29 Mart 2025 Cumartesi

Nesini Söyleyim

 

Kendi geleceği ve “gücü” için tehlike olarak gördükleri kişilere “operasyon” çekenler, çektirenler, rakibin diplomasını bile iptal ettirecek raddeye gelenler, bunu da meşrulaştırmak için “borazancılara” ihtiyaç duyanlar, yargıda “sembol” isimleri başsavcı yapanlar ve o başsavcılar, “güçlü” olamadığı, örneğin hâkimleri, savcıları değiştiremediği için gözaltıları, tutuklamaları engelleyemeyenler, tutuklamalara karşı sokağa çıkanları kanun, kitap dinlemeden gözaltına alıp tutuklayanlar, tutuklatanlar, üniversite öğrencilerini dövenler, dövdürenler, kanallarında olaylarla ilgili her türlü yalana başvuranlar, devlet kanalını da bunlara alet edenler, devlet bizzat kendileri olanlar, dolayısıyla kendisine karşı olanları devlete düşman belleyenler,

Meydanlara halkı toplayıp miting yapanlar, şarkı türkü söyletenler, protestoyu ürünleri boykottan ibaret görenler, halkın, özellikle gençlerin büyük çoğunluğunun kendilerine de tepkili olduklarını görmeyenler veya görmek istemeyenler,

Sözde yorumcularıyla, “mafyöz” milletvekilleriyle, yolsuz ve hukuksuz olduğu için kovulmuş belediye başkanlarıyla ve milletvekili yapılmış, “olmamış” çocuklarıyla yolsuzluk konusunda ahkam kesebilenler,

Artık “görünür” olduğu için 10 yıl önce yaptığı paylaşımlar tehlike addedilip tutuklananlar, hakkında ev hapsi verilenler, yok hükmünde ikinci baro beklenen etkiyi yaratmadığı için, kıytırık gerekçeyle gerçek baroyu kapatanlar, kapattıranlar,

Bir dönem her şeye “sandık, seçilmiş” cevabı verirken şimdi seçilemedikleri için darbe yolu ile seçilmişleri engellemeye çalışanlar, buna rağmen hiç çekinmeden demokrat pozu kesebilenler, hatta terörist dediklerine artık daha demokrat olduklarını söyletenler ve o cümleleri “barış için” söyleyenler,

Muhalefetin teröristlerle ittifak kurduklarını yıllarca meydanlarda haykırdıktan, onları bu konuda en acımasız şekilde eleştirdikten ve oy alma gerekçesi yaptıktan sonra kendileri bizzat el sıkıp masaya oturanlar, terör konusunda kurulan cümleleri sahiplerine göre tutuklama veya “devlet aklı” konusu yapanlar,

Cezaevlerini birer doldur boşalt hâline getirenler, bunları hem suçla mücadele hem reformla yutturmaya çalışanlar,

Ler ler, lar lar…

“Nesini söyleyim canım efendim?

Gayri düzen tutmaz telimiz bizim

Arzuhâl eylesem deftere sığmaz

Omuzdan kesilmiş kolumuz bizim”…

24 Şubat 2025 Pazartesi

Tıkılak/Takılak VIII

 

* Kar bu sene çok devlet memuru gibi yağmadı mı? Sabah evden çıkarken yok, seni işe rahat götürüyor. Sen çalışırken yağıyor, işten çıkmaya yakın duruyor. Sen evdeyken yağıyor, sonra dursa da, uyurken bakıyorsun yine atmış, ama sabah evden çıkarken yine duruyor.

Geçen şehir dışına gittim, sabahın şeyinde. Yağmadı; tam uçağa bineceğim, yağmaya başladı. Sonra akşamında yedi tepeli şehrime döndüm, ev yolunda hiç yağmadı, eve doğru yürürken keyiflik yağdı. Evdeyken arttı, sonra kesti. Uçağımda iptale de sebebiyet vermemiş oldu.

Hem saygılı ve seni etkilemiyor hem de yağıyor, güzel görüntü. Sevdim bu karı.

