13 Kasım 2024 Çarşamba

Dol Gözüm Dol

 


“İlk cümlesi çok zor bir yazı” diyebilirim bu yazıya. Hatta ilk cümle de, bu nedenle klavye israfı oldu. Ama bir şekilde yazılması gereken bir yazı bu ve bir şekilde başlanacak. Aklına gelen her şeyden bahsedip bu blogda zamanınızı çalan bendenizin, İrfan Alış’la ilgili birkaç paragraf yazmaması düşünülemez zira.

Benim, benzer yaş aralığındaki üç aşağı beş yukarı herkes gibi ritüellerim vardır. Bu, belli bir şehre yılda en az bir kez seyahat etmek gibi, günün belli bir saatinde kahve içmek gibi, İstanbul’un ücra bir yerine sırf belli bir şeyi yemek için gitmek gibi sıradan şeyler. Peyk konseri de benim bir rutinimdi. Konsere gidiyormuş hissiyatı ile gitmezdim oraya, bir görev gibiydi. Özellikle Anadolu yakasında konser verdikleri zaman o konsere gitmemem, ancak o tarihte şehir dışında olmamla açıklanabilirdi. Her gittiğimde de, “Bir sonraki konser ne zaman olacak?” diye sorardım Rena’ya, İrfan abinin eşine. Herhâlde bi’ on beş konserine gitmişimdir.

İlk plağım da Peyk’in 25. yılına özel çıkardığı plaktır. O zaman pikabım yok; ama “Bir Peyk plağım olsun.” deyip almıştım. Sayısı yirmiyi aşkın plağım var şimdi; ama pikaba ne zaman yeltensem, kızım araya girip “Peğk çal baba” diyor.

Ritüelim“di” dedim, çünkü bundan sonra sahneye çıksalar bile artık Peyk olmayacak sahnede. Yine kaliteli insanlardan müteşekkil bir grubun kaliteli müziğini ve güzel sözlerini dinleyeceğiz, ama İrfan abisiz olacak. İrfan abinin de dediği gibi, gruptan bir kişi eksildiğinde, o grup Peyk olmayacak artık.

Tabii İrfan abinin vefatına sırf bu nedenle, yani “Daha izlemeyeceğiz, canlı dinleyemeyeceğiz.” tümceleri ile üzülmek gayet bencilce ve demek istediğim de o değil. İrfan abiden artık faydalanamayacak olmanın verdiği bir hüzün var burada. Yani İrfan abi çıksa ve “Arkadaşlar Peyk olarak müzik yapmama kararı aldık.” dese, “Tamam abi.” der ve yine ondan, her ne yapıyorsa istifade eder, ne yapıyorsa katılırdık. Şimdi ise istifade edemeyeceğiz. Zira bizi her şeyiyle “hizaya sokan” biriydi İrfan Alış. Onu dikkatlice dinlerdik bize bir şey anlatıyormuş gibi, sadece şarkı dinlemek değildi bu.

21 Ekim 2022 tarihinde DasDas’ta 25. yıl etkinliği vardı, Circus adını verdikleri. Hayatımda izlediğim en etkileyici konserlerden biri olduğu gibi, sadece izleyici grubuna baktığımda bile etkilenmemek elde değildi. Herkes bizim gibi; bizim yaşlarda, sade, gösterişsiz, abartısız, kendi hâlinde, bir derdi olan insanlar. Etkileyiciliği de o düzgün sadeliğinde. Yüzlerde grubu dinlemenin mutluluğu, ellerde bira… Aynı insan topluluğunu tüm Peyk konserlerinde görürdünüz. Geçen hafta Büyük Piyale Paşa Camii’nde gördüğümüz kalabalık da öyleydi. Fark; gözler buğulu, kalplerde de fonda İrfan Alış fotoğrafı, “Denizdeyim sakin, güzel” yazısı olan bir kâğıt…

En azından eşimle, çocuğumla canlı dinleyebildim seni. Bu konuda bir “keşkem” olmadı. Birçok insan yazmış, canlı dinleyemediğinden, Hamiyet’i izleyemediğinden vs. bahsetmiş; bende onlar yok. Hoş, benim de çok isteyip bir türlü gidemediğim yerler, göremediğim şeyler var hayatta. Belki onlardan pişmanlık duyacağım ileride. Ama Peyk onlardan olmadı, fırsat tanımadım.

