2 Mart 2018 Cuma

Öngörülemezlik





(Yazı, “Hukuk Defterleri” dergisinin 2018 Ocak - Şubat sayısında yayımlanmıştır)

“2010’dan beri hep söyledim, kimse bahane uydurmasın, bunların bankasında paralarınız varsa paralarınızı alın. Sanki bunları dememiş gibi elinde ne var ne yok yatıranlar vardı. Bunca zaman söyledik, artık bilsen ne olur, bilmesen ne olur? Hukukta bir kaide var: Aslında onların bunu da bilmesi gerekir. Bilmemek mazeret değil”.

Burada kastedildiğini düşündüğüm kaide, Türk Ceza Kanunu’nun 4. maddesinde düzenlenmekte: “Ceza kanunlarını bilmemek mazeret sayılmaz”. Peki hangi kanun? Bir vatandaşın, açılışında kurdele kesmek için yarışılan bir bankaya ait hesabından yaptığı güncel hareketlerin örgüt üyeliği suçunu oluşturduğu hükmü mü, yoksa siyasilerin “çekin oradaki paralarınızı” sözü mü kanun?

Bir siyasetçi çıkıp, “alışverişinizi şu bakkaldan yapın, çok güzel peynirleri var” diye çağrı yaptıktan bir süre sonra o bakkalın silahlı suç örgütü lideri olduğu “ortaya çıkarsa”, kendisinden peynir almak suretiyle bakkala destek verenler suç örgütüne yardım etmiş olabilir mi? Yine bir siyasetçi, “daha o bakkaldan peynir almayın” dediğinde, siz o cümleyi duymazsanız veya tadı güzel diye peynirleri almaya devam ederseniz, örgüt üyesi mi olursunuz? Siyasetçilere hiçbir şey olmaz, onu biliyoruz; peynirin tadı konusunda aldatılmışlardır en fazla da, size ne olabilir, neler oluyor? Böyle bir öngörülemezlik hali...

Örneğin, telefon rehberinde iletişim bilgileri bulunan şahısların bir suç örgütü ile irtibatı varsa ve seninle bir dönem “görüşmüşse” doğrudan doğruya senin de örgütle bağlantılı sayılmayacağını, bir süre cezaevinde konaklamayacağını gönül rahatlığı ile söyleyebilecek var mı?

Sadece örgüt suçlarında değil öngörülemezlik. Örneğin hakaret suçu, cezası ve bu suç için uygulanacak koruma tedbirlerini ele alalım. Hakaret suçu; TCK m.125’deki suç tanımına göre değil de, hakaret ettiğin iddia edilen şahsın toplumdaki statüsü ve o dönem saygınlığına ve karizmasına göre belirleniyor, ceza ve koruma tedbirleri de ona uygun şekilde tayin ediliyor. Soruşturmaya konu edilen kötü, kaba sözle ilgili şüpheli lehine emsal Yargıtay kararları ve bilimsel görüşler olsa bile savcılık, “bu hususun çözümü yargılamayı gerektirdiğinden” gibi bir ibare ile iddianame tanzim edilebiliyor örneğin. Hakkında kötü söz söylediğin, “özgül ağırlığını” yitiren siyasi figüre karşı beyanın ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmekle birlikte, güçlü bir siyasiye hakaret ettiğin zaman tutuklanabiliyorsan veya hakkında yurt dışına çıkış yasağı uygulanıyorsa, öngörülebilirliğin ve haliyle saygı duyulabilir bir hukuk uygulamasının olduğundan ve orada Anayasa m.10’da tanımlanan eşitlik ilkesine uygun hareket edildiğinden bahsedilebilir mi? Güçlü bir siyasinin suç işlediğini düşünerek suç duyurusunda bulunduğunda da, “kişilerin huzur ve sükununu bozma” suçunu işlediğin iddiası ile gözaltına alınabilirsin, normal karşılanır. Mantık da şu olur herhalde: “beni şikayet ederek huzur ve sükunumu bozdun”.