* “Su” isimli insanlar var malum. Su ismine gelen ek, “Su’yun” değil “Su’nun” olmalı artık. Suyun dediğinde, bildiğin içtiğin su. Su’nun dediğinde artık bir isim. Ama şöyle bir durum var, kızımızın sınıfında Su var. Annesi “Merhaba, ben Su’yun annesiyim.” dedi geçen. Müdahale edemiyorsun tabii kadına. Bir yandan da “Demek ki böyle demek lazım.” diyorsun. Ama bence olmamalı. Tabii bir yandan da garip, daha da önemlisi iddialı. “Suyun annesi” olmak nasıl bir kudrettir, bilemedim. Su’nun olmalı ama bence. Haa Su diye isim niye var, o da ayrı konu.

* İsim şehir oyunu hâlâ oynanıyor mu bilmiyorum. Ama güzel oyundur. Diyelim “i” harfi çıktı. Şehir olarak ne akla gelir, İstanbul; hadi diyelim İzmir. Ama çekirdeğe çiğdem demiyorsa “İstanbul yaa.” der. Tak yazar İstanbul’u, düşünmez gerisini. Sen ise, akla ilk İstanbul geliyor deyip “Kimse yazmaz.” diye plakalardan hareketle İçel yazmayı düşünürsün, sonra da “Herkes benim gibi düşünür, kimse İstanbul yazmaz, herkes İçel yazar, hadi diyelim İzmir yazar.” diyerek İstanbul yazarsın. Ne oldu, İstanbul yazdın. Ee ilk adam da İstanbul yazdı. “İstanbul yaa.” dedi yazdı, düşünmedi gerisini. Plakaları düşünmedi, İzmir’i bile aklına getirmedi. Ne oldu, aynı şeyi yazdınız, aynı puanı aldınız. Onun için çok kasmamak lazım bir yandan.

* Kamuya açık yerde, uçakta, restoranda vs. kulaklık takmayıp sesli şekilde bir şeyler dinlemenin/izlemenin diğer insanları rahatsız edeceği ve yanlış olduğu hâlâ düşünülmüyor, çok enteresan. Ben kulaklık takayım veya sessiz şekilde izleyeyim yok, direkt açıyor onu, ihehe mihehe diye gülüyor veya gülmüyor. Çok saçma bir saygısızlık, bu kadar basit bir şeyi düşünmemek çok garip çünkü.

* Geçen yine uçaktayım (amma seyahatim varmış), aklıma Selvi Boylum Al Yazmalım geldi. Dedim, öyküsü kime aitti? Biliyorum tabii, ama aklıma gelmiyor ismi bir türlü. Türki cumhuriyetli bir yazar, tipi de gözümün önünde. Hatta soyadı ov’lu bir şey, ismi bizde de olan bir isim diyorum. Normalde uçaktan inince yazarım Google’a bulurum. Yazmadım, “Ben bulacağım.” dedim. Kitapçıda çalışana sormadan kitabı kendin bulma inadı gibi inat ettim. Günler geçti, haftalar geçti. “Ben bulacağım.” dedim. Evet: Cengiz Aytmatov. Fenerbahçe-Lyon maçının 20. dakikasında buldum bunu. Çünkü “Fener zihin açar”. Sigara gibi…

* Uçak demişken, PNR’ın açılımı ne diye bakayım dedim. İçimiz dışımız PNR sonuçta: “Passenger name record”. Alın size bilgi, DÇLV bilgilendirir.

Fenerbahçe’me başarılar…

31 Ocak 2025 Cuma

İnfaz Sistemimizin Dinamikleri ve Dinamikliği Üzerine Notlar

 (Yazı, “Hukuk Defterleri” dergisinin Aralık 2024 - Şubat 2025 sayısında yayımlanmıştır)

Yaklaşık beş yıl önce; 15.04.2020 tarihinde yürürlüğe giren 7242 sayılı Kanunla vücut bulan infaz düzenlemesine yönelik kanun teklifi ile ilgili değerlendirme ve eleştirilerimi, pandemi döneminde olduğumuz için dergimizin ancak internet sitesinde yer verebildiğimiz yazı ile ifade edebilmiştim[1]. Yazıda yer verdiğim eleştiriler, hâlen güncelliğini koruyor ve sorunlar artarak devam ediyor.

5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un yürürlükte olduğu yaklaşık 20 yıllık süreçte birçok değişiklik yapılmış. Şüphesiz bunların en önemli ve hükümlüler için “hayati” olanı; koşullu salıverilme, denetimli serbestlik gibi müesseselerle ilgili düzenlemeler.

