6 Kasım 2016 Pazar

Sorarlar


“Milli irade” sözünü dillerinden düşürmezler, aleyhlerine cereyan eden her bir süreci milli iradeye sıkılan bir kurşun olarak nitelendirirler. 17-25 Aralık’ta da savunmaları “bize darbe yapılmaya çalışıyor” olur, “biz milletiz” olur, kumpastır, şantajdır, montajdır, “haydi sandığa gidelim”dir bildikleri. Ancak milyonlarca seçmeni olan bir siyasi parti yöneticilerini tutuklatmakta beis görmezler. Yine seçilmiş İstanbul Barosu Yönetiminin “düştüğünü”, boyunduruklarındaki “Hukukun Üstünlüğü Platformu” aracılığıyla haykırabilirler. Özetle, oyları fazlaysa milli iradecidirler.

Gerek burada, gerekse “aylaktakiler” bloğunda 15 Temmuz darbe girişimi ile ilgili olarak yaptığım inandırıcılık ve samimiyet çağrıları, ben ve benim gibi düşünenleri jakoben, darbeci, PKK’lı, FETÖ’cü filan yaparken; Anadolu’nun dört bir yanında açığa alınan, tutuklanan sözde FETÖ’cü hikayeleri devam ediyor.

Darbeci olma veya darbede payı olma ihtimali bulununlar, “dere geçerken at değiştirilmez” sözü ile kurtarılır; uzman, profesör, doçent doktorlar, sadece Bank Asya’da hesabı oldukları veya çocukları Fethullah’ın okulunda okudukları ya da sadece milli iradecilerle ters düştükleri için açığa alınır ve/veya tutuklanır, şehirde dertlerine derman bulamayan hastalar, sözde FETÖ’cü hekimler açığa alındığı ve/veya tutuklandığı için şehir dışlarına ve büyük şehirlere yol alırlar. Buna bağlı olarak hastanelerde, okullarda vs. kurumlarda isyanlar başlar. Bu sırada, geçmişte Fethullah’ın okulunda okuyan Bakan Berat Albayrak’ın sırıtmaları ekranlara yansır.

“Hiç merak etmeyin, olağanüstü hal normal vatandaşı etkilemeyecek” derler, ülkede normal vatandaş kalmadığı için olsa gerek, insanlar işinden, gücünden, huzurundan, özgürlüğünden olur. Öte yandan Fethullahçı olduğunu anlamak için sadece youtube’a bakmamız yeterli Reşat Peker gibiler, mecliste Fethullah ile mücadele eden kişiler olurlar. Zamanında Fethullah’ın ipliğini pazara çıkardıkları için Fethullah’ın operasyonları yüzünden özgürlüklerinden olanlar, günün sonunda FETÖ’cü oldukları iddiası ile gözaltına alınır, tutuklanır. Şimdi “FETÖ neler yapmış yahu bu ülkeye, hiç beklemiyorduk” diyenlere 20-30 yıl önce Fethullah’ın aslında ne olduğunu anlatan Hikmet Çetinkaya, sadece yaşı itibariyle “paçayı kurtarabilir”.

Tayyip Erdoğan ne derse, ona göre yorum yapıp tivit atanlar kanaat önderimiz olurken, milli mutabakat ve Yenikapı ruhunun yalan olduğunu, ileride gerçek yüzün daha da sert şekilde ortaya çıkacağını, KHK’lerle “darbe ile mücadele” kisvesi altında özgürlüklerin iyice kısıtlanacağını, hukuk devletini iyice terk edeceğimizi söyleyenler Yenikapı ruhuna aykırı hareket etmiş olur.

Diğer yandan, görüşleri şu an iktidarda olan yurttaşlarımız “idam” diye haykırırken, “profesör” unvanlı Anayasa hukukçuları, “İdam için diyelim 6 yaşındaki çocuğun ırzına geçip öldürülüyor. Şimdi buna ağırlaştırılmış müebbet de versen, vatandaş tatmin olmuyor. İstiyor ki ‘bu adam idam edilsin’. Yani bu konuda çok büyük istek var. Anayasa değiştirilerek bunlar yapılabilir.” veciz sözlerini kullanabilir.

Biliyoruz ki profesörümüzün siyasi görüşü muhalefette olsaydı, idamın kabul edilemezliğini yine bu profesör amcamız yapacaktı. İdamın kabul edilemez ve geri dönülemez olduğunu her türlü hava ve yol koşullarında anlatan, ömrü hayatında bir kez bile idam yönünde görüş bildirmeyen bizler ise, ihanete devam etmekteyiz.

İşin kötü tarafı; şimdi milli iradeci geçinenlerin büyük çoğunluğu, darbe başarılı olsaydı, aslında Fethullahçı olduğundan, çocuklarını onun okullarında okuttuğundan, en azından Tayyip Erdoğan’ın artık çok ileri gittiğinden, kandırıldığından filan söz ederek yine tivitler atmaya, ekranlara çıkmaya devam edecekti. “Rabbim ve milletim affetsin” diyenler de bu kez, yeni veya eski Fethullahçılar olacaktı. Sözgelimi Reşat Petek, “Tayyip Erdoğan’ın hataları oldu, ben uyarmıştım” diyecekti, Melih Gökçek, zaten Fethullah’a büyük sevgi ve saygı duyduğunu herkesin bildiğini ifade edecekti, Mehmet Barlas, neyse…

Neyse ki hayatımda Fethullah’a verdiğim tek destek (belki bu bir suç ikrarıdır, savcılar göreve), ÖSS döneminde Zaman gazetesinin Güvender Yayınları’ndan çıkan deneme sınavı ekini almaktan ibaretti. Onda bile, gazeteye para vermeme rağmen, gazeteyi almadım, sadece deneme sınavı ekini aldım. Gözüm geri zekalı haber ve yorumlara kaymasın ve evin içine Fethullah öğretisi girmesin diye, 17 yaşın hür ve sağlıklı iradesiyle... Aradan yıllar geçti, yine geri zekalı haber ve yorumlar eve girmesin diye Yeni Akit, Yeni Şafak, Sabah filan almıyorum.

