20 Ağustos 2021 Cuma

FeNer'de Kalmıştık?

 


Geçen sene “Benim Fenerbahçe’m” yazısından sonra madem dörtlü çete (Emre, Volkan, Caner, Gökhan) dağıldı, kaldığımız yerden devam edelim. Tamam çete dağıldı, neşemiz yerine geldi, kulübe destek olmaya, maçları izlemeye başladık da, en ufak bir ilerleme veya ileriye yönelme var mı?

Takım, biri Avrupa Ligi ön elemesi olmak üzere iki ciddi maç oynadı şu ana kadar, sahaya bu sene transfer edilen kimse çıkmadı. Sadece lig maçında (o da ikinci yarıda) Serdar Dursun girdi, o da sağ olsun sakatlandı çıktı. Helsinki maçında yeni transferlerden sahaya giren olmadı, gençten iki çocuk sonradan girdi oyuna (iyi ki de girdiler, o ayrı). Yani Ağustos ayı bitiyor, senin transfer edip de ilk 11’e koyacağın oyuncun yok. Takımda eksikler ve eksiklikler bağırıyor, maçlara çıkmaya devam ediyorsun, hâlâ transfer yok. Şu günlerde açıkladığın kim varsa da ligin ikinci maçına ve Helsinki’deki rövanş maçına çıkamayacak. Herhâlde biz şampiyon olduk geçen sene, kazanan kadroyu bozmuyoruz diyeceğim de; kazanma gibi bir durum yok ve ha bire de adam gönderiyoruz bir yandan. Yani kadro zaten bozulmuş, buna mukabil tamir yok. Umut Sarıkaya’nın karikatüründe geçtiği gibi, bu ne bilimsizliktir?

Kaptanlık konusu gözüme çarptı, o da ayrı saçmalık. Adana Demirspor’la lig maçında kaptan Özil; Gustavo değil. Özil hayatında ne zaman kaptan olmuş, kaptanlık vasfı var mı, hayatında takım arkadaşlarını yönlendirmiş mi, bırakın yönlendirmeyi onlara “haydi beyler”, “come on guys” veya “komm schon” demiş mi? Ayrıca adam yedi aydır Fener’de, hâlâ hazır değil, iki metreye koşamıyor. Kendine bakamayan adam, takıma nasıl bakacak, bilmiyoruz. Gustavo’dan kaptanlık niye alınmış, bunu da bilmiyoruz. Adana Demirspor maçında oyundan çıktı Özil, Gustavo sahada. Bir baktık Özil’in pazubendi Ozan’da, Ozan gidecek üç gün sonra biliyoruz (nitekim gitti), adamı Gustavo’nun üstüne kaptan yaptılar lig maçında. Adana Demirspor maçından dört gün sonra Helsinki maçı, Özil de ilk 11’de, bu kez kaptan Gustavo. Ne oldu da oradan oraya verildi pazubent? “İyi iyi sen ol” mu dendi Gustavo’ya? Bu ne ciddiyetsizliktir?

Takıma gelince; önceden takımın yarısı ön liberoydu, şimdi takımın %45’i 8 numara, %45’i stoper. Kanat yok, sisteme uyan kanat zaten yok, santrfor yok. İki stoper daha alındı şimdi, biri hocadan önce geldi, hoca onu kadroya almadı, “bana mı sordunuz?” dedi. “Caulker yen içinde kalır” esprisi yapacaktım, daha önce yapıldı. Bir de Kim alındı. Kim’in çok iyi olduğu söylendi, bekliyoruz. “Kim” esprisi de yapmıyorum dikkat ettiyseniz. İleride gazeteler yapar.

Ön libero demişken, o özellikte de tek oyuncu Gustavo şu an. Ona bir şey olsa, son derece yumuşak bir göbek olacak ortada. Zaten yarı yumuşağız. Bir ara takım ön libero kaynıyorken, şimdi tek ön liberomuz var.