Suç tarihi, suçun vasfı, cezanın kesinleşme tarihi, şahsın belirli bir tarihte cezaevinde bulunup bulunmaması, şahsın ilk cezası kesinleştikten sonra yeniden suç işleyip işlememesi, önceki mahkumiyet kararının özelliği, suçun koşullu salıverilme sırasında işlenip işlenmemesi, bunlar hep önemli veriler. Yetmiyor; işin geçici maddeleri, covid izinleri, yönetmelikleri, başka denklemleri de var. Hatta bazı hukuk siteleri infaz hesaplama programlarına yer veriyor. Bilgileri giriyorsunuz, size yatar hesabı veriyorlar. Ne kadar güvenilir, bilemem. Ama infaz hâkimleri, infaz savcıları, kanun koyucular ne kadar tutarlı; o da ayrı konu tabii.

Evrensel’in haberine göre[2]; Türkiye’de cezaevleri, kapasitelerini yüzde 24 oranında aşarak rekor kırmış durumda. Kapasitesi 299 bin olan cezaevlerinde toplamda 371 bin 587 kişi olduğu ifade ediliyor. 315.697 hükümlü ve 55.890 tutuklu olmak üzere toplamda 371.587 kişinin bulunduğu kaydedilmiş.

Tutuklu sayısı “biraz” fazla geldi. Tutukluluğu istisna değil bir kural olarak uygularsanız, ayrıca öç alma vesilesi ve baskı unsuru olarak kullanırsanız, önce cezaevleri taşar, sonra da hükümlülerin çıkmasının yollarını ararsınız. Tabii bunu da allı pullu söylemlerle gerekçelendirirsiniz; insan hakları gibi, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı gibi…

Tutuklular malum, kapalı cezaevlerinde kalıyor; zira bizde tutukevi diye bir yapı yok. Şahıs cezaevinde kalsın, delil karartmasın. Şahıs cezaevinde kalsın, aklını başına devşirsin, öyle her aklına geleni söylemesin, yapmasın.

Tüm bu düzenlemelerin ve kanun değişikliklerinin nedeni ne peki? Cezaevleri doluyor, bundan olabilir. Görmüyoruz, ama duyuyoruz. Çift vardiyalı uyku sistemi var koğuşlarda, üst üste yatıyor insanlar. Bu nedenle ve “bazı” insanların artık çıkması gerektiği için bazı suçların koşullu salıverilme oranı hükümlüler lehine değişiyor; buna mukabil “suçla mücadele” gerekçesiyle bazı suçlarda koşullu salıverilme oranı artırılıyor. Suçla böyle mücadele etmek uygun görülüyor demek ki.

“Devlete karşı işlenen suçlarda devlet affeder, kişilere karşı işlenen suçu ancak suçun mağduru affedebilir.” düşüncesi dile getirilmesine rağmen[3]; örneğin 9. Yargı Paketi olarak bilinen 7531 sayılı Kanunla hakaret suçu uzlaştırma kapsamından çıkarılarak önödeme kapsamına alındı. Amaç suçun mağdurunun değil, devletimizin kazanması.

Daha hazin bir örnek vereyim: 30.03.2020 tarihi öncesinde bir kişiye alkollü şekilde seyrettiği otomobili ile çarpıp onun ölümüne neden olan, olay sonrası kaçtığı için alkollü olup olmadığı belirlenemeyen ve daha sonra kolluk görevlilerince yakalanan bir failin, taksirle ölümden alacağı cezada yatma ihtimali yok. Yine bir şahsı kasten yaralayan, dolandıran, tehdit eden kişinin, yine milyon dolarlık ihalelerle devleti zarara uğratanların cezasının, sadece sabıka kayıtlarında bir satırlık hacmi var. Öte yandan sırf bir bankada hesabı olduğu için 2 yıl hapis cezası alan faili cezaevinde bir süre misafir etmek durumundayız.

Ancak aramızda kalsın; artık Yargıtay, banka hesaplarına para yatırmadan dolayı verilen mahkûmiyet kararlarını bozuyor. Cezası daha önce onananların ise Allah taksiratını affetsin. Hoş, daha önce bu tür kararlara Yargıtay yolu da kapalıydı. Ekim 2019’da kanun koyucumuz 7188 sayılı Kanun düzenlemesi ile insan hakları açısından suç örgütü, hakaret, suç işlemeye tahrik, halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama gibi suçlarda temyizin önünü açtı. Uyanık olmak gerekiyor bu nedenle, kanun düzenlemelerini ve Yargıtay kararlarını mahallenizin marketinde indirime giren ürünleri takip eder gibi takip etmelisiniz.

