18 Nisan 2018 Çarşamba

Milletin Makus Talihi



Metristepe, 1.4.1921

Saat 18.30’da Metristepe’den gördüğüm durum: Gündüzbey kuzeyinde sabahtan beri dayanan ve artçı olması muhtemel olan bir düşman müfrezesi, sağ kanat grubunun taarruzu ile düzensiz olarak çekiliyor. Yakından takip ediliyor. Hamidiye yönünde karşılaşma ve faaliyet yok. Bozöyük yanıyor. Düşman, binlerce ölüsüyle doldurduğu savaş meydanını silahlarımıza terk etmiştir.

Batı Cephesi Komutanı
İsmet

Ankara, 1.4.1921

İnönü Savaş Meydanında Metristepe’de
Batı Cephesi Komutanı ve Genel Kurmay
Başkanı İsmet Paşa’ya

Bütün dünya tarihinde, sizin İnönü Meydan Muharebelerinde üzerinize yüklendiğiniz görev kadar ağır bir görev yüklenmiş komutanlar pek azdır. Milletimizin istiklal ve varlığı, dahice idareniz altında görevlerini şerefle yapan komuta ve silah arkadaşlarınızın kalbine ve vatanseverliğine büyük bir güvenle dayanıyordu.

Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makus talihini de yendiniz. İstila altındaki talihsiz topraklarımızla birlikte bütün vatan, bugün en ücra köşelerine kadar zaferinizi kutluyor. Düşmanın istila hırsı, azminizin ve vatanseverliğinizin yalçın kayalarına başını çarparak paramparça oldu.

Adınızı tarihin şeref abidelerine yazan ve bütün millete size karşı sonsuz bir minnet ve şükran duygusu uyandıran büyük gaza ve zaferinizi tebrik ederken, üstünde durduğunuz tepenin size binlerce düşman ölüleriyle dolu bir şeref meydanı seyrettirdiği kadar, milletimiz ve kendiniz için yükseliş parıltılarıyla dolu bir geleceğin ufkuna da baktığını ve hâkim olduğunu söylemek isterim.

Büyük Millet Meclisi Başkanı
Mustafa Kemal

***

Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne

Zulüm ve zorbalık dünyasının en zalimce hücumlarına karşı yalnız ve şaşkın kalan milletimizin maddi ve manevi bütün kabiliyet ve kuvvetlerini ruhundaki ateşle toplayan ve harekete getiren Büyük Millet Meclisi’nin Başkanı Mustafa Kemal Paşa!

Kahraman askerlerimiz ve subaylarımız adına, askerlerimizle avcı hatlarında omuz omuza vuruşan tümen ve kolordu komutanları adına takdir ve tebriklerinize büyük bir iftiharla teşekkürlerimi arz ederim.

Batı Cephesi Komutanı İsmet

Ankara, 17.4.2018
(97 Yıl Sonra)

“İsmini anmayacağım, oradaki mevcut üniversitenin öğrenci sayısı fazla. Onu ikiye böleceğiz ve böylece kuracağımız Turgut Özal Üniversitesi ile Malatya iki ayrı üniversiteye sahip olacak”.

***

Üzerine çizgi çekilen bir Osmanlı İmparatorluğu’ndan; bağımsızlığı şiar edinmiş, cumhuriyeti kurmuş, yurttaşına haklar vermiş, eğitim vermiş, fabrikalar kurmuş bir topluluğun zaferidir Kurtuluş Savaşı. İsmini anmadığı da, o zaferin en önemli mimarlarındandır.

Eski suç ortakları ile sözde mücadeleyi “İkinci Kurtuluş Savaşı” olarak nitelendirme cüretini gösterenler, pek tabii ki esas Kurtuluş Savaşı’na ve cumhuriyet kurucularına itibar etmezler; zira “bir şeyi yıkan, o şeyi yapanı sevmez”.

Şimdi de nedense “erken seçim” istedi, hem de çok erken seçim, baskın seçim, acele seçim, panik seçim, ne derseniz. Durumlar kötü herhalde. Neyse, bugünler de geçecek, milletin makus talihi yine yenilecek.

İsmini anmayacağım, tarihte kötü bir anı olarak kalacak; ismini anmayacağı, kurtuluş döneminin kahramanı olarak anılmaya devam edecek.

O kadar!

