28 Temmuz 2021 Çarşamba

Kapalıçarşı ve Cadıbostanı Cinayetleri

 


Aklıma gelen çok şey var da, yazıp yazıp backspace, yazıp yazıp delete, hatta yazıp yazıp ctrl+a delete yapıyorum.

Ama madem Microsoft Word açıldı, en iyisi ben size yaz için kitap önerisinde bulunayım; sahile ayak uzatarak, ormana ayak uzatarak veya klimaya ayak uzatarak okuyacağınız kitaplar tavsiye edeyim. Nedense “tatilde polisiye okunur” gibi bir düşüncem var. Herhâlde mantıklı bu, aşağı yukarı herkes yapıyor yani, hani kafa dağıtır vs. gibilerinden. Şimdi de polisiye romanlar mevzubahis: Esra Türkekul’un Kapalıçarşı Cinayeti ve Cadıbostanı Cinayeti romanları.

Başkaca tavsiye edeceğim polisiye romanlar da vardı ama; hem taze okuduğum için hem de Esra Türkekul’un anlatımını son derece akıcı ve esprili bulduğum için, Türkekul’un ana karakteri Berna’nın rastladığı bu cinayetlere konu duble kafa dağıtılmalı bu kitapları tavsiye etmek istedim.

Kapalıçarşı Cinayeti ilk roman, daha sonra Cadıbostanı Cinayeti geliyor. Anadolu yakasında mukim insanların ayrıca muhitinden bir şeyler bulacağı bu kitapları okuyun, okutturun. Ancak kitapları sadece Nadir Kitap’tan veya varsa başka sahaflara erişebileceğiniz sitelerden temin edebiliyorsunuz, bilginiz olsun. Bulunuyor ama. Bir de Cadıbostanı Cinayeti’ni Storytel’de gördüm ama o tellere girer misiniz bilmiyorum, benim hiç girmişliğim yok.

Bu arada üzücü haber, Esra Türkekul Şubat 2019’da aramızdan ayrılmış; kendisinin birçok romanını daha keyifle okuma fırsatımız olamıyor bu nedenle. Sevenlerinin başı sağ olsun diyerek bitirelim.

İyi okumalar olsun…

25 Haziran 2021 Cuma

Avrupa Avrupa Duy Sesimi


Euro 2020 grup maçları bitti. Kanaatimce keyifli de geçiyor. Ancak bu keyiften bağımsız olarak söylüyorum aşağıdakileri.

İki turnuvadır 24 ülke, 4’er takımlı 6 grup var, gruplardan en iyi 4 tane 3. takım çıkıyor. Grubunu 3. bitiren takım, maçlar bitince sevinemiyor veya üzülemiyor, sevinmek veya üzülmek için diğer grupların maçlarının tamamlanmasını bekliyor. Ayrıca 4 takımda 3. olmak neyin başarısı? Aman daha fazla maç olsun, aman…

Ayrıca 24 ülkelik Avrupa Kupası mı olur arkadaş? 24 ülke ne demek? Avrupa’da kaç tane ülke var zaten? Sovyetler Birliği ile Yugoslavya dağılmasa 20 tane ülke yok Avrupa’da.

Eskiden ölüm grubu Şampiyonlar Ligi’nde, Dünya Kupası’nda olurdu; Avrupa Kupası’nda zaten tüm gruplar ölüm grubuydu. Avrupa Kupası’nın diğer kupalara göre nitelikli yanı son buldu.

Bir başka saçmalık, kupada her grubun bir veya iki ev sahibi var. Hem adaletsiz hem mantıksız. Ne o öyle eleme maçları gibi. Bir ülke komple ev sahibi olsun, yürüyün.

D Grubunda İngiltere, maçlarını Londra’da oynadı; İskoçya da İngiltere dışındaki maçlarını Glasgow’da oynadı. Gariban Çekya ile Hırvatistan deplasmanda.

