabilir. Her bir soruda bir yöreye ilişkin bilgiler soruluyor. Sorulardan biri kazayı (Susurluk), biri Madımak Oteli yangınını (Sivas), biri cezaevi olaylarını (Diyarbakır) içeriyor, başka sorular da olabilir. Yaşlı çift bilmiyor; taze beyinler anında yanıtlıyor. Levent Kırca da “biz Susurluk’u ayranıyla, Diyarbakır’ı karpuzuyla, Sivas’ı türküleriyle, ozanlarıyla biliriz; siz bu ülkenin içine etmişsiniz” vs. diyerek ayrılıyor yarışmadan, bitiyor skeç. Öyle yani…

Neyse, ne diyorduk, evet Susurluk, Susurluk’tan sonra de Peker, aynen kardeşlerim (bu “kardeşlerim”i de Pekervari söylemle alabilirsiniz).

Çeksin yeni videolar, ülkenin kafası dağılsın. Çünkü ülkenin kafası çok net, dağılmaya ihtiyacı var; pekmez ama evet!

29 Nisan 2021 Perşembe

Alışırım Zannettim Yokluğundan Aşılanmam

Maske dağıtılamadığı gibi, aşı da tedarik edilemiyor, aşılanamıyoruz. Ülkeyi kapatıyoruz, açıyoruz, kapalıyken aşılanamıyoruz. Açıldığımızda aşısızız, odalarda ışıksızız, ışığı açıyor, dışarı çıkıyoruz, temas ediyoruz, kapıyoruz. “Şu tarihe kadar aşılanacaksınız” deniyor, o tarihe kadar aşılanamıyoruz. Daha sonra “zaten dozlar arası uzatılabiliyor” deniyor. Net GYA bu da, neyse.

Sokağa çıkma yasaklarımız var malum. Akşam 7’den sonra sokağa çıkmak yasak. Önceden de akşam 9’dan sonra sokağa çıkmak yasaktı. Ancak 9.30’da, 10’da millet dışarıdaydı İstanbul’da; şimdi de 7.30’da, 8.30’da millet dışarıda. Evlerine dönüyor insanlar herhalde. Sorsak onlara, “sokağa çıkmıyoruz ki, sabahtan beri dışarıdayız zaten, sokağa çıkmak diye bir şey yok, sokaktan eve dönmeye çalışmak var” derler ve bu insanlar, yerden göğe, E-5’ten Minibüs Caddesi’ne kadar haklılar.

Tam kapanıyoruz, iki adet A4 kağıdını dolduracak şekilde istisnai kesim açıklanıyor. Sen dışarıdasın, herkes dışarıda. Araçla çıkmışsın, herkes araçla çıkmış. Soruyorsun, herkesin gaydirigubbak belgesi var, herkes o belgeyle çıkabiliyor. “Haa tamam geç” deniyor gaydirigubbak belgelilere. Cenazeler kotalı; ama kotayı koyanlara kotasız. Hukuk devletinde kuralı koyanlar da kurala uymak durumunda; genelge devletinde genelgeler, genelgeyi koyanların umurunda değil. “Ne yani, bize de mi genelge?”

Krizden fırsat, kısıtlamadan şeriat çıkaran aziz devletimiz 17 günlük alkol yasağı getirdi. Öyle bir yasak ki, kimin getirdiği belli değil, baksanız öyle bir yasak yok, markete gitseniz market 17 gün “alcohol free alışverişler” diliyor. Zabıta bizim büfeye “satmıyorsun değil mi alkol” diye sormuş geçende. “Satmıyorum abi” demiş büfeci. Peynir ekmek gibi satıyor, ben de peynir ekmek gibi alıyorum, var mı?

GYA’cılarımız da “eee stok yapın o zaman” diyor, salaklarımız da “ABD’de de yasakmış” diyor. ABD’de de Biden hükümeti “dindar bir nesil istiyoruz, kiliseler kışlamız, haçımız miğfer, ciğzıslarımız asker” sloganlarıyla Maryland Merkez Kilisesi bahçesinde yüz binlere seslenirken halka donut dağıtıyordu ve “kafası kıyak nesil istemiyoruz” diyerek muhalefet liderine çatıyordu. Halk sağlığını kilise önlerinde, primary school açılışlarında kalabalık törenler yapacak kadar düşünen Biden, aynı zamanda Virginia’nın en önemli tarikat liderlerinden, Joseph Smith yandaşı Mormon James Aleyhisselam’ın cenazesinde binlerle bir araya geldi, Saidi Nurse’ün öğrencilerinin yaptırdığı hayır kurumlarını ziyarete gitti, burada da on binleri topladı, “maşallah a bevy of and ‘lebalebese’ people” diyerek halka teşekkür etti.

