28 Haziran 2024 Cuma

Gemiyi Kaale Almayan Cefakeş

 

Sevdiğim bölümden seslendiğim için mutluyum. Ufak birkaç hususu aktarıp kayıplara karışma niyetindeyim.

Daha önce yazdığım; “Çevir ‘gazı’ yanmasın.”, “Onun ‘miladı’ doldu.” gibi hatalara benzer kullanımla başlatacağım yazıyı.

1. Gemiyi azıya alma tabiri yanlış olup doğrusu gemi azıya almadır. Yani ortada gemi yoktur; gem vardır. Gem de, atı yönlendirmek için ağzına takılan demir araçtır. Azı da bildiğimiz, atın azı dişidir. Bu deyimden de; atın, gemi azıları arasına alıp etkisiz bırakarak süvarisinin yönetiminden çıkması ve alabildiğine koşması anlaşılır (Tdkspor). Yani burada özne, yani “fail”, attır. Geminin konuyla hiç ilgisi yoktur.

2. Yine bir alma fiilinden bahsedeyim: kale almak. Gerçi TDK, kale almayı değil kale almamayı tanımlamış. Buradaki “kale”, Estergon Kalesi anlamındaki kale olmadığı ve “a” harfi inceltildiği için insanlar “kaale” almak şekilde yazıyor; ancak burada kelimenin yalın hâli kal olup bu kelime, söz demektir. Kale almamak da; önem vermemek, hesaba katmamak, sözünü etmeye değer bulmamak anlamlarına geliyor. Yine de bu yazdıklarımı kale alıp almamak size kalmış.

3. Geçen Linkedin sitesinde bir hesapta cefakâr ve cefakeş kelimeleri paylaşılmış ve karıştırılıyor diye not düşülmüş (Tarih Arşivi’nden alındığı anlaşılıyor bu paylaşımın da, öyle bir antete yer verilmiş zira). Buna göre cefakeş cefa çeken, sıkıntıya katlanan; cefakâr ise eziyet ve sıkıntı veren anlamlarına geliyormuş. Kâr Farsça anlamına da geldiği için de, cefakâr işi gücü cefa olanmış. Keş ise yine Farsça çekmek anlamındaki keşiden fiilinden geldiği için sonuna eklenene “çeken” anlamı katarmış. Yani cefakâr cefa veriyor, cefakeş ise bu cefayı çekiyor hesaba göre.

Yalnız TDK, cefakârı tanımlayıp eziyet eden, eziyet veren derken; ikinci anlam olarak direkt cefakeş yazmış. Cefakeş kelimesinin TDK anlamı da; cefa çeken, sıkıntıya katlanan, cefakâr. Takdir sizin.

Yazının bu kısmını tüm Fenerbahçe taraftarlarına atfediyorum.

Hayırlı yazlar…

30 Mayıs 2024 Perşembe

Haziran Güneşsizliği



Bundan yaklaşık altı yıl önce, Ali Koç henüz seçilmeden Haziran Güneşi isimli bir yazı yazmış, Koç’la ilgili umudumu dile getirmiştim. Buradan okunabilir.

Bir Fenerbahçeli olarak sonlandırdığım o yazıda Ali Koç’un gelme gerekliliği anlatılmış, yirmi yıldır koltuğa zamk gibi yapışan ve yirmi yılda altı sene şampiyonluk gören bir başkanın gitmesi gerektiğinden söz edilmiş. Güzel de söz edilmiş. Söz edildikten sonra Ali ağabeyimiz de seçilmiş.

Ali Koç seçildikten sonra aradan altı yıl geçti. Altı yılda kişisel hayatta neler neler oldu. Çoğu da çok güzel şeylerdi. Ancak Fenerbahçe için aynısını söylemek mümkün değil.

Altı yıl önce huzur vadeden başkanı analım. Altı yılın sonunda ortaya hiçbir şey koyamayan, iyice Aziz Yıldırım’a benzeyen, eleştirdiği kişi, hatta daha da kötüsü hâline gelen bir başkandan söz ediyoruz.