Yıllar önce, Kadıköy halkının biber gazı yediği sıradan bir akşamda verdiğin konser sonrası ve müteakip birkaç konserinin sonunda, “Kendinize iyi bakın, ölmeyin.” demiştin. Kurala sen uy(a)madın. Bu hayat böyle bir oyun maalesef.

Teşekkürler abi, ne diyeyim ki başka?

30 Ekim 2024 Çarşamba

Şu "Bir Tık" Meselesi

 

6 Ekim 2017 tarihinde sitede yayımladığım Bir Tık Keyfiyet yazımda bir tık kullanımının yanlışlığından dem vurmuş, hemen herkesin bu tabiri kullandığını belirtmiştim. Hatta direkt o kısmı alıntılayayım sizlere: “‘Tık’ kelimesinin anlamı, ince ve küçük bir nesne ile sert bir yere vurulduğunda çıkan sestir. Derecelendirme için ‘tık’ kelimesi kullanılmaz. ‘Bir tık daha iyi’, ‘bir tık aşağı’, ‘bir tık daha kolay’ gibi kullanımları kim çıkarttıysa helal olsun, tüm vatan toprağına yayıldı. En son Türk Dil Kurumu ‘tık’ kelimesinde ikinci bir anlama yer verecek diye düşünüyorum”.

Şanlı TDK sesimi duymuş ve bir tık tabirini, tık kelimesinde ikinci bir tanıma yer vererek sözlüğüne almış.

TDK’ye göre tık kelimesinin ikinci anlamı “derece, kademe”. Bu hususta bir örneğe de yer vermiş TDK: “‘Böylece istekli giden insanlar daha özveri ile çalışabilir ve bölgeye bir tık daha fazla katkı sağlayabilir...’ - Enes Başak”.

Sözlüğümüz, edebî (!) bir esere atıf yapıp Türk dili ustası Enes Başak’ın bu kullanımını örnek göstermiş. Genel kültürümüzün yetmediğini anladığımız bu yazarın kim olduğuna bakayım dedim. Perdenin Arkasındaki Hayat - 5 Gün Doktor, 1 Gün Öğretmenin Hikâyesi isimli bir kitabı var, kendisi doktor. 1989 doğumlu, benden küçük. 2016 yılının en iyi doktoru seçilmiş. Nasıl seçilebiliyor bir insan öyle, onu bilmiyorum. Ama demek ki iyi bir doktor. Benim tarihimdeki doktorlar neden yılın doktoru olamadılar, o konuda bir muhasebe yapmam şart.

Yalnız her şey bir yana, konumuz Enes Başak değil. Muhtemelen kıymetli de bir insandır, öyle gözüküyor. Ancak artık herkes bir tık kullanıyor ve Enes Başak kitabında bir tık kullandı diye tık’ı “derece, kademe” diye tanımlayıp bir de Enes kardeşimizin kitabındaki cümleye atıf yapmak garip geldi.

Edebiyat ustası Enes Başak, kitabında bir doktorun ilgisizliğinden yakınırken “umarsızca” kelimesini kullanınca umarsız kelimesine ikinci bir anlam mı eklenecek? Sonuçta hemen herkes yanlış kullanıyor.

Veya “kıykıttır” kelimesini herkes “yana kay” olarak kullanınca “kıykıttırmak” kelimesi yana kaymak olarak güncellenecek mi?

Neyse, sonuçta Bir Tık Keyfiyet yazısı kötü bir yazı değildi ve dediğimiz maalesef çıkarak bir tık sözlüğe girdi. Hayırlı olsun,  bir tık ama…

 

26 Eylül 2024 Perşembe

Tıkılak/Takılak VII

 

* Sırt çantamın -ki kendisiyle yaklaşık 10 yıldır birlikteyiz- fermuarı bozuldu. İnternetten fermuar tamircisi aradım, karşıma direkt Fermuar Hastanesi diye bir şey çıktı. Üsküdar’da yeri, mantıklı. Yorumları güzel, daha da mantıklı. Bayağı da takipçisi var ağabeyimizin. Bölge Adliye Mahkemesi dönüşümde Marmaray üzerinden uğradım ağabeyimize.