Pereira’ya da iki laf edelim. İlk döneminde kendisine çok da tepki gösteren biri değildim. Şimdi de daha ortada bir şey görmediğim ve takım şekillenmediği için bir şey demem. Hatta kendisine karşı olumlu ön yargım da var, çünkü her geldiğinde safraları atıyor. Bu iyi bir şey. Şimdi de gelmesiyle dörtlü çete dağıldı, hoca onlara yakın Ozan’ı istemedi, Sinan’ı gönderdi, yani huzur bozacak tipleri uzaklaştırdı kendine göre. Buraya kadar tamam; ancak gidenlere karşı bir şeyler de getirebilmen lazım arkadaş. “Bu kanepe salona olmamış” deyip kaldırıyorsun, “evet yahu o ne biçim kanepeydi” filan diyoruz. Sonra salonda oturacağın iskemle dahi yok, ne anladım o işten? Bir de tutturmuşsun 3’lü savunma, kanat bekleri filan, oralarda da Osayi ile Ferdi’yi oynatıyorsun. Osayi ile Ferdi geriye gelmeyi düşünmüş mü hayatlarında? Şimdi kerhen bir bakıyorlar duruma, sevmedikleri akrabalarının düğünündelermiş gibi takılıyorlar geride öyle.

Tüm bunlardan bağımsız, Pereira’nın getirilmesi yönetimin ayrı fiyaskosu. Dediler “şöyle hoca getireceğiz, Bielsa gibi olacak, tadından yenmeyecek” filan; sonra Aziz Yıldırım döneminin hocasını getiriyorlar. Neden? Bulamadılar çünkü. Gelişiyle de 3 sayfa açıklama yayımladılar. Şöyle hocaymış da, sistemi şuymuş da, daha önce bunları başarmış da… Böyle uzun uzun açıklama yapma gereği duyuyorsan, bir halt yemişsin demektir zaten. Bugüne kadar kimi getirdiğinde uzun uzun hocayı/oyuncuyu anlatmış yönetim? Getirdiğin dört hoca var, biri vizyonluyum deyip getirdiğin Cocu, o da hemen gitti. Sonra eski hocan Ersun, sonra eski futbolcun Erol, sonra eski hocan Pereira. Bunlar için mi yönetime talip oldunuz? Ben de Fenerbahçe’ye başkan olsam bunları getirebilirdim herhâlde. Erol Bulut bana, “yok kardeşim, hocalık yapmam Fenerbahçe’de” demezdi. Bu ne basiretsizliktir?

Son sözüm Puma’ya. Çocuk (Muhammed) hayatında unutamayacağı bir gol attı, golden sonra öpecek arma bulamadı. Çünkü yoktu, rezil oldunuz dünyaya Sayın Puma. Beyaz yakalı tabiriyle “inovatif” üçüncü forma yaptınız aklınız sıra; fakat amblem yok, Fenerbahçe yazı olarak var, Avis ondan da büyük yazıyor. Yok efendim, takım ismi şu puntoda olacakmış, yok reklamda şöyleymiş böyleymiş, ben anlamam. Amblemsiz forma giydirdiniz güzelim takımlara, Milan’ı, City’si, Valencia’sı nasıl kabul etti bunu, o da garip; federasyonlar nasıl kabul ediyor bunu, o daha da garip. Öte yandan, ilk iki formamız da hikâye. “Bu ilk senemiz, güzel bir şeyler yapalım” demez mi yahu bir firma? Zaten futbolcuların giydiği kaliteli formaları satışa çıkartamıyorsunuz, onu anladık. Satışa çıkardığınız formalar taraftar formaları, yani daha kalitesiz formalar, takımın amblemi işlemeli filan değil mesela, yapıştırma. Onlar da 300 küsur lira. Kalitelileri satışa çıkartsan 1000 küsur liraya satacaksın. Bizde öyle bir döviz kuru yok, satışa çıkartamıyorsun. Tamam bu senlik bir durum değil Puma, ancak formaları biraz güzel yap birader, sor insanlara ne bileyim, senin için de iyi olur bak milyonlarca taraftarı var bu kulübün, yürüyelim seninle mutlu yarınlara (evet, bu yazıda Puma’ya da seslendik).

Bu arada transfer eksikliği, hoca tercihleri ile ilgili yukarıda yönetime filan giydirdiğim sanılmasın. Öyle bir şey yok, yönetime laf etmek haddimize değil, onların vizyonuna erişemeyiz biz. Ne vizyonsa anasını satayım üç senede takıma bulabildikleri bir forvet yok, stoper çöplüğüne dönmüşüz, Ekonomi Bakanı gibi hoca değişiyor takımda, ilk kez Avrupa’ya katılmaya hak kazanacağız, bir Avis, bir Beko, bir Aygaz ayağına armasız takım tutuyoruz. “Bu benim Fenerbahçe’m değil” demiştim geçen sene; dörtlü çete dağıldı, yine Fenerbahçe’min F’si yok ortada.

