31 Ocak 2023 Salı

Panel Notları: Cezasızlık

 



Geçen sene Avukatlar Sendikası’nı temsilen 24-31 Ocak Adalet ve Demokrasi Haftası kapsamında 29 Ocak 2022 tarihinde sunum yapacaktım. Ancak bu sunum, sağlık sorunları nedeniyle gerçekleştirilememişti. Ben de panel notunu 30 Ocak 2022 tarihinde sizlerle paylaşmıştım.

Bu sene ise Türkiye İnsan Hakları Kurumu Vakfı (TİHAK) tarafından 24-31 Ocak etkinliğine davet edildim, 28 Ocak 2023 tarihinde cezasızlık üzerine konuşma yaptım. TİHAK yönetiminden, sevgili arkadaşım Akasya Kansu Karadağ beni bu şerefe nail etti, şükranlarımı sunuyorum. Bu arada kendisi de, Avukatlar Sendikası ile Yargıçlar Sendikası’nın düzenlediği panelde 29 Ocak 2023 tarihinde konuşma yaptı. Akasya’nın cumhuriyet-laiklik-kadın üzerine konuşmasını dinlemeyen Ankaralıların çok şey kaçırdığını düşünüyorum.

Cezasızlık üzerine konuşmadan önce de, geçen seneki gibi notlar hazırlamıştım. O nota bağlı olarak konuşmaya çalıştım. Panel için hazırladığım notlarıma, kimi düzeltmeler de yaparak aşağıda yer veriyorum. Süre kısıtlamasından dolayı hepsini söylemek mümkün olamadı tabii, ama olsun. İyi okumalar…

 

 

 

Öncelikle; 30. Adalet ve Demokrasi Haftasında, adalet ve demokrasi için canını veren ve canını vermeyi göze alan aydınlarımızı saygı ve minnetle anarak sözlerime başlamak istiyorum.

Panelin konusu cezasızlık ve konuşmamda, cezasızlık hususu yakın geçmişimizde nasıl tezahür etmiş ve buna karşılık hangi örneklerde cezasızlığın tam tersini, orantısız cezayı vermeyi görüyoruz, onlara değinmeye çalışacağım.

İlk olarak, adaletimiz açısından ülkemizin en önemli süjelerinden olan, en azından en önemlilerinden olması gereken kişiden örnek vermek istiyorum: Adalet Bakanımızdan…

Adalet Bakanı Kasım ayında bir açıklama yaptı, Fetullah Gülen’le ilgili eski sözleri konusunda, “O sözler o dönemde söylenmiş sözler. Ama keşke söylememiş olsaydık. O günün şartları içerisinde terör örgütü vasfı ortada olmadığı için söylenmiş... Sizi davet ediyorlar bir derneğe o derneğe gittiniz, o derneğin üyesi mi oluyorsunuz?” şeklinde cümleler sarf etti.

Tamam bu sözleri kabul edelim. Peki halka yansıması ne bu açıklamaların; bu tip açıklamalar/savunmalar yapan “düz” vatandaşa aynı şekilde mi değerlendirme yapmış hâkimlerimiz, savcılarımız?

“Sende Bank Asya var, o tarihte neden para yükledin, üyesin veya yardım edensin” yorumuyla şahıslar örgüte üye veya yardım eden oldular. Taşrada bir savcı bana, “hesabına o tarih aralığında 1 lira bile girse, benim gözümde terörle iltisaklıdır” dedi örneğin.

Tayyip Erdoğan'ın 2017 yılının sonlarında bir açıklaması var: “2010'dan beri hep söyledim, kimse bahane uydurmasın, bunların bankasında paralarınız varsa paralarınızı alın. Sanki bunları dememiş gibi elinde ne var ne yok yatıranlar vardı. Bunca zaman söyledik, artık bilsen ne olur, bilmesen ne olur? Hukukta bir kaide var: Aslında onların bunu da bilmesi gerekir. Bilmemek mazeret değil".

Bahsedilen, TCK m.4’te düzenlenen “kanunu bilmemek mazeret sayılmaz” kuralı sanırım. Kanun nerede peki burada? Sözü kanun mu oldu cumhurbaşkanının?

Öte yandan 2018 ila 2022 yıllarında SPK Başkanı olan kişinin, 16 yıl Bank Asya kariyeri var. Bank Asya hesabı olduğu için de tutuklu olanlar var ülkede; ama bizzat yönetimdeysen taltif ediliyorsun.

Bir örnek daha, Fetullah’ın şiir kasedi evinde bulunan kişiye FETÖ’ye üyelikten veya yardımdan dava açılıyor, bu kaset de suç unsuru olarak gösteriliyor. Kasetteki o şiirleri okuyanlara ise herhangi bir soruşturma yok.

Neyse, bu kadar örnekle yetinelim, hakkımızda terör örgütü propagandasından işlem yapılmasın.

Şimdi biraz daha geçmişe gidelim, 17-25 Aralık dosyasına…

Bu dosyada yasamasıyla, yürütmesiyle, yargısıyla devlet kurumlarının cezasızlığa ne şekilde gittiğini görüyoruz. Ancak dosyanın içeriğinden çok, o dönem yapılanlara, yürürlüğe koyulan ve yürürlükten kaldırılan yasalara ve çelişkilere değinmek istiyorum.

17-25 Aralık soruşturması başladıktan sonra, henüz 1 ay dolmadan Hâkimler ve Savcılar Kurulu kararı ile soruşturmayı başlatan savcının görev yeri değiştiriliyor, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı değiştiriliyor, soruşturma diğer savcılar tarafından yürütülüyor. Yargı ve emniyet mensupları da o dönem tabiriyle “paralel devlet mensubu” oluyor. Bir kısım bakanlar istifa ediyor. 2015’in başında bu bakanların Yüce Divana gönderilmemesi oylarla ve kahkahalarla kabul ediliyor.