B Grubunda Danimarka maçlarını Kopenhag’da oynadı (Eriksen’in hastasıydık, büyük geçmiş olsun); Rusya da Danimarka’ya karşı Kopenhag’da oynadı, onun dışındaki maçlarını St. Petersburg’da oynadı. Gariban Finlandiya hep deplasmanda. Belçika’ya gariban diyemiyorum, De Bruyne’si, Lukaku’su olan gariban mı olur?

Avrupa Kupası’nda gruplardaki saçmalıkların bir kısmı bunlar.

Şimdi de UEFA, kupalardaki deplasman golü kuralını kaldırıyormuş. Bu durumda deplasman golüne ödül olmayacak. Daha fazla dakika, daha fazla uzatma. Çift maçlı eleme sisteminin güzellik nedenlerinden biri de gitmiş oldu o hâlde. Amaç ne, heyecan mı? E o zaman ofsaytı da kaldırın. Ne o öyle, çizgi filan çekiyoruz, insanlar olmayan gole seviniyor, olan gole sevinemiyor, VAR iptal ediyor değil mi?

Bir de şu deplasman golü kuralına bazı gazeteler şunu yazmış: “devrim gibi karar”. Devrim o kadar ayağa mı düştü? UEFA’nın kuvvetle muhtemel kel kafalı yetkilileri birer devrimci mi oldu?

Ezcümle, yeni kurallara ve anlayışlara karşı tepkiliyim. Avrupa Avrupa duy sesimi!

 

(Duyuru: Simge-ül İstanbul’da da duyurduğum üzere, abonelik sistemi Temmuz itibariyle son buluyor. Buna göre yazılar, abonelerin e-postalarına düşmeyecek. “Müstakbel ex-abonelerime” teşekkür eder, bloğun bundan sonraki hayatına atlarla devam edeceğini belirtmek isterim.)

5 Haziran 2021 Cumartesi

Simge-ül İstanbul

“Sana Dün Bir Vapurdan Baktım Aziz İstanbul” başlıklı, 1 Nisan 2018 tarihli yazımda (hatırlamak veya ilk kez okumak için buraya tıklayabilirsiniz, hizmette sınır yok) Taksim Camii inşaatına da atıfta bulunarak bir yazı yazmıştım. Taksim Camii açıldı, hayırlı olsun.

Taksim Camii’nin peşine, İstanbul’un yeni simgesi olarak kabul edilen (kim öyle kabul ediyor bilemiyoruz tabii) Çamlıca Kulesi de hizmete açıldı. Görüleceği üzere, onların hizmetinde de sınır yok.

 


8 Ağustos 2018 tarihinde metrobüsten çektiğim yukarıdaki fotoğrafta kule biraz farklı görünüyordu, açıkçası endişeye kapılmıştım. Baksanıza, simge olma iddiası ile yola çıkan yapı, doktrinde “pipi” olarak kabul edilen uzvu andırıyordu düpedüz. Neyse ki o görüntüden arınmış ve bir şekilde kuleye benzeyebilmiş.

Tabii kule İstanbul’un birçok yerinden görünebiliyor, çükümsü vaziyetindeyken de öyleydi. Şimdi tamamlandı, daha da görünecek. Kuleyi görmemek için kulenin içine girmek lazım. Fransız Yazar Guy de Maupassant gibi…

Guy de Maupassant (1850-1893), Eyfel Kulesi’nden nefret edermiş, hatta kulenin yapılacağını duyduğunda, kule yapılırsa Paris’i terk edeceğini söylermiş. Sonra Eyfel tamamlanmış; bu kez adam Eyfel’den çıkmamaya, sürekli oradaki bir kafede takılmaya başlamış. Demişler “hayırdır mösyö (mösyö olmak zorunda değil; üstadım, hocam, müdür, birader, hatta gardaş da olabilir), Eyfel’den nefret ederdin, şimdi buradan çıkmıyorsun”. O da demiş ki “Paris’te Eyfel’in görünmediği tek yer burası da ondan”. Şimdi bizim kuleyi görmemek için de kuleye çıkmak gerekecek, ancak bu durumda hem cepten olunacak hem de daha kötü bir şeyi göreceğiz, yeni İstanbul’u.