Akla şu soru gelebilir: Şahıs, cezası kesinleştikten sonra yatmayacaksa veya cezasını açık ceza infaz kurumunda çekecekse, neden tutuklayıp kapalı ceza infaz kurumunda tutuyoruz bu şahısları? Bu herhâlde bir hata olamaz. Yani “Evet, bu şahsın alabileceği ceza da azmış, neden tutuklamışız?” denecek kadar çetrefilli bir durum yok ortada. Bir uygulama tercihi var.

Demek ki infaz sistemine güvenmek için önce hukuk sistemine ve kararlara güvenmek lazım. A şahsın söylediği sözler onu 3-4 ay tutuklu tutarken, B şahsın söylediği aynı sözler “devlet aklı” olabiliyorsa, 55.890 tutuklu sayısı 55.889 olmuş çok önemli değil, temelde bir sorun var demektir.

Evrensel haberinde geçen şu bilgiye de yer vereyim; güncel verilere göre açık cezaevinde kalan, yani cezası kesinleşen şahıs sayısı 81.231 kişi iken, tutuklu, yani hakkında henüz hüküm verilmeyen, verildi ise bu hükmü kesinleşmeyen şahıs sayısı 55.890. Birbirine gayet yakın bu sayılarla, yargılama süreleri, kanun değişiklikleri de doğrudan etkileniyor ve sırf bu nedenle bile adaletsizlik doğuyor. Bu hususlar üst üste eleştirilince ve toplumda artık infial derecesinde tepkiler gelince de; “Cezasızlık algısını kıracağız.” deniyor ve hükümlünün “gir çık” şeklinde ceza infazının önüne geçilmeye çalışıldığı söyleniyor.

Ülkede bir realite var, insanlar cezalandırılmayacaklarını düşünüyorlar ve suç işliyorlar. Bu suçun karşılığı olarak bir süre cezaevinde kalıyorlar. Sonra paketler geliyor, çıkıyorlar, sonra da cezalandırılmayacaklarını düşünüyorlar. Bir kısır döngü hâli…

“Seçim geliyor, muhtemelen hükümlü lehine iyileştirme yapılır.” düşüncesi de bir şehir efsanesi değil. Bununla birlikte infazda yaptığınız her değişikliğin, terazinin dengesini iyice şaşırttığı gerçek. Merak etmeyin, yeni cezaevi yapılacakmış. Bunlarla övünen, dünyanın veya Avrupa kıtasının en büyük adliyeleri ile yani kısaca adalet değil inşaatla övünen ülke olduk. Yoksa İstanbul Adliyesini ben de severim; ancak her katta ikişer baro odası ve altışar tuvaletle, asansör ve yürüyen merdiven sayılarıyla adalet ve hukuk devleti ilerlemiyor.

Sonuç olarak; siyasi davalarla cezası kesinleştirilenleri, yatarı olmayacak suçlardan tutuklu kalanları, tutukluluğu bir öç ve baskı unsuru olarak kullananları, canı yanmış mağdurların infaz değişiklikleri ile bir kez daha mağdur olmalarını, katalog suçlarla tutuklamayı kural hâline getirmeyi, sırf ceza miktarını artırmayı suçla mücadele sayanları akıldan çıkarmayan bir sisteme, hukuk kültürüne ihtiyaç duyduğumuz bir gerçek. Sorunun sadece infaz düzenlemesinin değil, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun, Türk Ceza Kanunu’nun tatbikinden, hatta devletin üç erki olarak gösterilen yasama, yürütme ve yargının “bilinçli” tercihinden kaynaklandığı da gerçek. Bu husus bilinmeli ve tepkiler, eleştiriler ve çalışmalar bu yönleriyle yapılmalı.

Beş yıl önceki yazımı, “Cezaevi doluluğunu önlemek, keyfi tutuklama/mahkûmiyet kararlarının önüne geçmek ve ifade özgürlüğünü sağlamakla; salgınla mücadele ise, salgın riski bulunan tüm tutuklu ve hükümlüler yönünde bir düzenleme ile mümkündür.” diyerek bitirmişim, buna bir de suçla mücadele etmeyi ekleyeyim. Tabii, ceza miktarını artırmayı suçla mücadele için yeterli görmemeyi de… Malum, “Kabil’den bu yana cezalarla dünya ne korkutuldu ne iyileştirildi[4]”.