Bu süreçte yapılan kanun değişiklikleri ise son derece önemli. Örneğin o dönem; soruşturma dosyalarında gizlilik kararını düzenleyen CMK m.153/2-4 kaldırılıyor 21.02.2014 tarihli, 6526 sayılı Kanunla; yani TMK m.10 ile yetkili mahkemeleri, açık ifadeyle özel yetkili mahkemeleri tamamen kaldıran düzenleme ile.

Hukukçular da, gizlilik kararlarının kaldırılması gerektiğini, yılın artık 2014 olduğunu, avukatın dosyaya erişim hakkının olduğunu söylüyor; haklı olarak tabii.

6526 sayılı Kanunla getirilen madde gerekçesinde de aynen şu ifadeler kullanılıyor: “Silahların eşitliği ilkesine göre iddia ve savunma makamlarının eşit haklardan yararlanmaları, taraflardan birine tanınan hakların, diğerine de aynen tanınması gerekmektedir. Bu durum, savunma hakkının gerçekten hakkıyla yapılmasının zorunlu bir gereğidir. Soruşturma aşamasında müdafiin dosya içeriğini incelemesinin engellenmesi savunma hakkının kısıtlanması anlamına gelmektedir. Bu nedenle, Ceza Muhakemesi Kanununun 153 üncü maddesinin üçüncü fıkrasındaki hükmün kaldırılması suretiyle, müdafiin soruşturma dosyasını incelemesi yönündeki sınırlandırma kaldırılmaktadır”.

6526 sayılı Kanunun genel gerekçesinde ise şu açıklamalar yer alıyor: “İddia ve savunma makamları arasında, iddia ve savunma faaliyetinin gereği gibi yapılmasına engel olacak ayırımlar yapılması; örneğin iddia makamının bildiği bir delili savunma makamının bilmemesi, silâhların eşitliği olarak bilinen ilkeye aykırılık teşkil etmektedir”.

Yani bilakaydüşart, “dosyada gizlilik kararı verilemez, hukuka ve hukukun temel ilkelerine uygun değildir” deniyor.

Sonra 02.12.2014 tarihli, 6572 sayılı Kanunla gizlilik kararı yeniden geliyor. 6526 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 6 Mart 2014 tarihinden sonra altı ay dolmadan getirilen düzenlemenin gerekçesi ise şu: “Ceza muhakemesi hukukuna hâkim olan ilkelerden biri de kamuya açıklık ilkesidir. Ancak, bu ilke, kovuşturma evresine ilişkin olup, soruşturma evresinde ise gizlilik ilkesi esastır. Soruşturma evresinin gizli biçimde cereyan etmesi gerekmektedir”.

Hâlbuki daha altı ay önce ne güzel konuşuyorduk, silahlar eşitti, avukatlar da iddia makamıyla aynı haklara sahip olmalıydı, dosyaya erişim hakkı hiçbir şekilde sınırlanamazdı. Ne oldu o altı ayda? Eylül-Ekim 2014’te 17-25 Aralık soruşturmalarında takipsizlik kararları verildi, dolayısıyla silahların eşitliği ilkesiyle, hukukla, evrensel ilkelerle olan ilişkimiz bitti; onlara gerek kalmadı.

Tabii bu süreçte sulh ceza hâkimliklerinin de konuşulması, bu yargı makamının getirilmesinin son 10 yılın önemli gelişmelerinden sayılması gerekiyor.

18.06.2014 tarihli, 6545 sayılı Kanunla sulh ceza mahkemeleri kaldırılıyor, sulh ceza hâkimlikleri geliyor. Sulh ceza mahkemeleri, işlerini, asliye ceza mahkemelerine devrediyor. Sulh ceza hâkimlikleri de soruşturma aşamasında çoğunluğunu ağır ceza mahkemelerinin gördüğü işleri yapıyor. Bunlara da “yargı paketleri” deniyor.

Dönem hangi dönem? 2014’ün başları ve ortaları, yani 17-25 Aralık süreci.

Sulh ceza hâkimliklerini biraz açalım: Sulh ceza hâkimlikleri ile, eski sulh ceza mahkemelerinin soruşturmadaki görevleri yanında, takipsizliklere itirazlara da bakan, telefon dinleme kararlarını her türlü durumda alan, yani ağır ceza mahkemelerine bırakmayan, tutuklama kararını zaten kendisi veren, erişimin engellenmesi kararlarını alan (veya almayan), yakın bir döneme kadar sulh ceza hâkimliğinin tutuklulukla ilgili itirazlarına da bakan (sonra asliye ceza mahkemelerine geçti), ancak soruşturmada aylık tutukluluk incelemelerini yapan, bunun yanında, CMK m.172/2 uyarınca kesinleşmiş takipsizlik kararlarına karşı dosyayı canlandırma yetkisi kendisine verilen makam da sulh ceza hâkimlikleri, dosyada kısıtlılık kararı veren de sulh ceza hâkimlikleri. Tüm çıkışları kapatıyor yani sulh ceza hâkimlikleri. Açan da tutuklayan da engelleyen de o merci; kapatan da tutuklamayan da engellemeyen de…

Bu vesile ile “köklü” değişiklikler, iktidarın kendilerine dokunulduğu en son hadiseden sonra yapılıyor ve rejimin son duvarları da böylelikle örülmüş oluyor ve “ustalık” dönemine geçiliyor.

Özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasına da o dönem “devrim” denilmişti. Devrim sözü artık iyice şuursuzca kullanılıyor. Öyle ki; bir futbol takımı teknik direktörü, dörtlü savunmadan üçlü savunmaya geçince devrim yapmış oluyor! Özel yetkili mahkemeler kalktı, şimdi sulh ceza hâkimlikleri var.

Onun yanında, şimdi fiili olarak özel yetkilendirilmiş savcılarımız, hâkimlerimiz yok mu? İstanbul Adliyesinde terör savcılarının -ki bazıları terör dışı dosyalara da bakıyor- yüzünü görmeniz dahi imkânsız. Mevcutlu şekilde adliyeye getirilen şüphelinin dahi ifadesini almayıp şüpheliye ve müdafiine yüzünü göstermiyor savcı, tutuklanması için doğrudan doğruya sulh ceza hâkimliğine sevk ediyor şüpheliyi. O savcıların katipleri bile sizinle görüşmüyor, güvenlik görevlileri katiple görüşebilmeniz için size, yani avukata ahize uzatıyor. Bu yargı mensuplarının adliyede yeri en üst katta, kendilerini Allah gibi gördükleri için herhâlde.

Cezasızlığın bir de Türk Ceza Kanunu’nda sayılı suçların cezalarının azaltılmasında tezahür ettiğini görüyoruz, örneğin ihaleye fesat karıştırma suçu. 2013 yılında yapılan kanun değişikliğiyle, ortada herhangi bir kamu zararı olmazsa 1 yıldan, kamu zararı varsa da 3 yıldan başlıyor ihaleye fesat. Ayrıca artık ihaleye fesat karıştırma dosyalarına çok fazla rastlamıyoruz. Öte yandan muhalefet partisinin yönettiği belediyelerde 8 yıl önce açılan ihale, bir anda soruşturmaya konu edilebiliyor.

İş kazalarında da sanık suçlu bile bulunsa, en kötü ihtimalle sanığa para cezaları veriliyor veya yatarı olmuyor, toprağın altında ise onlarca ölü var; bu da bir cezasızlık.

İnfaz Kanununda yapılan değişiklikler de cezasızlığın bir başka boyutu. İnsanlarda suçu işlerim, gir-çık yaparım veya 1-2 hafta ya da 1-2 ay yatar çıkarım düşüncesi mevcut. Koşullu salıverilmelerde, denetimli serbestlik tedbirinde özellikle en son 14.04.2020 tarihli, 7242 sayılı Kanunla yapılan değişiklikler sonrasında, covid izinleri dolayısıyla açık ceza infaz kurumuna geçme hakkı kazananlar, infazlarını tamamen dışarıda geçiriyorlar.

Şimdi de cumhuriyetimizin 100. yılı “şerefine” af söylentileri var. Seçim değil, cumhuriyetimizin 100. yılından dolayı imiş. Cumhuriyetin 100. yılına yakışan, genel af veya af mı?

Bunun yanında; cezasızlıkla sonuçlanan soruşturmaların kamuoyu baskısı ile yeniden açılması, örneğin 6 yaşında kız çocuğuna istismar. Tabii bu davayla ilgili olmasa bile, Adalet Bakanının geçtiğimiz yıllarda söylediği “küçüğün rızası” tabirini bir yere not edelim. Kapanmış, sümen altı edilmiş dosyalar da, ancak Uğur Mumcu okumuş, Uğur Mumcu bilen ve onun izinden giden gazeteciler haber yaptığı için açılabiliyor.

Hükümetimizde suçlarla mücadelenin sırf ceza miktarını artırmakla, infaz güncellemelerinde istisnaya tabi tutmakla olabileceği düşüncesi mevcut. Uyuşturucu suçları son dönemde en çok işlenen suçlardan biri. Çok ciddi iddialar da var, tonlarca uyuşturucuya göz yumulduğu yönünde mesela. Buna karşılık uyuşturucu maddeyi çok az miktar alıp kullanması için başkasına verene 10 yıl hapis cezası veriyoruz. Uyuşturucu kullanım yaşının 10’a kadar düştüğü söyleniyor.

Yine sözleri ile haklı kin ve düşmanlığa tahrik eden insanların hiçbir şekilde bundan dolayı soruşturulamaması, kovuşturulamaması ve burada düşman ceza hukuku kurallarının işlemesi… Öte yandan Gülşen’i, Sedef Kabaş’ı alakasız bir nedenle ve orantısız şekilde tutuklayabiliyoruz.

Yani bir yandan cezasızlık var; bir yandan orantısız şekilde veya düşman ceza hukuku uygulamasının tezahürü ile aşırı ceza veya açılmaması gereken soruşturmaların ve kovuşturmaların açılması var, keyfi tutukluluklar var, yani hukuksuzluk var.

Düşman ceza hukuku uygulaması olarak tutuklama yorumları, yani kanuni düzenlemenin uygulayıcılar tarafından nasıl kullanıldığı da ayrı bir sorun. Tutuklama yasağı yoksa, “demek ki tutuklanabilir” diyebiliyor hâkimler. Alınacak cezanın miktarına, ölçülülüğe bakılmıyor, “tutuklanabilir” ibaresi de “demek ki tutuklanmayabilir de” diye algılanmıyor.  Ha, duruma göre algılanıyor tabii.