Şimdi Helsinki maçında elde ettiğin 1-0’lık galibiyet yeni düzende çok da işe yaramıyor, onu da hatırlatayım. Yani 1-0’ın üstüne deplasmanda 2-1 mağlup olursan tur atlama filan yok, uzatmaya gidiyorsun, hem de o yarım saati deplasmanda oynuyorsun hâliyle. Ama olsun, elenirsen Konferans Ligi’ne gidiyorsun, üçüncü bir kupa icat edildi. Her türlü Edirne’nin ötesindeyiz yani bu sene. Bol bol maç oynansın tabii ki. Dördüncü, beşinci kupalar da olsun. Küme düşenler dışında herkes Avrupa’da maç yapsın, boş durmayalım.

Takıma, hocaya, Puma’ya, UEFA’ya giydirdiğim bu yazıda, bana ayrılan sürenin sonuna geldik. Geçen sene ara vermiştik, şimdi sinir sahipliğine devam. Hayırlısı olsun…

   

 

(Not: Abonelere e-posta gelmeye devam ediyormuş, boşuna gerilim verdik, onu da anlamadım. Blogger’a da buradan selam olsun, Pumacı mıdır nedir?)

10 Ağustos 2021 Salı

Sorum

Bir bakanımız geçenlerde görevinden affını istedi. Ne diyelim, Allah taksiratını affetsin. Hâlbuki ne kadar umutluyduk değil mi, farklı biriydi tipiyle, sürekli gülümsemesiyle. Yuvarlak gözlük taksa Nuri Bilge Ceylan olacak adam, bakanlık geri dönüşüm kutusunun en üstünde yerini aldı. O geri dönüşüm kutusunda damada, “bir g.tlük kay” dedi. Yeri gelecek, o da “müstakbel müstafi”, pardon “müstakbel görev afçısı” bakanlarımıza yer açacak. Şimdi eğitimimizden bir başkası sorumlu. Bu yenisinden umutluyuz ama, o iyi birine benziyor. Aferin ona.

Tabii kabahat bizde, bende değil de, genel olarak bizde. Bizi fırçalamayan bakana iyi diyoruz, o hâle geldik. Orman Bakanına bakalım, en son olaylar olmasa muhtemelen ona da iyi demişizdir ülkece. Ama ne oldu; 83.000 futbol sahası büyüklüğündeki alanda yangın çıktı, kalbimiz soğudu, bu bakan da bizi fırçaladı. Ormanda çıkan yangını söndürme onun sorumluluğunda değilmiş, onu da öğrendik. Ormanla ilgili sorunda Orman Bakanının sorumluluğu yoksa Orman Bakanı niye var, o da ayrı soru.

Gerçi doğru soru şu: Bakanlar niye var?

Çünkü bir örgütte liderdir esas olan, yöneticilerin liderden ayrı iş yapmaları mümkün değildir. Suç örgütünde misal, “örgüt lideri çok kötü ama yöneticileri Allah nazardan saklasın tertemiz, bal dök yala” diyebilir misiniz? Diyemezsiniz. Bunlar suç örgütü değil tabii, yanlış olmasın. Zaten hem halkımız hem Allah tarafından seçilmiş liderimize öyle bir yakıştırma yapamam. Sadece Burhan Kuzu’yu sevmezdim ben; o da kuzu kuzu gitti, zebanilerle pazarlık yapıyor. Bu da şaka, Burhan Hoca cennetlik; Zindaşti işi bitti, kentaçdis şarkısıyla oynuyor hurilerle.

Sorumlu ve sorumluluk diyoruz da; “sorum” ne demek diye baktım anlamına, tek kelimelik açıklama çıktı karşıma: sorumluluk. TDK maşallah çok iyi, aradığımız birçok kelimede cevap başka bir kelime. Devlet dairesi gibi dolanıyoruz TDK sitesinde. Sorum madem sorumluluk demek, biz niye her kullanışta boşuna “luluk” ekliyoruz; çok mu meraklı insanımız “luluk” demeye? Bu da başka soru.

“Sorum” madem bizi sorumluluk birimine sevk etti. Biz de sorumluluk neymiş ona bakalım: “Kişinin kendi davranışlarını veya kendi yetki alanına giren herhangi bir olayın sonuçlarını üstlenmesi, sorum, mesuliyet”.