1990’larda Fethullah’ın dershane ve okulları, o zamanlar “geleceği parlak bir çocuk” olarak düşünüldüğümden, dershane ve okullarında okumam için bana ve aileme ulaştılar, istemedim, gitmedim, istesem de gönderilmezdim.

Yaşım 19’a ulaştığında üniversitemin gönderdiği Amerika’da dil kursundayken, o kursa başka bağlantılarla katılan Türk öğrenciler, okul arkadaşlarımıza buluşma, bir araya gelme, gezme, tozma tekliflerinde bulundu, “büyük oyunu gördük”, tenezzül etmedik.

10’lu, 20’li yaşlarda bu adamın ne olduğunu gayet iyi bildik. Tıpkı 15 Temmuz’un esas itibariyle bir iktidar savaşı olduğunu, kazananın kim olursa olsun yine Tayyipçi ve Fethullahçı olmayan bizlere yöneleceğini ve dinin kullanılmaya, mafya cemaatlerin ülkede at koşturmaya ve suç işlemeye devam edeceğini, laikliğin, liyakatin, hukuk devletinin yine bir tarafa bırakılacağını iyi bildiğimiz gibi. Çünkü biliyoruz, böyle bir aymazlık ve iktidar hırsı görülmedi.

Öte yandan, PKK’yı terör örgütü olarak gören, HDP’yi inandırıcı bulmayan, onlara oy vermeyi aklının ucundan bile geçirmeyen, “Kürdistan” kelimesini ağzına dahi almayan bizler; HDP’li yöneticilere yapılan operasyonları lanetlediği için, Kasım 2013’te bayraklarla şiirlerle şarkılarla Kürdistan açılımı yapanlarca PKK’lı ilan edilebildi. Yine AKP’yi ve türevlerini, sözgelimi Hak Yol İslamcıları eleştiren ve tehlikeli birer mahluk olarak gören bizler, “niye PKK’lıları eleştirmiyorsun?” gibi abuk bir soruyla muhatap olabildi. Böyle bir basitlik ve acizlik de görülmedi.

Ama bizlere muhtaç oldukları gerçek. Nasıl ki 17-25 Aralık’ta, 15 Temmuz’da, 2010 referandumunda tek başınıza çıkamadıysanız işin içinden, konjonktüre göre Atatürkçü, konjonktüre göre solcu, konjonktüre göre PKK’lı, konjonktüre göre milliyetçi kesimden yardım almak durumunda kaldıysanız, hayatınızın geri kalan kısmında da kalmaya devam edeceksiniz. Ama bir zaman sonra (umarım en yakında), size sırf “devlet yaşasın” gibi, “ülke bölünmesin” gibi, “Kürtlere hakları verilsin” gibi düşüncelerle yardım edenleri bulamayacaksınız.

Tek istediğiniz oy. Gücünüz için, para için buna mecbursunuz. Oy için Atatürkçü, oy için milliyetçi, oy için özgürlükçü geçinirsiniz ki, esas Atatürkçüler, esas milliyetçiler, esas özgürlükçülerden oy kapabilin. İhtiyacınız kalmadığında; “her şeyi bildiğiniz gibi”, Lozan’a küfretmeyi, milliyetçilere laf etmeyi, özgürlükleri her alanda kısıtlamayı da siz bilirsiniz.

İyi bir hukukçunuz, sanatçınız, fikir insanınız yok; televizyona çıkardığınız hukukçu kifayetsiz ve militan, sanatçı emek hırsızı, komedyen FETÖ’den alındı, bize muhtaçsınız ve ileride yalnız ve muhalefette kalacaksınız. O zaman da büyük çoğunluğunuz, yukarıda belirttiğim gibi “evet Tayyip Erdoğan’ın ileri gittiği yerler vardı”, “ben katılmamıştım zaten son dönemlerde” gibi “Gezi’yi ilk üç gün ben de destekledim” benzeri gerzek açıklamalarda bulunacak. Ancak tarih yazacak, halk soracak.

Ruhi Su’nun da dediği gibi: “Sabahın bir sahibi var, sorarlar bir gün sorarlar…”

2 Kasım 2016 Çarşamba

Bir Saldırganın Elli Bir Günü


Ön Açıklama: Tarihlerle ilgili olarak gazete haberlerinden faydalanıldığından, 1 veya 2 günlük yanılmalar olabilir.