Görüyoruz ki; “haddini bil” demek suç değil, ama “haddini bil” diyene “haddini bil” demek suç ve tutuklama nedeni. “Ahmak” demek suç değil, “ahmak” diyene “ahmak” demek suç. Bunlar örnek değil, realite. Muhalefet liderine yumruk serbest; cumhurbaşkanına hakaret tutuklama nedeni, dini değerleri aşağılamaya, halkı kin ve tahrike yönlendirmeye, ezandan “Çav Bella” çalmaya tutuklama. Yumruk cumhurbaşkanına atılsa veya bir bakana atılsa, TCK m.309 uyarınca darbeye teşebbüsten ceza alır sanıklar: Devletin çenesine vurmak suretiyle başka bir düzen getirmeye teşebbüs suçu.

Bakıyoruz, muhalefet liderine yumruk atan 2 yıl 1 ay ceza almış, “ahmak” diyene “ahmak” demek -ki o sözün kime söylendiği de belli değil- 2 yıl 7 ay 15 gün.

Suçun failine ve mağduruna göre ceza veya tutukluluk uygulanıyor veya uygulanmıyorsa zaten, orada kasti, yani bilerek ve istenerek yapılmış bir tercih vardır ve o tercih hukuk devletinden çıkmaktır.

Tutuklama konusuna girmişken, tutuklu/hükümlü çelişkisi de ayrıca dikkate alınmalı. Hükümlü, yani suçu sabit görülen kişi, açık ceza infaz kurumuna kolayca ayrılıyor ve pandemi dolayısıyla dışarıda; suçu sabit olmayan kişi, yatacağı cezayı belki de çoktan yatmış kişi, kapalı ceza infaz kurumunda kalıyor, izni yok. Tutuklu değil de hükümlü olsun diye, kararı istinafa temyize götürmeyenler var. Neden? Çünkü istinaf veya temyiz reddederse ileride, belki o zaman açık izinleri olmaz. Geçici madde var çünkü, adı üzerinde, geçici. Ama istinaf veya temyiz etmezse açığa geçecek, açıktakiler de pandemi izninde. Karar varsın kesinleşsin, zaten istinaf, temyiz ne kadar inceleme yapacak ki? Böyle bir düşünce ile insanlar hak arama hürriyetlerini, etkin kanun yollarını kullanmıyorlar. Ne kadar acı bir durum.

Ülkede HSK seçimi oluyor, daire başkanları seçilecek, kimin adamı seçildi, ülkücü kanat mı dinci kanat mı, Hak-Yol mu, hangi “yola” mensup, onlara bakılıyor. Hangi bakan hangi tarikata yakın, kim kimin elini öptü, yargıya kim hâkim, onlarla ilgileniyoruz. 2010 referandumunda da iki grup birlikteyken “Darbelerle mücadele ediyoruz, evet deyin.” dendi, halk evet dedi. İki gruptan biri altı yıl sonra darbe yaptı.

Uğur Mumcu’nun 1975 yılında söylediği gibi; “Bir toplum böyle çöker işte. Devletin yerini kaba kuvvet alır, susulur! Yasanın yerini din alır, korkulur! Yolsuzluklar, cinayetler birbirini izler, eller kollar bağlanıp götürülür. Vuran vurur, öldüren öldürür ve bütün bunlardan sonra, bir çete gelir ve devleti teslim alır”.  Maalesef Uğur Mumcu bu sözünden 18 yıl sonra katledildi.

Ama ülkemizde aydınlanma kökleri, hiç umulmadık kadar, küçümsenmeyecek kadar sağlam. O kökler; bizi onlarca yıl yönetenlerden de sağlam, bakanlardan da, sözde kendilerini bağımsız ilan eden, gücü özgürlüklerinde olan gazetelerden de sağlam, altılı masadan da sağlam.

Sözlerimi Atatürk’ün çok sevdiğim bir sözüyle noktalamak istiyorum: “Vatan mutlaka selamet bulacak, millet mutlaka mutlu olacaktır. Çünkü kendi selametini, kendi saadetini memleketin ve milletin saadet ve selameti için feda edebilen vatan evlatları çoktur”.

Bize düşen, aydınlanmadan, hukuktan ayrılmamak ve aydınlık yolda ilerlemektir. Teşekkür ederim…

 

29 Aralık 2022 Perşembe

25 Kuruş

 


Ön Not: Sitede dört ana başlık olan "hukuk, sanat, spor, ülke" dışı yazılar çoğaldığından -ki bu başlık dışı yazıların başını, pek sevdiğim Alınamayan Laptop yazısı çekmişti- beşinci bir başlık gereği iyice ortaya çıktı. Öylesine yazıları Öyle başlığı altına alacağım, eski başlıksızları da oraya ekleyeceğim. 2022’nin -ki hiç sevmedim- son yazısı da öyle bir yazı. Başlıyoruz.

 

Kara haber geldi, minibüs indi bindi ücreti yeni yılda 7 lira olacakmış. Hâlbuki 5,25 TL’ydi ne güzel. 25 kuruşun bir esprisi vardı, onunla bir arkadaş, bir yoldaş gibiydik.

Cüzdandaki parada en ufak kâğıt ne olursa olsun, yanımda mutlaka 25 kuruş bulundurma zorunluluğunda hissediyordum. Hakikaten de gerekiyordu zaten, sonuçta 20 lira üstünü 14,75 şeklinde almak istemez kimse. Şoförler de vermek istemez. Hoş, ben de bir kez aldım. Çünkü minibüs şoförleri 20 lira verince, üstünü 15 lira olarak veriyorlar. Buna mukabil 5,5 TL verirsen sana genellikle para üstü vermiyorlar; 10,5 TL verirsen de 5 lira veriyorlar. Sen de “indi bindi 5,25 TL değil miydi” diye soruyorsun. Bu soruya şoför ağabeylerin %70’i “haa 25 kuruş muydu o” diyor, %30’u somurtarak ve bir şey demeden 25 kuruşu veriyor. Minibüs şoförlerinin adalet anlayışı bu. Çok da kötü niyetli denemez tabii. Duruma göre 25 kuruş kesiyor, duruma göre 25 kuruşluk jest yapıyor, sana nasıl denk gelirse. Sık kullanıcıysan mağdur olmuyorsun zaten.