14 Nisan 2018 Cumartesi

Verilen, İstenen, Çözüm



İlkokulda matematik problemlerini çözerken bir yöntem izlerdik. Önce problemde bizlere verilen bilgileri bir tarafta toplar, sonra bizden isteneni saptar, en son da bu bilgiler ışığında isteneni analiz etmeye, problemi çözmeye başlardık. Bu üç basamak “verilen”, “istenen” ve “çözüm” olarak adlandırılırdı.

Tabii “analiz”, “saptama” vs. yazıyorum da, bunlar atla deve değil sonuçta. Sonuçta A şehri ile B şehri arasındaki 100 km’lik mesafenin nesini analiz edeceğiz? Ama o dönem için önemliydi bu matematiksel problemler.

Şimdi de, çok önemli olmasa bile bir problemle karşı karşıyayız. Bir konuda; önce verilen bilgiyi açıklayacak, bu bilgi sonucunda bizlerden isteneni saptayacak, bu problemi çözmeden önce “kendimizi tutamayarak” kısa bir açıklama yapacak, problemin çözümü için önerimize yer verecek ve bu problemi kimlerin çözebileceğini belirteceğiz.

Verilen
Konya Milli Eğitim Müdürlüğü’nün “gençlik ve inanç” konulu çalıştayında, imam hatip öğrencilerinin dini bilgilerdeki tutarsızlıklar nedeniyle deizme kaydığı ve ders materyallerinin çocuklara uygun olmadığı sonucuna ulaşıldı.

İstenen
Diyanet İleri Başkanı Ali Erbaş bu konu ile ilgili yaptığı açıklamada; “Biz peygamberimiz için canını ortaya koyan çocuklarız. Böyle bir şey olabilir mi? Biz her gün Ayet-el Kürsi’yi okuyan bir milletiz. Ayet-el Kürsi deizmi kökten reddeden bir anlayışı ortaya koyuyor. Bizim milletimizin hiçbir ferdi böyle sapık, batıl bir anlayışa asla prim vermez. Milletimize, gençlerimize kimse iftira atmasın. Benim bu tanımımdan sonra hiçbir gencimizin ve insanımızın sapık ve batıl felsefi bir düşüncenin peşinden gidecek kadar buna itibar edeceğini zannetmiyorum. Siz bir Müslüman gence, ‘Peygamberi inkar eden bir düşünceyi niye kabul ediyorsunuz?’ dediğinizde ‘Böyle miymiş, deizmin anlamı bu muymuş?’ diyeceğini görürsünüz, rastlarsınız. Onun için açık konuşsunlar. Deizmin ne olduğunu milletimize anlatsınlar.” ifadelerini kullandı.

Çözümden Önce Not
Lan zaten gençler dinleri reddedince Ayet-el Kürsi’yi de reddetmiş oluyor. “Ayet-el Kürsi deizmi reddediyor, o nedenle deizm mantıksız” mı diyecek gençler? Ali Erbaş gibiler yüzünden gençler deizme kaydığı için kendisinin “benim bu tanımımdan sonra” açıklamasını da abuk buluyor ve Ali Erbaş’ın bir inançla ilgili “sapık, batıl” ibareleri geçen açıklamaları karşısında çözüm önerisinde bulunuyorum.

Çözüm
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 216. maddesi: “(1) Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılayan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(3) Halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılayan kişi, fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması halinde, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır”.

Çözecek Olan
Hakim, savcı amcalar, teyzeler.

1 Nisan 2018 Pazar

Sana Dün Bir Vapurdan Baktım Aziz İstanbul

Pazar günleri hayranlıkla izlediğimiz Bob Ross’un tablosu bitmek üzereyken “belki burada … vardır” deyişi ile yaptığı bir ilave, biz o sırada “pazar pidesi” yiyen insanlara bir an “ulan içine ettin tablonun” dedirtse de, 1-2 dakika sonra tablo kusursuza yakın şekilde tamamlanır ve o ilk itirazımızın yersiz olduğunu anlardık, “ulan içine ettin”lerimiz de yutkunmalarla son bulurdu.

Aşağıda gördüğünüz yapılar da, vapurdan şehre bakarken, aklıma nedense Bob Ross’un ilk dokunuşunu getirdi. Bunun farkı, sonu daha da kötüye gidecek örneklerini oluşturmaya devam etmesiydi. Öyle ki, İstanbul’un silüetini bozan yeni yapıların görüntüsünden değil; yeni yapıların görüntüsünü ve insicamını bozan İstanbul siluetinden şikayet eder olduk. Devlet “büyüklerimiz”, inşaat sektörünün dünyada 1 numara olduğundan bahsetmeyi ve “inşaat ya resulullah” demeyi sürdürsün; bizler top toprak içinde, yeni bir şehre ve ülkeye alışmaya başladık bile.