26 Aralık 2024 Perşembe

Dedeağaçlı Hristo

 


Bu bir gezelim görelim yazısı değil. Bir şahıstan bahsedeceğim bu yazıda. Kahramanımızın adı Hristo, Dedeağaç’ta restoranı var. Bu bir yiyelim içelim yazısı da olmadığı için, restoranın adını da söylemeyeceğim.

Yılda birkaç kez gittiğim Dedeağaç’ta, yıllar önce, bilindik yerler dolu olduğu için yemek yemeye yer ararken denk geldiğimiz o restorana sonra sürekli gider hâle geldik. Daha sonra bilindik yerlerin lezzetinin düştüğüne de, fiyatlarının son derece “kazıki” olduğuna da şahit olduk. Hristo’nun yeri akşamları ilk başvurduğumuz yer oldu bu nedenle. Bilindik yerler “kazıki” olduğu kadar samimiyetsiz de, Türkleri kazıklama üzerine yani. Lezzetleri de Hristo’dan fazla değil. Çeşidi ve spesiyali bol olabilir belki onların. Bu abimizin ise hem yemekleri lezzetli hem de daha uygun, bayağı uygun hatta. Hep de mutlu etti bizi.

Eskiden boştu restoranı, sonra Yunan’a “mevsimlik göçler” başladığı için daha da dolmaya başladı, hele yazın sokağa ilave sandalyeler de koymak zorunda kaldı abimiz.

Adamın tipi, Bron/Broen dizisinden bildiğimiz Kim Bodnia’ya benziyor. Sürekli o var restoranda, ciddi bir duruşu var adamın. Ara ara tebessüm kalıntılarına rastlayabiliyorsunuz kendisinde, genelde olumsuz cevapları tebessümle oluyor. Hafif sinir bozucu tabii bu.

Her gittiğimde daha da yumuşuyor yine de adam. Başlarda soğuk bir “hoş geldin”di, sonra hafif tebessüm. En son gittiğimde adam gülerek “hoş geldin” dedi. Haftaya yine gitsem “hahaha lan ne adamsın” gülüşü yapacak. Kahkaha hiç olmayacak ama.

En son tek gittim, öğlen vakti uğradım, akşam için sözleştik. Dediğim saatte oturdum. “Salatanın küçük olma ihtimali var mı?” şeklinde, cevabını bildiğim soruya “Hayır.” diyor. Meyven var mı diyorum, “Yok.” diyor. Bir şey sipariş ediyorum, sonra “Fazla olur mu, başka şeyler de yiyeceğim.” diyorum, “Ne kadar aç olduğunu bilmiyorum.” diyor. “Biraz da suyuma git pezevengin evladı.” diyemiyorum kendisine.

Muhtemelen Türklerden çok hazzetmiyor; ama bence aynı derece Yunanlılardan da hazzetmiyor. Kendi içinde sistemi oturtmuş.

Adamla fotoğraf çektirmek istiyorum, ona da cesaret edemiyorum, ortaokul lise zamanımın babası gibi oldu adam, çekiniyorum adamdan. Konuşuyorum adamla, diyorum ki “Bu adam beni seviyor”. Ben de onu seviyorum, saygı duyuyorum, otoritesini kabul ediyorum yani Hristo’nun.

Birkaç yıl önce kızımıza hafif tebessümle baktığında, herhâlde bir iltifat veya “Okula gidiyor mu?” şeklinde soru beklerken, “Sandalyeye çıkmazsa sevinirim.” diyor. Bizi uğurlarken yine hafif tebessüm ediyor, “Aykut Kocaman’ın çılgın gol sevinci” gibi.

Neyse, bu da böyle bir insan, kötü değil, ama bende kahkaha attırma veya “Eee ne var ne yok?” şeklinde soru sordurma isteği var adama karşı. Yoksa, “Ne yaptınız Pazarkule’den mi girdiniz?”, “Şimdi Euro kaç TL’ye tekabül ediyor?” diye sormasını beklemiyorum.