Ben de onlara jest yapıyorum ama. 20 liramın üstünü 15 lira verdikleri zaman, bir sonraki minibüste 5,5 TL’ye 25 kuruş iade etmediklerinde sesimi çıkarmıyorum artık. Sanki aynı minibüsçü ağabeymiş gibi. Ama olsun, “tamam bu kez 5,5 TL’lik gitmiş olayım” diyorum.

Böyle bir 25 kuruş ilişkim varken, indi bindiyi 7 lira yapmaları üzdü. 25 kuruş benim bir nevi can yoldaşım, arkadaşım, kaderimdi, sen yazmıştınımdı. Şimdi herhangi manevra yapma durumu olmayacak. Sonuçta 20 lira verince o 13 lirayı verecekler sana; 12 lira verdiğinde de kâğıt 5 liranı alacaksın. yine de bakalım, her şey olabilir.

Yazıya son vermeden önce, 2022 yazısında ne dilemişim, ona göre tepki göstereceğim demiştim kendime. Şöyle yazmışım: Yeni yıldan özel bir beklenti yok anlayacağınız. Hiçbir şey olmayacakken sırf dört haneli bir sayının en sağındaki rakam değişecek diye ekstra bir motivasyona gerek yok”.

Bir şey de dilememişim baktığınızda. Demek ki dilemek gerekiyor. O zaman dileyelim: sağlık (başka bir şey yok).

Dasvidanya…

29 Kasım 2022 Salı

Doktor Hasta, Ben Hasta...

Bir avukat olarak, sunduğumuz dilekçelerin, yaptığımız itirazların hiçbir şekilde kale alınmamasını, hatta hâkim ve savcıların yüzlerini dahi göremediğimizi, bu hâkim ve savcı arkadaşların biz nekbet avukatları görmek istemedikleri konusunda kapılarını bekleyen, dosyadan, hâkimden, savcıdan ve durumumuzdan bihaber -belki de aşkımızdan bihaber, yürüyorlardı Beyoğlu’nda- güvenlikçi ağabeylerimize ablalarımıza kesin talimat verdiklerini, o ağabeyler ablalar lavaboya gittiklerinde çaktırmadan şansımızı deneyip kapıyı tıklatmak veya zile basıp kaçmak suretiyle hâkim ve savcılarla iletişim kurmaya çalışmamızın isabetli olup olmayacağını yazacaktım, yazmayacağım; çünkü herkes hasta.

Herkes harbiden hasta. Hasta olmayanlar da hasta olmak üzere; o bakımdan yemişim itirazını, başvurusunu, delillerini, tanıklarını, “hadi açacaksan aç şu davayı”sını…

Bir de öyle hasta olunuyor ki, tamamen iyileştikten sonra da en ufak temasta yine hasta oluyorsun. Covid bitmez vs. diyorduk, covid çoktan bitti, covid artık yok, zaten covid daha delikanlıydı. Bir süresi vardı en azından, ne zaman geçeceğini biliyordun, ben uzun dönem (on dört gün) yapmıştım hatta ilkini -herkes gitti, ben dört sene yaptım- sonra bir daha oldum, o da temaslı olduğuma hürmeten; yoksa en ufak bir şey yoktu. Covid değilken daha hastayım ben. Covid olunca iyileşiyorum. Şimdi covidsizlik daha ciddi, olabilme ihtimali varsa 50 yaş altı insanlar, covid olsunlar hatta. Çoluk çocuk covid oldu, 4 günde atlattılar; covidleri bitti, bu kez aksırığından tıksırığından ishalinden ateşinden akıntısından tıkanmasından covidsiz 2 aydır hastalar. Onlardan velilere, velilerden iş arkadaşlarına, bu grup iyileştikten sonra okulda daha önce hastalanmamış çocuklar hastalanıp anne babalarına ve hastalığı yeni atlatan -mini mini bir- arkadaşlarına, hastalığı yeni atlatıp yeni hastalık kapanlar bir kez daha anne babalarına.

Yeter daha, cumhuriyetimizin 100. yılını kutlayacağız, milattan sonra 2023 yıl olacak. Mozambik’teki adamla Yozgat’tan görüntülü konuşabiliyorsun; aksırığına tıksırığına, burun tıkanmasına, burun geniz akmasına aylardır çare bulamıyorsun.

Bitti.

Şifalı günler…


31 Ekim 2022 Pazartesi

Fikri Hür, Vicdanı Hür, İrfanı Hür

 

“1923’te Cumhuriyet kurmaktan başka yol var mıydı? Kokuşmuş Osmanlı hanedanı sınırdışı edilmiş. Memur çocuğu Mustafa Kemal’in hanedan kuracak soyu sopu yok. Elbette tek yol Cumhuriyet’ti. Seçim, Cumhuriyet demokratik mi olacak, totaliter mi olacak arasındaydı.

O, ikincisini seçti”.