Müsait bir zamanınızda Taksim Meydanı’na gidin, Atatürk Kültür Merkezi (AKM) ile Taksim Meydanı’na “taksim” adını veren su deposunun olduğu yerin tam ortasında, The Marmara’nın (“the” neyse) hizasında durun. Dönün bir yıkılmış AKM’ye, bir de su deposunun olduğu yerde inşa edilen cami inşaatına bakın; bir de buraların eski hallerini düşünün. Yeni Türkiye, durduğunuz o noktada ve gördüğünüz yeni manzarada saklı.

 

“(…) Taksim Meydanı’na girdik

Böyle bir İstanbul gördük”

Dizeleri bize başka bir acıyı anlatır ama; bu dizeler aynı zamanda bir şehrin çöküşünü anlatan başka bir acıyı resmetmekte.

AKM ile ilgili söylenen “İstediğiniz kadar bağırın çatlayın patlayın yıktık” cümlesi ise sadece bir cümle, fazlası değil. Yoruma ve kendimizi bu cümle ile yormaya gerek yok.

Devekuşu Kabare’nin 30 yıl önce oynanan “Deliler” oyununda geçen ve bizleri “güldürürken düşündüren” meşhur AKM parodisi güldürmeyi bıraktı, “düşünenler” de düşüncelerini bu İstanbul’la yeterince ifade etti. Duyumlar şu yönde, “inşaat sektörü patlamakta” imiş. Türkiye çirkinliğiyle patlamış, ceplerini dolduran doldurmuş zaten, inşaat sektörü patlasa ne olur?

Dünyanın sembol şehirlerine 10 yıl, 20 yıl sonra gidin, hafızanız ve yön kabiliyetiniz iyiyse elinizle koymuş gibi bulursunuz şehrin önemli yerlerini, parklarını, lokantalarını. 1 sene sonra bir de İstanbul’a gidin bakalım, yolunuzu bulabilecek misiniz?

Yazının sonuna, Münir Nurettin Selçuk üstadın bestelediği, Yahya Kemal Beyatlı’nın “Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul” eserini ekliyorum. İcracı Münip Utandı. Peki ya devletimiz?

 




 

10 Mart 2018 Cumartesi

Hüznün ve Hoşgörünün Coğrafyası

Bu yazı, gezi bloglarında gördüğünüz türden, “şu otobüsle şehir merkezine gidin”, “şu otelde kalın” veya “şuraya gitmişken bunu mutlaka yiyin” türü bir ülke yazısı olmayacak. Size sadece iki şehirden bahsedeceğim, Saraybosna ve Mostar’dan.



Önce Saraybosna ile başlayalım, doğusu ve batısı bir çizgi ile ayrılmış Ferhadija Caddesi’nden bahsedelim. O cadde ve çizgi, şehrin ve hatta Bosna Hersek’in özeti bir anlamda. Üzerinde “Meeting of Cultures” yazan çizginin özelliği şu; o çizgiden doğu tarafına baktığınızda başka bir şehir, batı tarafında baktığınızda başka bir şehir görüyorsunuz. Kaldı ki Saraybosna’da, hatta tüm Bosna Hersek şehirlerinde, çan ve ezan seslerini aynı anda dinlemeniz, bir sokak arayla Doğunun kahvesi ile Batının birasının âlâsını içmeniz mümkün.

Kahve demişken, ek bilgi verelim. Boşnaklar; ırkçı Sırpların baş, işaret ve orta parmaklarını gösterdikleri, baba, oğul ve kutsal ruhu simgeleyen “çetnik” işaretini çağrıştırmaması için kahveyi kulpsuz fincanlarda içiyorlar. Çünkü kulp kullanırlarsa, kahveyi ilk üç parmaklarıyla kavramak durumundalar ki, bu da çetnik işaretini andırıyor. Bu yüzden Boşnaklar, İslamın beş şartını çağrıştıracak şekilde beş parmağını da kullanarak ve parmaklarını Müslümanların kutsalı “hilal” şekline getirerek içiyorlar kahvelerini.