 




Yukarılara çıkmak güzeldir, tepelerden aşağılara bakmak nefistir eyvallah, bu kuleye çıkanlar az buz para da vermeyecek anlaşılan, sorum şu: Kuleye çıkanlara, görecekleri manzara için leğen dağıtılacak mı? Ben de burada bir kısım fotoğrafları paylaştım. Yazıyı evde okursanız, leğeniniz vardır mutlaka; yoksa, en yakın umumi tuvalete gidiniz.

Gerçi kızmamak lazım, böyle İstanbul’un böyle simgesi olurdu zaten, zerre çelişki yok. Yeni simgemizden yeni İstanbul’u, yeni İstanbul’dan yeni simgemizi iyi seyirler.


                                   

(Aboneler için duyuru: Blogger’ın bana ve tüm kullanıcılara uyarısına göre, Temmuz ayından itibaren e-posta aboneliği hizmetine son verilecekmiş. Yani bundan böyle benim yazdığım yazılar, abonelerin e-postasına otomatik düşmeyecek. Blogger bu konuda abonelerimi “indirmemi” tavsiye etti. Abonelerimi “indirmek” gibi bir düşüncem yok, öyle bir düşüncem olsa bile herhalde beceremem, “10 adımda abone indirme” gibi garip tarifler var. Ben onunla uğraşmayayım, bundan sonra yazılarımın e-posta olarak kendisine gönderilmesini isteyenler müdüriyete, yani şahsıma başvursun, bu iş huzur içinde çözülsün.)

21 Mayıs 2021 Cuma

Pekmez Ama Evet

Paylaşılan malum videolardan sonra Google’a girelim ve yazalım: “Susurluk olayı nedir, Susurluk olayında neler olmuştur?” Hemen tartışalım bir de peşinden; “ikinci bir Susurluk mu bu” vs. diye.

Susurluk 1996’da, “when I was in elementary school” yaşanmış bir hadise. Aradan geçmiş yirmi beş yıl, schoollar schoolları kovalamış, iş aş eş virüs Haydar Baş derken ilk kez yeni bir olay yaşanmış öyle mi?

Bir çırpıda çıkar şimdi burada 17-25’ler, arkada Türk bayraklı A Haberli Zarrablar, Mit Tırları, 2015 seçimleri, “400’ü verin bu iş huzur içinde çözülsün”ler, “istikşafî”ler, mühürsüz oylar, pusulalar, Fethullah Enişte ile bağlantılar, tarikatlarla ilişkiler, vakıflar, dernekler, yurtlar, müteahhitler, milletin malına, arsasına çökmeler vs. vs.

Ama hayır; biz “Susurluk’tan sonra Peker” diyelim. Pekmez sayın arkadaşlar…

Tabii açıklama sahibi Peker şimdi beğenilmediği için hemen karşı açıklamalar yapıldı; suç örgütü liderliği, mafyalığı, pisliği, FETÖ’cülüğü kalmadı. Zamanında aynı mahallede onunla neler yapıldığı, ona neler yaptırıldığı malum, kanda duşları vs. de unutmuş değiliz, esasında oralarda da fetösel bir “ne istediler de vermedik” var ama konu o değil; “o zaten şöyleydi, böyleydi” türü açıklamalar kestirme yol.

