28 Eylül 2022 Çarşamba

Aşk, Mark ve Ölüm

 


Kaç yıl oldu saymadım (köyden göçeli) sinemaya gitmeyeli. Gerçekten en son hangi filmi izlemişim bilmiyorum. Ölümlü Dünya olabilir 2018’in Ocak ayında gittiğim. Hatta filmden önce klasik ayakkabı almıştım, iyi hatırlıyorum. O filmden yıllar sonra, üç gün önce bir filme gittim; aradan 4 yıl 8 ay geçmiş. Önceki filmden önce aldığım o ayakkabı eskidi, bugün kendime yeni klasik ayakkabı aldım. Klasik giyinme zorunluluğu olan, haftanın en az iki günü o ayakkabıyı giyen şahsım bence iyi kullanıcıymış. Ama anlaşılan o ki, iyi bir sinema izleyicisi değilmişim.

Gittiğim film Aşk, Mark ve Ölüm; belgesel diyebiliriz kendisine. 1960’lı yıllardan günümüze Almanya’daki Türk işçilerin sosyoekonomik durumlarını da işleyen, merkezine Türklerin yaptığı müzikleri alan hoş bir belgesel, Twitter’a yazdığım gibi, Mustafa’s Gemüse Kebap tadında bir film olmuş. Tavsiye ederim; ama kimlere tavsiye ederim, Doyçland’a, dönemin Türk işçileri ile ilgili tarihsel hadiselere, Türk-Alman ilişkilerine ilgi duyanlara, bağlama sevenlere, hatta Cem Karaca sevenlere…

Özellikle Almanya’da Türk düğünlerinin furya olduğu, daha doğrusu furya olmaya başladığı dönemde, o dönemin şahitlerinin anlatımları ve ses sanatçılarının röportajları gayet eğlenceli. Ses sanatçılarının çoğu zaten eğlenceli: Sanat Güneşi ve Diva’nın Doyçland versiyonları mı dersin, Köln Bülbülü mü dersin…

Almanya hükümetinin yabancı işçileri, Almanca tabirle gastarbeiterları gazlayan, destekleyici kampanyaları ile Doyçland halkının Türklere ve müziklerine bakışı ile ırkçılıkları da belgeselde önemli bir yer kaplıyor.

Ara ara üzüleceğiniz, ara ara küfredeceğiniz, ara ara güleceğiniz, gelgitleri olan, samimi bir iş olmuş. Zaten o yüzden adı Aşk, Mark ve Ölüm. Emeği geçenlere tebrikler!

Film, Anadolu Yakasını bilenler için söylüyorum, Kadıköy Sinemasında mevcut. Auf wiedersehen

29 Ağustos 2022 Pazartesi

Ahlakless and Vicdanless Yargı ve Bir Popçu


“Gülşen’in/mevzubahis şarkıcının/malum kadının tutuklanması ile ilgili olarak, öncelikle sözlerini kesinlikle tasvip etmediğimi; bir hukukçu olarak ise, CMK’nın …”

Hadi anam hadi…

Zaten insanlar bir hukukçu olarak sizin önce imam hatipleri koruyup korumayacağınızı merak ediyordu. “Yahu tamam tutuklamalar yanlış da, acaba hocamız imam hatipli olup olmadığı da belli olmayan bir arkadaşa söylenen şaka yollu o sözü tasvip ediyor mu, etmiyor mu?”

Ama ülkemiz böyle, yapacak bir şey yok. Nasıl üç tarafımız denizlerle çevrili ise, kof muhafazakârlıkla da örülmüş ana yurdumuz dört baştan.

Hâlbuki bakanlara makamlara, il başkanlarına mil başkanlarına, danışmanlara manışmanlara baktığınızda muhafazakârlığın su gibi aktığını görmüyor değiliz. Neyse, konumuz Gülşen.

Şimdi bu şarkıcımızı tutuklayan zaten militan, ondan herhangi bir insaniyet bekleyemezsin. Peki bu ev hapsi ne öyle? Özgürlüğüne kavuşturmuş gibi mi hissetti acaba asliye ceza hâkimimiz? Beyaz atlı, kırmızı yakalı cübbeli prensi/prensesi mi oldu yargının bu meslektaşımız? Neden adli kontrolsüz tahliye etmediği ile ilgili olarak “Elimden ancak bu gelir hemşehrim, zaten bana gelişi tutukluluk” diye mi düşündü acaba? Neyse, burada tutuklamanın şartlarına vs. girmeyelim, gülünç olmayalım. Gülşen isterse konserini evde de verir, çok da güzel olur (müzikal anlamda değil tabii: I don’t like pop and I know it).