Okullarda okutulur: “Birinci Dünya Savaşı, Avusturya-Macaristan veliahdının bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi ile başladı”. İşte o olay, Saraybosna’nın sembollerinden Latin Köprüsü’nde gerçekleşiyor. Köprü etrafında rastladığımız binalarda kurşun izleri, şehrin hafızasını ve dramatik tarihini yansıtırken; orta yaş ve üstü insanların güzel ve hafif çekik gözlerinde hüzün, çok net bir şekilde görülüyor. Aynı zamanda hüzün; şehrin binalarına, dağlarına ve nehirlerine yansımış, tabii hoşgörü de insanlarına. Ramazan ayında Teravih namazından çıkan Müslümanlar avlular içerisinde çaylar kahveler içerken, beynamazlar da avluların hemen yakınlarında biralar, votkalar içiyor. Saygının, duruluğun ve samimiyetin temsil edildiği bir şehir Saraybosna.



Mostar’da da durum aynı şekilde. Mostar’ın sembolü Mostar Köprüsü (Stari Most), Balkanların en önemli yapılarından. Mimar Sinan’ın öğrencisi Mimar Hayreddin tarafından yapılan, şehrin Boşnak ve Hırvat kesimlerini birbirine bağlayan ve şehirdeki ticareti canlandıran Mostar Köprüsü, 1993’te Boşnak-Hırvat Savaşı’nda Hırvatlar tarafından yıkılıyor. Sonra köprünün taşları, Neretva Nehri’nden dalınarak çıkarılıyor ve aynı taşlarla yeniden inşa ediliyor. 2004 tarihinde de eski haline (ama bu kez taşları hüzün dolu halde) kavuşuyor.

Sadece köprüye methiyeler düzersek haksızlık ederiz. Neretva Nehri, Mostar’ı güzelleştiren bir unsur; ikisi adeta sevgili, Nejat Yavaşoğulları’nın “Mostar Köprüsü çökmüş, Neretva ne kadar üzgün, kim bilir” dediği gibi. Bu iki şaheser, birbirlerine bakarak güzelleşmiş. Gündüz Vassaf’a göre Mostar kadınlarının gözleri Neretva yeşili (Mostar’a yolunuz düşerse yanınızda Vassaf’ın “Mostari & Bir Köprü Bekçisinin Günlüğü” kitabı olsun; okuyun, siz de güzelleşin).

Unutmadan, Bosna Hersek ziyaretinizde Sarajevska birası içerken beni hatırlayın, Saraybosna’da Jelyo’da (Željo) Ćevapčići yemeyi de unutmayın.

Hafiften gezi blogu yazısı olmaya başladı yazı, biralar köfteler filan… Tamam bırakıyorum, yazı bu kadardı. “Mostar Köprüsü çökmüş, Neretva ne kadar üzgün, kim bilir” den devam edelim:

(…) Günlerin getirdiği açlık ve gözyaşı
İnsan hep umut eder, biliyorsun bunu
Ne olursa olsun, yaşamaya mecbursun (…)

2 Mart 2018 Cuma

Öngörülemezlik





(Yazı, “Hukuk Defterleri” dergisinin 2018 Ocak - Şubat sayısında yayımlanmıştır)

“2010’dan beri hep söyledim, kimse bahane uydurmasın, bunların bankasında paralarınız varsa paralarınızı alın. Sanki bunları dememiş gibi elinde ne var ne yok yatıranlar vardı. Bunca zaman söyledik, artık bilsen ne olur, bilmesen ne olur? Hukukta bir kaide var: Aslında onların bunu da bilmesi gerekir. Bilmemek mazeret değil”.

Burada kastedildiğini düşündüğüm kaide, Türk Ceza Kanunu’nun 4. maddesinde düzenlenmekte: “Ceza kanunlarını bilmemek mazeret sayılmaz”. Peki hangi kanun? Bir vatandaşın, açılışında kurdele kesmek için yarışılan bir bankaya ait hesabından yaptığı güncel hareketlerin örgüt üyeliği suçunu oluşturduğu hükmü mü, yoksa siyasilerin “çekin oradaki paralarınızı” sözü mü kanun?