WhatsApp’ını verdi Haziran ayında gittiğimizde. “Önden mesaj atarsan rezervasyon için, yardımcı olurum.” dedi. Ben sordum da dedi tabii. Yani, “Yahu kardeş, sürekli geliyorsun, istersen WhatsApp’tan ulaş.” demedi yani. Şimdi bu yazıyı adama WhatsApp’tan göndersem mi? Google Translate marifetiyle bitirir işi. Sonra nah girerim o sokağa.

Neyse, bana yazı yazdırdın ya Hristo, iyi noeller abiciğim.

13 Kasım 2024 Çarşamba

Dol Gözüm Dol

 


“İlk cümlesi çok zor bir yazı” diyebilirim bu yazıya. Hatta ilk cümle de, bu nedenle klavye israfı oldu. Ama bir şekilde yazılması gereken bir yazı bu ve bir şekilde başlanacak. Aklına gelen her şeyden bahsedip bu blogda zamanınızı çalan bendenizin, İrfan Alış’la ilgili birkaç paragraf yazmaması düşünülemez zira.

Benim, benzer yaş aralığındaki üç aşağı beş yukarı herkes gibi ritüellerim vardır. Bu, belli bir şehre yılda en az bir kez seyahat etmek gibi, günün belli bir saatinde kahve içmek gibi, İstanbul’un ücra bir yerine sırf belli bir şeyi yemek için gitmek gibi sıradan şeyler. Peyk konseri de benim bir rutinimdi. Konsere gidiyormuş hissiyatı ile gitmezdim oraya, bir görev gibiydi. Özellikle Anadolu yakasında konser verdikleri zaman o konsere gitmemem, ancak o tarihte şehir dışında olmamla açıklanabilirdi. Her gittiğimde de, “Bir sonraki konser ne zaman olacak?” diye sorardım Rena’ya, İrfan abinin eşine. Herhâlde bi’ on beş konserine gitmişimdir.

İlk plağım da Peyk’in 25. yılına özel çıkardığı plaktır. O zaman pikabım yok; ama “Bir Peyk plağım olsun.” deyip almıştım. Sayısı yirmiyi aşkın plağım var şimdi; ama pikaba ne zaman yeltensem, kızım araya girip “Peğk çal baba” diyor.

Ritüelim“di” dedim, çünkü bundan sonra sahneye çıksalar bile artık Peyk olmayacak sahnede. Yine kaliteli insanlardan müteşekkil bir grubun kaliteli müziğini ve güzel sözlerini dinleyeceğiz, ama İrfan abisiz olacak. İrfan abinin de dediği gibi, gruptan bir kişi eksildiğinde, o grup Peyk olmayacak artık.

Tabii İrfan abinin vefatına sırf bu nedenle, yani “Daha izlemeyeceğiz, canlı dinleyemeyeceğiz.” tümceleri ile üzülmek gayet bencilce ve demek istediğim de o değil. İrfan abiden artık faydalanamayacak olmanın verdiği bir hüzün var burada. Yani İrfan abi çıksa ve “Arkadaşlar Peyk olarak müzik yapmama kararı aldık.” dese, “Tamam abi.” der ve yine ondan, her ne yapıyorsa istifade eder, ne yapıyorsa katılırdık. Şimdi ise istifade edemeyeceğiz. Zira bizi her şeyiyle “hizaya sokan” biriydi İrfan Alış. Onu dikkatlice dinlerdik bize bir şey anlatıyormuş gibi, sadece şarkı dinlemek değildi bu.

21 Ekim 2022 tarihinde DasDas’ta 25. yıl etkinliği vardı, Circus adını verdikleri. Hayatımda izlediğim en etkileyici konserlerden biri olduğu gibi, sadece izleyici grubuna baktığımda bile etkilenmemek elde değildi. Herkes bizim gibi; bizim yaşlarda, sade, gösterişsiz, abartısız, kendi hâlinde, bir derdi olan insanlar. Etkileyiciliği de o düzgün sadeliğinde. Yüzlerde grubu dinlemenin mutluluğu, ellerde bira… Aynı insan topluluğunu tüm Peyk konserlerinde görürdünüz. Geçen hafta Büyük Piyale Paşa Camii’nde gördüğünüz kalabalık da öyleydi. Fark; gözler buğulu, kalplerde de fonda İrfan Alış fotoğrafı, “Denizdeyim sakin, güzel” yazısı olan bir kâğıt…

En azından eşimle, çocuğumla canlı dinleyebildim seni. Bu konuda bir “keşkem” olmadı. Birçok insan yazmış, canlı dinleyemediğinden, Hamiyet’i izleyemediğinden vs. bahsetmiş; bende onlar yok. Hoş, benim de çok isteyip bir türlü gidemediğim yerler, göremediğim şeyler var hayatta. Belki onlardan pişmanlık duyacağım ileride. Ama Peyk onlardan olmadı, fırsat tanımadım.