Sadece merakım şu, daha ne kadar ileri gidilebilecek acaba? “Selamın aleyküm” diyene “aleyküm selam” demeyenler de tutuklanacaklar mı? Sulh ceza hâkimlerimiz tutuklamaya gerekçe olarak, olumsuz yorumların fazlalığını gösterecek mi?

Hâkimlerimizin hukuk bilmediğini söyleyemeyiz bu arada, çünkü böyle bir bilgisizlik derecesi yok. Bu ancak ahlak ve vicdan eksikliği ve dahi yoksunluğu ile açıklanabilir. “Ahlakla vicdanla ne alakası var abi?” sorusu hangi filmde geçiyor, bilene benden…

Neyse çok uzatmayalım, yeni adli yıl açılışında konuşulur zaten bu konular, biz de öğreniriz. Yıllardır öğrenemediğimiz gibi…

Bitti.

31 Temmuz 2022 Pazar

Anayasaya Madde Önerisi: "Bi S... G..." Deme Hakkı

Bu yazı, “hukuk” etiketinde yayımladığım bir yazı. Yazının konusunda da kanun, daha açık ifadeyle madde önerisi var; Anayasaya bir madde eklenmesini istirham ediyorum büyüklerimizden. Ama yazı, kelli felli bir yazı da değil. O nedenle, o ciddiyet(sizlik)le okuyunuz.

Anayasa ve insan hakları konusunda iddialı değilimdir. Çok insan haklarıcı var zaten, Twitter’da 3.000’den fazla takipçisi olan hukukçuların %90’ı insan haklarıcı. Onlardan birine bu yazım denk gelirse ne der bilemem, belki yanlış veya eksik düşünüyorumdur, olabilir, ben de bir kulum. İnsan haklarında kul hakkı yok gerçi ama, bir hak eksik bence: “Bi s… g…” deme hakkı.

İnsan hakları tarihi kanla yazıldı, yüz yıllarca eylemler direnişler vs. hepsine her zerresine ayrı ayrı saygımız ve şükranımız var, olmasalardı olmazdık. Anayasamızdaki haklara da, yine o hakları savunan sair mevzuata da selamlarımızı gönderelim.

Diğer yandan suçlar var, genellikle sözle işlenen suçlar diyelim onlara; hakaret, tehdit gibi. Hakaret suç olmalı mı olmamalı mı onlar tartışılır, bence olmamalı ama sonuçta suç. Hakareti suç olmaktan çıkaramıyoruz şu anda ve bunun aksi de pek mümkün görünmüyor. Sonuçta bundan ekmek yiyen devlet büyüklerimiz var. Bir ara benden de yiyecekti biri, yedirmedik, neyse… Sonuçta hoşgörü ve bilgelikle donatılmış müstesna coğrafyamızda “bir hakaretle bir kişi, diğerinin yedi ceddini öldürebiliyor” diye abuk bir yorum yapalım, geçelim.

Bununla birlikte hele ki ülkeyi ve gergin ortamımızı düşündüğümüzde, bireylerin en azından “bi s… g…” deme hakkı olmalı. Bireye o hak tanınmalı, Anayasaya da öyle bir madde eklenmeli.

Biliyorsunuz şanlı mevzuatımızda “…/A” şeklinde çok madde var. Söz gelimi CMK’da m.110/A var, adli kontrol altında geçecek süreyi düzenliyor, yetmemiş kanun, adli kontrolü düzenleyen CMK m.109, m.110, m.111, m.112 az gelmiş; çatada, araya 110/A. Yargıtay’da Başsavcı itirazı CMK m.308’de varken, “ya biz onu istinafta niye düşünmedik, bak ayıp oldu” denmiş, çatada CMK m.308/A ile BAM savcılığının itiraz yetkisi eklenmiş (stadı bilmeyenler için söylüyorum; BAM, bölge adliye mahkemesinin tatlı dilli, güler yüzlü ve ceylan gözlü kısaltması). E daha yeni, kişinin huzur ve sükununu bozma suçunu düzenleyen TCK m.123’ün yanına ısrarlı takip suçu, TCK m.123/A olarak eklendi. Şimdi de, şanlı Anayasamız şu hakkı, bu hakkı, o hakkıdan geçilmezken, mesela düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetini düzenleyen Anayasa m.26’nın hemen yanına m.26/A olarak “bi s… g…” deme hakkını koyalım, bireyimiz o cümleyi ilgili kişiye kursun, rahatlasın ve huzur bulsun. Sonuçta Anayasa m.56/1’e göre herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip. Allah aşkına, Anayasamızda “kıyılardan yararlanma” diye madde var; “bi s… g…” deme hakkı mı olmayacak?