Yahu güzel kardeşim (Altan Erkekli gibi söyledim, “radyoda Zeki Müren şarkı söylemiyor mu” şeklinde devam edebilir); CHP’li yapsa “o zaten cehapeli”, İyi Partili yapsa, “o zaten Meral Ablacı, proje, FETÖ METÖ”, MHP’li yapsa “Meral Ablacı olmuş, D’si büyük ve küçük devlete hıyanet”, eski AKP’li yapsa, “o zaten davamıza ihanet mihanet”, yeni AKP’li yapsa “gereken yapılır, FETÖ yanı başımızdaymış”, HDP’li yapsa “o zaten PKK’lı”, HDP’siz yapsa “o zaten milletin değerleri meğerleri bilmemneli”. E kim yapacak o zaman? Herhâlde bir Erdoğan derse kabul edeceğiz bu açıklamaları. O zaman da “kandırmışlar benim güzel reisimi” deyip başa döneceğiz. Yine kötü cehape olacak, hepsi HDPKK’lı vs. olacak.

Bir bilmemnere atasözü der ki, “bir dönem iyi geçinen iki insan kanlı bıçaklı olduktan sonra, birinin diğeri aleyhine söylediği her şey doğrudur” (var mı böyle bir atasözü bilmiyorum, ama bence olmalı, milyarlarca yıllık bir dünya kültürü sonuçta).

Gerçekleri biliyoruz hâlbuki. Gerçekler; Dubai’den, üzeri kitaplı, tespihli, zülfikarlı masalara, kafam kadar yüzüklü parmaklara muhtaç değil. O nedenle “aaa”lık durum yok. Sadece “şu da varmış” diyoruz o kadar. “Suavi de amma sakal yaptı bu hafta” demiyoruz sonuçta. Bir etki yok anlayacağınız.

O mahalleyi de pek etkilemez bunlar tabii; vatan, millet, beka, terörle mücadele densin, “öyle ya” der o mahallenin muhtarları. Sonuçta genel olarak etki diye bir şeyden bahsedemeyiz. Sadece keyifli oluyor o mahalleden insan sinirlenince, hoşumuza gidiyor herhâlde naçizane. TRT’de özel program yaptırmışlar adama baksanıza, etki o. TRT de bizim TRT’miz zaten. Elektrik faturasında 1, 2 liracık veriyoruz, olacak o kadar.

Susurluk’la başlayıp “olacak o kadar” da demişken, aklıma Olacak O Kadar’ın bilgi yarışması skeci geldi. İnternette bulamıyorum, bulursam sevineceğim, siz bulup da bana gönderirseniz daha fazla sevineceğim (niye “daha fazlaysa”). Biri genç biri yaşlı iki çift bilgi yarışmasında. Sunucu Ali Sürmeli diye hatırlıyorum; yaşlı çift Levent Kırca ve muhtemelen Zeynep Tedü’den, genç çift de Ahmet Çevik ile hatırlayamadığım bir genç kadından oluşuyor, Ebru Kural olabilir. Her bir soruda bir yöreye ilişkin bilgiler soruluyor. Sorulardan biri kazayı (Susurluk), biri Madımak Oteli yangınını (Sivas), biri cezaevi olaylarını (Diyarbakır) içeriyor, başka sorular da olabilir. Yaşlı çift bilmiyor; taze beyinler anında yanıtlıyor. Levent Kırca da “biz Susurluk’u ayranıyla, Diyarbakır’ı karpuzuyla, Sivas’ı türküleriyle, ozanlarıyla biliriz; siz bu ülkenin içine etmişsiniz” vs. diyerek ayrılıyor yarışmadan, bitiyor skeç. Öyle yani…

Neyse, ne diyorduk, evet Susurluk, Susurluk’tan sonra de Peker, aynen kardeşlerim (bu “kardeşlerim”i de Pekervari söylemle alabilirsiniz).

Çeksin yeni videolar, ülkenin kafası dağılsın. Çünkü ülkenin kafası çok net, dağılmaya ihtiyacı var; pekmez ama evet!

29 Nisan 2021 Perşembe

Alışırım Zannettim Yokluğundan Aşılanmam

Maske dağıtılamadığı gibi, aşı da tedarik edilemiyor, aşılanamıyoruz. Ülkeyi kapatıyoruz, açıyoruz, kapalıyken aşılanamıyoruz. Açıldığımızda aşısızız, odalarda ışıksızız, ışığı açıyor, dışarı çıkıyoruz, temas ediyoruz, kapıyoruz. “Şu tarihe kadar aşılanacaksınız” deniyor, o tarihe kadar aşılanamıyoruz. Daha sonra “zaten dozlar arası uzatılabiliyor” deniyor. Net GYA bu da, neyse.