Helal olsun (ve tabii ki hamdolsun), bu ülkede 19 yıldır gerçekleşen hiçbir musibetten hükümet kanadı sorumlu olamadı. Hep başkaları oldu, yeri geldi Cehapeli belediyeler oldu, yeri geldi Hedapeli belediyeler oldu, eğer o belediyeler Cehapesiz veya Hedapesiz belediyeler olsaydı muhtemelen FETÖ METÖ, PKK MKK, DHKP-C MHKP-C filan sorumlu olacak, illaki başka bir sorumlu bulunacaktı. Hatta malum haberlerde ilk başlarda yangın söndürme destanlarından bahsedilirken, bakıldı ki o iş öyle değil, söndürme destanı değil de, başkalarının söndüreme skandalına döndü mevzu; sorum(luluk) da el değiştirdi. Sonra Yunanistan’a uçak gönderen ülke de olabildik bir yandan, bir anda tekrar destan yazmış olduk.

Sorumluluk tanımında şu var gerçi, “kendi yetki alanına giren” diyor. Yani şunu diyeceklerdir: “her sonucu üstleniriz evelallah da, konu bizim yetki alanımızda değil”. Neyse ki 19 yıldır lehe giden her şey onların yetkisinde, aleyhe giden hiçbir şey onların yetkisinde değil. Rabbim öyle denk getiriyor, “bikoğuz of analarımızın duası”. Bu arada Yunanlılardan da istifa filan eden olmuş, demek ki görev dağılımları bizim gibi değil, onlarda luluklu veya luluksuz sorum var veya Yunanlı anaların duası eksik (Bu arada Yunan mı Yunanlı mı diye bakayım dedim TDK’da. Yunanlı yazdım, cevap: Yunan. Te Allah’ım).

Neyse; bakanlarımızı peş peşe, sebilhane bardağı gibi dizilerek yaptıkları açıklamalarıyla yorduk bu aralar, özür dileriz. Yol yorgunu olabilirler, iyi uykular dileriz, başka “sorum” yok.

28 Temmuz 2021 Çarşamba

Kapalıçarşı ve Cadıbostanı Cinayetleri

 


Aklıma gelen çok şey var da, yazıp yazıp backspace, yazıp yazıp delete, hatta yazıp yazıp ctrl+a delete yapıyorum.

Ama madem Microsoft Word açıldı, en iyisi ben size yaz için kitap önerisinde bulunayım; sahile ayak uzatarak, ormana ayak uzatarak veya klimaya ayak uzatarak okuyacağınız kitaplar tavsiye edeyim. Nedense “tatilde polisiye okunur” gibi bir düşüncem var. Herhâlde mantıklı bu, aşağı yukarı herkes yapıyor yani, hani kafa dağıtır vs. gibilerinden. Şimdi de polisiye romanlar mevzubahis: Esra Türkekul’un Kapalıçarşı Cinayeti ve Cadıbostanı Cinayeti romanları.

Başkaca tavsiye edeceğim polisiye romanlar da vardı ama; hem taze okuduğum için hem de Esra Türkekul’un anlatımını son derece akıcı ve esprili bulduğum için, Türkekul’un ana karakteri Berna’nın rastladığı bu cinayetlere konu duble kafa dağıtılmalı bu kitapları tavsiye etmek istedim.

Kapalıçarşı Cinayeti ilk roman, daha sonra Cadıbostanı Cinayeti geliyor. Anadolu yakasında mukim insanların ayrıca muhitinden bir şeyler bulacağı bu kitapları okuyun, okutturun. Ancak kitapları sadece Nadir Kitap’tan veya varsa başka sahaflara erişebileceğiniz sitelerden temin edebiliyorsunuz, bilginiz olsun. Bulunuyor ama. Bir de Cadıbostanı Cinayeti’ni Storytel’de gördüm ama o tellere girer misiniz bilmiyorum, benim hiç girmişliğim yok.

Bu arada üzücü haber, Esra Türkekul Şubat 2019’da aramızdan ayrılmış; kendisinin birçok romanını daha keyifle okuma fırsatımız olamıyor bu nedenle. Sevenlerinin başı sağ olsun diyerek bitirelim.

İyi okumalar olsun…

25 Haziran 2021 Cuma

Avrupa Avrupa Duy Sesimi


Euro 2020 grup maçları bitti. Kanaatimce keyifli de geçiyor. Ancak bu keyiften bağımsız olarak söylüyorum aşağıdakileri.

İki turnuvadır 24 ülke, 4’er takımlı 6 grup var, gruplardan en iyi 4 tane 3. takım çıkıyor. Grubunu 3. bitiren takım, maçlar bitince sevinemiyor veya üzülemiyor, sevinmek veya üzülmek için diğer grupların maçlarının tamamlanmasını bekliyor. Ayrıca 4 takımda 3. olmak neyin başarısı? Aman daha fazla maç olsun, aman…

Ayrıca 24 ülkelik Avrupa Kupası mı olur arkadaş? 24 ülke ne demek? Avrupa’da kaç tane ülke var zaten? Sovyetler Birliği ile Yugoslavya dağılmasa 20 tane ülke yok Avrupa’da.