Günümüzde madde tanımları önemli değil, başlıkları yeterli bizim için. Türk Ceza Kanunu’nun, “suçta ve cezada kanunilik” ilkesinin, onun sonuçlarından belirliliğin, hukuk güvenliği hakkının askıya alındığı, Türk Dil Kurumu sözlüğünün kanunlardan daha geçerli olduğu dönemdeyiz. Belki TDK sözlüğünün daha az değişikliğe uğramasından, belki de oradaki tanımların mahkumiyete daha kolay gerekçe olmasından, bilemiyorum. Ancak TDK, TCK’dan daha muteber halde.

Darbe yargılamaları bunun en güzel örneklerinden. TDK sözlüğünde darbe tanımı bir zamanlar, “bir ülkede zor kullanarak yönetimi devirme işi” olarak yapılmış. Şimdi “www.tdk.gov.tr” sitesine bakıyorsunuz; darbe, “bir ülkede baskı kurarak, zor kullanarak veya demokratik yollardan yararlanarak hükümeti istifa ettirme veya rejimi değiştirecek biçimde yönetimi devirme işi” olarak tanımlanıyor. Muhalif herkese darbeci denilmesi herhalde bundan kaynaklı.

Hukuki gerekçe eksiklikleri ve çelişkiler de, “aynı amaca hizmet” kıstası gibi siyasi değerlendirmelerle aşılmaya çalışılıyor. Size bir hakimlik kararından gerekçe: “Şüphelinin PKK ve FETÖ/PDY silahlı terör örgütlerinin propagandası niteliğindeki açıklamalarının iki örgütün birbirinden farklı olması nedeni ile çelişki gibi görünse bile 15 Temmuz darbe girişimi sonrasındaki soruşturmalar ve kamuoyuna yansıyan bilgiler gözetildiğinde dış destekli bu örgütlerin birbiri ile darbe sürecinde ve sonrasında koordineli olarak hareket ettiklerinin ortaya çıktığı, bu nedenle şüphelinin her iki örgütün propagandası niteliğindeki açıklamalarının bir çelişki teşkil etmediği ve aynı amaca hizmet ettiği”…

“Amaç” kelimesinin TDK sözlüğünde dördüncü anlamı, “bir kimseye veya bir kurula verilen özel amaçlı görev, misyon”. Belki bu kavramdan gerekçe üretilmiş olabilir. Karara bakarsanız, kamuoyuna yansıyan bilgiler de bunu gösteriyormuş sonuçta. Hukuki gerekçe bulmak da zor, bir anlamda haklılık payı var.

Özetle; kılavuzumuz TCK yerine TDK olduğunda, kanun ve uygulamalarında siyasi dengeler rol oynadığında, hukuki yorumları hukukçular değil de siyasiler yapar, kararlar da ona göre oluşturulur, haklılar da haklarını aramak için ya kendilerinin güçlü olduğu ya da hasımlarının eski güçlerinde olmadığı anı beklerler.

Ancak ülkemizde artık en muteber ve güçlü kısaltma olan “KHK” gerçeğini de göz ardı etmeyelim. Olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda çıkarılması gereken KHK’lar; uyuşturucu ve kumar suçlarının cezasından kış lastiğine, koşullu salıverilme hesabından tütün, alkol, şeker piyasasına, takipsizlik kararlarından sonra kamu davası açılma şartlarından diyanet işleri başkan yardımcıları sayısına kadar söz sahibi. Bir de sivillerin “darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması” kapsamında eylemlerinin sorumsuzluğu meselesi var; “bunların devamı niteliğindeki eylem” ibaresinin anlamı için yine bkz. Türk Dil Kurumu veya hayal dünyamız.

Akademisyenlerin, hakim ve savcıların KHK’larla gerekçesiz şekilde “toplu listelerle” ihraç edilmelerine, onların geleceği için de öngörülemezliğin olduğunu da belirtmeden geçemeyiz.