Aydın Tuhafiye diye geçiyor, tabelanın hemen altında da Fermuar Hastanesi yazıyor. Adamın adı ise Vehbi. Yani ufaktan bir “Foto Esat” durumu var (bkz. Gibi - Çaça ve Cosplay bölümü).

Dükkân çok küçük, zaten tek kişi girsin diye talimat var dükkânın camında. Dört farklı kâğıtta uzun uzun talimatlar yazıyor. Bir kısmı şu şekilde:

“Tamire getirdiğiniz ürünleri tamiri mümkünse hemen tamir edip veriyoruz.

Sırada beklediğiniz süre dışında sıranız gelip içeri girdiğinizde en fazla 3 ya da 4 dakika içinde tamir işiniz biter.

Kesinlikle bırakma, sonra alma gibi bir durum söz konusu değildir.

Tamire getirdiğiniz ürünleri bırakıp sonra almak ya da emanet olarak bırakmak için lütfen ısrar etmeyiniz”.

Orijinal bir dükkân olduğu kesin. Ben de bugün verir, yarın veya akşam alırım diye düşünürken, yazılanda olduğu gibi kısa bir süre (belki birkaç dakika fazla) bekledim, adam halletti fermuarı. Hatta benim fark etmediğim bir başka fermuar sıkıntısı daha vardı, onu da çözdü. Ben dükkâna girerken önümde iki kişi vardı, benden sonra da iki kişi geldi vs. vs. Ücreti de, toplu taşıma ile gidiş dönüş masrafınızdan daha uygun.

Niye bu kadar uzun anlattım bilmiyorum; etkiledi adam beni herhâlde. Aklınızda bulunsun: Foto Esat, pardon, Aydın Tuhafiye - Fermuar Hastanesi, Vehbi ağabey.

* Yeşilçam’da dublaj sanatçılarına çok büyük saygı duyarım. Sesini en çok beğendiğim kişi de Hayri Esen’dir, Itır Esen’in babasıdır aynı zamanda. Hepiniz biliyorsunuz sesini zaten. Hayri Esen’in ayrıca Tosun Paşa’da Daver Bey’in arkasındaki yaşlı adam olduğunu belirteyim. Hatta bu amca defterdar rolünde olacak ki, Tellioğulları ile Seferoğulları görüşmesinden sonra taraflar merdivenden inerken, Tellioğullarından Vehbi’nin (aa Vehbi ağabey bizi andı) Seferoğullarından Suphi’ye tekmesi sonrası Suphi Vehbi’ye yumruk atmadan hemen önce Hayri Esen’i görür ve “Hayırlı günler Defterdar Bey.” der.

İşin komik tarafı filmde, Hayri Esen’in kendi güzel sesini değil, dublörünün sesini duyarız; toplasanız filmde 2-3 cümlesi vardır ama o cümleler Hayri Esen tarafından seslendirilmemiştir. Neyse, Yeşilçam iyidir…

* Yılın aylarının ismiyle değil sırasıyla söylenmesi oldum olası garibime gitmiştir. Sadece yaşlılar değil, gençler de söylüyor bu şekilde. “Duruşma 4. ayın 26’sına bırakıldı.” gibi… “Düğünümüz var ağabey, bekleriz, 7. ayın 18’inde inşallah”. 18 Temmuz de geç kardeş, hayırlı olsun tabii de…

* itiraf.com diye bir site vardı eskiden, herkes itiraflarını yazardı. Şimdi de Ekşi Sözlük yazarları ekşi itiraf başlığı altında itiraflarda bulunuyor; ama itiraf.com daha sertti. Ekşi’de “Bazen her şeyin üstüme geldiğini düşünüyorum.” tarzı itiraflar var. Neyse ben de dandik bir itirafta bulunayım, bazen rehberimde bulunan telefon numaralarını, sırf o kişi aradığında açmayayım diye tutuyor ve silmiyorum. Çok basit bir itiraf tabii bu, itirafımsı, itir, itir esen, hayri esen. Bir de Gravesen vardı topçu, tank gibiydi.