Bir siyasetçi çıkıp, “alışverişinizi şu bakkaldan yapın, çok güzel peynirleri var” diye çağrı yaptıktan bir süre sonra o bakkalın silahlı suç örgütü lideri olduğu “ortaya çıkarsa”, kendisinden peynir almak suretiyle bakkala destek verenler suç örgütüne yardım etmiş olabilir mi? Yine bir siyasetçi, “daha o bakkaldan peynir almayın” dediğinde, siz o cümleyi duymazsanız veya tadı güzel diye peynirleri almaya devam ederseniz, örgüt üyesi mi olursunuz? Siyasetçilere hiçbir şey olmaz, onu biliyoruz; peynirin tadı konusunda aldatılmışlardır en fazla da, size ne olabilir, neler oluyor? Böyle bir öngörülemezlik hali...

Örneğin, telefon rehberinde iletişim bilgileri bulunan şahısların bir suç örgütü ile irtibatı varsa ve seninle bir dönem “görüşmüşse” doğrudan doğruya senin de örgütle bağlantılı sayılmayacağını, bir süre cezaevinde konaklamayacağını gönül rahatlığı ile söyleyebilecek var mı?

Sadece örgüt suçlarında değil öngörülemezlik. Örneğin hakaret suçu, cezası ve bu suç için uygulanacak koruma tedbirlerini ele alalım. Hakaret suçu; TCK m.125’deki suç tanımına göre değil de, hakaret ettiğin iddia edilen şahsın toplumdaki statüsü ve o dönem saygınlığına ve karizmasına göre belirleniyor, ceza ve koruma tedbirleri de ona uygun şekilde tayin ediliyor. Soruşturmaya konu edilen kötü, kaba sözle ilgili şüpheli lehine emsal Yargıtay kararları ve bilimsel görüşler olsa bile savcılık, “bu hususun çözümü yargılamayı gerektirdiğinden” gibi bir ibare ile iddianame tanzim edilebiliyor örneğin. Hakkında kötü söz söylediğin, “özgül ağırlığını” yitiren siyasi figüre karşı beyanın ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmekle birlikte, güçlü bir siyasiye hakaret ettiğin zaman tutuklanabiliyorsan veya hakkında yurt dışına çıkış yasağı uygulanıyorsa, öngörülebilirliğin ve haliyle saygı duyulabilir bir hukuk uygulamasının olduğundan ve orada Anayasa m.10’da tanımlanan eşitlik ilkesine uygun hareket edildiğinden bahsedilebilir mi? Güçlü bir siyasinin suç işlediğini düşünerek suç duyurusunda bulunduğunda da, “kişilerin huzur ve sükununu bozma” suçunu işlediğin iddiası ile gözaltına alınabilirsin, normal karşılanır. Mantık da şu olur herhalde: “beni şikayet ederek huzur ve sükunumu bozdun”.

Günümüzde madde tanımları önemli değil, başlıkları yeterli bizim için. Türk Ceza Kanunu’nun, “suçta ve cezada kanunilik” ilkesinin, onun sonuçlarından belirliliğin, hukuk güvenliği hakkının askıya alındığı, Türk Dil Kurumu sözlüğünün kanunlardan daha geçerli olduğu dönemdeyiz. Belki TDK sözlüğünün daha az değişikliğe uğramasından, belki de oradaki tanımların mahkumiyete daha kolay gerekçe olmasından, bilemiyorum. Ancak TDK, TCK’dan daha muteber halde.

Darbe yargılamaları bunun en güzel örneklerinden. TDK sözlüğünde darbe tanımı bir zamanlar, “bir ülkede zor kullanarak yönetimi devirme işi” olarak yapılmış. Şimdi “www.tdk.gov.tr” sitesine bakıyorsunuz; darbe, “bir ülkede baskı kurarak, zor kullanarak veya demokratik yollardan yararlanarak hükümeti istifa ettirme veya rejimi değiştirecek biçimde yönetimi devirme işi” olarak tanımlanıyor. Muhalif herkese darbeci denilmesi herhalde bundan kaynaklı.