Bu arada iki yılı aşkın süre önce de, Ali Koç aleyhine de yazı kaleme almışım, Ali Koç döneminin bitmesi gerektiğine dair, Finito başlıklı yazı. Buradan okunabilir.

Ali Koç, geldikten sonra Aziz Yıldırım’ın hocalarını getirmiş (Pereira, İsmail Kartal [2 kez], hatta eleştirdiği Ersun Yanal), başarı sağlayamamış. Göreve gelir gelmez Cocu’yla “vizyon” ortaya koymuş, o vizyondan vazgeçmiş, son İsmail Kartal seferi öncesi başarılı ve kariyerli denebilecek bir Jorge Jesus’u getirebilmiş, onda da dikiş tutmamış (bu tercihe ve dikiş tutmamasına laf etmiyorum).

Megafonlarla havaalanında açıklamalar yapmış, tribünden taraftarların üzerine atlamış, bu yıl da gaza gelip takımı ligden çekmek gündemiyle on binleri stadyuma toplamış, sonra o on binlere “Gaza gelmeyin, ligden çekilmeyi oylamayacağız.” demiş.

Çekilmek, U-19’la maça çıkmak, şu bu derken, takımın kimyasıyla oynamış, muhtemel başarıların önüne geçmiş. Gelmeden önce altyapıdan, ekonomiden, scouttan, vizyondan bahsedip huzur vadediyor demişim Koç için; o vaatlerin hiçbirini gerçekleştirememiş, mahalle kabadayısına dönmüş.

Şimdi Aziz Yıldırım çıkıp “Geldiğimin 3. yılı Galatasaray’ın hegemonyasına son verdim, şampiyon oldum, şunları şunları takıma kazandırdım. Bir başarı hikâyem var. Ayrıca, beni cezaevine attılar, tahliyemin üzerinden 1 yıl geçmeden Avrupa Ligi’nde yarı final oynadım. Sen de bir düşman attın ortaya, ona sığınıyorsun.” dese haklı. Yirmi yılda altı kez şampiyon olmayı eleştirmişiz, Ali Koç’un takımı “6’da 0” çekmiş, sadece bir Türkiye Kupası alabilmiş.

Öte yandan Aziz Yıldırım’ı da sadece “Fatih” ve “Kanuni Sultan Süleyman” dönemi ile anmak büyük hata olur. Özellikle 2013 ve 2014’ten sonra aldığı kararlarla takımı yıkıma sürükleyen, ekonomik olarak çökerten, başarılı yöneticileri küstüren, başarılı hocaları kovan, en son elinde “Fenerbahçe, Cumhuriyetin kalesidir.” sözü kalan, yine düşmanın varlığına sığınan bir başkandan bahsediyoruz. “Ben bilirim”ciliği her zaman vardı, ancak özellikle son dönemlerinde ekonomik sıkıntı da, futboldaki başarısızlık da çok net ona yazar. O nedenle insanlar Ali Koç’a sarıldı; fakat koç kurt çıktı.

Gelinen aşamada, her ikisinin de yaptıkları ve yapmadıkları ortada. Fenerbahçe’nin bu iki başkana muhtaç olmadığı da… Kaldı ki Aziz Yıldırım’ın ekibine baktığımızda çok bir şey değişmeyeceğini de öngörüyoruz. Taraftar gazı alma transferleri olur ki, o hep oluyor zaten.

Şimdi de teknik direktör yarışı yapıyor iki aday. Mourinholar, Pochettinolar havada uçuşuyor. Kimsenin aklına İsmail Kartal’a en azından hakkını vermek gelmiyor. Daha önce birçok kişiye haklarını vermedikleri gibi... Adama Binali Yıldırım muamelesi yapıyorlar.

Bizi bu iki adaya muhtaç eden Fenerbahçe’ye de, bu başkan adaylarımıza da... Demeye de dilim varmıyor ama... Saygılarımı sunuyorum.

Haziran Güneşi demişiz, şimdi karşımızda net bir “güneşsizlik” var. Kim gelirse gelsin, geçici başarılarla ve çözümlerle avutuluruz.

Herkese iyi seçimler, benim seçmeyeceklerim belli.