Güzel sonbaharlar…

29 Ağustos 2024 Perşembe

Tıkılak/Takılak VI

 

* Genco Erkal vefat etti. Nur içinde yatsın.

Birçok kez sahnede izlemiştim. Nâzım Hikmet’in şiirlerini Nâzım’dan da iyi okuyan, yorumlayan kişidir, o şiirleri daha fazla sevdirendir de.

Benim için bir özelliği de, sosyal medyada beni engelleyen tek kişidir. Bir tweet’ine ironik bir şekilde “Sizden öğrenecek değiliz.” gibilerinden bir şey yazmıştım, o ironiyi anlamamış, engeli basmıştı. Olsun ne yapalım, EA vatan hainliğine devam ediyor hâlâ…

* Avukata akıl öğretme çok güzel bir şey.

“A: Biz sorduk avukat bey, öyleymiş o, öyle oluyormuş.

B: Hayır canım olur mu?

A: Yok, yok, oluyormuş”.

Gibi şeylere alışkınız da, geçen bir müvekkil şunu söyledi: “Önceden, yatak odana giren hırsızı öldürebiliyordun, böyle bir kanun vardı. Sonra Anayasa Mahkemesi bu kanunu iptal etti, artık öldüremiyorsun”.

Bu bir şehir efsanesi, o ayrı da, yatak odasına hırsızın girmesi ile ilgili bir kanundan nasıl bahsedilebiliyor, Anayasa Mahkemesi’nin iptali neye göre telaffuz ediliyor; iyi kafalar gerçekten. Yani şu dense anlarım, önceden Yargıtay böyle bir olayda meşru savunmanın (nefsi müdafaa) uygulanması gerektiğini söyledi, sonra bir kararında farklı düşündü vs. Yok, direkt Anayasa Mahkemesi iptal etmiş “kanunu”. İyi, peki…

Bu arada, bunu bana diyen şahsa da, “Yok o öyle değil, bu konuda bir şehi…” derken, “Yok, yok, öyle bir kanun vardı” dedi. Ben de “Hmm” dedim ve duruşmayı beklemeye devam ettim.

Buna benzer, yıllar önce bir hadise… Bir adamcağız, babam yaşında, saygı değer biri. Bir tişört giymiş, 98, 100’den büyüktür gibi bir şey. Galatasaray’ın 100. yılında bizim şampiyon olmamızla ilgili. “Aaa” dedim, “Güzelmiş”. “Evet” dedi, “6-0 tişörtü”. Dedim “Yok, bu 2005 yılında bizim şampiyon olduğumuzla ilgili bir tişört. Biz 98. yaşımızda şampiyon olduk, onlara 100. yıllarında şampiyonluk tattırmadık.” anlamında. Dedi, “Zaten o dönem 6-0 yendik biz Galatasaray’ı”. “Yok, o 2002-2003 sezonuydu” diyecektim; “Tamam, doğru.” dedim. Yorulmamak, hatta yorulmak istememek de lazım.

* Yukarıdaki Fenerbahçe anekdotu planda yoktu, bir anda geldi aklıma ve yazdım. Bunu yazarken de, dün önüme düşen 2007 sonu veya 2008 başı, kış mevsiminde FB TV’ye okulda verdiğim röportaja değinme isteği geldi. FB TV bizim okula gelmiş ve Fenerbahçelilerle röportaj yapıyor, ben de Fenerbahçe atkılı olduğum için benimle de röportaj yapmak istiyorlar. Ben de gayet rahat bir şekilde, düzgün bir Türkçeyle konuşmuşum bu arada. Hoşuma gittim.