Bu arada; bu yazı halkı suç işlemeye teşvik ve tahrik gibi değerlendirilmesin. Bilakis burada madde önerisinde bulunuyor, maddeyi koyun ki cümleyi kurabilelim diyoruz, yoksa kurmayacak, içimizde biriktirmeye devam edeceğiz. Ama sonuçta lastik gibi kanun, lastik gibi uygulayıcılar… Şuradan darbeye teşebbüs bile çıkarabilir sayın savcılarımız. Yine de yılmayacağız, halkın “bi s… g…” deme hakkını sonuna kadar savunacağız.

Açalım…

İsmailağa Cemaati liderinin vefatından sonra “o da bizim insanımız, kardeşlik için onun görüşlerini de dikkate almalıyız” türü açıklama yapan bir şahsa “yaa bi s… g… Allasen” deme hakkımız olmamalı mı?

Boris Johnson’un istifasını, parlamenter sistemde yürütmenin başkanlık sistemine oranla istikrarsız olduğunun göstergesi olarak yorumlayan Atilla Yayla’ya, sırf bu tweet’i nedeniyle de değil, mesela aldığı oksijenin gereğinden fazla olmasına “bi s… g…” diyemeyecek miyiz?

Diyanetin zamları Allah’ın yaptığına yönelik açıklaması bize o cümleyi kurdurtmayacak mı, içimize mi atalım bazı şeyleri? Ne demiş Settar Tanrıöğen: “içine atıyon, bu hiç iyi bir şey değil, içine atma, dünyadaki bütün büyük hastalıkların ana sebebi bu, içine atmak” (Vavien)

Ali Koç’un suratı bile artık “yaa hacı bi s… g…, sal bizi” dedirtmiyor mu?

Altılı yuvarlak masayı elimizle devirip “altınız da ayrı ayrı …” demek hiç mi gelmiyor içinizden?

Malum şahsın herhangi bir söylemi veya örnek verelim, “dişinizi sıkın şu ayda rahata kavuşacağız, yine seçin halledeceğiz” türü açıklamalarına karşı “ya reis …” olmuyor mu sizde de?

Bahçeli’nin… (Neyse ona girmeyelim, Çakıcı Makıcı salınmasın üstümüze)

Derdimi anlattım sanıyorum.

İnsan haklarıcılar ne der bilemem, ama bence Anayasamıza “bi s… g…” deme hakkı eklenmeli. Muhtemelen insan haklarıcılar “buna gerek yok, zaten o, Anayasa ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nde güvence altında” filan diyecekler, yemezler. Deyin bakalım birine “bi s… g…”, ne oluyor. Ben o maddeyi görmek istiyorum hem, vatandaş değil miyim?

İyi yazlar…

29 Haziran 2022 Çarşamba

21:15'te Kısa Özet

Esasında yazacak çok konu var ama, sinirimizi bozmayalım. İmla hataları yazılarıma bir yenisini ekleyeyim ben.

Önceki yazılar “Sirkü Evrakları”, “Bir Tık Keyfiyet” ve “Keyfekeder Bir Tabiyet” başlıklıydı; bu da dördüncü yazımız, “21:15’te Kısa Özet”.

1. Saatte iki nokta üst üste (:) kullanmaya değinelim önce. Casio’nun veya başka markaların dijital hayatımıza kattığı, saat ile dakika arasına iki nokta koyulması “yanlış kuralı”, mutlaka bizim yazılarımızda, dilekçelerimizde veya başka yerlerde bu şekilde kullanımda bulunmamızı gerektirmiyor tabii ki. Saat 21.15 olur, saat 21:15 olmaz. Casio’ya saygılar (bu arada, “burası kasıyo, MSN var mı” ne geyikti be).