Tüm bunlara itiraz ettiğimizde hukuki gerekçeler beklemek hakkımız; “büyük oyun/resim”, “birlik ve beraberlik”, “terörle mücadele” gibi klişe cevaplar yetmez.

2018 yılı bizleri hukuken doyursun ve OHAL’siz geçsin!

2 Şubat 2018 Cuma

Devletine Bağlı Patron ve Efesi


Anadolu Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Tuncay Özilhan, “Bira satışı düşüyor ama tüketim konusunda emin değilim. Bunun nedeni de evde bira yapımının artması. Çok ucuza alınan cihazlarla evde bira yapılıyor. Bugün 7,5 liralık biranın 4 lirası vergi. Evde bira üretimi vergi kaybına da neden oluyor. Bu konudaki görüşlerimizi yetkililerle de paylaştık.” demiş.

Bu açıklamada; vatanını, milletini ve devletini seven, vergi kaybını düşünen ve dertli gönüllere giren babacan bir patron görmek mümkün. Ancak mesele tabii ki vatan, millet değil; Efes’in yeteri kadar satılmaması. Vergi kaybına neden olunma şikayeti de, “örtmenim Berkecan ödevini yapmamış” serzenişinin patroncası. Ne kadar pıtırcık değil mi, şikayet “neden biradan bu kadar yüksek vergi alınıyor” değil, “neden vergi kaybı oluyor” (Sert tepkiler ve boykot talepleri gelince geri vitese geçmiş patronumuz, onu da yeri gelmişken söyleyelim). 

Çok yakın bir zamanda, 30 Aralık 2017 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Etil Alkol ve Metanolün Üretimi ile İç ve Dış Ticaretine İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik’le evsel kullanım amaçlı etil alkollerin, sadece etil alkol üretim tesisinde veya uygun distile alkollü içki üretim tesisinde 70 cl veya 1 litrelik cam şişelerde mutlak alkol miktarı üzerinden 100 litresine 1,2 gram denatonyum benzoat katılması suretiyle ambalajlanacağı veya ambalajlı olarak ithal edileceği ve bu ürünlerin etiketinde “gıda amaçlı kullanılması uygun değildir” ifadesinin yer alacağı belirtildi.

Yukarıdaki paragraf zaten promil dolu, paragrafı beş kez okusanız bir kadeh içmiş gibi oluyorsunuz. Ancak devlet “büyüklerimizin” derdi kafaları bulandırarak anlaşılmaz yönetmeliklere anlaşılmaz değişiklikler getirmek değil, bu aralar pek de sevmediği “kafası kıyak” nesilden vergiler yoluyla paralar kazanabilmek. Bir de bunu fırsat bilen patronlarımızın devreye girmesi var tabii. “Madem böyle düzenlemeler yapılıyor, neden evde bira yapımını zorlaştırıcı bazı önlemler alınmasın ki” düşüncesi tezahür ediyor ve bu düşünceye “devletinin yanında babacan Hulusi Kentmen” havası da katılarak evde bira yapımını “yetkililerle paylaşma” hali devreye giriyor.

Sonucu ne olacak bilinmez; ancak “devletini seven” Özilhan'a şu acı gerçeği söylemek lazım; evlerinde bira yapan ve biradan anlayan insanlar bundan vazgeçtiklerinde, tercih ettikleri bira yine Efes veya Bomonti olmayacak. Özellikle Efes’in dünya kadar sürümü çıkarıldı, yok pastörsüzmüş, yok özel seriymiş, yok brewmaster serisiymiş, büfe dolapları bunların çeşitleri ile doldu, bir de Efes’in barlar üzerinde tahakkümü var, Tuborg sokturmuyorlar birçok yere. Sonuç hikaye…

Üzgünüm Özilhan, bira içen insanlar senin biralarını sevmiyor; hatta şu açıklamalardan da sonra muhtemelen seni de. “Ben öyle demek istemedim”ler de kurtarmaz seni.