Hukukçular da bir yandan şu soruya cevap arıyor: “alkol satışı yasaklanabilir mi?” Bu soru ile “zeytin satışı yasaklanabilir mi?” sorusunun değeri ve cevabı aynı. Yobazlar da hemen şunu söylüyor, “içmeyin canım, ölür müsünüz”. Yobaz olduğu kadar çirkin ağabey, sen konuşma, konuşmazsan ölür müsün? Haa bu arada yobaz ağabey, sen aşılandın mı?

“Ulan zaten eve tıkıyorsunuz, evde ne yiyip ne içeceğimize nasıl karışırsınız?” diye soran pek az. Kural şu: “evde kalın, evde de şunları şunları yapın”. Tamam emredersiniz şunları şunları yapalım da, aşı işi ne olacak? “Aziz milletim, 17 gün boyunca evinizde kalmanızı, yemeklerinizde tereyağı yerine ayçiçeği yağı kullanmanızı, çayı da şekersiz veya iki şekerli değil, tek şekerli içmenizi istiyor, aksi takdirde hakkınızda yasal işlem uygulanacağını belirtmek istiyorum. Bu arada, Ramazan dolayısıyla 10 yaş ve altındaki ve tabii ki üstündeki çocuklara çikolata verilmeyecektir. Bok yesinler. Gereğini rica ederim”.

Bir versiyon da şu, “ben içmiyorum ama bu yasağa karşıyım”. Allah ve Ciğzıs senden razı olsun güzel kardeşim. Ben de çikolatadan hazzetmiyorum, herkesin çikolata yiyebilmesi için ciğerimi veririm. Zaten bir cümleye “ben … ama” ile başlıyorsan, yüzde doksan dokuz tırt bir açıklama yapıyorsundur.

Neyse; kapanma günlerinde trafikte görüşmek üzere, kafanız ayık, deryanız yanık olsun.

28 Mart 2021 Pazar

Turrup

Son dönem yaşananları spesifik olarak belirtmeye gerek yok. Ancak bir dönem verdiği kayıtsız şartsız desteklerle, yerli ve milli değirmene su taşıyan, hatta onlara sadece içmeleri için su taşıyan, onların çaylarını tazeleyen, “çayınıza ekstra şeker ister misiniz” diye soran, onlar çay içerken yanından geçip selam veren kim varsa onları öz eleştiri yapamama kültürüne Münir Özkulvari bir edayla “turrup” sıkayım.

Bakıyorum, çok güzel çıkış yolları bulmuşlar “turrup” sıktıklarım kendilerine, “ama o zaman şunlar şunlar yapılmıştı ve ülke daha da demokratikleşmişti”, “kanunlarımız değişti, Avrupa Birliği’ne uyum yasaları geldi”, “askeri vesayet sona erdi” türü laflarla destekleyenler, o dönem bu “yenilikleri” eleştirenlere “Kemalist ergen”, “darbeci”, “istemezükçü”, “faşist” yaftaları yapıştırırken, ülkenin pafta pafta içine edilmesinde zerre pişmanlık duymadı, öz eleştiri getirmediler. “Onlara verdiğim çayın içine tüküreydim” bile demediler. Şimdi ise, yetmez ama evetçi hıyarağalarına edilen laflara “kolaycılık yapmayın” eleştirisi getiriyorlar. Hâlbuki kolaycılık onlarınki; “Efendim biz ne yaptık? İyiyken iyi dedik, kötüyken kötü dedik” fışkısını çıkartmakta ısrarcılar. Bunların hepsi GYA (açılımı için bakınız, daha doğrusu sorunuz şahsım).

Biz geri zekâlıydık zaten o dönem, yapılanların hangi amaca hizmet ettiğini bilmiyorduk yaşımız henüz 20 değilken bile ve tahmin etmiyorduk olacakları o kısıtlı aklımızla. Ki aklımız hâlâ kısıtlı. Siz ise sayın demokratlar her şeyin en iyisini biliyordunuz, gevrek gevrek anlatıyordunuz Taraflarda Maraflarda, hatta NTV’lerde MTV’lerde yüksek sesli olarak. Siz demokrat ve hatta devrimciydiniz, hatta “AK Parti” devrimci bir partiydi; bizse vesayetçi, darbeci, jakoben, cakobenimdirobenimmilletimindirancak’tık. Günün sonunda adamın biri çıkıp tek başına sözleşmeyi feshetme cüretini kendisinde bulabildi, çok şükür vesayet kalktı ortadan.

Oy için, sonra tekrar çıkarmak üzere kısa süreliğine giydiği milli görüş gömleğini satan gömlekçinin talepleri üzerine feshetti sözleşmeyi adam. Gömlekçiler de hamdolsun sözleşmeyi feshettirdikdikdiklerini iddia ediyor, diktir oradan sayın gömlekçi ve bir o kadar da sakallı ve yobaz amcalar.