O dönem gayet iyiyiz, Zico zamanı, Inter’i Şampiyonlar Ligi’nde yenmişiz vs. (Daha Sevilla’yla oynamamışız, çünkü “Fenerbahçe iyi gidiyor” derken çeyrek finale çıktığımızdan bahsetmemişim, bir de atkılıyım, çeyrek finale kaldığımız maç Martta). Bana unutamadığım maçlar sorulmuş, ben onların arasına 6-0’ı da geçirmişim (O dönem taze tabii, şu an 6-0 ananlara “mal” gözüyle bakıyorum, Tıkılak/Takılak II’de de yazdım).

Bazı güzel maçları sayarken, bu maçların arasında 95-96 Trabzonspor maçını anmamışım. Gerçekten, o maç o ayrıydı arkadaşlar. Dün gibi de hatırlıyorum. Buradan söylüyorum, o maç çok ayrıydı. 1 numaraya onu yazabilirim hatta. Aykut Kocaman diyor, işin argolu tezahüratına girmiyorum.

* Fenerbahçe kısmı spontane çıktı yukarıda belki, ama şimdi yazacağım kısım planda vardı.

“Ateistler bunu da açıklasın.”, “Allah’ın varlığı” vs. gibi konular var ya, örnekler veriliyor böyle; insan vücudu, ördeğin hemen yüzmeye başlaması, doğum vs., ki katılıyorum da bunların çoğuna. Ancak bir konu daha var. Mesela Fenerbahçe’nin o kadar şeyden sonra Lille’e o maçta elenmesi, ne bileyim 118. dakikada VAR uyarısıyla yediği penaltı golünden sonra demoralize hâlde iken pozisyona girip bu kez topun direkten dönmesi (2010’un son maçı olan TS maçı da ayrı konu tabii), tüm bunların hepsi ancak bir gücün varlığı ile açıklanabilir. Adına ne dersen de, Tanrı var. Aksi mümkün değil arkadaşlar.

* Ara ara çıkar böyle, “En mutlu 10 il” filan. 1. sırada her zaman olduğu gibi Sinop var, onu anladık. Ona zerre itirazım yok. Mis gibi şehir. De… Diğer şehirlere bakıyorsun, Afyonkarahisar, Bayburt, Kırıkkale, Kütahya, Çankırı, Düzce, Uşak, Siirt, Şırnak. İçlerinden yine bazılarına ses etmeyelim hani, ama (ofansif mizah is coming), bu mutluluk işi biraz beklenti ile alakalı olabilir gibi geliyor bana. Yani bir Şırnaklı muhtemelen “Oha lan güneş doğdu şehre bak.” diye düşünüyor olabilir. Veya bir Bayburtlu, “Olaya bak, musluktan su akıyor.”; Siirtli, “Bizim şehirde çay/kahve içilen kafeler var.” diye düşünüyordur muhtemelen. Oralılar kızmasın, azıcık ofansif olalım. Oyunu hep kendi sahamızda kabul etmeyelim.

Zaten benim Siirtli arkadaşlarım da, bir düşünüyorum, yok.

Zafer Bayramımız kutlu olsun…

30 Temmuz 2024 Salı

Tıkılak/Takılak V

 

* Son Tıkılak/Takılak yazımızı “Yaşasın 1 Mayıs!” cümlesiyle bitirmişiz. Bu sene 1 Mayıs, çarşamba gününe geldi ve bizim insanlar Perşembe ve Cuma izin alıp bu günleri hafta sonuyla birleştirip beş günlük tatile çıktı. Haftanın ortasındaki bir gün bile buna yetti anlayacağınız, anlayacağımız. Yani Çarşamba tatil olmasa da, herhangi bir perşembe, cuma gününde izin alsan dört gün tatile gidebiliyorsun. Tatilin 4 günlük olmasıyla, 5 günlük olması arasında kayda değer fark yok sonuçta. Demek ki insanımızda bu kadar bunalmışlık, bu kadar cana tak etmişlik, bu kadar rahat nefes alalımlık durum mevzubahis. Bir şey d(iy)emiyorum.