Üsttekine herhalde biraz tepki geldi de, onun üzerine:

“Her şeyi lafzıyla anlayan ergenler gibisiniz. Bir monarşiyi sürdürecek aristokratik geçmişi ve geleceği yoktu demek istediğim anlaşılmıyor mu? Şöyle sorsaydım keşke: Cumhuriyet rejimi yerine hangi rejimi getirebilirdi? Başka hangi seçenek vardı da bunu seçtiği için alkışlıyoruz”.

Bunu yazan şahsın ismi Ayşe Hür; Google’a sorduğunuzda araştırmacı-yazar diyor. Bu kadar araştırabilmiş, bu kadar yazabilmiş. Sadece araştırsa daha iyi olabilirmiş tabii. Çünkü işin kötü tarafı, araştırdıktan sonra yazmaya da karar vermiş. Twitter hesabının üst kısmına, yazdığı kitapların görselini eklemiş bu abla, öteki tarih seçkileri gibi bir şey yapmış. Yok Mustafa Kemal Atatürk Dönemi’nin Öteki Tarihi, yok Osmanlı’nın Öteki Tarihi, yok Kürtlerin Öteki Tarihi

“Öteki”, “derin”, “kontra” vs. tabirler ürkütmüştür hep beni zaten.

Bir keresinde, Derin Tarih diye bir dergi görmüştüm. Ya kapaktaki o konu ya kapağın kendisi ilgimi çekmiş olacak ki, alıvermiştim dergiyi. Sonra çaydanlığı kulpsuz tutan insan gibi, atıvermiştim evde. Bir de para vermişim dergiye, bakınız. Daha genciz tabii, paranın kıymetini anlamıyoruz. Aynı hatayı bir de Beşiktaş Alkım’da yaptım, şu an Kırmızı Kedi olan yerde. Law student olduğumdan dolayı sürekli gittiğim Alkım’da bedavaya Taraf vermişlerdi. Sanırım gazetenin çıktığının ilk haftasıydı. Ben de almış, evde bir göz gezdirmiştim. Sonuçta öğrenci evi, gazeteye ihtiyaç oluyor, üzerinde fındık filan kırıyoruz vs. Sonra yine baktım 1-2 sayfasına, Derin Tarih gibi oldu, elimden attım, fındığı başka şeyin üzerinde kırdım.

Bu Hürler filan da böyle tabii. Özellikle 29 Ekimlerde severler böyle yazmayı. Normalde de saçmalarlar da, 29 Ekimlerde vitesi artırırlar. Fatih Tezcan da böyledir. Hür’ün çok kitabı, Tezcan’ın hiç kitabı olmasının, pek tabii şahsım açısından hiçbir anlamı yoktur.

Buna mukabil “Elif’in Öküzcüsü” öyle değildir mesela. O 29 Ekimlerde değil, her gün aynı derece meczuptur. Geçen çok güzel laf etti, dedi ki Öküzcü; “Şimdiye kadar Müslümanlardan hiç düşmanlık görmedim. Düşmanlığı, bir diktatörü kendilerine Ata belleyen Atatürkçülerden gördüm. Atatürkçülük ahlaki yozlaşmışlığın ve bağnazlığın en aşırı ucudur”.

Normal bir gündü bir de, 20 Eylül filan…

Yukarıdaki abla da, araştırmış, bakmış, etmiş; “Yaee zaten Atatürk başka ne kuracaktı ki, cumhuriyet kuracaktı tabii evvroevruaaavuyr” (son kısmı ben de anlamadım, bir anda klavyemden çıktı, gevrek gevrek konuşmanın Hürcesi diyelim).

Tabii burada da vites artıyor Hür’de; diyor ki, zaten cumhuriyet seçecekti ama onu da iyi seçememiş, totaliterden seçmiş.

“Kardeşim, yazın karpuz alacaksın zaten, portakal alacak hâlin yok. Ama karpuzda da iki ihtimalin vardı, Diyarbakır olacaktı, sen Diyarbakır da seçememişsin”in Hürcesi de diyebiliriz bu yoruma.

“Neyse, bu kadar hür olmak yeter, biraz da Mahir Ağabeyimize bakalım” diyecektim ki (hatta itiraf edeyim, iki paragraf da yazmıştım, sildim), vazgeçtim, orada bir çelişki görmediğime karar verdim. Daha önce bir yazıda yazmıştım, “bir şeyi yıkan, o şeyi yapanı sevmez”. Yalan mı? Sevmez, sevmediği için yıkar yani. Bu nedenle Mahir Ağabeyime bir şey demiyorum.

Reis kızmış bu arada ona o sözleri için, “şimdi söylenecek laf mı” diye. Çok güzel; “laf doğru ama zamanı değil”.

Hâlbuki her şeyin zamanı be artık, ne olacak. Daha ne olabilir ki?

Yüz’ünden gün aldığımız cumhuriyetimiz iyi ki doğmuş. Hürler de olur, başkaları da, boş verin. Mutlu yıllar…

28 Eylül 2022 Çarşamba

Aşk, Mark ve Ölüm

 


Kaç yıl oldu saymadım (köyden göçeli) sinemaya gitmeyeli. Gerçekten en son hangi filmi izlemişim bilmiyorum. Ölümlü Dünya olabilir 2018’in Ocak ayında gittiğim. Hatta filmden önce klasik ayakkabı almıştım, iyi hatırlıyorum. O filmden yıllar sonra, üç gün önce bir filme gittim; aradan 4 yıl 8 ay geçmiş. Önceki filmden önce aldığım o ayakkabı eskidi, bugün kendime yeni klasik ayakkabı aldım. Klasik giyinme zorunluluğu olan, haftanın en az iki günü o ayakkabıyı giyen şahsım bence iyi kullanıcıymış. Ama anlaşılan o ki, iyi bir sinema izleyicisi değilmişim.