O sakallı ve yobaz amcaların lideri kayıp trilyoncu ve bir o kadar da Allahçı gömlek tüccarının anmasına katılan ve yine en az onlar kadar vatan ve millet sevgisi ile dolu muhalefet parti liderleri ve temsilcileri de demlenen çaya bırak tükürmeyi, en güzel kurabiyeleri ikram ediyorlar kısa süreliğine fakat ebediyen, tekrar çıkarmak üzere gömlek giyen yerli ve milli bedenlere.

“Çözüm bizatihi gelenek ve göreneklerimizde, özümüzde mevcuttur” diyor fesihçi adamın mesihçilerinden biri. Korkmayalım sadece toprağa gideceğiz, sonra toprak olacağız, sonra sularla birlikte bir çiçeğin bedenine yürüyeceğiz, oradan özümüze ulaşacağız, o öze bir arı konacak, belki o arı ANAP arısı olacak yani.

Değerlere tam manasıyla sahip çıkmak için bir başka yol da var: O değerlere tartışmasız en sadık güruh olan ve ülkenin yoluna baş koymasıyla, hatta bayırına düzlüğüne ölmesi ile meşhur olan gruba katılmak mümkün, ancak onun için mutlak surette TCK m.220’de düzenlenen suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçunu işlemeniz veya örgüte üye olmanız, en azından örgüt adına suç işlemeniz, örgütle hiçbir ilginiz yoksa da en azından birkaç kadın öldürmeniz veya öldüresiye dövmeniz şart. Adamlara katılmak, Hababam Sınıfına katılmak gibi: Sigara içmek, kopya çekmek, okuldan kaçmak zorundasınız. Baş koyanlar güruhu için de en az bir mafyatik harekette bulunmanız şart. Tabii bir de teröre karşı gelmeniz. Terör ne demek, tanımı da onlar veriyorlar. O tanıma uyarsanız, takıyorlar rozeti ilgili yere. Çözüm çok yani.

Biz ise aynıyız, aynı yerde saymaya devam ediyoruz. Bizden bir halt olmaz: Oyumuz binde bir, soyumuz belli değil.

Hayırlı anmalar, sanmalar,

Hayırlı fesihler, mesihler,

Hayırlı soymalar, baş koymalar,

Hayırlı yatlar,

Sayın demokratlar…


13 Şubat 2021 Cumartesi

Manevi Değerlerimiz, Kadim Anadolu Kültürü ve Türk Aile Yapısı

Manevi değerlerimiz, kadim Anadolu kültürü, Türk aile yapısı. Bu üç kavram birbirinin akrabasıdır; amca çocuklarıdır diyelim.

Buna göre örneğin “kadim Anadolu kültürü”, bu toprakların insanlara verdiği bilgeliği içinde barındırır. Bu bilgelik öyle bir bilgeliktir ki, üniversite tahsili yapan ve doçentlik, profesörlük unvanına erişmiş insanlarda dahi olmayan bir bilgi, birikim bulunur içinde. Öyledir yani, öyle söylenir, biz de deriz “evet Anadolu bir başkadır”. Başkadır tabii; çocuk gelinliğe ses etmeyen, kızına başlık parası isteyen, cinsel ihtiyacını hayvanlar üzerinden gidermeye çalışan bir kadim kültür. Kültür mü, evet; kadim mi, evet.

Bir de “Türk aile yapısı” denilen bir kavram var malum. Kökü o kadar sağlam temellere dayanır ki, bir dizide eşcinsel ilişki ile hemen zarar görür, sokakta birbirine sarılan çifti gördüğünde hemen yıpranır, örselenir, pörsür. Cinsel istismardan tahliye olanı davulla zurnayla karşılayan, “kökleri Anadolu kültürü ile yoğrulmuş” manevi değerlerimiz bunlar. “Kızını dövmeyen dizini döver” bir değer, karnından sıpasını mıpasını öyle bir değer.

Yine kültürümüz maneviyat dolu, hoşgörülü bir kültür. Miting alanlarında dinî duygulara hitap edenlere, cenazelerde siyaset konuşanlara din kardeşi gözüyle bakan, camilere silah sokanlara karşı hoşgörülü olan bir kültür. Üçkâğıtçılara, düzenbazlara çıkarları için ses etmeyen, hatta destek veren bir kültür. Dinin istismar edilmemesi gerektiğini söyleyenlere dinsiz; yolsuzluk ve rüşvete de suç işleme özgürlüğü olarak bakan kültür… Seçilenlerinin hesap veren değil, hesap soran olduğu kültür...

Olağanüstü hâl döneminde “KHK” ile yapılan kanun değişikliğinin Anayasaya, dolayısıyla hukuka aykırılığını bir kenara bırakıp, “rektörü cumhurbaşkanı atayabiliyor, kanuna uygun; bunların amacı başka” türünden yorum yapanların, “bunlar zaten gidici, yapılan protestolarla ancak bunların ekmeğine yağ sürülür”cülerin, “sokaktan uzak duralım, kaos onlara yarar”cıların, “ne olursa olsun, polise el kalkmaz”cıların ve bir bütün olarak mevcut “tadımız kaçmasın”cı muhalefet partilerinin kültürü...