* 13 yıllık meslek hayatında ne tecrüben var diye sorarsanız, ilk şunu söylerim: Ödemesini ne zaman getireceği ile ilgili “İnşallah şu tarihte getireceğim” diyen müvekkil ödemesini getirmiyor; “inşallahsız” şekilde, “Şu tarihte getireceğim.” diyen getiriyor.

* Size benden bir takıntı (tıkılak, takılak, takıntı). Kitaplarımın ilk sayfasına (ilk sayfa gözüme pek uygun gelmediyse 3. sayfasına) çoğumuz gibi adımı soyadımı, kitabın alındığı zamanı (tarih veya ay yıl olarak), yine duruma göre alındığı yeri (bazen kitabevinin adı, bazen şehir, bazen ilçe olarak) yazıyorum. Ancak; aynı yazarın bir başka kitabına, öncekini nasıl yazdıysam, onu da aynı şekilde yazıyorum/yazmak durumunda hissediyorum. Mesela önceki “ad soyadı, altına Ocak 2021” ise, yeni kitaba da “ad soyadı, altına Temmuz 2024” yazıyorum. Öbür türlü bana yazara özensizlik/saygısızlık gibi geliyor. Bir de şu var, internetten aldıklarıma tabii bir şey yazmıyorum. Ama kitabevinden aldıysam ve o kitabevini yazdıysam, o yazarın başka kitaplarını da kitabevinden alacakmışım gibi bir durum oluyor. Güzel bir şey bence, mutlu edesi.

* Meslek hayatı dedik. Mal bir durumdan bahsedeyim size. Savcının kapısını çalıyorsun adliyede mesela, savcı telefonda konuşuyor, rahatsız etmemek için çıkıyorsun, “Ben sonra geleyim.” diyerek. O da zaten işaret parmaklarıyla “bir saniye” işareti yapıyor veya senin cümlenden sonra kaş göz yapıyor “tamam” anlamında. Sonra bir müddet dışarıda bekliyorsun savcıyı. Kalıyorsun öyle…

Konuşması bitince, kapısını açıp “buyrun” demiyor savcı; ama belki konuşması bitti. Bekliyorsun mal gibi. Sen odadan çıktıktan 1 dakika sonra da giremiyorsun, devam ediyor olabilir konuşma. O zaman baskıcı insan olursun. 15 dakika beklersen de, belki konuşması 20 saniye sürdü adamın veya kadının, o zaman 14 dakika 40 saniye boşuna beklemiş oluyorsun. Salak bir durum.

Tek derdimiz bu olsun tabii. Yüzünü gördüklerine şükredelim o ayrı.

* İş için Çatalca Adliyesi’ndeyim, öğle arası olmuş. Adliyeye yakın bir köftecide köfte bekliyorum. Bir şarkı çalıyor, Serdar Ortaç’ın Yaz Yağmuru şarkısı. Ancak söyleyen başka biri, tanıdık bir kadın, eskilerden. Mucize ve hayat kurtarıcı uygulama Shazam marifetiyle bakıyorum, söyleyen Ayten Alpman. Çok ilginç…

Bu şarkıyı daha önce Alpman söylediyse ve Serdar ortaç’ın coverıysa bu, garip; Serdar Ortaç’tan sonra söylediyse daha garip. Bu son kısma “ki değil tabii” yazacaktım, hakikaten Ayten Alpman’ın coverladığı bir şarkıymış. 9 yıl önce söylemiş Ayten Alpman. Çok ilginç. İlginç olan bir husus da, köftecide bulunduğum süre içinde şarkının üç kez çalınması. Araya başka şarkı alıp alıp çaldılar şarkıyı. Demek ki Ayten Alpman bilgisi de köfteciye yeni gelmiş.

Ümit Besen de Aşk Durdukça (Dünya Döner Tek Bir Yana) şarkısını güzel söylemişti. Müslüm var bir de tabii. Bir Ömür Yetmez ki iyiydi. Paramparça ise, Teoman’la güzel…

Dipten kum çıkarmalı tatiller…

28 Haziran 2024 Cuma

Gemiyi Kaale Almayan Cefakeş

 

Sevdiğim bölümden seslendiğim için mutluyum. Ufak birkaç hususu aktarıp kayıplara karışma niyetindeyim.