Sokağa çıkma yasaklarımız var malum. Akşam 7’den sonra sokağa çıkmak yasak. Önceden de akşam 9’dan sonra sokağa çıkmak yasaktı. Ancak 9.30’da, 10’da millet dışarıdaydı İstanbul’da; şimdi de 7.30’da, 8.30’da millet dışarıda. Evlerine dönüyor insanlar herhalde. Sorsak onlara, “sokağa çıkmıyoruz ki, sabahtan beri dışarıdayız zaten, sokağa çıkmak diye bir şey yok, sokaktan eve dönmeye çalışmak var” derler ve bu insanlar, yerden göğe, E-5’ten Minibüs Caddesi’ne kadar haklılar.

Tam kapanıyoruz, iki adet A4 kağıdını dolduracak şekilde istisnai kesim açıklanıyor. Sen dışarıdasın, herkes dışarıda. Araçla çıkmışsın, herkes araçla çıkmış. Soruyorsun, herkesin gaydirigubbak belgesi var, herkes o belgeyle çıkabiliyor. “Haa tamam geç” deniyor gaydirigubbak belgelilere. Cenazeler kotalı; ama kotayı koyanlara kotasız. Hukuk devletinde kuralı koyanlar da kurala uymak durumunda; genelge devletinde genelgeler, genelgeyi koyanların umurunda değil. “Ne yani, bize de mi genelge?”

Krizden fırsat, kısıtlamadan şeriat çıkaran aziz devletimiz 17 günlük alkol yasağı getirdi. Öyle bir yasak ki, kimin getirdiği belli değil, baksanız öyle bir yasak yok, markete gitseniz market 17 gün “alcohol free alışverişler” diliyor. Zabıta bizim büfeye “satmıyorsun değil mi alkol” diye sormuş geçende. “Satmıyorum abi” demiş büfeci. Peynir ekmek gibi satıyor, ben de peynir ekmek gibi alıyorum, var mı?

GYA’cılarımız da “eee stok yapın o zaman” diyor, salaklarımız da “ABD’de de yasakmış” diyor. ABD’de de Biden hükümeti “dindar bir nesil istiyoruz, kiliseler kışlamız, haçımız miğfer, ciğzıslarımız asker” sloganlarıyla Maryland Merkez Kilisesi bahçesinde yüz binlere seslenirken halka donut dağıtıyordu ve “kafası kıyak nesil istemiyoruz” diyerek muhalefet liderine çatıyordu. Halk sağlığını kilise önlerinde, primary school açılışlarında kalabalık törenler yapacak kadar düşünen Biden, aynı zamanda Virginia’nın en önemli tarikat liderlerinden, Joseph Smith yandaşı Mormon James Aleyhisselam’ın cenazesinde binlerle bir araya geldi, Saidi Nurse’ün öğrencilerinin yaptırdığı hayır kurumlarını ziyarete gitti, burada da on binleri topladı, “maşallah a bevy of and ‘lebalebese’ people” diyerek halka teşekkür etti.

Hukukçular da bir yandan şu soruya cevap arıyor: “alkol satışı yasaklanabilir mi?” Bu soru ile “zeytin satışı yasaklanabilir mi?” sorusunun değeri ve cevabı aynı. Yobazlar da hemen şunu söylüyor, “içmeyin canım, ölür müsünüz”. Yobaz olduğu kadar çirkin ağabey, sen konuşma, konuşmazsan ölür müsün? Haa bu arada yobaz ağabey, sen aşılandın mı?