Aynı şekilde kültür, dayanışma grubunu kurduğu iddia edilen bir öğrenciyi halkı suç işlemeye ve kin ve düşmanlığa tahrik etme suçlarından tutuklayan hâkimin; öğrenciler için “biz gece vakti işi bitirir ertesi gün işe gideriz” diyenlere ses çıkarmayan savcıların kültürü. Tutuklayan hâkim de, manevi değerlerimize sahip çıkan bir devlet büyüğü. Şimdi hukuk sınavına girse sıfır alır, ama olsun. O sıfır veren de yerli ve millî değildir; halkın değerlerinden kopuktur.

Protestocuları döverek rahatlamak için yüce devletten maaş alan genç ve bir o kadar da yerli ve millî polislere karşı yasal haklarını kullanan öğrencileri “oyuna gelen”, “büyük oyun”, “ülkemizde oynanan oyunlar” gibi 3-4 kelimeden ibaret kavramlarla eleştirenler de dibine kadar Anadolulu, dibine kadar bizden. Onları Alaattin Çakıcı’nın âdeta Türkçe dersi verdiği mektuplarını okumaya davet edelim. Sonuçta kendisi, manevi değerlerimize hitap eden, dertli gönüllere giren biri. Hem Devlet de sahip çıkıyor. Hani şu devletin başına geçecek Devlet. Bizim devlet değil; gerçi o da bizim devlet de, D’si büyük devlet.

Okuyan kesim de, millî değerlerimize uzak kesim. Onlar Türk aile yapısından bihaber, halkın gerçekliğinden kopuk, kadim Anadolu kültürüne düşman. Zaten onların derdinin de toplumda karşılığı yok. Toplumdan o kadar kopuklar ki, onların derdinin topluma yansıması da yok. Toplum başka, öğrenciler başka; öğrenciler toplum dışı. Devletine hainlik eden de hep bu tip üniversite öğrencileri; hâlbuki imam hatiplilerimiz öyle mi?

Yine de Boğaziçili öğrencilerin ve ona destek veren “kökü dışarıda” vatan hainlerinin, lezbiyenlerin mezbiyenlerin vs., yukarıda zikrettiğim o üç kavrama karşı haklarını hukuklarını aramak için dimdik ayakta durduklarını ve duracaklarını bizim o “bilge” büyüklerimize hatırlatalım, üstümüzde kalmasın.

Değerlerimize sevgilerle…

Bir Düşman


26 Ocak 2021 Salı

Reforum

“Belirli gün ve haftalar” çizelgesi vardı biz ilkokuldayken. En çok aklımda kalan “Tutum, Yatırım ve Türk Malları Haftası”. Kelimesi kelimesine buydu haftanın adı. Daha basit ifadeyle “Yerli Malı Haftası”. O hafta, günlerden birinde sadece yerli malı tüketmek için okula yerli yiyecekler, içecekler vs. getirilirdi. Yine aklımda kalan, o gün mutlaka Coca-Cola getiren olurdu.

Bu hafta ise, 24-31 Ocak haftası Adalet ve Demokrasi Haftası olarak kabul ediliyor, 24 Ocak 1993 Uğur Mumcu ve 31 Ocak 1990 Muammer Aksoy katliamlarından dolayı.

Tam da Adalet ve Demokrasi Haftasını yaşarken, yeni yargı “reformu” da, daha gür sesli şekilde dillendiriliyor. Halbuki;

  • Her sene reform yapıyorsanız, o reform değildir, başka bir şeydir.
  • Daha Anayasanın açık maddelerinin uygulanmadığı bir ülkenin yargısında reform yapılamaz.
  • “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları bağlayıcı değil, yönlendiricidir” diyen başdanışmanın olduğu ülkede reform söylemi komik olur.
  • Hükümlülerin koşullu salıverilme ve denetimli serbestlik sürelerinde “iyileştirme” yapılması, reform değildir, o daha da başka bir şeydir.
  • “Tutukluluk tedbirini zorlaştırıcı düzenlemeler yapılıyor” haberleri de, bir zamanların “msn paralı olacakmış” haberi ile eş değerdir.