Yıllar önce, Kadıköy halkının biber gazı yediği sıradan bir akşamda verdiğin konser sonrası ve müteakip birkaç konserinin sonunda, “Kendinize iyi bakın, ölmeyin.” demiştin. Kurala sen uy(a)madın. Bu hayat böyle bir oyun maalesef.

Teşekkürler abi, ne diyeyim ki başka?

30 Ekim 2024 Çarşamba

Şu "Bir Tık" Meselesi

 

6 Ekim 2017 tarihinde sitede yayımladığım Bir Tık Keyfiyet yazımda bir tık kullanımının yanlışlığından dem vurmuş, hemen herkesin bu tabiri kullandığını belirtmiştim. Hatta direkt o kısmı alıntılayayım sizlere: “‘Tık’ kelimesinin anlamı, ince ve küçük bir nesne ile sert bir yere vurulduğunda çıkan sestir. Derecelendirme için ‘tık’ kelimesi kullanılmaz. ‘Bir tık daha iyi’, ‘bir tık aşağı’, ‘bir tık daha kolay’ gibi kullanımları kim çıkarttıysa helal olsun, tüm vatan toprağına yayıldı. En son Türk Dil Kurumu ‘tık’ kelimesinde ikinci bir anlama yer verecek diye düşünüyorum”.

Şanlı TDK sesimi duymuş ve bir tık tabirini, tık kelimesinde ikinci bir tanıma yer vererek sözlüğüne almış.

TDK’ye göre tık kelimesinin ikinci anlamı “derece, kademe”. Bu hususta bir örneğe de yer vermiş TDK: “‘Böylece istekli giden insanlar daha özveri ile çalışabilir ve bölgeye bir tık daha fazla katkı sağlayabilir...’ - Enes Başak”.

Sözlüğümüz, edebî (!) bir esere atıf yapıp Türk dili ustası Enes Başak’ın bu kullanımını örnek göstermiş. Genel kültürümüzün yetmediğini anladığımız bu yazarın kim olduğuna bakayım dedim. Perdenin Arkasındaki Hayat - 5 Gün Doktor, 1 Gün Öğretmenin Hikâyesi isimli bir kitabı var, kendisi doktor. 1989 doğumlu, benden küçük. 2016 yılının en iyi doktoru seçilmiş. Nasıl seçilebiliyor bir insan öyle, onu bilmiyorum. Ama demek ki iyi bir doktor. Benim tarihimdeki doktorlar neden yılın doktoru olamadılar, o konuda bir muhasebe yapmam şart.

Yalnız her şey bir yana, konumuz Enes Başak değil. Muhtemelen kıymetli de bir insandır, öyle gözüküyor. Ancak artık herkes bir tık kullanıyor ve Enes Başak kitabında bir tık kullandı diye tık’ı “derece, kademe” diye tanımlayıp bir de Enes kardeşimizin kitabındaki cümleye atıf yapmak garip geldi.

Edebiyat ustası Enes Başak, kitabında bir doktorun ilgisizliğinden yakınırken “umarsızca” kelimesini kullanınca umarsız kelimesine ikinci bir anlam mı eklenecek? Sonuçta hemen herkes yanlış kullanıyor.

Veya “kıykıttır” kelimesini herkes “yana kay” olarak kullanınca “kıykıttırmak” kelimesi yana kaymak olarak güncellenecek mi?

Neyse, sonuçta Bir Tık Keyfiyet yazısı kötü bir yazı değildi ve dediğimiz maalesef çıkarak bir tık sözlüğe girdi. Hayırlı olsun,  bir tık ama…

 

26 Eylül 2024 Perşembe

Tıkılak/Takılak VII

 

* Sırt çantamın -ki kendisiyle yaklaşık 10 yıldır birlikteyiz- fermuarı bozuldu. İnternetten fermuar tamircisi aradım, karşıma direkt Fermuar Hastanesi diye bir şey çıktı. Üsküdar’da yeri, mantıklı. Yorumları güzel, daha da mantıklı. Bayağı da takipçisi var ağabeyimizin. Bölge Adliye Mahkemesi dönüşümde Marmaray üzerinden uğradım ağabeyimize.