12 Eylül 2016: Şahıs; İstanbul’da bir belediye otobüsünde, şort giydiği gerekçesiyle bir kadına tekme ile saldırdı.

17 Eylül 2016: Yapılan araştırmalar sonucu saldırgan tespit edilerek gözaltına alındı.

18 Eylül 2016: Saldırgan savcılık ifadesinin ardından serbest bırakıldı. Çıkışında gazetecilere “Her şey İslam Hukuku’na uygun oldu” dedi. Serbest kaldıktan birkaç saat sonra saldırgan hakkında bir kimsenin inanç, düşünce veya kanaatlerinden kaynaklanan yaşam tarzına ilişkin tercihlerine müdahale ettiği ve halkı kin ve düşmanlığa tahrik ettiği gerekçesi ile yakalama kararı çıkarıldı.

19 Eylül 2016: Savcılık ifadesi sonrası hakimliğe sevk edilen saldırgan tutuklandı.

29 Eylül 2016: Saldırgan hakkında inanç, düşünce ve kanaat hürriyetinin kullanılmasına müdahale, halkı kin ve düşmanlığa tahrik, kasten yaralama ve hakaret suçlarından dava açıldı.

26 Ekim 2016: Mahkemede ilk celse sorgusu yapılan saldırgan, “Kadının örtünmesi gerekir, aksi halde insanı suça teşvik ve tahrik eder” ifadelerini kullandı, ruh sağlığının yerinde olmadığını iddia etti. Bu konunun araştırılması için duruşma 21 Aralık’a ertelendi. Saldırgan serbest bırakıldı.

28 Ekim 2016: Tahliye kararına yapılan itiraz sonucunda saldırgan hakkında yakalama kararı çıkarıldı.

29 Ekim 2016: Yakalanan saldırgan yeniden tutuklandı.

1 Kasım 2016: Saldırganın tutukluluğuna yapılan itiraz kabul edildi, saldırgan serbest bırakıldı.

Saldırganın elli bir günlük serüveninde üç gözaltı, iki tutuklama, üç salıverilme, bir İslam Hukuku'ndan kesit, kim bilir kaç örtünme gerekliliği, ruh sağlığı bozulması yaşandı. Neticede bu süreçte “erbezioğlanı” olan saldırgan, tahliye edilerek aramıza ve belediye otobüslerine karışmaya başladı.

Saldırganın aramıza dönmesinde emeği geçen, ceza yatarında, koşullu salıverilmelerde, açık ceza infaz kurumuna ayrılmalarda sürekli olarak tutuklu ve hükümlüler için “iyileştirmeler” yapmaktan geri durmayan tüm kanun, kanun hükmünde kararname ve yönetmelik koyuculara ve uygulayıcılarımıza teşekkürü bir borç biliriz. Yaşasın adalet… 

29 Ekim 2016 Cumartesi

Hak Yol İslam, HÜP ve Derya Hanım






Yukarıda yer alan videoya ve özellikle videodaki o uzun boylu kıvırcık çocuğa dikkat çekerek yazıya başlıyor, İstanbul Barosu’nun 23 Ekim 2016’da yapılan başkanlık seçiminde çekilen bu videoda geçen, esas çocuğun telefonuna bakarak okuduğu dörtlüklere aşağıda aynen yer veriyorum. Buyrun…

Kör dünyanın göbeğine
Hak yol İslam yazacağız
Kuşların gözbebeğine
Hak yol İslam yazacağız

Koç burcuna yay burcuna
Bebeklerin avucuna
Minarelerin ucuna
Hak yol İslam yazacağız

Askerlerin miğferine
Kağnıların tekerine
Buda’nın tunç heykeline
Hak yol İslam yazacağız

Herkes duyacak bilecek
Saklanmaz gayrı bu gerçek
Yaprak yaprak çiçek çiçek
Hak yol İslam yazacağız

Amerika kıtasına
Moskova’nın ortasına
İsrail’in göbeğine
Hak yol İslam yazacağız

Videoda söylenen şiir Abdurrahim Karakoç’a ait. Videoda şiirin bazı dörtlükleri söylenmemiş, eksikler var. Ayrıca yukarıda yer verilen “Amerika” ile başlayan son dörtlük, şiiri yayınlayan bazı internet sitelerinde var, bazılarında yok. Bir de, bu dörtlüğün üçüncü dizesinde daha önce “İsrail’in göbeğine” yerine “Yeşil Kıbrıs adasına” ibaresi kullanılmış. Sanırım metni güncelleyenler, “zaten Amerika, Moskova diye başlamışız, İsrail’e de giydirelim” diye düşünmüş olacak ki, şimdi “Hak yol İslam” yazmak için Kıbrıs’tan ziyade, İsrail’in göbeğini uygun görmüşler. Uygundur, haklarıdır.

Bu arada bazı internet sitelerinde, şiirde şöyle bir dörtlüğe yer verildiğini görüyoruz, onu da aşağıda aktaralım.

Memurların masasına
Masonların locasına
Türk’ün Anayasası’na
Hak yol İslam yazacağız.

Videoda yer alan cengaverler, iktidara yakın Hukukun Üstünlüğü Platformu’nun (HÜP) destekçileri. İçlerinden birinin ceketinde HÜP’e ait sarı renkli yapıştırma var. Yine içlerinden birkaçını, 22 Ekim 2016 Cumartesi günü yapılan Genel Kurulda sarı atkılarla görmüştüm. Sarı atkının meali şu: Hukukun Üstünlüğü Platformu destekçileri, hafta sonu boyunlarında sarı renkli, üzerinde “Av. Mehmet Sarı”, “Hukukun Üstünlüğü Platformu” yazan atkılarla gezdiler.