Eskiden ölüm grubu Şampiyonlar Ligi’nde, Dünya Kupası’nda olurdu; Avrupa Kupası’nda zaten tüm gruplar ölüm grubuydu. Avrupa Kupası’nın diğer kupalara göre nitelikli yanı son buldu.

Bir başka saçmalık, kupada her grubun bir veya iki ev sahibi var. Hem adaletsiz hem mantıksız. Ne o öyle eleme maçları gibi. Bir ülke komple ev sahibi olsun, yürüyün.

D Grubunda İngiltere, maçlarını Londra’da oynadı; İskoçya da İngiltere dışındaki maçlarını Glasgow’da oynadı. Gariban Çekya ile Hırvatistan deplasmanda.

B Grubunda Danimarka maçlarını Kopenhag’da oynadı (Eriksen’in hastasıydık, büyük geçmiş olsun); Rusya da Danimarka’ya karşı Kopenhag’da oynadı, onun dışındaki maçlarını St. Petersburg’da oynadı. Gariban Finlandiya hep deplasmanda. Belçika’ya gariban diyemiyorum, De Bruyne’si, Lukaku’su olan gariban mı olur?

Avrupa Kupası’nda gruplardaki saçmalıkların bir kısmı bunlar.

Şimdi de UEFA, kupalardaki deplasman golü kuralını kaldırıyormuş. Bu durumda deplasman golüne ödül olmayacak. Daha fazla dakika, daha fazla uzatma. Çift maçlı eleme sisteminin güzellik nedenlerinden biri de gitmiş oldu o hâlde. Amaç ne, heyecan mı? E o zaman ofsaytı da kaldırın. Ne o öyle, çizgi filan çekiyoruz, insanlar olmayan gole seviniyor, olan gole sevinemiyor, VAR iptal ediyor değil mi?

Bir de şu deplasman golü kuralına bazı gazeteler şunu yazmış: “devrim gibi karar”. Devrim o kadar ayağa mı düştü? UEFA’nın kuvvetle muhtemel kel kafalı yetkilileri birer devrimci mi oldu?

Ezcümle, yeni kurallara ve anlayışlara karşı tepkiliyim. Avrupa Avrupa duy sesimi!

 

(Duyuru: Simge-ül İstanbul’da da duyurduğum üzere, abonelik sistemi Temmuz itibariyle son buluyor. Buna göre yazılar, abonelerin e-postalarına düşmeyecek. “Müstakbel ex-abonelerime” teşekkür eder, bloğun bundan sonraki hayatına atlarla devam edeceğini belirtmek isterim.)

5 Haziran 2021 Cumartesi

Simge-ül İstanbul

“Sana Dün Bir Vapurdan Baktım Aziz İstanbul” başlıklı, 1 Nisan 2018 tarihli yazımda (hatırlamak veya ilk kez okumak için buraya tıklayabilirsiniz, hizmette sınır yok) Taksim Camii inşaatına da atıfta bulunarak bir yazı yazmıştım. Taksim Camii açıldı, hayırlı olsun.

Taksim Camii’nin peşine, İstanbul’un yeni simgesi olarak kabul edilen (kim öyle kabul ediyor bilemiyoruz tabii) Çamlıca Kulesi de hizmete açıldı. Görüleceği üzere, onların hizmetinde de sınır yok.

 


8 Ağustos 2018 tarihinde metrobüsten çektiğim yukarıdaki fotoğrafta kule biraz farklı görünüyordu, açıkçası endişeye kapılmıştım. Baksanıza, simge olma iddiası ile yola çıkan yapı, doktrinde “pipi” olarak kabul edilen uzvu andırıyordu düpedüz. Neyse ki o görüntüden arınmış ve bir şekilde kuleye benzeyebilmiş.