Sayılardan girmişken, ilkokulda “sıfır tam, onda bir” diye öğretilen sayı “0,1” şeklinde yazılır, araya nokta koyulmaz. Üç buçuk, “3.5” olmaz yani. Onu da ekleyeyim.

2. Dilekçelerde bayıldığım bir husus, dilekçe içeriğinde soyadların büyük harflerle yazılması. Hadi onu dilekçenin başına yaz, kim adına yazıyorsun veya kimsin. Ama “tanık Ahmet YILMAZ o sırada olay yerinde değildir” derken Yılmaz’ı bu kadar büyütmenin bir âlemi yok, hem Yılmaz soyadı herkeste var.

3. Belirtisiz isim tamlamalarında tamlanan olan kelimenin özel isim olması durumunda kesme işareti kullanımları gözüme çok çarpıyor. Burada çok hata görüyor, üzülüyorum. “2011 Türkiye’sinin”, “1982 Anayasa’sının” gibi kullanımlara rastlıyorum. Hâlbuki tamlamaya bakıldığında esasa alacağımız tabir 2011 Türkiyesi, 1982 Anayasası olmalı, kesme işareti buralardan sonra gelmeli.

4. Ülkemin bir makus talihi de şu, “ne … ne …” kalıbını doğru düzgün kullanan neredeyse yok. Bazen cümlenin gidişatından veya uzamasından ben de o hataya düşüyorum maalesef. Ama en azından yazarken dikkat edilmeli. “Kendisi bugün ne okula ne dershaneye gitti” dersin, süper. “Ne okula ne dershaneye gitmedi” dersen olmaz.

Örneğin “Ne kendisiyle ne başkasıyla bugüne kadar hiç münasebetim olmamıştır” derken cümlenin gidişatının doğru olamayacağını tahmin ediyorsun, vurgu biraz seni oraya götürüyor. Hâlbuki “ne kendisiyle ne başkasıyla bugüne kadar münasebetim oldu” demen ve yazman lazım. Burada “başkasıyla” kelimesinin vurgusu çok önemli. Bak bunu yazarken fark ettim. Yani “başkasıyla” kelimesini normal söyleyenin doğru kullanıma dönüşü imkânsız gibi bir şey, oradan dönülemeyebilir.

Bu arada bir dilekçemde bu kalıbı kullandım. “Yalnız avukat bey orada (atıyorum) ‘olur’ değil, ‘olmaz’ olacak” dedi müvekkil. Anlatmaya çalıştım, anlamadı. Kalıbı kaldırdım kalıbını seveyim.

(Yazı yayımlandıktan sonra akla gelen örnek: “Bu dünya ne sana ne de bana kalmaz” hatası. Tabii o zaman “hiçbir kitap yazmaz” cümlesi ile devam edemeyecekti. Yine de Aysel Gürel’i severiz, ilk cümlenin alternatif söylemi için Karl Marx’a saygılarımızı sunarız.)

5. Bir soru: “Kısa özet” olur mu, yani doğru kullanım mıdır?

Bunun anlatım bozukluğu olduğu, özetin zaten kısa olacağı söyleniyor. Zerre katılmıyorum. Futboldan örnek vereyim, bir maçın 3 dakikalık özetini de verebilirsiniz, 15 dakikalık özetini de. Bu durumda 3 dakikalık özet, kısa özettir.

876 sayfalık bir romanın mesela, 15 sayfalık özeti kısa özettir; 230 sayfalık özeti geniş özettir, uzun özettir, her ne derseniz.

6. Bir notum da şu, “küme düşmek”. Şimdi efendim küme, lig demek. Yani küme düşmek deyince, “bir lig düşmek” demek istersen olabilir. Ama “X takım küme düştü” bana mantıklı gelmiyor. “Alt kümeye düştü” veya “kümeye düştü” de, tamam. İlla ek kullanmayacaksan “güme gitti” de, daha uygun.

Bak şimdi aklıma Kümbet ve Gümbet geldi. Sanki Gümbet, Kümbet’in Anadolu ağzıyla söylenir hâliymiş gibi… Hâlbuki Kümbet bir yayla, Gümbet Bodrum’da (Bodrum’da bu yaz lahmacun kaç lira bu arada).