Madem hep sarıdan gidilmiş, şiiri Mehter Marşı ezgileriyle okuyan bu cengaverlere, yine Karakoç’un “sarı saçlarına deli gönlümü” (veya “sarı saçlarını deli gönlüme”) ile başlayan Mihriban eserini okutmak lazımdı, burada bir hata olmuş. Ama ne söyleyeceklerini bana soracak değiller, Hak yol İslam’ı uygun görmüşler. Uygundur, haklarıdır.

Videoyu twitter üzerinden paylaşan hesap da “Kardeşler Cemiyeti” adlı bir yapılanmaya ait. Bu yapılanma, videoyu paylaşırken şu tiviti atmış: “İnsanı dünya ve ahirette mutlu edecek tek hukuk nizamı İslam Hukukudur… İstanbul Baro seçimlerinden…” Düşünce ve tivit özgürlüğü vardır. Uygundur, haklarıdır.

Videodaki gençleri, “HÜP içinde münferit bir grup” olarak görmek ve HÜP’ün haberi ve icazeti olmadan bu marşın okunduğunu savunmak, herhalde bu cengaverlerden daha komik olacaktır. Çünkü bu yakışıklılar, herhangi bir icazet almadan ense tıraşlarına dahi karar verme yetilerine sahip görünmüyorlar.

Ben naçizane, Hukukun Üstünlüğü Platformu’nun yılmaz savunucularına; Mevlana’nın kült “ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” sözüne uygun olarak “Hukukun Üstünlüğü Platformu” ismini değiştirip, “İslam Hukukunun Üstünlüğü Platformu” olarak oy avcılığına soyunmalarını salık veririm. Mevlana der ki, “bazı şeylere sadece sabır gerekir, bazı şeylere de dürüstlük”. Oldukları gibi görünsünler, niyetlerini belli etsinler. Aksi takdirde, gerçekten hukukun üstünlüğünü savunan avukatlar olarak, İstanbul Barosu’nda 2016 Ekim ayı itibariyle 3040 şeriatçı meslektaşımız olduğunu düşünecek ve ülkemiz için daha da endişeleneceğiz.

Bu yazıyı, Genel Kurulun yapıldığı Haliç Kongre Merkezi bahçesinde HÜP için “asıl bunlar tehlikeli” ifadesini kullanan bir yaşlı kadın avukata Genel Kurul kürsüsünden çemkiren meslektaşım Derya Yanık’a ithaf ediyorum. Görüşme imkanım olsa kendisine şu soruları sormak isterdim: Gerçekten tehlikeli değil misiniz Derya Hanım? Baro seçimlerinde HÜP gençliğinin “Hak yol İslam” haykırışlarından rahatsız olmadınız mı? Bunları tehlike olarak görmüyor musunuz? HÜP olarak Anayasamıza “Hak yol İslam” yazacak mısınız?


Derya Hanım her ne kadar bu tiviti, kendi iktidarlarını sonlandırmaya çalıştığı için lanetledikleri 15 Temmuz ile ilgili atmış olsa da, bu tivite yer vererek bir latife ile bitirmiş olayım dedim “şuncağızı”. Umarım Derya Hanım, Hukukun Üstünlüğü Platformu ve doktrinleri de tarihte bir latife olarak yerini alır.

29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun. Tabii sizinki de Derya Hanım…

21 Ekim 2016 Cuma

Ne Olacak Bu Payidarspor'un Hali?

Futbol takımımıza talip oldular, takımda söz hakkına sahip olmamızı istemediler. Önce antrenmanlarımız basıldı, toplarımız ayakkabılarımız çalındı; sonra sahamız işgal edildi. Bazı futbolculara daha iyi şartlar karşılığında iş teklif edildi, kandırıldılar yani. Futbolcuların bir kısmı gitti, çok azı kaldı.

Takım dağıldı dağılacak derken bir grup genç Siyami Bey önderliğinde eşkıya tayfasını mahallemizden kovdu. Bu eşkıyalar mahalleye gelmeye bir süre cesaret edemediler. Takım yenilendi, “Payidarspor” adını aldı. Mahalleye huzur geldi.

Oyuncu eksiklikleri sonucu seçmeler yapıldı, yeni oyuncular takıma katıldı. Takım sahası daha önce pazar yeri olarak kullanıldığından, sahada da yenilikler yapıldı. Yeni kaleler getirildi, saha çizgileri oluşturuldu, mahalleliden yardım alınarak yeni ve kaliteli toplar alındı. Siyami Bey’in futbol bilgisi sağlam olduğu için takımın başına getirildi. Kulübün hem başkanı, hem teknik direktörüydü. Bir şekilde ilk 11 oluşturuldu, başta 1-2 kişi ile sınırlı yedek sayısı 7’ye çıkarıldı. Antrenmanlar daha güzel, daha keyifli geçiyordu. İyi bir potansiyeli olan takım bu olaylardan birkaç yıl sonra profesyonel ligde oynamaya hak kazandı. Payidarspor başlarda belli bir mahallenin takımı olarak gözükse de, artık ününü artırmıştı.

Derken Siyami Bey hayatını kaybetti. Bu durum Payidarspor’da büyük bir üzüntüyle karşılandı. Siyami Bey’in yakınlarından Şemsettin Bey takımın başına geçti.