Tabii kule İstanbul’un birçok yerinden görünebiliyor, çükümsü vaziyetindeyken de öyleydi. Şimdi tamamlandı, daha da görünecek. Kuleyi görmemek için kulenin içine girmek lazım. Fransız Yazar Guy de Maupassant gibi…

Guy de Maupassant (1850-1893), Eyfel Kulesi’nden nefret edermiş, hatta kulenin yapılacağını duyduğunda, kule yapılırsa Paris’i terk edeceğini söylermiş. Sonra Eyfel tamamlanmış; bu kez adam Eyfel’den çıkmamaya, sürekli oradaki bir kafede takılmaya başlamış. Demişler “hayırdır mösyö (mösyö olmak zorunda değil; üstadım, hocam, müdür, birader, hatta gardaş da olabilir), Eyfel’den nefret ederdin, şimdi buradan çıkmıyorsun”. O da demiş ki “Paris’te Eyfel’in görünmediği tek yer burası da ondan”. Şimdi bizim kuleyi görmemek için de kuleye çıkmak gerekecek, ancak bu durumda hem cepten olunacak hem de daha kötü bir şeyi göreceğiz, yeni İstanbul’u.

 




Yukarılara çıkmak güzeldir, tepelerden aşağılara bakmak nefistir eyvallah, bu kuleye çıkanlar az buz para da vermeyecek anlaşılan, sorum şu: Kuleye çıkanlara, görecekleri manzara için leğen dağıtılacak mı? Ben de burada bir kısım fotoğrafları paylaştım. Yazıyı evde okursanız, leğeniniz vardır mutlaka; yoksa, en yakın umumi tuvalete gidiniz.

Gerçi kızmamak lazım, böyle İstanbul’un böyle simgesi olurdu zaten, zerre çelişki yok. Yeni simgemizden yeni İstanbul’u, yeni İstanbul’dan yeni simgemizi iyi seyirler.


                                   

(Aboneler için duyuru: Blogger’ın bana ve tüm kullanıcılara uyarısına göre, Temmuz ayından itibaren e-posta aboneliği hizmetine son verilecekmiş. Yani bundan böyle benim yazdığım yazılar, abonelerin e-postasına otomatik düşmeyecek. Blogger bu konuda abonelerimi “indirmemi” tavsiye etti. Abonelerimi “indirmek” gibi bir düşüncem yok, öyle bir düşüncem olsa bile herhalde beceremem, “10 adımda abone indirme” gibi garip tarifler var. Ben onunla uğraşmayayım, bundan sonra yazılarımın e-posta olarak kendisine gönderilmesini isteyenler müdüriyete, yani şahsıma başvursun, bu iş huzur içinde çözülsün.)

21 Mayıs 2021 Cuma

Pekmez Ama Evet

Paylaşılan malum videolardan sonra Google’a girelim ve yazalım: “Susurluk olayı nedir, Susurluk olayında neler olmuştur?” Hemen tartışalım bir de peşinden; “ikinci bir Susurluk mu bu” vs. diye.

Susurluk 1996’da, “when I was in elementary school” yaşanmış bir hadise. Aradan geçmiş yirmi beş yıl, schoollar schoolları kovalamış, iş aş eş virüs Haydar Baş derken ilk kez yeni bir olay yaşanmış öyle mi?

Bir çırpıda çıkar şimdi burada 17-25’ler, arkada Türk bayraklı A Haberli Zarrablar, Mit Tırları, 2015 seçimleri, “400’ü verin bu iş huzur içinde çözülsün”ler, “istikşafî”ler, mühürsüz oylar, pusulalar, Fethullah Enişte ile bağlantılar, tarikatlarla ilişkiler, vakıflar, dernekler, yurtlar, müteahhitler, milletin malına, arsasına çökmeler vs. vs.

Ama hayır; biz “Susurluk’tan sonra Peker” diyelim. Pekmez sayın arkadaşlar…

Tabii açıklama sahibi Peker şimdi beğenilmediği için hemen karşı açıklamalar yapıldı; suç örgütü liderliği, mafyalığı, pisliği, FETÖ’cülüğü kalmadı. Zamanında aynı mahallede onunla neler yapıldığı, ona neler yaptırıldığı malum, kanda duşları vs. de unutmuş değiliz, esasında oralarda da fetösel bir “ne istediler de vermedik” var ama konu o değil; “o zaten şöyleydi, böyleydi” türü açıklamalar kestirme yol.

Yahu güzel kardeşim (Altan Erkekli gibi söyledim, “radyoda Zeki Müren şarkı söylemiyor mu” şeklinde devam edebilir); CHP’li yapsa “o zaten cehapeli”, İyi Partili yapsa, “o zaten Meral Ablacı, proje, FETÖ METÖ”, MHP’li yapsa “Meral Ablacı olmuş, D’si büyük ve küçük devlete hıyanet”, eski AKP’li yapsa, “o zaten davamıza ihanet mihanet”, yeni AKP’li yapsa “gereken yapılır, FETÖ yanı başımızdaymış”, HDP’li yapsa “o zaten PKK’lı”, HDP’siz yapsa “o zaten milletin değerleri meğerleri bilmemneli”. E kim yapacak o zaman? Herhâlde bir Erdoğan derse kabul edeceğiz bu açıklamaları. O zaman da “kandırmışlar benim güzel reisimi” deyip başa döneceğiz. Yine kötü cehape olacak, hepsi HDPKK’lı vs. olacak.