Gittiğim film Aşk, Mark ve Ölüm; belgesel diyebiliriz kendisine. 1960’lı yıllardan günümüze Almanya’daki Türk işçilerin sosyoekonomik durumlarını da işleyen, merkezine Türklerin yaptığı müzikleri alan hoş bir belgesel, Twitter’a yazdığım gibi, Mustafa’s Gemüse Kebap tadında bir film olmuş. Tavsiye ederim; ama kimlere tavsiye ederim, Doyçland’a, dönemin Türk işçileri ile ilgili tarihsel hadiselere, Türk-Alman ilişkilerine ilgi duyanlara, bağlama sevenlere, hatta Cem Karaca sevenlere…

Özellikle Almanya’da Türk düğünlerinin furya olduğu, daha doğrusu furya olmaya başladığı dönemde, o dönemin şahitlerinin anlatımları ve ses sanatçılarının röportajları gayet eğlenceli. Ses sanatçılarının çoğu zaten eğlenceli: Sanat Güneşi ve Diva’nın Doyçland versiyonları mı dersin, Köln Bülbülü mü dersin…

Almanya hükümetinin yabancı işçileri, Almanca tabirle gastarbeiterları gazlayan, destekleyici kampanyaları ile Doyçland halkının Türklere ve müziklerine bakışı ile ırkçılıkları da belgeselde önemli bir yer kaplıyor.

Ara ara üzüleceğiniz, ara ara küfredeceğiniz, ara ara güleceğiniz, gelgitleri olan, samimi bir iş olmuş. Zaten o yüzden adı Aşk, Mark ve Ölüm. Emeği geçenlere tebrikler!

Film, Anadolu Yakasını bilenler için söylüyorum, Kadıköy Sinemasında mevcut. Auf wiedersehen

29 Ağustos 2022 Pazartesi

Ahlakless and Vicdanless Yargı ve Bir Popçu


“Gülşen’in/mevzubahis şarkıcının/malum kadının tutuklanması ile ilgili olarak, öncelikle sözlerini kesinlikle tasvip etmediğimi; bir hukukçu olarak ise, CMK’nın …”

Hadi anam hadi…

Zaten insanlar bir hukukçu olarak sizin önce imam hatipleri koruyup korumayacağınızı merak ediyordu. “Yahu tamam tutuklamalar yanlış da, acaba hocamız imam hatipli olup olmadığı da belli olmayan bir arkadaşa söylenen şaka yollu o sözü tasvip ediyor mu, etmiyor mu?”

Ama ülkemiz böyle, yapacak bir şey yok. Nasıl üç tarafımız denizlerle çevrili ise, kof muhafazakârlıkla da örülmüş ana yurdumuz dört baştan.

Hâlbuki bakanlara makamlara, il başkanlarına mil başkanlarına, danışmanlara manışmanlara baktığınızda muhafazakârlığın su gibi aktığını görmüyor değiliz. Neyse, konumuz Gülşen.

Şimdi bu şarkıcımızı tutuklayan zaten militan, ondan herhangi bir insaniyet bekleyemezsin. Peki bu ev hapsi ne öyle? Özgürlüğüne kavuşturmuş gibi mi hissetti acaba asliye ceza hâkimimiz? Beyaz atlı, kırmızı yakalı cübbeli prensi/prensesi mi oldu yargının bu meslektaşımız? Neden adli kontrolsüz tahliye etmediği ile ilgili olarak “Elimden ancak bu gelir hemşehrim, zaten bana gelişi tutukluluk” diye mi düşündü acaba? Neyse, burada tutuklamanın şartlarına vs. girmeyelim, gülünç olmayalım. Gülşen isterse konserini evde de verir, çok da güzel olur (müzikal anlamda değil tabii: I don’t like pop and I know it).

Sadece merakım şu, daha ne kadar ileri gidilebilecek acaba? “Selamın aleyküm” diyene “aleyküm selam” demeyenler de tutuklanacaklar mı? Sulh ceza hâkimlerimiz tutuklamaya gerekçe olarak, olumsuz yorumların fazlalığını gösterecek mi?

Hâkimlerimizin hukuk bilmediğini söyleyemeyiz bu arada, çünkü böyle bir bilgisizlik derecesi yok. Bu ancak ahlak ve vicdan eksikliği ve dahi yoksunluğu ile açıklanabilir. “Ahlakla vicdanla ne alakası var abi?” sorusu hangi filmde geçiyor, bilene benden…

Neyse çok uzatmayalım, yeni adli yıl açılışında konuşulur zaten bu konular, biz de öğreniriz. Yıllardır öğrenemediğimiz gibi…

Bitti.

31 Temmuz 2022 Pazar

Anayasaya Madde Önerisi: "Bi S... G..." Deme Hakkı

Bu yazı, “hukuk” etiketinde yayımladığım bir yazı. Yazının konusunda da kanun, daha açık ifadeyle madde önerisi var; Anayasaya bir madde eklenmesini istirham ediyorum büyüklerimizden. Ama yazı, kelli felli bir yazı da değil. O nedenle, o ciddiyet(sizlik)le okuyunuz.

Anayasa ve insan hakları konusunda iddialı değilimdir. Çok insan haklarıcı var zaten, Twitter’da 3.000’den fazla takipçisi olan hukukçuların %90’ı insan haklarıcı. Onlardan birine bu yazım denk gelirse ne der bilemem, belki yanlış veya eksik düşünüyorumdur, olabilir, ben de bir kulum. İnsan haklarında kul hakkı yok gerçi ama, bir hak eksik bence: “Bi s… g…” deme hakkı.