Lisede “Demokrasi” diye dersimiz vardı, hoca da, ilkokuldayken, yani Tutum, Yatırım ve Türk Malları Haftasını kutladığımız dönemde laboratuvar hocamızdı. Bize laboratuvarda VHS kasetten, Rutkay Aziz’in Atatürk, Savaş Dinçel’in İnönü’yü canlandırdığı “Kurtuluş” filminden bölümler izletir, sonra özet çıkarmamızı isterdi. Daha sonra özetleri sormazdı, çıkarın derdi, çıkarmazdık, çıkaramazdık da zaten. Atatürk’e benzeyen “meşhur” adamdan da fazla Atatürk’e benzeyen; ama diğeri gibi Cumhurbaşkanı olduğu dönemdeki hâline değil, Kocatepe’deki hâline benzeyen Demokrasi dersi hocamız, demokrasi ile çok fazla alakası olmamakla birlikte iyi niyetiyle ve yöresel ağzıyla bir şeyler anlatmaya çalışırdı.

Hiç unutmam, bir sınavında ilk iki soru, “Reforum nedir?” ve “Rönensans nedir?” şeklindeydi. Ben de cevaplarken ilk sorudaki u’nun, ikinci sorudaki ikinci n’nin üzerini çizmiş, öyle yanıtlamıştım. Yazıda hocaya göre hata yoktu, çünkü hocanın telaffuzu da “reforum” şeklindeydi.

Bilmiyorum belki de hoca haklıydı, “reforum” diye bir şey vardı ve iktidarın şimdi yapacağı şey de reform değil reforumdur. Kim bilir.

Yazı elimde olmadan çok farklı bir yere gitti farkındayım. Olsun, iktidardakilerin reform yapacaklarını söylemelerinden daha saçma değil.

“Uğurlar” olsun…


5 Aralık 2020 Cumartesi

Amarıga mı Burası

CMK m.201’de düzenlenen “doğrudan soru yöneltme” müessesesi, maddi hakikate ulaşabilmek adına son derece önemli. Maddenin 1. fıkrasına göre; “Cumhuriyet savcısı, müdafi veya vekil sıfatıyla duruşmaya katılan avukat; sanığa, katılana, tanıklara, bilirkişilere ve duruşmaya çağrılmış diğer kişilere, duruşma disiplinine uygun olarak doğrudan soru yöneltebilirler. Sanık ve katılan da mahkeme başkanı veya hâkim aracılığı ile soru yöneltebilir. Yöneltilen soruya itiraz edildiğinde sorunun yöneltilmesinin gerekip gerekmediğine, mahkeme başkanı karar verir. Gerektiğinde ilgililer yeniden soru sorabilir”. Nasıl, mis gibi hüküm değil mi?

Katılan vekili olarak yer aldığım, bir otobüs insandan müteşekkil örgüt dosyasında (“örgüt dosyası dediğin zaten kalabalık olur” demeyin, otobüste arka beşliyi dolduramayacak örgütlerimiz de mevcut), sanıklara peş peşe sorular sorduğum celse sonrası zaptı beklerken mahkeme başkanı, “Avgat Bey ne o kadar soru soryon, Amarıga mı burası” diye veryansın etmişti.

Celselerin celseleri kovaladığı, sanık ifadelerinin bir türlü tamamlanamadığı kalabalık dosyada bir sanığın müdafii, üç celse üst üste müvekkilinin “iş göremezlik” raporunu sununca maddi hakikat dediğimiz şey geç ortaya çıkıyor tabii. Çünkü üç celse dediğiniz, en az beş mevsim geçişine tekabül. Sanığımızın uzun süredir iş görememesinden dolayı son derece müteessiriz, ancak sorularımız da var, nasıl yapalım?

Esasında duruşmaya insan gelmemesi mahkemenin de işine geliyor. Çünkü az insan az ifade, az ifade az yaz kızım, az yaz kızım az zaman, az zaman çok boş zaman. Bense sanıklar her geldiğinde yaklaşık bir yıl önce hazırladığım soruları CMK m.201’in bana bahşettiği yetki uyarınca sanıklara tevcih ediyorum. 4-5 kişinin dinlendiği bir celsede peş peşe sorularım sanıklardan ziyade mahkeme başkanını rahatsız ediyor, o da “Amarıga mı burası?” diyor.

Sorular sorulsa ne olacak; sorular zapta geçmiyor, sadece cevaplar var, tanıkların veya tarafların sorulara cevap verip veremedikleri, verirlerse o sorunun ne kadarını yanıtlayabildikleri anlaşılamıyor. Tanıklar/taraflar belki de, “sınava çok çalışmış ancak hocasının sorusunun yanıtını bilmeyen, yazdıkça yazan, hatta ek kâğıt isteyen” öğrenci; otur, sıfır! Ancak bu durum sınav kâğıdından anlaşıyor; duruşma zaptından anlaşılamıyor. “Tanık ne kadar güzel konuşmuş” denebiliyor ancak.

Tanıkların çatır çatır yalan söyleyebilmeleri ayrı tabii. Yalan tanıklıktan hiç davam olmadı, rastlamadım. Kararı sonrası yalan beyanını tespit ettiği tanık hakkında suç duyurusunda bulunan hâkime de rastlamadım (bu da başka bir “Amarıga mı burası” hâli olabilir).