Neyse, mesajı verelim: #BoykotEfesPilsen, eğer içiyorsan tabii.

13 Ocak 2018 Cumartesi

Yerli ve Milli Bir Transfer

Yeni Türkiye Takımı Medipol Başakşehir’den adına ve namına yakışır bir transfer: Arda Turan. Şu gülüşüne bakın (yanındaki “rock star” menajer de çok güzel gülmüş, haklı gurur ne de olsa).



Sindaşım, dünya yıldızlarıyla birlikte oynadığından, kendisine de bu “starlığa” yakışan bir karşılama töreni hazırlanmış. Medipol Başakşehir taraftarlarının coşkusu görülmeye değer tabii. Bakın coşkuya, nefis...


Öyle bir coşku ki, meşalelerle dünya yıldızını bekleyen taraftarlar, kendilerini uzaklaştırmak isteyen polislere yabancı maddeler atmış. “Ulan siz hangi ara bir takımın bu kadar taraftarı olabildiniz?” sorusunu sormadan, takımla ilgili de “sizin ne geliriniz var ki bir yeni Türkiye ‘starını’ kadronuza katıyorsunuz?” sorgulamasını da yapmadan bu büyük transferi ayakta alkışlayalım.

Soruların ve sorgulamaların yeri değil. Öyle ya, NTV’de Göksel Gümüşdağ bir ekonomiste ağzının payını daha yeni verdi geçende. Ekonomist de payı yeterli buldu, Başakşehir’in maddi gücü ile ilgili “haa öyle mi bilmiyordum” dedi, sorular yanıtını buldu. Taraftarsız bir takımın sadece Cengiz Ünder’i satarak dünyaya nasıl kafa tuttuğunu anlamış olduk, bravo. Harca harca bitmiyor herhalde Ünder.


Neyse, hasetlik etmeyelim. Yeni Türkiye Takımına yakışan bir transfer oldu. Acun’un kankası Arda Turan; Fatih Terim Stadı’nda, först leydi Emine Yengemizin akrabası İBB’ci Göksel Gümüşdağ’ın takımı Medipol Başakşehir formasıyla maçlara çıkacak. Sırtında da “3. İstanbul” reklamı. Kaptanı da, Fethullahçı olduğu dosyalardan gayet iyi bilinen, ama hakkında hiçbir işlem yapılmayan Emre Belözoğlu olacak. Bence kare tamam, hiçbir gariplik ve şaşırtıcılık yok, Yeni Türkiye’ye tamamen uygun, “yerli ve milli” bir transfer.

Sezonu nasıl bitirirler bilemem ama, “adamlıkta” şampiyon olacakları şimdiden belli. Vurdukları (!) gol olsun…

23 Aralık 2017 Cumartesi

Karanlık İşler

Başlığı görünce hemen, yazının siyasi bir yazı olduğunu düşünmeyin. Gerçek anlamıyla karanlık bir yerden bahsedeceğim. “Karanlık İşler” adlı, içerisi zifiri karanlık, görme engelli çalışanların yardımları ile yerinize oturduğunuz bir mekan burası. Öyle bir karanlık ki, 2 santim yanınızı görme imkanınız dahi yok.

Karanlık İşler’in bir etkinlik takvimi var; bazen yemek, bazen dans etkinliği oluyor, bazı akşamlar da konserler düzenleniyor.

Girişte telefonunuzu ve ışık saçan sair eşyanızı bırakıyor, salona giriş yaptığınızda da ellerinizi önünüzdekinin omzuna koyarak 4’lü, 5’li, 6’lı sıralar halinde salona giriyor, konser veya program bitiminde sıralar halinde çıkıyorsunuz. Konser başlamadan evvel bir kadeh de şarap ikram ediyorlar, ellerini açıyorsunuz, tutuşturuyorlar şarabı, siz de tadına vara vara içiyorsunuz.