Hadi bonus olsun, gamboç var ya hani bildiğimiz. O da sanki kamboçmuş da, gamboç denmiş gibi durmuyor mu? Takım elbise, ceket filan takılınca kamboç diyordum yalan yok; ama gamboçmuş işte doğrusu. Gerçi TDK Amca, gamboç diye kelime barındırmıyor bünyesinde. Biz yine de gamboç diyelim.

Giresunluların kullandığı (belki civar illerde de kullanılan) “ağzığın gıtırmağını yiyim” kalıbında ise kelime gıtırmak değil, kıtırmak; orada yanlış olmasın. Farklı anlamlara sahip olmakla birlikte, “kıkırdak” anlamında kullanılıyor burada sanıyorum kıtırmak.

Bu arada yeri gelmişken; önceki üç yazımda da, bunda da hatalarım olmuş olabilir. Önceki yazıda da biraz değindim, “atıp tutuyorsun, sen de şunu şunu yaptın” demeyin (veya deyin, ben de bakayım). Sonuçta kritik gördüğüm hatalara değiniyorum. Olacak o kadar!

İyi tatiller…

28 Mayıs 2022 Cumartesi

Minnettarım, Minnettarız

Rıza Bey ve Sebahattin Bey.

Biri 9 Nisan’da gitti, biri 21 Mayıs’ta. Arada 42 gün, yani tam 6 hafta.

Denize nazır evleri yürüme mesafesindeydi, balkonları uzaktan gözükürdü. Şimdi ise mezarları itibariyle komşular, yine denize nazır. Sebahattin Bey toprağa kavuştuğunda, Rıza Bey “hoş geldin” der gibiydi sanki dünürüne.

Hayatlarında hep efendiydiler, vefatlarında bile; çekmediler, çektirmediler. Yaşadıkları gibi efendi göçtüler. O kadar ki; ikisi de cumartesi gitti, pazar günü toprağa verildi. Vedalarını bile hafta sonuna denk getirdiler.

Cenazelerde zaten kötü konuşulmaz da, gelenler de ayrı bir sevgi ve saygı sundu onlara. Ne kadar farklı bir güzelliğe ve özelliğe sahip olduklarını orada da gördük.

Rıza Bey cumhuriyetten 6 yaş, Sebahattin Bey 4 yaş küçüktü. Cumhuriyeti ve Atatürk’ü çok sevdiler. O sevgiyi aşıladılar. İlericiydiler, emekçiydiler.

Cumhuriyetle doğdular, güzel evlatlar yetiştirdiler. Evlatları da evlatlar yetiştirdi, gördüler. O evlatların evlat yetiştirmelerini de görebildiler.

Buna mukabil pandemi denen şeyi de gördüler, eve hapsoldular. Moralleri bozuldu; gazetelere, bulmacalara, TRT Müzik’e tutundular son günlerinde. Haberlere baktılar sürekli, üzüntülü ama umutluydular. Cumhuriyet çocuğu umutsuz olur mu?

Şimdi, istedikleri ülkenin müjdesini evlatlarının evlatlarının evlatları, olmadı onların evlatları verecek büyük dedelerine. Yapacaklar, yapacağız…

Her şey için teşekkürler; minnettarım, minnettarız…

27 Nisan 2022 Çarşamba

Haklı Olmak

“Hâkimler ve mahkemeler kimseden emir ve talimat almazlar, kimsenin tavsiye veya telkinine göre de karar vermezler. Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun vicdani kanaatlerine göre karar verirler.

Beklentiye göre karar verdiği zaman ‘Ankara’da hâkimler ve mahkemeler var’ demek, beklentiye göre karar verilmediğinde ‘hâkimleri ve mahkemeleri suçlamak’, kararları, beklentiye uygunluğa ya da siyasi taraftarlığa göre değerlendirmek, hukuk devleti ile bağdaşmaz.

Türkiye bir hukuk devletidir. Hiç kimse kendini mahkeme veya hâkim yerine koymamalıdır. İstediği gibi karar çıkmadığında mahkemeleri ‘kurgulanmış mahkeme’, verilen kararları da ‘talimatla verilmiş kararlar’ olarak nitelemek, hâkimlere ve yargıya açık bir hakarettir.

Görülmekte olan bir dava üzerinden yargıyı, hâkim ve savcıları hedef alanları, hakaret ve tehdit edenleri kınıyorum.” buyurdu bakanımız. Ufak imla düzeltmeleri yaptım tweet’inde, hoş görsün bu kulunu.