Ecnebi memleketlerde ise tanıkların ekseri doğru söylediklerini, en azından yüzlerinin kızardığını vs. görüyor, duyuyoruz. Bizde ise yalan söylemekten imtina etmiyorlar. Onlarda İncil veya kutsal sayılan şeyler üzerine yemin etme var; bizde ise sadece “namus ve vicdan üzerine” yemin var, ondan mı acaba? “Lan zaten namus ve vicdan diyor, çok şaapmıyor yani, at yalanı” mı?

“Paran varsa kefil ol, işin yoksa şahit ol” bizi anlatan atasözlerinden. Yine bu atasözünün son kısmı, “paran yoksa şahit ol” olarak da değiştirilebilir. Zamanının ataları daha iyi niyetliymiş veya o dönem tanıklık müessesesine ve tanıklara daha itibar edilebilirmiş herhalde. “Kaçın şahit yazarlar” da yeni atalarımızın sözü gibi duruyor.

Soru sormak haktır, soru sorulmalıdır ancak; soru sormaya çalışınca da başkan, “Amarıga mı burası” diyebiliyor. O hâkim aylardır dosyanın kapağını da açmıyor. “Amarıga mı burası, ne okuyaceük?”

Hatta büyük yüreklilikle, sanki eski usulle hâkimden havale alıyormuş gibi, “efendim dilekçe hazırladık, okur musunuz” diye yanına gittiğimizde hâkim hemen, “ön bürodan sunun avukat bey” diye sanki rüşvet vermek için gelmişim gibi, İlyas Salmanvari bir devlet memuru edasıyla kovabiliyor odadan. Tabii ki haklı, niye yüz göz olunuyor ki, duruşmada şaabarız. Ancak sorun şu; duruşmada ne biz şaababiliyoruz ne de hâkim şaaptırıyor. Şaapamadığımızla kalıyoruz.

De facto bir “yazılı ceza yargılamamız” zaten var. “Dilekçeyi duruşma öncesi sunalım ki, okusun öyle girsinler duruşmaya” diyoruz. Duruşma geliyor, mahkemeye dilekçe hatırlatılıyor; “hee sunmuş muydunuz, hee” diyor başkan. Beklendiği üzere bihaber. “Hee başkanım, Amarıga mı burası?”

Size “Türk işi” yargınızda başarılar hakimler/savcılar. En yakın zamanda dosyalarınızın değil, mesleğinizin maddi hakikatine ulaşmanız temennisiyle…

28 Kasım 2020 Cumartesi

Dolandırılma Korkusu

Ön Bilgi: Bu yazı da; tıpkı 14 Aralık 2019 tarihli “Alınamayan Laptop” gibi ne ülke ile ilgili, ne sanatla, ne sporla, ne de hukukla. O nedenle bu da etiketsiz bir yazı oldu. Belki bundan sonra üst başlıklara “Sevgili Günlük” gibi bir şey eklemek mümkün olabilir. Bu yazı da “Alınamayan Laptop” benzeri, bir “sevgili günlük” yazısı…

 

Belki de meslekten kaynaklı olarak var bu dolandırılma korkusu bende. “Dolandırılmış lan, bir de avukat olacak” derler diye herhalde. Halbuki hocaların hocası Erdener Yurtcan dolandırıldı, yakın zamanda da hukukçu değil ama yine hocaların hocası Seyfettin Gürsel dolandırılmış. Dolandırılır insanlar, olur yani. Ama dolandırılma korkusu bende baki; fâni değil. Örneklendirelim.

* * *

Sonradan dâhil olduğum, on yıllardır futbol oynayan bir halı saha ekibinde yıllardır uygulama, bir takımın Dortmund, bir takımın Arsenal forması giymesi yönünde. Amaç ulvi; yelek giymemize gerek kalmayacak. Maç öncesi kimin hangi takımda oynayacağı belirlenecek, herkes ona göre o formayla gelecek maça. Ekipte benden başka neredeyse herkesin bir sarı Dortmund, bir de kırmızı Arsenal forması var. Neden Dortmund’la Arsenal? Sanıyorum Puma formaları daha ucuz diye. O dönem iki formayı birden Puma yapıyor. Herkeste de o forma var. Daha sonra alanlar formaların güncel hallerini alıyor tabii, ama formaların genel ve baskın renkleri belli. Daha sonraları sarı Fenerbahçe forması veya kırmızı Liverpool, Galatasaray formaları, hatta Arsenal’in sarı formaları da giyildi; ama genelde sistem belli. Dortmund’la Arsenal formaları olacak. Bir takım sarı ağırlıklı, bir takım kırmızı ağırlıklı giyecek. Kadrolar açıklanırken zaten Dortmund, Arsenal diye açıklanmıyor; sarı takım, kırmızı takım diye açıklanıyor.