Daha önce yazdığım; “Çevir ‘gazı’ yanmasın.”, “Onun ‘miladı’ doldu.” gibi hatalara benzer kullanımla başlatacağım yazıyı.

1. Gemiyi azıya alma tabiri yanlış olup doğrusu gemi azıya almadır. Yani ortada gemi yoktur; gem vardır. Gem de, atı yönlendirmek için ağzına takılan demir araçtır. Azı da bildiğimiz, atın azı dişidir. Bu deyimden de; atın, gemi azıları arasına alıp etkisiz bırakarak süvarisinin yönetiminden çıkması ve alabildiğine koşması anlaşılır (Tdkspor). Yani burada özne, yani “fail”, attır. Geminin konuyla hiç ilgisi yoktur.

2. Yine bir alma fiilinden bahsedeyim: kale almak. Gerçi TDK, kale almayı değil kale almamayı tanımlamış. Buradaki “kale”, Estergon Kalesi anlamındaki kale olmadığı ve “a” harfi inceltildiği için insanlar “kaale” almak şekilde yazıyor; ancak burada kelimenin yalın hâli kal olup bu kelime, söz demektir. Kale almamak da; önem vermemek, hesaba katmamak, sözünü etmeye değer bulmamak anlamlarına geliyor. Yine de bu yazdıklarımı kale alıp almamak size kalmış.

3. Geçen Linkedin sitesinde bir hesapta cefakâr ve cefakeş kelimeleri paylaşılmış ve karıştırılıyor diye not düşülmüş (Tarih Arşivi’nden alındığı anlaşılıyor bu paylaşımın da, öyle bir antete yer verilmiş zira). Buna göre cefakeş cefa çeken, sıkıntıya katlanan; cefakâr ise eziyet ve sıkıntı veren anlamlarına geliyormuş. Kâr Farsça anlamına da geldiği için de, cefakâr işi gücü cefa olanmış. Keş ise yine Farsça çekmek anlamındaki keşiden fiilinden geldiği için sonuna eklenene “çeken” anlamı katarmış. Yani cefakâr cefa veriyor, cefakeş ise bu cefayı çekiyor hesaba göre.

Yalnız TDK, cefakârı tanımlayıp eziyet eden, eziyet veren derken; ikinci anlam olarak direkt cefakeş yazmış. Cefakeş kelimesinin TDK anlamı da; cefa çeken, sıkıntıya katlanan, cefakâr. Takdir sizin.

Yazının bu kısmını tüm Fenerbahçe taraftarlarına atfediyorum.

Hayırlı yazlar…

30 Mayıs 2024 Perşembe

Haziran Güneşsizliği



Bundan yaklaşık altı yıl önce, Ali Koç henüz seçilmeden Haziran Güneşi isimli bir yazı yazmış, Koç’la ilgili umudumu dile getirmiştim. Buradan okunabilir.

Bir Fenerbahçeli olarak sonlandırdığım o yazıda Ali Koç’un gelme gerekliliği anlatılmış, yirmi yıldır koltuğa zamk gibi yapışan ve yirmi yılda altı sene şampiyonluk gören bir başkanın gitmesi gerektiğinden söz edilmiş. Güzel de söz edilmiş. Söz edildikten sonra Ali ağabeyimiz de seçilmiş.

Ali Koç seçildikten sonra aradan altı yıl geçti. Altı yılda kişisel hayatta neler neler oldu. Çoğu da çok güzel şeylerdi. Ancak Fenerbahçe için aynısını söylemek mümkün değil.

Altı yıl önce huzur vadeden başkanı analım. Altı yılın sonunda ortaya hiçbir şey koyamayan, iyice Aziz Yıldırım’a benzeyen, eleştirdiği kişi, hatta daha da kötüsü hâline gelen bir başkandan söz ediyoruz.

Bu arada iki yılı aşkın süre önce de, Ali Koç aleyhine de yazı kaleme almışım, Ali Koç döneminin bitmesi gerektiğine dair, Finito başlıklı yazı. Buradan okunabilir.