Bir bilmemnere atasözü der ki, “bir dönem iyi geçinen iki insan kanlı bıçaklı olduktan sonra, birinin diğeri aleyhine söylediği her şey doğrudur” (var mı böyle bir atasözü bilmiyorum, ama bence olmalı, milyarlarca yıllık bir dünya kültürü sonuçta).

Gerçekleri biliyoruz hâlbuki. Gerçekler; Dubai’den, üzeri kitaplı, tespihli, zülfikarlı masalara, kafam kadar yüzüklü parmaklara muhtaç değil. O nedenle “aaa”lık durum yok. Sadece “şu da varmış” diyoruz o kadar. “Suavi de amma sakal yaptı bu hafta” demiyoruz sonuçta. Bir etki yok anlayacağınız.

O mahalleyi de pek etkilemez bunlar tabii; vatan, millet, beka, terörle mücadele densin, “öyle ya” der o mahallenin muhtarları. Sonuçta genel olarak etki diye bir şeyden bahsedemeyiz. Sadece keyifli oluyor o mahalleden insan sinirlenince, hoşumuza gidiyor herhâlde naçizane. TRT’de özel program yaptırmışlar adama baksanıza, etki o. TRT de bizim TRT’miz zaten. Elektrik faturasında 1, 2 liracık veriyoruz, olacak o kadar.

Susurluk’la başlayıp “olacak o kadar” da demişken, aklıma Olacak O Kadar’ın bilgi yarışması skeci geldi. İnternette bulamıyorum, bulursam sevineceğim, siz bulup da bana gönderirseniz daha fazla sevineceğim (niye “daha fazlaysa”). Biri genç biri yaşlı iki çift bilgi yarışmasında. Sunucu Ali Sürmeli diye hatırlıyorum; yaşlı çift Levent Kırca ve muhtemelen Zeynep Tedü’den, genç çift de Ahmet Çevik ile hatırlayamadığım bir genç kadından oluşuyor, Ebru Kural olabilir. Her bir soruda bir yöreye ilişkin bilgiler soruluyor. Sorulardan biri kazayı (Susurluk), biri Madımak Oteli yangınını (Sivas), biri cezaevi olaylarını (Diyarbakır) içeriyor, başka sorular da olabilir. Yaşlı çift bilmiyor; taze beyinler anında yanıtlıyor. Levent Kırca da “biz Susurluk’u ayranıyla, Diyarbakır’ı karpuzuyla, Sivas’ı türküleriyle, ozanlarıyla biliriz; siz bu ülkenin içine etmişsiniz” vs. diyerek ayrılıyor yarışmadan, bitiyor skeç. Öyle yani…

Neyse, ne diyorduk, evet Susurluk, Susurluk’tan sonra de Peker, aynen kardeşlerim (bu “kardeşlerim”i de Pekervari söylemle alabilirsiniz).

Çeksin yeni videolar, ülkenin kafası dağılsın. Çünkü ülkenin kafası çok net, dağılmaya ihtiyacı var; pekmez ama evet!

29 Nisan 2021 Perşembe

Alışırım Zannettim Yokluğundan Aşılanmam

Maske dağıtılamadığı gibi, aşı da tedarik edilemiyor, aşılanamıyoruz. Ülkeyi kapatıyoruz, açıyoruz, kapalıyken aşılanamıyoruz. Açıldığımızda aşısızız, odalarda ışıksızız, ışığı açıyor, dışarı çıkıyoruz, temas ediyoruz, kapıyoruz. “Şu tarihe kadar aşılanacaksınız” deniyor, o tarihe kadar aşılanamıyoruz. Daha sonra “zaten dozlar arası uzatılabiliyor” deniyor. Net GYA bu da, neyse.