10’a yakın konserine gittiğim Ruhi Su Dostlar Korosu’nu karanlıkta izlemek çok ayrı bir keyif verdi, hatta en keyif aldığım konserleri oydu diyebilirim. Karanlıkta türkülere başlamadan önce Şef Mutlu Ödemiş, “Biz bizeyiz, görecek bir şey yok” dedi. Doğru, görecek bir şey yoktu, hatta seslere ve türkülere daha da hakim olduk, en son Drama Köprüsü’nü koro ile birlikte söyledik.

2012 yılında bir röportajda (şuradan ulaşabilirsiniz), mekanın işletmecisi Nuri Kaya’nın Karanlık İşler ile ilgili söyledikleri şeyler çok güzel: “Aslında burada yaptığımız şey insanların önyargılarını kırmaya çalışmak. Engelsiz misafirlerimizin gördükleri için engelledikleri, bir anlamda körleştirdikleri diğer dört duyularını daha yoğun kullanmalarını sağlamaya çalışıyoruz (…) Görme engellileri daha iyi anlamaya çalışmıyoruz burada. Zaten görme engellilerin dünyası karanlık bir dünya değil, karanlık ışığı bilenler için anlamlı bir şey”.

Duyduğum kadarıyla Nuri Kaya, salonu gören tek kişi bu arada. Sahneye çıkanlar, yiyenler, dans edenler, konseri izleyenler arasında salonun nasıl olduğunu bilen yok. Daha önce oraya gidenlere salon büyük mü diye soruyorum, “bilmem” yanıtını alıyorum.

Karanlık İşler’in sloganı da şu: Görmek körleştirir!

www.karanliktayemek.com sitesinden ayrıntılara vakıf olabilirsiniz. Sitede ziyaretçilerin yorumları da var. Örneğin Doğan Cüceloğlu şunu söylemiş: “Unutamayacağım bir gece geçirdim, iç dünyama bir yolculuk yaptım, zengin bir dünyadaydım”.

Tavsiye ediyorum, karanlık günler!

26 Kasım 2017 Pazar

Gölge Oyunu

Yavuz Turgul’un “Gölge Oyunu” filmi çok bilinmez. Yaklaşık 10 yıl önce televizyonda rastgele gördüğüm bu filmi geçenlerde yeniden izlemek istedim. Ancak internette rastladığım görüntü kalitesi, filmin tost makinesi ile çekildiği hissini verdiğinden, filmi ikinci dakikada bıraktım ve feryat ettim. Erler Film bu feryadımı duydu, filmin “hay defineyşın” halini “youtube”a koydu. 1992 yapımı bu filmi şiddetle tavsiye ediyorum.

Filmin başrol oyuncuları Şener Şen ve Şevket Altuğ. Birbirinin karakter olarak zıddı iki yakın arkadaşı oynayan bu efsaneler, bir pavyonda komedyenlik yapıyorlar. Pavyona konsomatris olarak getirilen ve getiren kişi tüydükten hemen sonra sağır dilsiz olduğu anlaşılan güzeller güzeli Larissa Ablamız filmin üçüncü karakteri. Filmde Larissa Ablamıza sahip çıkan bu efsane ikilinin başından geçen olaylar anlatılıyor. Kadro sağlam; Ülkü Duru, Metin Çekmez, Selçuk Uluergüven, Sermin Hürmeriç’in yanında Nazan Yengemize de rastlıyoruz filmde. Sitemizin adını koyan repliğin sahibi Ercan Hocamızın biricik eşi Nazan Kesal’dan bahsediyorum. Film çekildiğinde henüz 23 yaşında olan ve bir konsomatrisi oynayan Nazan Yengemizin soyadı “Kırılmış” o zaman. Bu arada pavyonun müdavimi de Cevat Çapan, belirteyim.