İnsan hakları tarihi kanla yazıldı, yüz yıllarca eylemler direnişler vs. hepsine her zerresine ayrı ayrı saygımız ve şükranımız var, olmasalardı olmazdık. Anayasamızdaki haklara da, yine o hakları savunan sair mevzuata da selamlarımızı gönderelim.

Diğer yandan suçlar var, genellikle sözle işlenen suçlar diyelim onlara; hakaret, tehdit gibi. Hakaret suç olmalı mı olmamalı mı onlar tartışılır, bence olmamalı ama sonuçta suç. Hakareti suç olmaktan çıkaramıyoruz şu anda ve bunun aksi de pek mümkün görünmüyor. Sonuçta bundan ekmek yiyen devlet büyüklerimiz var. Bir ara benden de yiyecekti biri, yedirmedik, neyse… Sonuçta hoşgörü ve bilgelikle donatılmış müstesna coğrafyamızda “bir hakaretle bir kişi, diğerinin yedi ceddini öldürebiliyor” diye abuk bir yorum yapalım, geçelim.

Bununla birlikte hele ki ülkeyi ve gergin ortamımızı düşündüğümüzde, bireylerin en azından “bi s… g…” deme hakkı olmalı. Bireye o hak tanınmalı, Anayasaya da öyle bir madde eklenmeli.

Biliyorsunuz şanlı mevzuatımızda “…/A” şeklinde çok madde var. Söz gelimi CMK’da m.110/A var, adli kontrol altında geçecek süreyi düzenliyor, yetmemiş kanun, adli kontrolü düzenleyen CMK m.109, m.110, m.111, m.112 az gelmiş; çatada, araya 110/A. Yargıtay’da Başsavcı itirazı CMK m.308’de varken, “ya biz onu istinafta niye düşünmedik, bak ayıp oldu” denmiş, çatada CMK m.308/A ile BAM savcılığının itiraz yetkisi eklenmiş (stadı bilmeyenler için söylüyorum; BAM, bölge adliye mahkemesinin tatlı dilli, güler yüzlü ve ceylan gözlü kısaltması). E daha yeni, kişinin huzur ve sükununu bozma suçunu düzenleyen TCK m.123’ün yanına ısrarlı takip suçu, TCK m.123/A olarak eklendi. Şimdi de, şanlı Anayasamız şu hakkı, bu hakkı, o hakkıdan geçilmezken, mesela düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetini düzenleyen Anayasa m.26’nın hemen yanına m.26/A olarak “bi s… g…” deme hakkını koyalım, bireyimiz o cümleyi ilgili kişiye kursun, rahatlasın ve huzur bulsun. Sonuçta Anayasa m.56/1’e göre herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip. Allah aşkına, Anayasamızda “kıyılardan yararlanma” diye madde var; “bi s… g…” deme hakkı mı olmayacak?

Bu arada; bu yazı halkı suç işlemeye teşvik ve tahrik gibi değerlendirilmesin. Bilakis burada madde önerisinde bulunuyor, maddeyi koyun ki cümleyi kurabilelim diyoruz, yoksa kurmayacak, içimizde biriktirmeye devam edeceğiz. Ama sonuçta lastik gibi kanun, lastik gibi uygulayıcılar… Şuradan darbeye teşebbüs bile çıkarabilir sayın savcılarımız. Yine de yılmayacağız, halkın “bi s… g…” deme hakkını sonuna kadar savunacağız.

Açalım…

İsmailağa Cemaati liderinin vefatından sonra “o da bizim insanımız, kardeşlik için onun görüşlerini de dikkate almalıyız” türü açıklama yapan bir şahsa “yaa bi s… g… Allasen” deme hakkımız olmamalı mı?

Boris Johnson’un istifasını, parlamenter sistemde yürütmenin başkanlık sistemine oranla istikrarsız olduğunun göstergesi olarak yorumlayan Atilla Yayla’ya, sırf bu tweet’i nedeniyle de değil, mesela aldığı oksijenin gereğinden fazla olmasına “bi s… g…” diyemeyecek miyiz?

Diyanetin zamları Allah’ın yaptığına yönelik açıklaması bize o cümleyi kurdurtmayacak mı, içimize mi atalım bazı şeyleri? Ne demiş Settar Tanrıöğen: “içine atıyon, bu hiç iyi bir şey değil, içine atma, dünyadaki bütün büyük hastalıkların ana sebebi bu, içine atmak” (Vavien)

Ali Koç’un suratı bile artık “yaa hacı bi s… g…, sal bizi” dedirtmiyor mu?

Altılı yuvarlak masayı elimizle devirip “altınız da ayrı ayrı …” demek hiç mi gelmiyor içinizden?

Malum şahsın herhangi bir söylemi veya örnek verelim, “dişinizi sıkın şu ayda rahata kavuşacağız, yine seçin halledeceğiz” türü açıklamalarına karşı “ya reis …” olmuyor mu sizde de?

Bahçeli’nin… (Neyse ona girmeyelim, Çakıcı Makıcı salınmasın üstümüze)

Derdimi anlattım sanıyorum.

İnsan haklarıcılar ne der bilemem, ama bence Anayasamıza “bi s… g…” deme hakkı eklenmeli. Muhtemelen insan haklarıcılar “buna gerek yok, zaten o, Anayasa ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nde güvence altında” filan diyecekler, yemezler. Deyin bakalım birine “bi s… g…”, ne oluyor. Ben o maddeyi görmek istiyorum hem, vatandaş değil miyim?

İyi yazlar…