Şemsettin Bey hem teknik direktörlük, hem de başkanlık görevini yürüttüğü süre içerisinde takımı pek ileriye götüremeyip Siyami Bey’e göre daha geri planda kalsa da, iddiasız ancak huzurlu bir takım oluşturdu. Ancak Siyami Bey’e gösterilen sevgi ve saygı, Şemsettin Bey’e pek gösterilmediğinden ve takım daha ileriye götürülemediğinden, yöneticiliği ve teknik direktörlüğü bırakma kararı aldı. Zaten mahalleli ve taraftar da kendisinin bu işi beceremediğini düşünüyordu, ayrıca başkan olmasını da istemiyordu. Takımın başına Hasan Bey’le ve Ali Bey geldi. Hasan Bey takıma tekniği taktiği öğretecek, Ali Bey de transferleri ve takımın ihtiyaçlarını yönetecekti.

Takım da ilk zamanlarındaki gibiydi, fena gitmiyordu. Çok iddiası olmasa da mahallelinin yüzünü güldürmeye yetiyor, maçlar seyirciler açısından piknik havasında geçiyor ve onlara kendince futbol ziyafeti sunuyordu. Çocukların futbol sevgisi de bu süreçte gittikçe artmış, çocuklar evlerinde toplarıyla uyur hale gelmişti.

Payidarspor, kurulduğu dönemdeki gibi hep 3-5-2 oynuyordu. Kaleci; yenilecek golleri yiyen, ancak çok fahiş hatalar yapmayan, ekstra özelliği de olmayan, Esnaf Muharrem’di. Üç kız çocuğu babasıydı, çocukları sürekli maçlarını izlemeye gelir, babalarının koruduğu kalenin arkasından sürekli “maç kaç kaç baba” diye sorarlardı. Takımın en yaşlısı 37 yaşındaki Erol geri 3’lünün ortasında, “sarkık libero” olarak tabir edilen, ayaklarına hakim bir abimizdi. Defansı beraber oluşturduğu stoperler Cenk ve Birol da 25-26 yaşlarında, aynı işte çalışan çocukluk arkadaşlarıydı. Erol Abilerine göre daha kuvvetsizdiler, ama canla başla oynarlardı.

Orta sahanın beş oyuncusu 1-4 gibi dizilmişti, yani beş oyuncudan biri, diğerlerine göre daha geride, toparlayıcı pozisyondaydı. Burada yine yaşça diğerlerinden büyük, lisede Erol Abinin iki dönem altı Yusuf Abi oynardı. Top tekniği iyiydi, riski sevmez, kontrollü oynardı. Takımın iki kanadını oluşturan Zafer’le Sadık lise arkadaşlarıydı, okulu bitirmişler, takıma katılmışlardı. Biraz disiplinsizlerdi, ama rüzgar gibilerdi. Ortadaki iki oyuncudan ilki ise mahalleye sonradan gelen, bir polis memurunun oğlu Nazmi’ydi. İyi niyetliydi, ama tek özelliği de oydu. Diğeri ise takımın yakışıklısı Burak’tı. Şutları çok sertti, ama biraz bencildi.

Takımın forvetinde 31 yaşında 1.87 boyunda Gökhan vardı, top ona sürekli şişirilirdi ki, yanındaki ve hemen arkasındakilere uzun boyuyla topu servis edebilsin. “Gökhan Şükür” derlerdi ona. Yanındaki Murat da 28 yaşında, çabuk hareket eden ve çok iyi adam eksilten, kısa boylu bir arkadaştı. Takımda yıldız denilebilecek tek kişi Murat’tı. Hepsinden azar azar da olsa her özelliğe sahipti. Kısa boyuna rağmen hava toplarında da iyiydi, güzel paslar da atardı (özellikle Gökhan’a), şutları da isabetliydi. Zaten takımın en golcü oyuncusu Murat’tı. Diğer takımlar Murat’ı durdurma görevini en iyi savunma oyuncularına veriyor, o şekilde Payidarspor’u durdurabileceklerini düşünüyorlardı.

Oyuncuların iyi özelliklerini buradan anlattım; ama Payidarspor her ne kadar “takım” desek de takım olmaktan, yardımlaşarak oynamaktan uzaktı. İyi oyuncuları vardı belki; ama zaten her takımda aşağı yukarı 3-4 iyi oyuncu bulunmaktaydı. Her zaman gol atabilecek bir takım olduğu yadsınamazdı; ama her an gol yiyebilirdi de. Çünkü defans işini adamakıllı becerebilen, sadece 37 yaşındaki Erol Abi vardı. O da yetmiyordu tabii. Yanındakileri çoğu kez ikaz etse de, kapasitelerinin farkındaydı, çok da takmıyordu verilen pozisyonları, yenilen golleri. Yusuf Abi de öyle çok koşan, mücadeleci bir adam değildi, yetmiyordu.

Başta komşu takımlara karşı üstün oynayabilen Payidarspor, etrafta “averaj takımı” olarak bilinir hale gelmişti. “Takımımız düşse de dara, sorun yok koyarız Payidar’a” tezahüratları rakip takımların sloganı olmuş, Payidarspor taraftarlarını kızdırmıştı.

Takım; artık taraftarına da zevk vermeyen, maçlarını 15-20 kişinin izlediği, hatta bazı oyuncuların da gerek antrenmanlara, gerekse maçlara gelmediği bir takım haline gelmişti. Neyse ki düşmüyordu, ancak birkaç kez alt kümeye düşmenin eşiğine gelmişti. Bir üst lige çıkmak ise hayaldi.