Kesinleşmeyecek, kesinleşse bile olağanüstü kanun yolları ile iade-i itibarla son bulacak bir yargılamada hukuk ayan beyan katledildi. Gezi’nin özelliğine ve bu kararın intikam niteliğine değinmiyorum bile. Gezi’yi bir önceki yazıda da andık zaten.

Beraat ve tahliye edilen suçtan mahkumiyet verildi; yeniden açılan/uydurulan suçtan beraat verildi vs… Tünel sistemi uygulandı, çok net bir şekilde. Tıpkı malum dönemin hâkim ve savcıları gibi uygulandı hukuk.

Tüm bu açık hukuksuzluğa rağmen, hâkimler bu karara imza atarken “bizden önceki militanların başına ne sıkıntılar geldi, bize de gelir” diye düşünmedi, an’ı yaşadı; “carpe diem” bir nevi.

Tablo bu şekilde iken bakan; yine ileride hicap duyacağı sözler söyledi/tweetler attı (gerçi hicap niye duysun, “carpe diem” dedik ya). İleride hatırlatılır kendisine, tıpkı hocaefendisi için söylediği sözler gibi; o da “dün dündür, bugün bugündür” der; ileride tarihin tozlu, kötü kokan sayfalarına adı karışmaya devam eder.

Zaten niye o geldi ki adaletimizin başına, adaletimiz o kadar adaletsiz mi? Öyle demek ki.

Başkalarını bilmem, ben ülkem için çıktım dışarıya; Kavala’yı tanımam, çok iyi Kavala kurabiyesi yapan yer bilirim Dedeağaç’ta, isteyene öneririm. Gezi onurumuzdur, onu da bilirim, orada olduğum için de onur duyarım.

Gerisi, mesela şu ağır ceza heyetinin kararı “yok”tur benim için; ama yatanlara, ailelerine üzülürüm. Şimdinin büyük büyük insanlarının külliye duvarına işediklerini de bilirim.

Haklıydık çünkü; haklı olmanın huzuru var üzerimizde. Yapıcı’da da, Atalay’da da, diğerlerinde de var tabii. Haklı olmak başka bir şey; onlar ise hiç olmadılar.





Not: Yazıyı siteye koyduktan sonra fark ettim. Bu, sitenin 100. yazısıymış. Yazılarım çok da okunmuyor ama, önemli olan iç dökmek sonuçta. İçimi döktüklerime ve destekleyenlere teşekkürler...

29 Mart 2022 Salı

Çağdaş Tarih Kitabımız ve Parkımız

Mücella Yapıcı Twitter’dan paylaşmış; Ortaöğretim Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi Ders Kitabında -ki Milli Eğitim Bakanlığı tarafından okutuluyor bu eşsiz eser- Gezi Parkı olayları bir başlık altında anlatılmış. Baktım yeni bir şey de değilmiş bu herhâlde, evveliyatı varmış yani.

Kitaba göre Gezi Parkı olaylarında polisin müdahalesi sonrasında gelişen olaylar hükümeti zor durumda bırakırken kamuoyunda eylemcilere dair mağduriyet algısı oluşmuş, sosyal medyada çok sayıda takipçisi bulunan bazı gazeteci ve sanatçıların mesajlarıyla parktaki kalabalık hızla artmış, eylemciler şehrin belirli bölgelerinde toplanarak kamu binalarına, bankalara ve dükkanlara zarar vermiş, gösterilerin Gezi Parkı’nın korunmasından ziyade çok sayıda projeye (3. havalimanı gibi), ülkenin birlik ve bütünlüğüne karşı yapıldığı ortaya çıkmış, olayların başlamasında her ne kadar vatandaşların çevre duyarlılığı etkili olduysa da sonradan hükümetin ekonomik alanda ve demokratikleşme alanında attığı adımlardan hoşnut olmayan kesimlerin yönlendirmesiyle olaylar farklı boyut kazanmış, bu olaylar Türk finans sistemine de etki etmiş, dolar fırlamış.

Hükümet sevici ve hükümetin zor durumda kalması ağırına gidici kitabımıza derin şükranlarımızı sunalım da; eylemcilerin yasal ve dahi anayasal haklarını kullanırken öldürülmelerinin bir mağduriyet “algısı” oluşturmasından mı bahsetmiş Sayın MEB onaylı paralel tarihli, bir o kadar Fetullah benzeri beyin yıkamasyonlu ders kitabımız, yanlış mı anladım?