Ben de o formaları almak istiyorum; malum, ekibe ayak uyduralım. Ancak son derece pahalılar. Outlet’lere bakıyorum, güncel olması şart değil çünkü formaların, ancak orada da pahalı. Bir site buluyorum, belli ki formaların orijinal hâlleri değil, ancak işçilik iyi gözüküyor. Formaların çakmasını giymeyi sevmem, ancak sonuçta Dortmund’la Arsenal formaları. Arsenal’i zaten pek sevmem (Bergkamplı, Henryli dönem hariç tabii), Dortmund’a sempatim var, ama “gerçeğini alayım Şanlı Dortmund para kazansın” derdinde değilim. Emine Erdoğanvari bir hareketle veriyorum iki çakma forma siparişini. En geç 4-5 güne gelir herhalde diyorum. 10 gün oluyor gelmiyor, sitede yer alan ve Whatsapp’ı olan numarayla yazışıyorum. “Bu hafta gelmez mümkün değil” diyor adam. O hafta geçiyor, “bu hafta da gelmez, bir sonraki haftaya kalır” diyor. Neden haftalık konuşuyor bilmiyorum, herhalde dolandırıcı diyorum. Arkadaşlarıma soruyorum, “dolandırıldın sen” diyorlar. “Vay be bu bana yapılır mı” diyorum, ama adamla yazışmaya da devam ediyorum ileride soruşturma dosyasına sunarım diye. O sonraki hafta dolandırıcı adama soruyorum, “herhalde bu haftaya yetişir, kargoya verilir bakayım” diyor. “Kargoya verildi mi” diye soruyorum sonra, “evet verildi” diyor. İkna olmuyorum, kargo bilgilerini istiyorum adamdan.

Gün gün, saat saat kargomun yolculuğunu takip etmek ayrıca keyif verir bu arada şahsıma. Hatta UPS’ten gelecek kargoma sokak sokak bakmışlığım bile vardır: “Hayda, niye Nuhkuyusu’na geçti ki bu, Oymacı Sokak’tan dönseydi Kuşbakışı’na, ne oluyor lan?”

Sipariş üzerinden bir ay geçiyor, bu arada başkalarının Arsenal veya Dortmund formalarını giyiyorum. Neyse kargo numarasını göndersinler, anlaşılır durum diyorum. Kargo numarası geliyor, bakıyorum formanın gönderildiği yer yurt dışı. Formalar Tayland’dan geliyormuş, ondan adam bilgileri haftalık veriyormuş. Haftalık toplu gönderiliyormuş formalar. 1,5 ay sonra kavuşuyorum formalarıma, dolandırılmamış, ucuza formaları almış oluyorum. Formalar da fena değil; ancak Arsenal’in malum kırmızısı takımdaşlarımdan farklı olarak bordoya yakın, onlar kırmızı ben bordo, çıkıyorum sahaya Elazığspor gibi. Olsun, yemişim Arsenal’i, dolandırılmıyorum.

* * *

Birkaç ay önce telefon operatörümden arıyor bir çalışan, “sizin taahhüdünüz bu ayın bilmem kaçıncı gününde bitiyor, şu paketlerimiz var şöyle şöyle, daha da avantajlı oluyor” diyor. Ben operatörle anlaştığım ayı hatırlıyorum, hiç de “güz” bir havası yoktu. “Ben öyle hatırlamıyorum” diyorum, “yanlış hatırlıyorsunuz” diyor görevli han’fendi. “Lan şimdi niye bana sert bir üslup takındı ki bu” diyorum içimden, kesin dolandırıcıdır diye düşünüyorum. “Tamam yenileyin kabul ediyorum” diyorum. Peşine kredi kartı bilgilerimi vs. sormalarını bekliyorum veya en azından “telefonunuza şifre gelecek onu söyleyin” diyecek, ben de küfredip “yemiyorum ulan numaralarınızı” diyeceğim, savcılığa şikâyet edeceğim. 10 saniyede aklımdan geçenler bunlar.

Sonra “tamam efendim paketinizi yeniledik, iyi günlerde kullanın” diyor han’fendi, sonra peş peşe 10 mesaj geliyor telefonuma. Biliyorsunuz bir paket yenilenince en az 10 farklı mesajla kutlanır bu mevzu. Acaba başka paketlere baksa mıydım diyorum; sonra diyorum ki, yemişim başka paketleri, dolandırılmıyorum.

* * *

Her fâni gibi bir Covid-19’luya temas ediyorum. Çok az temas ediyorum ama, aradan zaman da geçiyor hatta, yine de “Hayat Eve Sığar” diyor ki, sizi yakaladık, on dört gün evdesiniz, karantinadasınız. “Keşke Hayat Eve Sığar, sadece beni değil, diğer temaslıları da sığdırsa” diyorum, on dört günün tamamlanmasını bekliyorum.