Derken başkanlık seçimi yapıldı. Yeni başkan, “başka bir Payidarspor” sözü veren Müteahhit Kenan Bey oldu. Takımda birkaç kişi dışında herkesi değiştirdi. Paralıydı, ticaretten de anlardı. Önce ek antrenman sahası yapıldı, sonra maç sahası çimlendirildi. Futbol bilgisi gayet yerinde olan Nusret Hoca’yı takımın başına getirdi. Kenan Bey’in Nusret Hoca’dan tek ricası sarkık libero Erol’u forvette oynatmasıydı, başka da işine karışmayacaktı. Nusret Hoca bunu kabul etti ve diğer transferlerle bir takım oluşturmaya başladı.

Transferlerin çoğu Kenan Bey’in tanıdıklarıydı, Kenan Bey’i mahcup etmemek adına canla başla top oynayacaklarının ve mahallenin yeniden yüz akı olacaklarının sözünü vermişlerdi. Takım 3-5-2 dizilişinde iyi maçlar çıkarıyordu. İlk dizilişten farklı olarak beşli orta sahayı 1-4 gibi değil, 2-3 gibi oynattı Nusret Hoca. Böylelikle takım savunması daha sağlam olacak, bu iki oyuncu savunmaya yardım edecekti. Savunmada işler başta eskisinden daha iyi gitti, birkaç maçı farklı kazandı Payidarspor. Ancak daha sonra rakipler, kanatları daha iyi kullanarak üçlü savunmayı aşmaya başlamıştı. Çünkü üçlü savunmanın kenarlarında stoper olarak oynayan genç ve vücutlu çocuklar, kanat akınlarına karşı sahanın kenarına doğru gitmek durumunda kalıyor, rakip oyuncular kalabalık geldiği durumda savunmanın ortasında boşluktan iyi faydalanarak ya yerden paslarla ya da ortalarla Payidarspor karşısında bol pozisyon buluyorlardı. Orta saha oyuncuları da yardımda gecikince, ilk başta Payidarspor’un maçlarını keyifle izleyenler, “yeniden averaj takımına mı dönüyoruz” paniğini yaşamaya başlamışlardı.

Takımda paralar da suyunu çekmeye başladı, Kenan Bey’in mahalleliyi dolandırdığı söylendi. Bir kısmı Kenan Bey’e kan kustu, bir kısmı da bunun iftira olduğunu, müteahhitlerin ülkede zaten hiç sevilmediğini ve çekemeyenlerinin çok olduğunu belirterek “yanındayız Kenan Bey” dedi.

Sonra Kenan Bey, takım için harcadığı paraların boşa gittiğini, Nusret Hoca’nın gereken özveriyi göstermediğini gerekçe göstererek Nusret Hoca’nın görevine son verdi. Başka bir antrenör de almadı. “Ben daha iyi yönetirim” dedi, takımın antrenmanlarına katılmaya karar verdi. Orta sahadaki beşliyi bu kez 3-2 olarak oynatmaya karar verdi. Yani takım artık 3-2-3-2 şeklinde değil, 3-3-2-2 şeklinde oynayacaktı. Bu halde takım savunmasının daha iyi olacağını belirtti. Hatta bu konuda geçmişten kaynaklanan bir hatanın yapıldığını, 3-1-4-2 sisteminin ucube bir sistem olduğunu, bu sistemi uygulayanların futbolu bilmediğini açıkladı. Bu açıklama, Siyami Bey ve Şemsettin Bey’e tepki olarak algılandı.

Kenan Bey bu açıklama ile de yetinmeyip, geçmişte çim sahalarının olmadığını, antrenman sahası ile maç sahalarının aynı olduğunu, göreve geldikten sonra hamdolsun iki ayrı sahaya kavuştuklarını, futbolcuların yeni ve güzel ayakkabılarla oynadığını mütemadiyen dile getirmeye başladı. 3-3-2-2 sistemiyle de bir üst lige çıkacaklarını ifade etti. Bununla birlikte, yapılan bazı masraflar karşılığında maç bileti fiyatlarının artırılacağını, ancak stat içindeki köftenin daha ucuz olacağını, köfte - ayranda kampanya yapılacağını taraftarlara açıkladı.

Kenan Bey takımı yeterli derecede çalıştıramadığından, taktik değişiklikleri ve artan bilet fiyatlarına rağmen taraftarların stadı doldurması, takım için olumlu etki oluşturmadı. Takım sistem değişikliği sonrası birkaç maç kazanmasına rağmen daha sonraları yaşadığı kondisyon eksikliği nedeniyle yine seri mağlubiyetlere başladı.