Bir Fenerbahçe Kongre Üyesi

29 Nisan 2024 Pazartesi

Tıkılak/Takılak IV

 

* Dergilerin ve dergi kültürünün son bulması üzüyor; bunun yanında, devam eden dergiler de ayrıca mutlu ediyor. Tabii buradan kastım Misvak gibi saçmalıklar değil, devam ediyor mu, onu da bilmiyorum; ama belli ve doğru bir çizgide giden ve her şeye rağmen çıkan ve çıkmaya devam eden dergiler, bir hukuki/siyasi derginin yayın kurulunda olan bendeniz için övünç kaynağı, Hukuk Defterleri ayrı bir övünç kaynağı. 40 sayı bir hukuk dergisi için az değil, devamı da gelecek.

* Şu Patiswiss meselesi ile ilgili çok bir şey söylemeye gerek yok, bizi de ilgilendirmez. Ama şu husus çok net: Can Yayınları’nın sahibi, Can Öz’ün Nilay Örnek’in programında söylediği gibi, sürekli kendini anlatanların, kendinden bahsedenlerin çalışmaları, mütevazılara, yaptığı işleri sindirebilenlere göre daha kötü. Yani daha nazik davranan, böbürlenmeyen bünye daha iyi eser çıkarıyor diyor Can Öz. Hak etmek, sindirmek önemli bir şey.

* Kuşak çatışmaları iyidir, keyiflidir. Daha önce de yazdım, 80’li yıllar, 90’lı yıllar klişelerine girmeyeceğim, “Bizim kuşak iyidir, şunlar çöptür.” de demeyeceğim.

Bununla birlikte büyüklerin, diyelim ki 40’lı, 50’li, 60’lı yıllarda doğanların bizlere ve özellikle bizden küçüklere ahkâm kesmesi bana komik geliyor (Bu arada ahkâm, hükümler demek; ahkâm kesmek de TDK tarafından, çekinmeden kesin yargılarda bulunmak şeklinde tanımlanmış).

Yok efendim bizim zamanımızda şöyleydi, biz şöyle yapardık, siz şusunuz, siz busunuz. Tamam eyvallah; ancak ülkece geldiğimiz durumda o sizin kuşağa ait insanların mı payı var, yoksa Z kuşağının, 80’lilerin, efendime söyleyeyim solcuların, rockçıların mı payı var? Yani Devlet Bahçeli’yi hâlâ MHP’nin başında ve sözü geçen ve dinlenen bir adam olarak kabul eden bu ülkeye biz mi sebep olduk? Dolandırıcıların, dalaverecilerin, ihalecilerin, zamparaların, iki yüzlü insanların egemen olduğu bu toplumu, o senin “kabiliyetli” olduğun kuşak mu oluşturuyor; yoksa araştıran, okuyan, gezen, içen, sevişen, tartışan gençlerin topluluğu mu?

Tabii şu da var; atıp tutuyorsunuz da sayın ağabeyler, ablalar, siz vefat eden tanıdığının sosyal medya hesabına girip mekanın cennet olsun yazan bir kuşaksınız be, neyin ahkâmı bu? Yahu bayram zamanı WhatsApp grubu açıp milleti gruba dahil eden, tek mesajla bayram kutladıktan sonra gruptan çıkan adamsın/kadınsın ya, senin görüşün ne kadar makbul olabilir ki? Senin sorgusuz sualsiz ve hâlâ aldığın Hürriyet gazetesinin genel yayın yönetmeni Ahmet Hakan lan. Bu adam, Berat Albayrak istifa ettiğinde haber yapamadı haber. Senin kuşağının öyle bir matah yanı yok yani. Bunları bilelim, bunlar unutulmasın.

Yaşasın 1 Mayıs!

29 Mart 2024 Cuma

Tıkılak/Takılak III

 

* Zift gibi sigara dumanından acayip şikâyetçiyim. Kapalı ortamda, etrafındakilere, yani yakınlarına sormadan pata küte (bkz. Pardon) sigara içenlerden daha da şikâyetçiyim. Taksiciler bile “Yaksam sıkıntı olur mu abi?” diyor be. Ülke olarak başlarda katıydık, şimdi meyhanelerin çoğunda sigara içiliyor, bazılarında içilmeyen yer de bulunamıyor. Bazı yerlerde ise girişte sigara içiliyor, arkada sigara içilmiyor. O zaman da içilmeyen yere geçene kadar sigara dumanı alıyorsun, salak bir durum.