Film; sırf yirmi beş yıl öncesinin İstanbul görüntüleri (hoş, şehrin ırzına geçmemiz için yirmi beş gün bile yetiyor) ve müzikleri (nur içinde yatsın Atilla Özdemiroğlu) için bile izlenir. Filmde Sezen Aksu’nun “Davet” şarkısının müziğine de rastlıyoruz bu arada. Yeri gelmişken o şarkıyı da tavsiye edelim.

Yazının sonuna filmi yerleştiriyorum. İyi seyirler, dasvidanya…


24 Kasım 2017 Cuma

Sözü Kanun Olan Adam, Mazeret ve Özgül Ağırlık

“Darbe girişiminden çok önce FETÖ için ‘tabanı ibadet, ortası ticaret, tavanı ihanet’ teşhisinde bulunmuştum. Hatta 2010’dan beri hep söyledim, kimse bahane uydurmasın, bunların bankasında paralarınız varsa paralarınızı alın. Sanki bunları dememiş gibi elinde ne var ne yok yatıranlar vardı. Bunca zaman söyledik, artık bilsen ne olur, bilmesen ne olur? Hukukta bir kaide var: Aslında onların bunu da bilmesi gerekir. Bilmemek mazeret değil”.

Bu veciz sözlerin sahibini söylememe gerek yok herhalde. Ama hukuktaki o kaideden kastettiği, “kanunu bilmemek mazeret sayılmaz” ilkesi sanırım. Yukarıdaki açıklamaların meali de, “benim sözüm kanundur” oluyor bu halde.

Hakikaten o paragrafta anlattığı insan kendisi mi, yani 2010’dan beri (hadi öncesini geçtim) şimdi FETÖ adını koydukları çıkar amaçlı örgütün yılmaz düşmanı mı, 2010’dan beri vatandaşlarına paralarınızı çekin çağrısı yapıyor mu, o konuya girmeyeceğim. Ancak bu FETÖ davalarında işler komik tarafa doğru gidiyor, onu söyleyebilirim.

“Müvekkilimiz reisicumhuru dinleyip dolarlarını bozan, vatanına milletine bağlı bir insandır, dolarlarını bozduğuna ilişkin dekontu ekte sunuyor, beraatini talep ediyoruz” şeklinde savunmalar yok değil.

Bir de günümüzde; dolar fırlayınca bozdurup, servetine servet katıp, sosyal medya hesaplarından da dekontları paylaşarak “vatanseverliklerini” ve “büyük oyunu” gördüklerini ilan edenler var. Bu işlemden, zamanında, yani ilk “dolar bozdurma emrinde” bozdurmadıkları ve/veya dolar alarak doların patlama anını bekledikleri anlaşılıyor. Afiyet olsun, gözümüz yok; ancak beraate yeterli mi, ondan emin değilim.

“Tamam Bank Asya hesabımızı kapatmadık; ama reisicumhurun isteği üzerine çocuğumuzu FETÖ’nün okulundan aldık, önce Mahalle Mektebine, sonra Şemsi Efendi Okuluna yolladık, örgüt üyesi olmamız mümkün değildir, örgüt üyesi olsak çocuğu okuldan alır mıyız?”

Siz Bank Asya hesabını kapatmamayı, Digitürk’ü iptal etmeyi örgüte üye olmak suçuna delil yaparsanız, savunmalar da bu şekilde olur.

“- Efendim ben Fenerliyim, Kayserispor önünde 3-1 öndeydik, Aykut takımı yine geriye yasladı, üstüne Valbuena’yı oyundan çıkardı, maçı 3-3 zor bitirdik, ben de Aykut’a kızdım, Digitürk’ü aradım, iptal ettim.