Hukuki gerekçe eksiklikleri ve çelişkiler de, “aynı amaca hizmet” kıstası gibi siyasi değerlendirmelerle aşılmaya çalışılıyor. Size bir hakimlik kararından gerekçe: “Şüphelinin PKK ve FETÖ/PDY silahlı terör örgütlerinin propagandası niteliğindeki açıklamalarının iki örgütün birbirinden farklı olması nedeni ile çelişki gibi görünse bile 15 Temmuz darbe girişimi sonrasındaki soruşturmalar ve kamuoyuna yansıyan bilgiler gözetildiğinde dış destekli bu örgütlerin birbiri ile darbe sürecinde ve sonrasında koordineli olarak hareket ettiklerinin ortaya çıktığı, bu nedenle şüphelinin her iki örgütün propagandası niteliğindeki açıklamalarının bir çelişki teşkil etmediği ve aynı amaca hizmet ettiği”…

“Amaç” kelimesinin TDK sözlüğünde dördüncü anlamı, “bir kimseye veya bir kurula verilen özel amaçlı görev, misyon”. Belki bu kavramdan gerekçe üretilmiş olabilir. Karara bakarsanız, kamuoyuna yansıyan bilgiler de bunu gösteriyormuş sonuçta. Hukuki gerekçe bulmak da zor, bir anlamda haklılık payı var.

Özetle; kılavuzumuz TCK yerine TDK olduğunda, kanun ve uygulamalarında siyasi dengeler rol oynadığında, hukuki yorumları hukukçular değil de siyasiler yapar, kararlar da ona göre oluşturulur, haklılar da haklarını aramak için ya kendilerinin güçlü olduğu ya da hasımlarının eski güçlerinde olmadığı anı beklerler.

Ancak ülkemizde artık en muteber ve güçlü kısaltma olan “KHK” gerçeğini de göz ardı etmeyelim. Olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda çıkarılması gereken KHK’lar; uyuşturucu ve kumar suçlarının cezasından kış lastiğine, koşullu salıverilme hesabından tütün, alkol, şeker piyasasına, takipsizlik kararlarından sonra kamu davası açılma şartlarından diyanet işleri başkan yardımcıları sayısına kadar söz sahibi. Bir de sivillerin “darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması” kapsamında eylemlerinin sorumsuzluğu meselesi var; “bunların devamı niteliğindeki eylem” ibaresinin anlamı için yine bkz. Türk Dil Kurumu veya hayal dünyamız.

Akademisyenlerin, hakim ve savcıların KHK’larla gerekçesiz şekilde “toplu listelerle” ihraç edilmelerine, onların geleceği için de öngörülemezliğin olduğunu da belirtmeden geçemeyiz.

Tüm bunlara itiraz ettiğimizde hukuki gerekçeler beklemek hakkımız; “büyük oyun/resim”, “birlik ve beraberlik”, “terörle mücadele” gibi klişe cevaplar yetmez.

2018 yılı bizleri hukuken doyursun ve OHAL’siz geçsin!

2 Şubat 2018 Cuma

Devletine Bağlı Patron ve Efesi


Anadolu Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Tuncay Özilhan, “Bira satışı düşüyor ama tüketim konusunda emin değilim. Bunun nedeni de evde bira yapımının artması. Çok ucuza alınan cihazlarla evde bira yapılıyor. Bugün 7,5 liralık biranın 4 lirası vergi. Evde bira üretimi vergi kaybına da neden oluyor. Bu konudaki görüşlerimizi yetkililerle de paylaştık.” demiş.

Bu açıklamada; vatanını, milletini ve devletini seven, vergi kaybını düşünen ve dertli gönüllere giren babacan bir patron görmek mümkün. Ancak mesele tabii ki vatan, millet değil; Efes’in yeteri kadar satılmaması. Vergi kaybına neden olunma şikayeti de, “örtmenim Berkecan ödevini yapmamış” serzenişinin patroncası. Ne kadar pıtırcık değil mi, şikayet “neden biradan bu kadar yüksek vergi alınıyor” değil, “neden vergi kaybı oluyor” (Sert tepkiler ve boykot talepleri gelince geri vitese geçmiş patronumuz, onu da yeri gelmişken söyleyelim). 

Çok yakın bir zamanda, 30 Aralık 2017 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Etil Alkol ve Metanolün Üretimi ile İç ve Dış Ticaretine İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik’le evsel kullanım amaçlı etil alkollerin, sadece etil alkol üretim tesisinde veya uygun distile alkollü içki üretim tesisinde 70 cl veya 1 litrelik cam şişelerde mutlak alkol miktarı üzerinden 100 litresine 1,2 gram denatonyum benzoat katılması suretiyle ambalajlanacağı veya ambalajlı olarak ithal edileceği ve bu ürünlerin etiketinde “gıda amaçlı kullanılması uygun değildir” ifadesinin yer alacağı belirtildi.