Bu konuda olumsuz anlamda istikrarlı şehrimiz maalesef Saraybosna. Handikapların en neti bu şanlı şehrimde. Olsun, yine de Zlatna, yine de Ribica; yine de Željo, yine de Ćevabdžinica.

* Bir başka denyoluk (Denyo kelimesi de Çingeneceden geliyormuş, denilo’dan notu var. Dan kısmı kelimeye dahil mi anlamadım. Bu arada Çingenece ayrımcılık içeren bir dil adı değil mi sanki), telefonda konuşurken izin istemeden telefonu hoparlöre açıp bir başkasını sohbete katmak. Çok net terbiyesizlik bu. Suç vasfına girmiyorum, ayıp (işin suç kısmına değil de ayıp kısmına takılmak mesleğimle epey bağdaştı). Yine izin istemeden yazışmaları iletmek, yazışmaların ekran görüntüsünü almak vs… Teknoloji ilerleyince denyoluk seviyesi de artıyor maalesef.

* Etrafıma bakıyorum, 35’ten sonra sağlık sorunları başlıyor. Yok bel, yok bacak, yok omuz; göz hiç yok zaten. Gözü ömrünün başından sonuna kadar iyi gören yok gibi. Hipermetropları saymıyorum bile bu arada, miyopları söylüyorum. Millet ya gözlüklü ya lensli (daha çok lensli) ya da çizdirmiş (çizdiren az, çizdirmek kolay değil). Diyeceğim o ki, tanrı sanki bu kadar yaşayacağımızı öngörememiş gibi; yani bunlar okurlar, yakından televizyon izlerler filan, oralarda zayıf kalınmış sanki. Hâlbuki ilk emri oku. Madem okuyacak, gözler biraz daha sağlam olabilirdi. Ama ömrü sanki 40 yıl üzerinden, gözler açısından da 15 yıl üzerinden değerlendirmiş gibi bir durum var. Ömür açısından tıpta bu kadar ilerleneceğini de öngörememiş olabilir. Bilemiyorum.

Hayırlı seçimler, bu seçim çok önemli (vol. 1454)…

28 Şubat 2024 Çarşamba

Tıkılak/Takılak II

 

Ön Not: Tıkılak/Takılak serimize devam ediyoruz ve ikincisi geliyor. Bu vesileyle Tıkılak/Takılak etiket olarak sitemize ekleniyor. Etiketler artıyor. İlk yazıya da “I” ekliyoruz.

* Geçende bir uçağa bindim, Anadolu Jet uçağına. Emniyet kartına baktım, BBN Airlines yazıyor. THY, birçok şirketin uçağını alıyor, yok Sun Express yok bilmem ne de, “BBN Airlines ne alaka?” diye düşündüm. Google’a sordum hemen, cabin crew take off position olmadan. Havayollarını yazarken altında Kâğıthane gördüm. Bir nevi “Kâğıthane Airlines” yani. Yakışır Kâğıthanemize…

Emniyet kartı ilginç ama BBN’mizin; “Lütfen bu kartı uçaktan almayınız.” cümlesinden sonra İngilizcesi, üçüncü bir dil olarak da İtalyanca, “Si prega di non rimuovere questa carta dall’aereo” (Umarım son kelime “uçaktan” demektir) yazıyor.

Önümüzdeki masada ise “Otururken emniyet kemerinizi bağlayınız.” dedikten sonra İngilizcesi, bu kez üçüncü bir dil olarak Yunanca görüyoruz. Biraz kafa karışıklığı, biraz ne istediğini bilememe, biraz başka ülke vatandaşlarını da kucaklayıcı şekilde İmamoğlu bir hareket, hangisiyse artık.