Aydın Tuhafiye diye geçiyor, tabelanın hemen altında da Fermuar Hastanesi yazıyor. Adamın adı ise Vehbi. Yani ufaktan bir “Foto Esat” durumu var (bkz. Gibi - Çaça ve Cosplay bölümü).

Dükkân çok küçük, zaten tek kişi girsin diye talimat var dükkânın camında. Dört farklı kâğıtta uzun uzun talimatlar yazıyor. Bir kısmı şu şekilde:

“Tamire getirdiğiniz ürünleri tamiri mümkünse hemen tamir edip veriyoruz.

Sırada beklediğiniz süre dışında sıranız gelip içeri girdiğinizde en fazla 3 ya da 4 dakika içinde tamir işiniz biter.

Kesinlikle bırakma, sonra alma gibi bir durum söz konusu değildir.

Tamire getirdiğiniz ürünleri bırakıp sonra almak ya da emanet olarak bırakmak için lütfen ısrar etmeyiniz”.

Orijinal bir dükkân olduğu kesin. Ben de bugün verir, yarın veya akşam alırım diye düşünürken, yazılanda olduğu gibi kısa bir süre (belki birkaç dakika fazla) bekledim, adam halletti fermuarı. Hatta benim fark etmediğim bir başka fermuar sıkıntısı daha vardı, onu da çözdü. Ben dükkâna girerken önümde iki kişi vardı, benden sonra da iki kişi geldi vs. vs. Ücreti de, toplu taşıma ile gidiş dönüş masrafınızdan daha uygun.

Niye bu kadar uzun anlattım bilmiyorum; etkiledi adam beni herhâlde. Aklınızda bulunsun: Foto Esat, pardon, Aydın Tuhafiye - Fermuar Hastanesi, Vehbi ağabey.

* Yeşilçam’da dublaj sanatçılarına çok büyük saygı duyarım. Sesini en çok beğendiğim kişi de Hayri Esen’dir, Itır Esen’in babasıdır aynı zamanda. Hepiniz biliyorsunuz sesini zaten. Hayri Esen’in ayrıca Tosun Paşa’da Daver Bey’in arkasındaki yaşlı adam olduğunu belirteyim. Hatta bu amca defterdar rolünde olacak ki, Tellioğulları ile Seferoğulları görüşmesinden sonra taraflar merdivenden inerken, Tellioğullarından Vehbi’nin (aa Vehbi ağabey bizi andı) Seferoğullarından Suphi’ye tekmesi sonrası Suphi Vehbi’ye yumruk atmadan hemen önce Hayri Esen’i görür ve “Hayırlı günler Defterdar Bey.” der.

İşin komik tarafı filmde, Hayri Esen’in kendi güzel sesini değil, dublörünün sesini duyarız; toplasanız filmde 2-3 cümlesi vardır ama o cümleler Hayri Esen tarafından seslendirilmemiştir. Neyse, Yeşilçam iyidir…

* Yılın aylarının ismiyle değil sırasıyla söylenmesi oldum olası garibime gitmiştir. Sadece yaşlılar değil, gençler de söylüyor bu şekilde. “Duruşma 4. ayın 26’sına bırakıldı.” gibi… “Düğünümüz var ağabey, bekleriz, 7. ayın 18’inde inşallah”. 18 Temmuz de geç kardeş, hayırlı olsun tabii de…

* itiraf.com diye bir site vardı eskiden, herkes itiraflarını yazardı. Şimdi de Ekşi Sözlük yazarları ekşi itiraf başlığı altında itiraflarda bulunuyor; ama itiraf.com daha sertti. Ekşi’de “Bazen her şeyin üstüme geldiğini düşünüyorum.” tarzı itiraflar var. Neyse ben de dandik bir itirafta bulunayım, bazen rehberimde bulunan telefon numaralarını, sırf o kişi aradığında açmayayım diye tutuyor ve silmiyorum. Çok basit bir itiraf tabii bu, itirafımsı, itir, itir esen, hayri esen. Bir de Gravesen vardı topçu, tank gibiydi.

Güzel sonbaharlar…