“Ulan zaten eve tıkıyorsunuz, evde ne yiyip ne içeceğimize nasıl karışırsınız?” diye soran pek az. Kural şu: “evde kalın, evde de şunları şunları yapın”. Tamam emredersiniz şunları şunları yapalım da, aşı işi ne olacak? “Aziz milletim, 17 gün boyunca evinizde kalmanızı, yemeklerinizde tereyağı yerine ayçiçeği yağı kullanmanızı, çayı da şekersiz veya iki şekerli değil, tek şekerli içmenizi istiyor, aksi takdirde hakkınızda yasal işlem uygulanacağını belirtmek istiyorum. Bu arada, Ramazan dolayısıyla 10 yaş ve altındaki ve tabii ki üstündeki çocuklara çikolata verilmeyecektir. Bok yesinler. Gereğini rica ederim”.

Bir versiyon da şu, “ben içmiyorum ama bu yasağa karşıyım”. Allah ve Ciğzıs senden razı olsun güzel kardeşim. Ben de çikolatadan hazzetmiyorum, herkesin çikolata yiyebilmesi için ciğerimi veririm. Zaten bir cümleye “ben … ama” ile başlıyorsan, yüzde doksan dokuz tırt bir açıklama yapıyorsundur.

Neyse; kapanma günlerinde trafikte görüşmek üzere, kafanız ayık, deryanız yanık olsun.

28 Mart 2021 Pazar

Turrup

Son dönem yaşananları spesifik olarak belirtmeye gerek yok. Ancak bir dönem verdiği kayıtsız şartsız desteklerle, yerli ve milli değirmene su taşıyan, hatta onlara sadece içmeleri için su taşıyan, onların çaylarını tazeleyen, “çayınıza ekstra şeker ister misiniz” diye soran, onlar çay içerken yanından geçip selam veren kim varsa onları öz eleştiri yapamama kültürüne Münir Özkulvari bir edayla “turrup” sıkayım.

Bakıyorum, çok güzel çıkış yolları bulmuşlar “turrup” sıktıklarım kendilerine, “ama o zaman şunlar şunlar yapılmıştı ve ülke daha da demokratikleşmişti”, “kanunlarımız değişti, Avrupa Birliği’ne uyum yasaları geldi”, “askeri vesayet sona erdi” türü laflarla destekleyenler, o dönem bu “yenilikleri” eleştirenlere “Kemalist ergen”, “darbeci”, “istemezükçü”, “faşist” yaftaları yapıştırırken, ülkenin pafta pafta içine edilmesinde zerre pişmanlık duymadı, öz eleştiri getirmediler. “Onlara verdiğim çayın içine tüküreydim” bile demediler. Şimdi ise, yetmez ama evetçi hıyarağalarına edilen laflara “kolaycılık yapmayın” eleştirisi getiriyorlar. Hâlbuki kolaycılık onlarınki; “Efendim biz ne yaptık? İyiyken iyi dedik, kötüyken kötü dedik” fışkısını çıkartmakta ısrarcılar. Bunların hepsi GYA (açılımı için bakınız, daha doğrusu sorunuz şahsım).

Biz geri zekâlıydık zaten o dönem, yapılanların hangi amaca hizmet ettiğini bilmiyorduk yaşımız henüz 20 değilken bile ve tahmin etmiyorduk olacakları o kısıtlı aklımızla. Ki aklımız hâlâ kısıtlı. Siz ise sayın demokratlar her şeyin en iyisini biliyordunuz, gevrek gevrek anlatıyordunuz Taraflarda Maraflarda, hatta NTV’lerde MTV’lerde yüksek sesli olarak. Siz demokrat ve hatta devrimciydiniz, hatta “AK Parti” devrimci bir partiydi; bizse vesayetçi, darbeci, jakoben, cakobenimdirobenimmilletimindirancak’tık. Günün sonunda adamın biri çıkıp tek başına sözleşmeyi feshetme cüretini kendisinde bulabildi, çok şükür vesayet kalktı ortadan.