Takım bu şekilde 4-5 sene Kenan Bey’le devam etti. Takım; ligde kalmaya devam eden, ama üst lige çıkma yönünde hiçbir iddiası olmayan bir takım hüviyetinde maçlarını oynamaya devam etti. Yeni seçimler yaklaşırken Siyami Bey ve Şemsettin Bey’e ayrı bir saygı ve sempatisi bulunan Mustafa Bey artık Kenan Bey’in miadının dolduğunu, dünya kadar masrafa rağmen takımın ne keyif verdiğini, ne de iddialı hale gelebildiğini, takımı diktatör gibi yönettiğini, esas oynanması gereken sistemin 3-1-4-2 olduğunu, takımın daha iyi oynamasının 3-3-2-2 şeklinde sistemden değil, dörtlü orta sahadaki kanat oyuncularının savunmaya yardımcı olan ve hızlı hareket edenlerden seçilmesi gerektiğini söyledi. Mustafa Bey devamla, eğer başkan olursa çok iyi bir libero ve iki kanat oyuncusu alacağını, bu durumun hem takım savunması, hem de pozisyon zenginliği açısından takıma katkı sağlayacağını, bilet fiyatlarını indireceğini belirtti.

Kenan Bey de bu iddialara karşılık Mustafa Bey’e hangi parayla bu vaatleri gerçekleştireceğini sorarak Mustafa Bey’i inandırıcı bulmadığını söyledi, katıldığı her ortamda da Mustafa Bey’i kötüledi.

Seçim yapıldı, Kenan Bey yeniden başkan seçildi. Mustafa Bey’in vaadinde olduğu gibi, iki hızlı, hem savunma, hem de hücum yapabilen kanat oyuncusu transfer etti, bu oyuncuların takıma gelişiyle yeni bir hava yakalandı. Ama transferlerden sonra yapılan ilk iki maçta alınan 3-1 ve 4-2’lik galibiyetler ve 4. hafta ligdeki en kuvvetli takımla 1-1 berabere kalma sonrasında yine düşüş dönemi başladı. Üstüne bir de yeni transferler, takımın en fazla koşan ve mücadele eden oyuncuları oldukları, gollerin hemen hepsinde pay sahibi oldukları ve buna rağmen diğer oyuncularla aşağı yukarı aynı parayı aldıkları gerekçesiyle Kenan Bey’e tepki gösterdiler. Kenan Bey bu iki oyuncuya kapıyı gösterdi. Güzel bir fiyata Gümrükspor’a sattı. Bu transfer Kenan Bey’e ve kulübe kazanç getirse de takımın sezon sonunda alt kümeye, yani amatöre düşmesini önleyemedi.

Kenan Bey bunun üzerine birkaç hafta evden çıkamadı. Daha sonra iki iyi transfer ve ek antrenman sahası sözü verdi. Amaçlarının önce gol yememek olduğunu, o yüzden takımı 3-5-2’nin bir diğer sürümü 3-4-1-2 sistemiyle oynatacağını söyledi. Takımın artık daha iyi savunma yapacağını, başarının ileride çok adamla hücum etmek yerine, takım savunmasının düzgünlüğünden geçtiğini, zaten her halükarda Siyami Bey ve Şemsettin Bey’in zamanındaki takımından katbekat iyi olduğunu belirtti. Artık çim sahaları, ek antrenman sahaları vardı, stadyumda daha rahat koltuklarda maç izleniyordu ve futbolcuların ayakkabıları da Süper Lig oyuncularındakiler gibiydi. Bunların hiçbiri Siyami Bey ve Şemsettin Bey zamanında yoktu.

Ligler bir sonraki ay başlıyor. Kenan Bey’in yeni takımının ilk hedefi profesyonel lige yeniden çıkmak ve orada kalıcı olmak.

Peki sistemde değişiklik var mı? Yok, 3-5-2’ye devam…

15 Ekim 2016 Cumartesi

Kaldığımız Yerden Devam


Önce İlke ile ilgili düşüncemi açıkça anlatabilseydim
Onlara yine de oy vereceğimi söyleyebilseydim
Hele Ümit Hoca bıraktığı anda, Durakoğlu açıklandığında
Konuşamadım mutluluktan

Oysa bütün cesaretimi toplayıp “Önce İlke” demiştim
Durakoğlu için çarpan kalbi görsünler istemiştim
Tam oyumu vermek üzereyken, Önce İlkeyi haykıracakken
Broşürlerindeki sloganla yıkıldı dünyam

“Kaldığımız yerden devam”
“Kaldığımız yerden devam”
Bir anda bütün dünyam karardı, o sloganla adliyeler yankılandı
“Kaldığımız yerden devam”

Adayların bizimle ilgisi yok biliyorum
Belki doğruyu bulurlar diye dualar ediyorum
Avukatları düşünsünler yeter, inanın ki bu bir ömre bedel
Yeter ki yıkılmasın savunma dokunulmazlığı

Nereye gitsem ne yana baksam adaylar görüyorum
Tayyipçi ülkücü avukat broşürleri inceliyorum
Her şey boş geliyor bana, sarılacağım sımsıkı baroya
Yeter ki yıkılmasın savunma dokunulmazlığı

“Kaldığımız yerden devam”
“Kaldığımız yerden devam”
Bir anda bütün dünyam karardı, o sloganla adliyeler yankılandı
“Kaldığımız yerden devam”

26 Eylül 2016 Pazartesi

Bir Meslek Olarak Yalancılık: Avukatlık


“Eli çantalı bir hırsız, eli silahlı bir hırsızdan daha çok çalar” demiş Don Vito Corleone. Burada mevzubahis avukatlar. İnsanlarımız hiç sevmiyor biz avukatları; para için yalan söyleyen karaktersiz insanlarmışız.