- Gereği düşünüldü! Lig TV’ye yazı yazılarak (bu sırada sanık müdafilerinden Av. Celal Tahliyesever söz aldı, ‘Lig TV değil artık efendim, Bein Sports’ dedi), pardon sil kızım, Bein Sports’a yazı yazılarak Fenerbahçe - Kayserispor maç kaydının istenmesine, maç skorunda Aykut Kocaman’ın takımı yaslamasının bir payı olup olmadığı konusunda A Spor yorumcularından Mesut Eyyamoğlu’ndan görüş sorulmasına, takımı geriye yaslamanın Digitürk üyeliği iptalini gerektirip gerektirmediği hususunda yargı çevresinde bulunan herhangi bir kıraathaneden orta yaşlı Fenerbahçeli bir yurttaşın okey masasından kaldırılıp bir sonraki celse hazır edilmesine oybirliği ile karar verildi”.

Fetullah Amcalarına sempati duydukları için haklarında dava açılanlar arasında, mahkemece yurt dışı seyahatleri sorulanlar az değil. “Sanık ‘Efendim kaynımgille Pegasus’tan ucuz bilet bulduyduk, yolculuktan 6 ay önce kampanya neyin vardı, booking adlı siteden de oteller ayarlandıydı, bir hafta sonu gittiydik’ dedi. (Booking sitesinin ‘yerli ve milli’ olmadığı, yurt içi gezileri için de kapatıldığı hatırlatıldı) ‘Bilet işlerine kaynımgil bakıyordu, ben booking adlı gavur sitesinin sadece ismini biliyordum’ dedi. (Sanığın neden yurt dışına gittiği, üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizin neyine yetmediği soruldu) ‘Ucuz bilet bulduyduk’ dedi”.

Bireylerine seyahat özgürlüğü tanıyan devletimizin bir yargı makamına, “farklı yerler, kültürler göreyim dedim, koduğumun ufku gelişsin diye gittim yurt dışına” derseniz, olmaz. Ama “zaten gittiğim yere bakarsanız, Saraybosna’ya gitmişim efendim, yani afedersiniz esrar içmeye, günah işlemeye değil, cami gezmeye, Boşnak köftesi, böreği yemeye diye şey ettik” gibi bir savunma yapabilir, “atalarımız oralarda at peşinde Allah Allah nidaları ile (…)” diye Yeni Türkiye’ye yakışır savunmanızla yürür gidersiniz; ama nereye gidersiniz, bilemiyorum.

Neyse ki bu savunmaları yapması gerekmeyen, alnı ve yüzü “ak” insanlarımız çok fazla. Her ne kadar “özgül ağırlık” biraz farklı düşünse de... Mikrofonu özgül ağırlığa bırakıyoruz: “Darbeyle uzaktan yakından ilgisi ve alakası (ikisi aynı şey: yazar notu) olmayan …’nın 15 Temmuz öncesi Gülen’i sevip sayması ve sadece öncülük ettiği eğitim faaliyetlerine kendi imkanları dahilinde destek vermesi suç ise, bu ülkede bu suça ortak olmamış insan bulmak neredeyse imkansızdır”.

Özgül ağırlığın kendi mahallesi o anlattığı şekil insanlarla dolu olabilir; kendisine meslektaş tavsiyesi, mahallesinden biraz çıkıp hava alması isabetli olur. Zamanında “Bana ahmak diyebilirsiniz, FETÖ’nün terör örgütü olduğunu o gece anladım” diyen ve daha yeni “Ben şundan çok eminim, bu 80 milyonluk kitlede belki 80 kişi haricindeki herkes Fetullah Gülen'in belki bir dini lider olarak, belki eğitim hizmetlerinin güzelliği karşısında bir sempati beslemiş olabilir. Ama o 80 kişi hariç hiç kimse, 15 Temmuz gibi bir ihaneti düşünmemiştircümlelerini kurabilen özgür ağırlığa tabii ki “ahmak” yakıştırması yapmayacağım. “No, ay arınç”.

Alınları secdeye değiyor diye çocuğunu Fetullah Amcasının “şefkatli” kollarına bırakanlar, alınları secdeye değiyor diye ülkeyi Fetullah Amcasına bırakanlardan hesap soramadığı için bu tür isnatlar ve savunmalar bitmeyecek.