Oy için, sonra tekrar çıkarmak üzere kısa süreliğine giydiği milli görüş gömleğini satan gömlekçinin talepleri üzerine feshetti sözleşmeyi adam. Gömlekçiler de hamdolsun sözleşmeyi feshettirdikdikdiklerini iddia ediyor, diktir oradan sayın gömlekçi ve bir o kadar da sakallı ve yobaz amcalar.

O sakallı ve yobaz amcaların lideri kayıp trilyoncu ve bir o kadar da Allahçı gömlek tüccarının anmasına katılan ve yine en az onlar kadar vatan ve millet sevgisi ile dolu muhalefet parti liderleri ve temsilcileri de demlenen çaya bırak tükürmeyi, en güzel kurabiyeleri ikram ediyorlar kısa süreliğine fakat ebediyen, tekrar çıkarmak üzere gömlek giyen yerli ve milli bedenlere.

“Çözüm bizatihi gelenek ve göreneklerimizde, özümüzde mevcuttur” diyor fesihçi adamın mesihçilerinden biri. Korkmayalım sadece toprağa gideceğiz, sonra toprak olacağız, sonra sularla birlikte bir çiçeğin bedenine yürüyeceğiz, oradan özümüze ulaşacağız, o öze bir arı konacak, belki o arı ANAP arısı olacak yani.

Değerlere tam manasıyla sahip çıkmak için bir başka yol da var: O değerlere tartışmasız en sadık güruh olan ve ülkenin yoluna baş koymasıyla, hatta bayırına düzlüğüne ölmesi ile meşhur olan gruba katılmak mümkün, ancak onun için mutlak surette TCK m.220’de düzenlenen suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçunu işlemeniz veya örgüte üye olmanız, en azından örgüt adına suç işlemeniz, örgütle hiçbir ilginiz yoksa da en azından birkaç kadın öldürmeniz veya öldüresiye dövmeniz şart. Adamlara katılmak, Hababam Sınıfına katılmak gibi: Sigara içmek, kopya çekmek, okuldan kaçmak zorundasınız. Baş koyanlar güruhu için de en az bir mafyatik harekette bulunmanız şart. Tabii bir de teröre karşı gelmeniz. Terör ne demek, tanımı da onlar veriyorlar. O tanıma uyarsanız, takıyorlar rozeti ilgili yere. Çözüm çok yani.

Biz ise aynıyız, aynı yerde saymaya devam ediyoruz. Bizden bir halt olmaz: Oyumuz binde bir, soyumuz belli değil.

Hayırlı anmalar, sanmalar,

Hayırlı fesihler, mesihler,

Hayırlı soymalar, baş koymalar,

Hayırlı yatlar,

Sayın demokratlar…


13 Şubat 2021 Cumartesi

Manevi Değerlerimiz, Kadim Anadolu Kültürü ve Türk Aile Yapısı

Manevi değerlerimiz, kadim Anadolu kültürü, Türk aile yapısı. Bu üç kavram birbirinin akrabasıdır; amca çocuklarıdır diyelim.

Buna göre örneğin “kadim Anadolu kültürü”, bu toprakların insanlara verdiği bilgeliği içinde barındırır. Bu bilgelik öyle bir bilgeliktir ki, üniversite tahsili yapan ve doçentlik, profesörlük unvanına erişmiş insanlarda dahi olmayan bir bilgi, birikim bulunur içinde. Öyledir yani, öyle söylenir, biz de deriz “evet Anadolu bir başkadır”. Başkadır tabii; çocuk gelinliğe ses etmeyen, kızına başlık parası isteyen, cinsel ihtiyacını hayvanlar üzerinden gidermeye çalışan bir kadim kültür. Kültür mü, evet; kadim mi, evet.

Bir de “Türk aile yapısı” denilen bir kavram var malum. Kökü o kadar sağlam temellere dayanır ki, bir dizide eşcinsel ilişki ile hemen zarar görür, sokakta birbirine sarılan çifti gördüğünde hemen yıpranır, örselenir, pörsür. Cinsel istismardan tahliye olanı davulla zurnayla karşılayan, “kökleri Anadolu kültürü ile yoğrulmuş” manevi değerlerimiz bunlar. “Kızını dövmeyen dizini döver” bir değer, karnından sıpasını mıpasını öyle bir değer.