Parktaki kalabalık hızla artmış, bazı gazeteci ve sanatçılar insanları parka davet etmiş, bu nasıl bir kalkışmaymış öyle, değil mi sayın kutsal kitap, hem de onaylı, sağ altında QR kodlu?

Eylemcilerin de amacı ortalığı yakıp yıkmakmış değil mi, protestoların nedeninin havalimanından “salarım üstünüze”, “yüzde 50’yi zor tutuyorum”, “çatlasanız da patlasanız da”larla hiçbir ilgisi yokmuş.

Hah şimdi oldu, ülkenin birlik ve beraberliği. Olmasaydın eksik kalırdık sayın ülkenin birlik ve beraberliği, neredeydin sen? Hadi tüm ülkece birlik ve beraberlik içinde 3. havalimanına yürüyelim, yolun onda birinde birlik ve beraberlik bozulmazsa AKP’ye oy isterim.

Bir de hükümet, hani şu AKP olan, ekonomik alanda ve demokratikleşme alanında adımlar atmış, eylemciler ondan hoşnut olmamış, ondanmış bu tantana. Gezinin amacı bizatihi antidemokratikleşme olmasın adı çağdaş kendi naçağdaş tarih kitabımız?

En sevdiğim kısma geldim, evet ekonomi. Dolar o dönem 1,85 TL iken 1,91 TL olmuştu hani; şimdi… Neyse burayı geçelim siz o sırada döviz.com’a filan bakın. Padişahın ağzından çıkan bir kelimeyle doların naradaaaan narayaa naradaaan narayaa geldiğine bakın veya.

3. havalimanı demiştik. AKP’lisi dahil herkes o yolda padişaha sövüyor. Sadece yolda da değil, içinde de. Uçak iniyor mesela, körüğe yanaşana kadar Sabiha Gökçen-İzmir uçuşu tamamlanıyor o derece. 3. havalimanı yolu ve içi padişahın kulaklarının en çok çınladığı güzergâh olabilir. Adı “3. havalimanı” değil bu arada, “İstanbul Havalimanı”. Ama bu liman İstanbul’da değil; olsun, Bahçeşehir Üniversitesi de Bahçeşehir’de değil. Haa bu arada, padişah da oraya inmiyor; Atatürk’e iniyor. “Beni o limana çıkaramazsın” diyor herhalde padişah.

Osuruktan projelerle ülkenin ne hâle geldiğini padişah da kabul ediyor, “İstanbul’a ihanet ettik” diyen kendisi. Ancak “siz İstanbul’a ihanet ediyorsunuz” diyenler, gelişime ve demokratikleşmeye karşı çıkan bozguncu fışkılar, öyle mi çağdaş Türkiyemin işkembe-i kübra kitabı?

Ayan beyan yalan söylüyorlar ve bu yalanları tarihe not düşüyorlar. Olsun, yakında tarih olacaklar.

Mor ve Ötesi ağabeylerimizin Sirenler albümünde yer alan Park şarkısı ile bitirelim:

“Dün neler mi kaybettin? / Belki zamanın yok şimdi / Gidenler geri gelmez ama / Boş yere yorulmadı kalbin

Adını bilmesem de kardeşsin / Biz neye söz vermiştik? / Yüzümü gördüğünde gül artık / Biz bir kâbusu yendik

Yok, yaralara dokunmak yok / Gök de bir bize, ağaç da bir / Sabrın tükendi ama, aman / Onlara asla benzemedin

Adını bilmesem de kardeşsin / Biz neye söz vermiştik? / Yüzümü gördüğünde gül artık / Biz bir kâbusu yendik

Adını bilmesem de kardeşsin / Biz neye söz vermiştik? / Yüzümü gördüğünde gül artık / Biz bir kâbusu yendik

Adını bilmesem de kardeştik / Biz neye söz vermiştik? / Parka gittiğinde gül artık / Biz bir kâbusu yendik, yendik, yendik

Adını bilmesem de... / Biliyorum, söz vermiştik / Parka gittiğinde... / Biz bir kâbusu yendik”

Haa bu arada şunu da ekleyeyim: “El pueblo unido jamás será vencido”…