Sokağa çıkma yasaklarımız var malum. Akşam 7’den sonra sokağa çıkmak yasak. Önceden de akşam 9’dan sonra sokağa çıkmak yasaktı. Ancak 9.30’da, 10’da millet dışarıdaydı İstanbul’da; şimdi de 7.30’da, 8.30’da millet dışarıda. Evlerine dönüyor insanlar herhalde. Sorsak onlara, “sokağa çıkmıyoruz ki, sabahtan beri dışarıdayız zaten, sokağa çıkmak diye bir şey yok, sokaktan eve dönmeye çalışmak var” derler ve bu insanlar, yerden göğe, E-5’ten Minibüs Caddesi’ne kadar haklılar.

Tam kapanıyoruz, iki adet A4 kağıdını dolduracak şekilde istisnai kesim açıklanıyor. Sen dışarıdasın, herkes dışarıda. Araçla çıkmışsın, herkes araçla çıkmış. Soruyorsun, herkesin gaydirigubbak belgesi var, herkes o belgeyle çıkabiliyor. “Haa tamam geç” deniyor gaydirigubbak belgelilere. Cenazeler kotalı; ama kotayı koyanlara kotasız. Hukuk devletinde kuralı koyanlar da kurala uymak durumunda; genelge devletinde genelgeler, genelgeyi koyanların umurunda değil. “Ne yani, bize de mi genelge?”

Krizden fırsat, kısıtlamadan şeriat çıkaran aziz devletimiz 17 günlük alkol yasağı getirdi. Öyle bir yasak ki, kimin getirdiği belli değil, baksanız öyle bir yasak yok, markete gitseniz market 17 gün “alcohol free alışverişler” diliyor. Zabıta bizim büfeye “satmıyorsun değil mi alkol” diye sormuş geçende. “Satmıyorum abi” demiş büfeci. Peynir ekmek gibi satıyor, ben de peynir ekmek gibi alıyorum, var mı?

GYA’cılarımız da “eee stok yapın o zaman” diyor, salaklarımız da “ABD’de de yasakmış” diyor. ABD’de de Biden hükümeti “dindar bir nesil istiyoruz, kiliseler kışlamız, haçımız miğfer, ciğzıslarımız asker” sloganlarıyla Maryland Merkez Kilisesi bahçesinde yüz binlere seslenirken halka donut dağıtıyordu ve “kafası kıyak nesil istemiyoruz” diyerek muhalefet liderine çatıyordu. Halk sağlığını kilise önlerinde, primary school açılışlarında kalabalık törenler yapacak kadar düşünen Biden, aynı zamanda Virginia’nın en önemli tarikat liderlerinden, Joseph Smith yandaşı Mormon James Aleyhisselam’ın cenazesinde binlerle bir araya geldi, Saidi Nurse’ün öğrencilerinin yaptırdığı hayır kurumlarını ziyarete gitti, burada da on binleri topladı, “maşallah a bevy of and ‘lebalebese’ people” diyerek halka teşekkür etti.

Hukukçular da bir yandan şu soruya cevap arıyor: “alkol satışı yasaklanabilir mi?” Bu soru ile “zeytin satışı yasaklanabilir mi?” sorusunun değeri ve cevabı aynı. Yobazlar da hemen şunu söylüyor, “içmeyin canım, ölür müsünüz”. Yobaz olduğu kadar çirkin ağabey, sen konuşma, konuşmazsan ölür müsün? Haa bu arada yobaz ağabey, sen aşılandın mı?

“Ulan zaten eve tıkıyorsunuz, evde ne yiyip ne içeceğimize nasıl karışırsınız?” diye soran pek az. Kural şu: “evde kalın, evde de şunları şunları yapın”. Tamam emredersiniz şunları şunları yapalım da, aşı işi ne olacak? “Aziz milletim, 17 gün boyunca evinizde kalmanızı, yemeklerinizde tereyağı yerine ayçiçeği yağı kullanmanızı, çayı da şekersiz veya iki şekerli değil, tek şekerli içmenizi istiyor, aksi takdirde hakkınızda yasal işlem uygulanacağını belirtmek istiyorum. Bu arada, Ramazan dolayısıyla 10 yaş ve altındaki ve tabii ki üstündeki çocuklara çikolata verilmeyecektir. Bok yesinler. Gereğini rica ederim”.

Bir versiyon da şu, “ben içmiyorum ama bu yasağa karşıyım”. Allah ve Ciğzıs senden razı olsun güzel kardeşim. Ben de çikolatadan hazzetmiyorum, herkesin çikolata yiyebilmesi için ciğerimi veririm. Zaten bir cümleye “ben … ama” ile başlıyorsan, yüzde doksan dokuz tırt bir açıklama yapıyorsundur.

Neyse; kapanma günlerinde trafikte görüşmek üzere, kafanız ayık, deryanız yanık olsun.