Yine kültürümüz maneviyat dolu, hoşgörülü bir kültür. Miting alanlarında dinî duygulara hitap edenlere, cenazelerde siyaset konuşanlara din kardeşi gözüyle bakan, camilere silah sokanlara karşı hoşgörülü olan bir kültür. Üçkâğıtçılara, düzenbazlara çıkarları için ses etmeyen, hatta destek veren bir kültür. Dinin istismar edilmemesi gerektiğini söyleyenlere dinsiz; yolsuzluk ve rüşvete de suç işleme özgürlüğü olarak bakan kültür… Seçilenlerinin hesap veren değil, hesap soran olduğu kültür...

Olağanüstü hâl döneminde “KHK” ile yapılan kanun değişikliğinin Anayasaya, dolayısıyla hukuka aykırılığını bir kenara bırakıp, “rektörü cumhurbaşkanı atayabiliyor, kanuna uygun; bunların amacı başka” türünden yorum yapanların, “bunlar zaten gidici, yapılan protestolarla ancak bunların ekmeğine yağ sürülür”cülerin, “sokaktan uzak duralım, kaos onlara yarar”cıların, “ne olursa olsun, polise el kalkmaz”cıların ve bir bütün olarak mevcut “tadımız kaçmasın”cı muhalefet partilerinin kültürü...

Aynı şekilde kültür, dayanışma grubunu kurduğu iddia edilen bir öğrenciyi halkı suç işlemeye ve kin ve düşmanlığa tahrik etme suçlarından tutuklayan hâkimin; öğrenciler için “biz gece vakti işi bitirir ertesi gün işe gideriz” diyenlere ses çıkarmayan savcıların kültürü. Tutuklayan hâkim de, manevi değerlerimize sahip çıkan bir devlet büyüğü. Şimdi hukuk sınavına girse sıfır alır, ama olsun. O sıfır veren de yerli ve millî değildir; halkın değerlerinden kopuktur.

Protestocuları döverek rahatlamak için yüce devletten maaş alan genç ve bir o kadar da yerli ve millî polislere karşı yasal haklarını kullanan öğrencileri “oyuna gelen”, “büyük oyun”, “ülkemizde oynanan oyunlar” gibi 3-4 kelimeden ibaret kavramlarla eleştirenler de dibine kadar Anadolulu, dibine kadar bizden. Onları Alaattin Çakıcı’nın âdeta Türkçe dersi verdiği mektuplarını okumaya davet edelim. Sonuçta kendisi, manevi değerlerimize hitap eden, dertli gönüllere giren biri. Hem Devlet de sahip çıkıyor. Hani şu devletin başına geçecek Devlet. Bizim devlet değil; gerçi o da bizim devlet de, D’si büyük devlet.

Okuyan kesim de, millî değerlerimize uzak kesim. Onlar Türk aile yapısından bihaber, halkın gerçekliğinden kopuk, kadim Anadolu kültürüne düşman. Zaten onların derdinin de toplumda karşılığı yok. Toplumdan o kadar kopuklar ki, onların derdinin topluma yansıması da yok. Toplum başka, öğrenciler başka; öğrenciler toplum dışı. Devletine hainlik eden de hep bu tip üniversite öğrencileri; hâlbuki imam hatiplilerimiz öyle mi?

Yine de Boğaziçili öğrencilerin ve ona destek veren “kökü dışarıda” vatan hainlerinin, lezbiyenlerin mezbiyenlerin vs., yukarıda zikrettiğim o üç kavrama karşı haklarını hukuklarını aramak için dimdik ayakta durduklarını ve duracaklarını bizim o “bilge” büyüklerimize hatırlatalım, üstümüzde kalmasın.

Değerlerimize sevgilerle…

Bir Düşman