Yukarıdaki paragraf zaten promil dolu, paragrafı beş kez okusanız bir kadeh içmiş gibi oluyorsunuz. Ancak devlet “büyüklerimizin” derdi kafaları bulandırarak anlaşılmaz yönetmeliklere anlaşılmaz değişiklikler getirmek değil, bu aralar pek de sevmediği “kafası kıyak” nesilden vergiler yoluyla paralar kazanabilmek. Bir de bunu fırsat bilen patronlarımızın devreye girmesi var tabii. “Madem böyle düzenlemeler yapılıyor, neden evde bira yapımını zorlaştırıcı bazı önlemler alınmasın ki” düşüncesi tezahür ediyor ve bu düşünceye “devletinin yanında babacan Hulusi Kentmen” havası da katılarak evde bira yapımını “yetkililerle paylaşma” hali devreye giriyor.

Sonucu ne olacak bilinmez; ancak “devletini seven” Özilhan'a şu acı gerçeği söylemek lazım; evlerinde bira yapan ve biradan anlayan insanlar bundan vazgeçtiklerinde, tercih ettikleri bira yine Efes veya Bomonti olmayacak. Özellikle Efes’in dünya kadar sürümü çıkarıldı, yok pastörsüzmüş, yok özel seriymiş, yok brewmaster serisiymiş, büfe dolapları bunların çeşitleri ile doldu, bir de Efes’in barlar üzerinde tahakkümü var, Tuborg sokturmuyorlar birçok yere. Sonuç hikaye…

Üzgünüm Özilhan, bira içen insanlar senin biralarını sevmiyor; hatta şu açıklamalardan da sonra muhtemelen seni de. “Ben öyle demek istemedim”ler de kurtarmaz seni.

Neyse, mesajı verelim: #BoykotEfesPilsen, eğer içiyorsan tabii.

13 Ocak 2018 Cumartesi

Yerli ve Milli Bir Transfer

Yeni Türkiye Takımı Medipol Başakşehir’den adına ve namına yakışır bir transfer: Arda Turan. Şu gülüşüne bakın (yanındaki “rock star” menajer de çok güzel gülmüş, haklı gurur ne de olsa).



Sindaşım, dünya yıldızlarıyla birlikte oynadığından, kendisine de bu “starlığa” yakışan bir karşılama töreni hazırlanmış. Medipol Başakşehir taraftarlarının coşkusu görülmeye değer tabii. Bakın coşkuya, nefis...


Öyle bir coşku ki, meşalelerle dünya yıldızını bekleyen taraftarlar, kendilerini uzaklaştırmak isteyen polislere yabancı maddeler atmış. “Ulan siz hangi ara bir takımın bu kadar taraftarı olabildiniz?” sorusunu sormadan, takımla ilgili de “sizin ne geliriniz var ki bir yeni Türkiye ‘starını’ kadronuza katıyorsunuz?” sorgulamasını da yapmadan bu büyük transferi ayakta alkışlayalım.

Soruların ve sorgulamaların yeri değil. Öyle ya, NTV’de Göksel Gümüşdağ bir ekonomiste ağzının payını daha yeni verdi geçende. Ekonomist de payı yeterli buldu, Başakşehir’in maddi gücü ile ilgili “haa öyle mi bilmiyordum” dedi, sorular yanıtını buldu. Taraftarsız bir takımın sadece Cengiz Ünder’i satarak dünyaya nasıl kafa tuttuğunu anlamış olduk, bravo. Harca harca bitmiyor herhalde Ünder.


Neyse, hasetlik etmeyelim. Yeni Türkiye Takımına yakışan bir transfer oldu. Acun’un kankası Arda Turan; Fatih Terim Stadı’nda, först leydi Emine Yengemizin akrabası İBB’ci Göksel Gümüşdağ’ın takımı Medipol Başakşehir formasıyla maçlara çıkacak. Sırtında da “3. İstanbul” reklamı. Kaptanı da, Fethullahçı olduğu dosyalardan gayet iyi bilinen, ama hakkında hiçbir işlem yapılmayan Emre Belözoğlu olacak. Bence kare tamam, hiçbir gariplik ve şaşırtıcılık yok, Yeni Türkiye’ye tamamen uygun, “yerli ve milli” bir transfer.

Sezonu nasıl bitirirler bilemem ama, “adamlıkta” şampiyon olacakları şimdiden belli. Vurdukları (!) gol olsun…