Ali Koç, geldikten sonra Aziz Yıldırım’ın hocalarını getirmiş (Pereira, İsmail Kartal [2 kez], hatta eleştirdiği Ersun Yanal), başarı sağlayamamış. Göreve gelir gelmez Cocu’yla “vizyon” ortaya koymuş, o vizyondan vazgeçmiş, son İsmail Kartal seferi öncesi başarılı ve kariyerli denebilecek bir Jorge Jesus’u getirebilmiş, onda da dikiş tutmamış (bu tercihe ve dikiş tutmamasına laf etmiyorum).

Megafonlarla havaalanında açıklamalar yapmış, tribünden taraftarların üzerine atlamış, bu yıl da gaza gelip takımı ligden çekmek gündemiyle on binleri stadyuma toplamış, sonra o on binlere “Gaza gelmeyin, ligden çekilmeyi oylamayacağız.” demiş.

Çekilmek, U-19’la maça çıkmak, şu bu derken, takımın kimyasıyla oynamış, muhtemel başarıların önüne geçmiş. Gelmeden önce altyapıdan, ekonomiden, scouttan, vizyondan bahsedip huzur vadediyor demişim Koç için; o vaatlerin hiçbirini gerçekleştirememiş, mahalle kabadayısına dönmüş.

Şimdi Aziz Yıldırım çıkıp “Geldiğimin 3. yılı Galatasaray’ın hegemonyasına son verdim, şampiyon oldum, şunları şunları takıma kazandırdım. Bir başarı hikâyem var. Ayrıca, beni cezaevine attılar, tahliyemin üzerinden 1 yıl geçmeden Avrupa Ligi’nde yarı final oynadım. Sen de bir düşman attın ortaya, ona sığınıyorsun.” dese haklı. Yirmi yılda altı kez şampiyon olmayı eleştirmişiz, Ali Koç’un takımı “6’da 0” çekmiş, sadece bir Türkiye Kupası alabilmiş.

Öte yandan Aziz Yıldırım’ı da sadece “Fatih” ve “Kanuni Sultan Süleyman” dönemi ile anmak büyük hata olur. Özellikle 2013 ve 2014’ten sonra aldığı kararlarla takımı yıkıma sürükleyen, ekonomik olarak çökerten, başarılı yöneticileri küstüren, başarılı hocaları kovan, en son elinde “Fenerbahçe, Cumhuriyetin kalesidir.” sözü kalan, yine düşmanın varlığına sığınan bir başkandan bahsediyoruz. “Ben bilirim”ciliği her zaman vardı, ancak özellikle son dönemlerinde ekonomik sıkıntı da, futboldaki başarısızlık da çok net ona yazar. O nedenle insanlar Ali Koç’a sarıldı; fakat koç kurt çıktı.

Gelinen aşamada, her ikisinin de yaptıkları ve yapmadıkları ortada. Fenerbahçe’nin bu iki başkana muhtaç olmadığı da… Kaldı ki Aziz Yıldırım’ın ekibine baktığımızda çok bir şey değişmeyeceğini de öngörüyoruz. Taraftar gazı alma transferleri olur ki, o hep oluyor zaten.

Şimdi de teknik direktör yarışı yapıyor iki aday. Mourinholar, Pochettinolar havada uçuşuyor. Kimsenin aklına İsmail Kartal’a en azından hakkını vermek gelmiyor. Daha önce birçok kişiye haklarını vermedikleri gibi... Adama Binali Yıldırım muamelesi yapıyorlar.

Bizi bu iki adaya muhtaç eden Fenerbahçe’ye de, bu başkan adaylarımıza da... Demeye de dilim varmıyor ama... Saygılarımı sunuyorum.

Haziran Güneşi demişiz, şimdi karşımızda net bir “güneşsizlik” var. Kim gelirse gelsin, geçici başarılarla ve çözümlerle avutuluruz.

Herkese iyi seçimler, benim seçmeyeceklerim belli.

Bir Fenerbahçe Kongre Üyesi