Bu on dört günü beklerken test yaptırmam mümkün değil, zira test yaptırmam için evden çıkmam ve hastaneye gitmem lazım. Eve yakın hastaneye soruyorum, “evden çıkamazsınız, biz de evlere gelmiyoruz” diyor görevli abla. İnternetten uzun uzadıya araştırıyor ve bir yeri buluyoruz, kapıda test yapıyorlar. Önce telefonda konuşarak, sonra Whatsapp üzerinden yazışarak randevulaşıyoruz. Bir yandan da güvenilirliklerini sorguluyorum. Sağlık Bakanlığı’nın sitesinde yazılı test yapan yerler arasında yoklar. Soruyorum bu durumu ilgili adama, “Bilmemne Laboratuvarı olarak gözüküyoruz” diyor. Bakıyorum, o laboratuvar ismi de yok, bununla birlikte Sağlık Bakanlığı sitesindeki güvenilir liste güncel değil. Herhalde güncellenmedi diyorum. Bunalmışım tabii, “On dört gün çıkamazsın ama pozitif misin negatif misin bilemezsin” gibi bir durum olduğu için, “bir test yaptırayım da, yemişim Bakanlığı, zaten çıkamayacağım” diyorum kendime. Kendimi ikna ediyorum. Belirttikleri saatten de önce, “evde misiniz” diye arayarak geliyor bir çalışan. Evdeyiz, bakkala gidemiyoruz Sayın Testçi.

Çalışan geliyor kapıya, sandalyeye oturuyorum evin girişinde. Yapıyor testi, TC Kimlik numaramı alıyor, gidiyor. Ödeme? “Bilmemkim Bey’le halledersiniz” diyor. Soruyorum Bilmemkim Bey’e, IBAN veriyor. Gönderiyorum parayı, “e-nabızda çıkmadı yalnız testim” diyorum, “daha laboratuvara gitmedi” diyor, “tamam” diyorum.

Bir yandan evden çalışırken (kamu spotu: evde de olsanız çalışın), yarım saatte bir de e-nabzıma bakıyorum işlediler mi acaba diye, işlemiyorlar. Nabzım atıyor, e-nabzım atmıyor. “Bunların laboratuvarı nerede ki benim evimden laboratuvara götürüp kayda geçiremediler bir türlü” diye düşünüyorum (orada da hafiften takip ediyorum testçi ağabeyi).

Gece oluyor, yatmadan önce yine bakıyorum, yine e-nabızda tık yok. Sabaha karşı uyanıyorum, kısa uyanma hâli. Bakıyorum e-nabza, işlemişler. Huzur içinde uyuyorum. Test sonucu belli değil, ama en azından test yaptırdığım belli.

Ertesi gün geliyor, sonuca bakmaya devam. Yine de içimde bir dolandırılma telaşı, çünkü Bilmemkim Bey’in bana söylediği laboratuvar ismi ile e-nabızda geçen laboratuvar ismi farklı. Sebat ediyor, yine yarım saatte bir kontrol ediyorum. Bir yerden duyuyoruz ki, gece 10.30 gibi yüklerlermiş sisteme. O nedenle akşam yemeğinden gece 10.30’a kadar bakmıyorum. Saat 10.30 oluyor, bakıyorum: test sonucum negatif!

Sonra Bakanlığın güncel test listesine ulaşıyorum, e-nabızda geçen laboratuvar ismi orada varmış zaten.

Hem negatifim hem dolandırılmıyorum.

* * *

Esasında ilk dolandırılma korkum, sanal âlemin hayatıma girdiği 1998, 1999 yılında filan oluyor sanırım. O zaman gireceğimiz site sayısı kısıtlı. “Number One” diye o dönemin meşhur bir dergisi var, onun web sitesine nedense abone olmak istiyorum. Oluyorum abone. Daha sonra “ben ne yaptım arkadaş” diye düşünerek onlara hayatımın ilk e-posta adresi olan fenerlierto@dostmail.com'dan (adres ismine gülmeyin) e-posta döşüyorum. Oradan yazıyorum Number One dergisinin iletişimindeki e-postaya, uzun uzun. Benim param yok da, öğrenciyim de, yanlışlıkla abone oldum da, derginizi ben zaten bulur okurum da… Sonra bir haber gelmiyor tabii.

Ama zaten nasıl para kaybedebilirim, ona kafa yoracak bilgi ve birikimde değilim. Sanal âlem bu, yeni hayatımıza girmiş. Ne kredi kartı bilgisi verdim, ne başka bir şey yaptım. Herhalde fatura yüklü gelecek, Number One’ın parasını bizim internet faturasından kesecekler, diye bir kafadayım. Olsun, hiç alakam yok ama, yine dolandırılmamışım işte.

* * *

Ülkemiz şartlarında dolandırılmadığımız gün yok gibi bir şey ama olsun, en azından Türk Ceza Kanunu’na göre dolandırılmıyorum, buna da şükür.

Evde kalın, valla…