Haklılık payı olabilir böyle düşünen insanların. Dünyada ve üç tarafı denizlerle çevrili, “%99’u Müslüman” ülkemizde yalan hiç barınamamıştır. Hemen her coğrafi bölgesinde düzgün ve dürüst insanların, dini ve ruhani duygularını işlerine yansıtmayan ve gayriahlaki para pul işlerine girmeyen profesyonel özel sektör ve devlet adam/kadınlarının yaşadığı ve yaşattığı şanlı Türkiye Cumhuriyeti’nde muasır medeniyetler seviyesini aştık, dünyaya bu seviyeden el sallamaktayız.

Örneğin taksicilerimiz en kısa yoldan yolcuyu nasıl bırakabileceklerinin derdindedir. Öğretmenlerimiz konularında yetkindir, öğrencilerini kayırmaz, eğitim ve öğretim için gerekli temel ilke ve esaslardan taviz vermez; öğrencilerimiz de haliyle pırıl pırıldır. Restoranlarımızda yemeklerin ve garsonların kalitesinde ve çalışanların yemeklere ilişkin bilgilendirmelerinde hiçbir yalan/yanlış yoktur. Dönercilerimiz tavuk döner yaptıklarını söylüyorsa o döner hakikaten tavuk dönerdir, balıkçılarda bulunan balıklar, balıkçıların söylediği gibi, henüz o gün Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Telefon ve dijital platform şirketleri paket ve kampanyalarında müşterilerini hiçbir surette aldatmaz, “şok kampanya, aylık üyelik sadece bilmem kaç TL” ile başlayan, ancak ayda “beş kere bilmem kaç TL” ile neticelenen üyeliklere koşturmaz bizleri.

Hakimlerimiz kararlarında kanun kitap ne derse onu uygulamaya gayret eder, herhangi bir zümreyi kayıracak kararlara imza atmaz; savcılarımız mevki ve çıkar uğruna veya korkuyla dosya kapatmaz. İşadamlarımız tamamen vatana ve millete hizmet için vardır. Hüküm giymiş dolandırıcılarımız, uyuşturucu kaçakçılarımız, tecavüzcülerimiz, hırsızlarımız da hükümsüzlerimiz gibi hiçbir zaman doğrudan ve adaletten sapmayan insanlardır.

Burada tek sıkıntılı meslek grubu ve insan tipi vardır: “biz avukatlar”.

Mahkemede iki dakika konuşan ama dünyaları götüren kişilerdir avukatlar. Vatandaşla 1-2 saat oturup toplantı yapan, dosya okuyup araştırma yapıp vatandaşa yol gösteren avukatlar, ne yapmışlardır ki kendilerine para verilsin? Aldıkları davaları kaybederlerse yakalarına yapışmak lazımdır, işi çözememişlerdir çünkü (kazanılan dava da “zaten haklı” olunan davadır, onu dedem de savunur).

Bu arada müvekkiller/müvekkil adayları, avukatlarına/avukat adaylarına dava konusu olayı eksiksiz ve doğru, yalandan ari şekilde anlatır, ancak avukatlar doğruları değil, yalanları savunur. Bu nedenle; para ile tutulup, daha sonra kulaklarından tutuldukları gibi kapı dışarı edilmelidir avukatlar.

Avukatlara güven olmaz, katilleri savunurlar, tecavüzcüleri savunurlar, bir nevi katil ve tecavüzcülerdir bunlar.

Bazı dosyalarda “haklı olarak” avukatlar, müvekkillerinin avukatlığını neden yaptığına ilişkin sorularla karşılaşır, yerlerde sürüklenir, gözaltına alınır, tutuklanır, işkence görür. Yalan söylemeyeceklerdir çünkü, büyük günahtır.

Avukatlar, her ne kadar insanların poposu sıkıştığında günde 10 kez aranıp, 1587 whatsapp mesajı ile taciz edilseler de, yana yakıla avukatlarına danışmak durumunda kalsa da bu insanlar, e ne yapalım, “denize düşen ‘yalana’ sarılır”.

Evet, durum budur. Bizler yalancıyız; “yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla”, avukatlar yalancılığa devam ediyorlar hala…

21 Eylül 2016 Çarşamba

Aziz Yıldırım ile Tayyip Erdoğan Arasındaki Yedi Fark



"Aziz Yıldırım ile Tayyip Erdoğan aynı kişidir." görüşüme katılmayanlar mutlaka olacaktır, olmalıdır. Ben de düşündüm, taşındım ve bu şahısların birbirlerinden ayrıldığı yedi noktayı buldum.

"Kişiler arasında yedi fark" fikrinin mucidi Vedat Özdemiroğlu'ya sevgi ve saygılarımla açıklıyorum.

1. Aziz Yıldırım spor kulübü başkanıdır, Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanıdır.
2. Aziz Yıldırım kısadır, Tayyip Erdoğan uzundur.
3. Aziz Yıldırım gözlüklüdür, Tayyip Erdoğan’ın sadece yakın gözlüğü vardır.
4. Aziz Yıldırım tesis yapmıştır, Tayyip Erdoğan yol yapmıştır.
5. Aziz Yıldırım şikeden içeri girmiştir, Tayyip Erdoğan şiirden içeri girmiştir.
6. Aziz Yıldırım kızdıklarını kulüpten attırır, Tayyip Erdoğan kızdıklarını içeri attırır.
7. Aziz Yıldırım taraftarlarına ve etrafındakilere bağırır; Tayyip Erdoğan taraftarlarına bağırmaz, etrafındakileri döver.