Uçak, havaalanına iniyor; merdiven uçağımıza yaklaşıyor, sonra bir süre uçakta bekliyoruz. Bir hayli bekliyoruz, 15 dakika oluyor. Yavaş yavaş insanlar “ne oluyor” diye soruyor. Bu durumu sezen cabin crew, uçaktan inemeyişimizi şu rahatlatıcı açıklama ile anlamlandırıyor: “Operasyonel nedenlerle”… Haa tamam o zaman, operasyonel nedense mevzubahis, boynumuz kıldan ince. Ondan da bir 5 dakika sonra inebiliyoruz. Hâlbuki havaalanı çok yoğun, otobüs de bir türlü gelemedi, neden o. Ama “operasyonel neden” denince, herkes rahatlıyor. Deseler ki operasyonel nedenlerle tüm yolcuların ağzına affedersiniz, memnun olacağız, herkes ağzını açacak.

Neyse, açılımı ne bilmiyorum BBN’nin. Ama bilinmiyorsa şu olabilir: Bir Boktan Nakliye.

* Yeni bir tarikat tespit ettim, burada açıklıyorum: “Şuan Tarikatı”.

Türkçesine güvendiğim, de’leri ki’leri doğru yazan insanlar da dahil olmak üzere hemen herkes şu an yerine şuan yazıyor. Hatta şimdi WhatsApp’ta “şuan” diye arattım, son bir haftada altı kişi birleşik yazmış. Aynı süre içinde “şu an” yazan ise beş kişi. Onlar henüz tarikata kabul edilmemişler demek ki.

Daha fazla bilgi edinirsem ayrıntılarını paylaşırım; ama muhtemelen Çin’den destek alıyor bu tarikat, ismi itibariyle. Bakalım, neler öğrenebileceğim bu tarikatla ilgili.

* Şükrü Saracoğlu Stadyumu’nda yapılan maç seremonilerine Fenerbahçe forması giymiş çocuklar katılıyor. Onlara, daha doğrusu ailelerine bu maç önü paketi satılıyor. İstiklal Marşı sırasında da futbolcular sıra sıra çekilirken, tabii ki çocuklar da gözüküyor. Bu çocuklar içinde az 1-2’si elleriyle 6 işareti yapıyor. İşte ben 6 işareti yapan çocuğun babasının (azmettiren annesi ise annesinin) kafasına tüküreyim affedersiniz. Konuyla ve maçla hiçbir ilgisi yok, üzerinden geçmiş 20’den fazla yıl, o maçı bilmezsin, o sene bir halt da yapamamışız, sırf salak babanın salak arkadaşlarına Whatsapp’tan “bak bizim velet de 6 yaptı ihuhuhauaha” desin diye neyin 6’sını yapıyorsun? Eşşoğlueşşeğin oğlu…

* Şu saçmalık var spor haber sitelerinde. Lig maçı oynanacak mesela, haber şu: “Fenerbahçe - Kasımpaşa maçı ne zaman, saat kaçta, hangi kanalda?” Lig maçı lan bu, hangi kanalı var mı? Yıllardır aynı yer veriyor, neyin kanalını yaşıyorsunuz? Bu maçla ilgilenen kişi bir zahmet kanalını da bilsin artık. Neyse, bu haberi yapan veya maçın hangi kanalda yayımlanacağını bilmeyen arkadaş, yukarıdaki 6’cı salaktan evladır.

Okuyanlara teşekkürler…

30 Ocak 2024 Salı

Cürmü Kadar Vole

 

İmla hatalarını işlediğim epey yazım olmuş. Sırasıyla “Sirkü Evrakları”, “Bir Tık Keyfiyet”, “Keyfekeder Bir Tabiyet”, “21:15’te Kısa Özet” ve “Savunman ve Kastı” yazıları ile imla hatalarını işlemişiz. Şimdi ise atasözlerinin/deyimlerin yanlış kullanımı ile ilgili bir bölüm olacak. Bu kadar yazıyı ayrı bir etiket altında toplasak daha iyi olur gibi duruyor ve bu vesile ile artık, bu yazılar Sanat etiketinden kaldırılıyor ve Türkçe etiketi sitemize ekleniyor. Buyurun…

1. Ateş olsa cirmi kadar yer yakar deyimi doğru olup buradaki kelime “cürmü” değildir. Cürüm suç, yanlışlık, kusur, hata demektir; cirim hacim demektir. Ateş olsa hacmi, kendisi kadar yer yakar denmek isteniyor burada. “Suçu, günahı kadar yer yakar” düşüncesi zaten mantıksızdır. Ama maalesef, “cürmü kadar” kullanımı da “cirmi kadar” kullanımından daha fazladır.