Siz siz olun, muteber devlet büyüklerimizin açıklamalarını günbegün takip edin, bu devlet büyüklerinin muteberlikleri de günden güne değişiyor, ona da dikkat edin. Hukukta bir kural var, “bilmemek mazeret değil”.

Selametle…

6 Ekim 2017 Cuma

Bir Tık Keyfiyet

Daha önce “Sirkü Evrakları” adlı yazıda, dilimizi iyi kullanmadığımızdan söz etmiş, hatalarımızla ilgili örnekler vermiştim. Bu yazı da esasında bir “Sirkü Evrakları II” yazısı olabilir; ama yazıdaki hatalardan müteşekkil bir başlık daha mantıklı tabii. Buyursunlar…

1. “Keyfiyet” kelimesi ile “keyfilik” farklıdır. Keyfiyet, keyfi hareket etme değil; “nitelik”, “durum” demektir. TDK örneğimizi burada kullanalım: “Cenap Şehabeddin Bey şiiri nazımdan ayrı bir keyfiyet (nitelik) telakki ediyor” (Yahya Kemal Beyatlı).

2. “Defaatle” ve “defaten” farklı anlamda kelimelerdir. Defaten, defalarca anlamında değil; “ansızın”, “bir çırpıda”, “bir kerede” anlamlarına gelmektedir (Destek için Bora’ya teşekkürler).

3. Milat; Hz. İsa’nın doğduğu güne veya herhangi bir olayın başlangıcına denir. Bir şeyin yapılması için tanınan süre ise miattır. O nedenle “miladı doldu” değil, “miadı doldu” demek gerekir.

4. “Baya” diye bir kelime yoktur. Doğrusu bayağıdır. “Bayağı uğraştık”, “bayağı iyi gol” yazılır. “Baya” ise sadece o golü atan futbolcu olabilir. Beşiktaş’ta Zoubeir Baya vardı, Tunuslu, o atmış olabilir golü mesela.

5. “Tık” kelimesinin anlamı, ince ve küçük bir nesne ile sert bir yere vurulduğunda çıkan sestir. Derecelendirme için “tık” kelimesi kullanılmaz. “Bir tık daha iyi”, “bir tık aşağı”, “bir tık daha kolay” gibi kullanımları kim çıkarttıysa helal olsun, tüm vatan toprağına yayıldı. En son Türk Dil Kurumu “tık” kelimesinde ikinci bir anlama yer verecek diye düşünüyorum.

6. İtalyancadan gelen, Türkçeye “güvenmelik” olarak kazandırılan (tam kazandırılamamış olacak ki toplasan beş kişi bulamazsın “güvenmelik” diyen), hepimizin “kapora” olarak kullandığı, ben kapora yazdıktan sonra Microsoft Word’ün “kaparo” olarak ısrarlı şekilde değiştirdiği kelime, gerçekten de Word’ü haklı çıkaracak şekilde kaparoydu. Ne olduysa, dilimiz dönmediğinden midir bilinmez, kelimenin aslı TDK tarafından kaporaya döndürüldü. Yani yanlış kullanımlara TDK boyun eğip kaparoyu kapora yaptı (şu an bir yandan hala kaparo yapıyor Word). Türk Dil Kurumu’nun bundan sonra kapüşonu “kapşon”, maydanozu “maydonoz” yapması da mümkün bu durumda.

Ancak kaporada işin garip tarafı, kelime İtalyanca caparra’dan geliyor, yani kaparo denilecek bir durum da yok. Hatta kaporaya daha yakın kelime (diyeceksiniz ki ikisinde de bir “a”, bir “o” var, neyin yakınlığı yani, haklısınız). Bu durumda biz neden kafadan “kaparo” diye girmişiz topa, onu anlamadım, baya anlamadım yani (şaka şaka).

Türk Dil Kurumu’nun petrol, doğalgaz gibi kelimeleri “Türkçeleştirdiği” haberine burada yer vermeyeceğim; işleri yok çünkü, doğaldır.

Ziyade olsun…