2. Çevir kazı yanmasın deyimi doğru olup buradaki kelime “gazı” değildir. Herhâlde kaz çevirme kültürü çok yaygın olmadığından veya varsa bile zamanla terk edildiğinden, gaz çevirmeye dönmüş iş. Gaz çevirmek nedir, o da ayrı bir konu.

3. Voliyi vurmak/voli vurmak deyimi doğru olup buradaki kelime “vole” değildir. Tamam futbolla haşır neşir bir ülkeyiz; ancak burada, balıkçı kayıklarının balıkları çevirmek için denize fırdolayı (çepeçevre) ağ salmaları ve vurgun anlamlarına gelen voli kelimesi kastedilmiştir.

4. Bundan sonrakileri tek maddede yazayım, ayrıntıya girmeyeyim. Kanaatimce çok da önemli değil ve kelime gafları yok burada, ama doğru kullanımları “TDK’nin yalancısı” olarak yazalım.

Bardaktan boşalırcasına yağmak değil, bardaktan boşanırcasına yağmak doğrusu.

Günlük gülistanlık değil, güllük gülistanlık doğrusu.

Güllük güneşlik değil, günlük güneşlik doğrusu.

TDK amcam öyle diyor.

İlk üçü daha önemli tabii; yanlışlıkla vole vurmayalım.

Hayırlı şubatlar…

26 Aralık 2023 Salı

Tıkılak/Takılak I

 

Ön Not: Üniversite zamanında tekinaks.wordpress.com adında sitem/bloğum vardı. Orada Tıkılak ve Takılak bölümlerim vardı, yazılar yazardım parça parça. Belli bir konu yoktu, * işareti ile 1-2 paragraflık farklı farklı şeyler yazardım. Şimdi de öyle yapayım dedim. Net bir konu değil, öyle düşünceler, tweet’ler gibi.

* Twitter’la sohbeti kestiğimden bu tarafa sinir katsayımda ciddi düzelmeler oldu, “Aa öyle mi olmuş, haberim yok.” deyişlerim arttı ve bu “haberim olmamalar” gayet mutlu ediciydi.

Seçimler de mesela zerre umurumda değil artık. Kim aday çıkacak, kim kazanacak, Millet İttifakı bölündü ama birleşecek mi, şu bu parti aday çıkaracak mı? “Bu milletvekili şunu dedi”, “Niye o muhalif milletvekili öyle dedi ki, iktidarın ekmeğine yağ sürdü” vs. Rahmetli dedem Sebahattin Bey’in (Sebomuz) dediği gibi: “Nası bilüğsağaz öyle yapın”.

Bunları yazdıktan veya dedikten sonra da, “Ama sen de böyle yaparsan…”, “Asıl şimdi mücadele…” vs. vs. diyenler olabilir, desinler desinler. Komple bırakmadık tabii bu safları, sadece konunun Özgür Özelvari ve CHP’sel bir durumu var, o son derece gereksiz. CHP, CHP’liliğiyle kalsın, onlar iyi gayet.

Özgür Özel’le ilgili tek yorumum var bu arada. Kılıçdar’ın devamıymış, aynı şeymiş vs. değil. Yorumum şu; adamın tipi, eski fotoğraflarda çıkan, şu an ise 60-70 yaşını devirmiş amca değil mi? Yani Özgür Özel’in şu anki fotoğrafına baktığınızda otomatikman fotoğraf 90’lı, 2000’li yılların fotoğrafı gibi oluyor. Saçının siyah beyazlığından mı, tipinden mi, bakışından mı bilemedim. Adamın olduğu fotoğraflar; fotoğrafı eski, o anı nostaljik yapıyor, çok garip. Yani Özgür Özel, birinin 20-30 yıl önceki hâli gibi hep.

* Akademisyen meslektaşımız, “İbadethanenin kapısının önüne ayakkabılarınızı koyuyorsunuz, ayak kokunuzu almak zorunda mıyım, ayakkabılığa koyun.” diyor; meslektaşı çekiyorlar, görüntüsünü alıyorlar, tahrik ediyorlar, linç ediyorlar, sonra TÜGVA cemaati geliyor, okulu basıyor vs. vs… Videoda Müslüman şahıs, ayakkabı ile girilen yer için “psikolojik sınırım” diyor bu arada. Lan senin psikolojin ne ki sınırın ne olsun. Bir de Kuran’dan ayet okumaya çalışıyorlar hocaya, hoca istemiyor.

Bir de bu var tabii; geçen aylarda kitapçıda görmüştüm, “Ateistlere cevaplar” gibi bir kitaptı. Cevapları Kuran’dan ayetlerle anlatmaya çalışıyor yazar. Lan zaten onu kabul etmiyor adam, oradan ne okuyorsun?

* Sevgili Arsız Ölüm - Dirmit oyununu tiyatroseverlere tavsiye ederim. Nezaket Erden’in tek kişilik oyunu, Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm kitabından uyarlanmış, uyarlayan da Nezaket Hanım’la eşi Hakan Emre Ünal. Gerçekten sahnede devleşip karakterden karaktere, duygudan duyguya giriyor Nezaket Hanım. Oyun sonrası selamında da adının hakkını veriyor, alkışı bol olsun.

Oyunu Ses Tiyatrosu’nda izlemek duygulandırdı tabii, ölümsüz Feranabi’nin her zerresinde emeği olan bu tiyatroda böyle güzel bir performansı görmek de mutlu etti öte yandan. Teşekkürler Nezaket Hanım, Hakan Emre Bey.

* Değerli ağabeyim Hasan Gören’in dördüncü kitabı Eşikteki Kadın da tarafımca tavsiye edilir. Kitabın anlatıcılığını sohbet havasında yaptığı (bu husus ayrıca hoşuma gitti) bu kitabında Hasan Ağabeyim sürüklüyor okuyucuyu. Okuyun, okutturun. İlk kitabı Zan’dan da başlayabilirsiniz okumaya, sonra Altı Yaprak Üstü Bulut, Balıksırtı, öyle gidersiniz…

* Bir arkadaşım paylaştı, rakı kokteyli varmış. “Yeni nesil rakı” herhâlde. Zaten “yeni nesil” olarak nitelendirilen şeylerin %99’una karşıyım (%1’lik pay bırakayım hadi), buna haydi haydi karşıyım. “Rakı içme adabı” geyiğinden bağımsız olarak -ki geyiktir o, o kadar da ciddiye almayalım, kutsamayalım rakıyı- rakının kokteyle konu edilmesi son derece üzdü. Yeni nesil tatlarınızı soğuk baklava gibi antin kuntin şeylerde deneyin sayın “gurmeciler”. İleriye açık olmamaksa ileriye açık olmamak, gericilikse gericilik. “Atatürk milliyetçiliği” gibi bir şey vardı değişik değişik söylemler vs., kokteyle karşıysam bu da “rakı gericiliği” olsun, haydi bakalım.

* Bir ara da 90’lar geyiği vardı tabii. Zamanında Okan Bayülgen bir programında işlemişti bunu, sonra tuttu, haydi 90’lar partisi yapalım vs. Bitmedi bu geyik, ülkenin bir yerlerinde 90’lar partileri yapılıyor hâlâ. Fetiştir, gereksizdir. 90’lar deyince akla Mansur Ark, Ragga Oktay, Grup Vitamin gelmesi de saçma; zira 90’larda çok az yer kaplar bu ağabeyler. Neyse; anlata anlata çok zaman yoruldum, yola geldim ben de sizin oldum.

* Son yıllarda baktım ki, Aralık sonunda yeni yıla yönelik yazılar yazmışım, dilek milek işine girişmişim. Acayip gereksiz olduğunu fark ettim, hem de çok acayip. İnsanın kendini düzeltmesi gerekir bazen. Düzelttim.

Okuyanlara teşekkürler…